debe başlıkları

yaran olaylar

  • dün gece uyuyamadım, haliyle sabah da uyanamadım. amacım sabah erken kalkıp işe arabayla gelmekti ama onun için geç kalmıştım. köprü trafiğinde delirmek mi yoksa vapura kadar yürümek mi alternatiflerinden yürümeyi seçtim.
    her yağmurdan korunan normal insan gibi robocop şeklinde giyindim. yolda "acaba gizli gizli insan klonlamaya başladılar mı, keşke klonum olsaydı da o şerefsiz ıslansaydı şimdi, yılbaşı geldi nerde bu kar nerde mutluluk" diye diye düşünerek yürüyordum. ben hep düşünürüm, engelleyemiyoruz, alıştım o yüzden sorun etmiyorum.

    burnuma kadar atkı sarılı olduğu için bastığım yerleri de tam göremiyorum. su birikintilerine bata çıka yürüyorum. tam o sırada düşüncelerim beni dün yaşadığım bir gerilime götürdü. uykusuzluğun da etkisiyle birden acayip sinirlendim. sizde de olur mu bilmiyorum, sanki biri düğmeye basmış gibi bana bir sinir gelir bazen. yaşadığım tartışmayı zihnimde tekrar tekrar yaşarım. genelde de kaybederim. işte o anda bir araba yanımdan hızla geçti ve beni bir güzel yıkadı. zaten sinirliyim aldım elimdeki işe yaramaz şemsiyeyi arkasından fırlattım. bir de küfrettim. buraya kadar her şey rutin, herkesin başına gelebilir. benim olay şimdi başlıyor.

    araba durdu. ben de durdum. araba geri geri gelmeye başladı. ben yine durdum. hayır yani o kadar afra tafra yapmışım, topuklamak yakışmaz diye düşündüm. ve araba yanımda durdu. içinden 2 mlik bir adam indi. 1.95 de olabilir. ama 5 cm değil şu an konumuz. daha önce bir kaç kere çok sinirli olduğumda karşımdaki insan çok korkutucu olduğumu, o an onu döveceğimi sandığını söylemişti. belki de şimdi aynı şeyi yapmanın zamanıydı ama adam o kadar yukardaydı ki sinirim ona ulaşmayabilir diye düşündüm. nitekim öyle de oldu.

    +çok çok çok özür dilerim, sizi ıslattım ama inanın istemeden oldu, görmedim sizi.
    -ha, yok şey değil, yani olur öyle şeyler, sorun değil (aaa trafikte kibar adam, öldüm mü acaba)
    +gerçekten istemeden oldu sizi gideceğiniz yere götüreyim isterseniz
    -yok çok sağolun ben karşıya gidiyorum (tabi tabi anlaşıldı şimdi senin kibarlık. beni kandır, arabaya bindir, sonra da kıtır kıtır kes)
    +ama böyle bırakamam sizi (bu arada kağıt havlu gibi bişeyle üstümü silmeye çalışıyor, ben habire elimle iteliyorum ama ikimiz de çok kibarız. peçeteyle neyi kurulayacaksın acaba, içinde fil mi var sanıyorsun gerçekten)

    o sırada arabada biri daha olduğunu fark ettim. ön koltukta bir kadın vardı ve buğulu camdan bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. belki de diğer kurbanıydı ve benden yardım istiyordu. camı çok hafif araladı ve şemsiye gibi bişey dedi. eyvah dedim, arkalarından attığım şemsiyeyi soruyor.
    adam bagajı açtı, siyah baston tipi bir şemsiye çıkardı. sanırım cinayet silahım bu olacaktı.

    +sizin şemsiyeyi de kırdık galiba, bari bunu alın (arkanızdan attım kardeş, küfür de ettim de duymadınız demedim, diyemedim)
    -yok ben zaten pek kullanamıyorum şemsiye, hiç gerek yok.
    +lütfen (bu arada açtı şemsiyeyi, altında alır mısın, almaz mısın diye kibarlık savaşı veriyoruz)
    -e tamam peki, hiç gerek yoktu ama madem rahat edeceksiniz alıyorum (ben zaten sırıl sıklam olmuştum, adam da benim yüzümden benden beter oldu. arabadan kazak gibi bişeyle çıkmıştı dev bir ıslak sıçana döndü, yazık)

    vapuru kaçırdım, donuma kadar ıslandım, şemsiyemden oldum ama sabah sabah uzaylı gibi bir adamla tanıştım. sözlük yazarıysa, okuyorsa falan kusuruma bakmasın, nezaketini hiç kaybetmesin, küfürümü de geri aldım merak etmesin.

  • çocukken annemin dualarını çok duyardım. en çok '' allahım bizi ele güne muhtaç etme'' diye dua ederdi. o duayı '' ele güle'' diye anlardım. gül adında komşu teyze vardı. sanki annem; '' gül teyzeye beni muhtaç etme allahım '' diye dua ediyor zannederdim. o yüzden o gül teyzeye içten içe kin beslemeye başladım. bir gün aşure günüymüş gül teyze bize aşure getirdi. açtım kapıyı bi baktım elinde yemek var. aşureyi görünce '' istemiyos senin yemeğini, defol git burdan, defolll '' diye kadına bağırdım. muhtaçız sandım. ama nası bağırıyorum. kadın ''noldu olum'' falan dedi , sonra annem gelip olayı anlattım falan yerlere yattılar. ulan hayatımda o kadar mal hissetmedim kendimi. sinirden ağlamıştım. yaş 7 .

  • daha önce de söylemiştim, benim oğlan otizm olduğu için (böyle yazınca da komik oldu, kızamık olduğu için der gibi) henüz tam konuşamıyor. ama işte kafasına göre takılıyor, anlatıyor bişeyler. biz de böye ağzımız açık ayran budalası şeklinde bekliyoruz. belki tam yerinde, mantıklı bişey der de mutlu oluruz diye.
    dün akşam banyosunu yaptırdım. sonra masaj, yatakta zıplama ve giyinme faslı var. evimizde de yatılı bir yardımcımız var. kendisi gürcü ve çok az türkçe biliyor. nerdeyse hiç bilmiyor da diyebilirim.
    (çocuğumun gündüz bakımını yapıp, eğitimine destek olan kişi türk olduğu için yatılı bakıcının türkçe bilmemesini sorun etmedim hiç. bazen otomatiğe bağlayıp, heyecanla aralıksız konuşuyor konuşuyor konuşuyor ve ben sadece "tamam" veya "evet" diyorum. çünkü hiçbir şey anlamıyorum. evimizde bir renk kendisi. )

    benim canavarı giydirirken yardımcı ablamız da kıyafetleri getiriyor, arada oğlanı mıncırıyor falan neşeli bir ortam. bir ara odadan çıktım. döndüğümde ablamız oğlumu giydiriyor, benimki bişeyler söylüyor. böyle sanki konuşuyor gibi ama ben bişey anlamıyorum. kadın da gülüyor. ben tamamen oğluma kilitledim o an, içimden dedim ki "sıçtın kızım, oğlanın ayarlarını da bozdun iyice. kesin bişeyler oluyor içerde. yine neyi yanlış yaptın acaba. bu çocuk uydurma bir dil mi konuşacak artık. vay benim dertli başım" diye sıralıyorum da sıralıyorum. ama yani cidden fena düştü psikolojim.
    o an oğlumun söylediği kelimeleri kadının da söylediğini görüyorum. noluyor lan bakışıma karşın kadın açıklama yapıyor bana. meğer basit bazı komutların (bekle, gel, git, ver, al) gürcücelerini öğrenmiş bizimki. kadın tekrar ettikçe duya duya kapmış dili. ulan biz günde yirmi saat konuşuyoruz umrunda değil, kadın seninle günde 40 dakika yalnız kalıyor hemen dilini öğrenmişsin. bir de telaffuz falan kasıyorlar karşılıklı, kediyle de gürcüce konuşuyorlar. delireceğim...

  • eskiden çalıştığım bir hastanede çok sevdiğim bir arkadaş vardı. çok düzgün, beyefendi, dünyanın en kibar adamı. hatta aşırı nazik, obsesif düzeyde..

    bir gün arabasıyla giderken, hatırlamadığım bir sorun oluyor. kenara çekip duruyor. az ileride de trans seks işçileri bekliyor. durduğunu görünce arabanın yanına gidiyorlar. pencereden kafalarını uzatıp arkadaşa fiyat veriyorlar.
    bizimki hayatında karşılamamış böyle bir durumla, panikliyor.

    başlıyor uzun uzun açıklamaya 'ben öyle bir şey için durmadım, şöyle şöyle sorun oldu, ondan kenara çektim, zaten erkeklerle ilgilenmiyorum' gibi şeyler söylüyor.

    trans 'aaa bizim neremiz erkek' diye çıkışıp gidiyor.
    arkadaş aşırı kibar demiştim. iniyor arabadan başlıyor transın arkasından koşmaya 'hanımefendi hanımefendi lütfen sizi kırmak istemedim' diye peşinden gidiyor. trans kıllanıyor tabi, muhtemelen 'çattık saykoya' dedi içinden. 'ya git' falan dedikçe arkadaş 'lütfen özrümü kabul edin' diyerek devam ediyor takibe. en son artık trans imdaat diye bağırınca korkup arabaya dönmüş.

    ertesi gün bize olayı 'ah kalbini kırdım kadının' diye üzüntüyle anlattı. biz de dayak yemediği için içimizden şükrettik.

  • senelerdir her kurban bayramının ilk sabahında aklıma gelip beni güldüren bu anı, üniversiteden bir arkadaşımın çocukluk anısı.

    s. 5-6 yaşlarındayken, ailesi bir kurban bayramından aylar önce bir kuzu alıyor. tabii s. kuzuyu çok seviyor, elleriyle besliyor, kuzu bunun peşinden ayrılmıyor. zaman geçiyor kuzu koyun oluyor, tabii s. hala besliyor onu, seviyor.

    bayram sabahı s. üzülür diye aile erkenden kurbanı götürüp kesiyor. yalan söyleyecekler üzülmesin diye.. s. uyanıp dışarı bir bakıyor koyun yok.

    s: anneee nerede koyun?

    annesi: yavrum çok büyümüştü, sıkılıyordu. götürüp doğaya bıraktık, koşup oynasın diye.

    s. (ağlayarak): neee niye bıraktınız, kesip yemeyecek miydik onu??

  • yer: balıklı rum hastanesi anatolia 3 polikliniği terapi salonu

    yirmi kadar hasta u şeklinde dizilmiş koltuklarda oturmuş, günün bağımlısını dinlemek üzere doktorun gelmesini bekliyoruz. olay şöyle gelişiyor; tüm hastalar sırayla kendini tanıtıyor, hastalığını kabul ettiğini belirtmek üzere alkoliğim, bağımlıyım (kola bağımlısı ve internet bağımlısı olan iki genç, kumar bağımlısı az çok bilinen bir sanatçı, anne bağımlısı bir şirket yöneticisi vardı mesela), esrarkeşim, madde bağımlısıyım gibi şeyler söylüyor. sonra günün hastası önce yaşamını anlatıyor, bağımlılığa neden olan maddeyle nasıl tanıştığını, neler yaşadığını anlatıp bir nevi rahatlıyor. (ben bu seramoninin başka bir işe yaradığına inanmıyorum. terapi diyorlar ama yalan.) tabi her hasta gerçeği anlatmıyor; bu bazen utandığından oluyor, bazen bağımlılığın yarattığı mental bozukluklardan, bazen de sırf ibnelik olsun diye. (bkz: sırf ibnelik olsun diye yapılan şeyler) sonra da diğer hastalar sorular soruyor, günün konuşmacısına falan devam ediyor böyle.

    ortam kaotik, içeride cızırdayan floresanın sesinden başka çıt duyulmuyor. hasta yakınları u şeklindeki koltukların arkasındaki sandalyelerde sessizce hastaları izliyor, kimini ayıplayan, kimini acıyan, kimini ise utangaç gözlerle süzüyor. hepsi bugün dinleyecekleri hikayenin merakı içerisinde ama.

    o gün sıra, yaklaşık yirmi gün önce alkol psikozutanısıyla delirium tremens halinde hastaneye yatışı yapılan ve yattığı günden beri vücudunda gezdiğini söylediği böceklerden hastabakıcılara, ziyaretçilerden refakatçilere, hastalardan doktorlara kadar herkesi askeri zanneden ve iki gün öncesine kadar herkese rakısını getirmesini emreden emekli deniz kurmay albay bir amca. kızının hasta yakınlarına anlattığına göre her gün sabahtan içmeye başlıyor ve karaciğeri falan süngere dönmüş durumda. kaçıncı kez hastaneye yatırıldığını kızı bile artık hatırlamıyor.

    bu amca gerek bağımlılığı, gerek psikozun etkisi, gerekse de meslek hastalığı nedeniyle hastalarca pek sevilmeyen, fazla muhabbet edilmeyen biri. ama en çok ekonomi profesörü olan ve kendisi de alkolizmden muzdarip ömer hoca uyuz oluyor bu albaya. bağırıp çağırması, herkese emretmesi falan canını sıkıyor sanıyorum.

    doktorumuz geliyor ve seramoni başlıyor. herkes kendini her sabah olduğu gibi tanıtıyor, bazıları kabul etmiyor hastalığını, doktor uyarıyor, zorla da olsa söyletiyor, alkoliğim, bağımlıyım, esrarkeşim. konuşma sırası albaya geldiğinde önce itiraz edecek gibi oluyor, duruyor, derin bir nefes aldıktan sonra, "emekli deniz kurmay albay, halihazırda kılavuz kaptan haşmet bilmem ne. alkolik falan değilim, sosyal içiciyim." diyor. doktor nedense üstelemiyor (doktor bazen hastaların durumuna göre bu kendine itiraf dediği şeyi es geçiyordu, ama mutlaka bir gün o u masada bağımlılığını itiraf ediyordu hastalar) "sizi dinliyoruz haşmet albay'ım, bir gününüz nasıl geçiyor anlatır mısınız?" diye soruyor.

    haşmet albay başlıyor anlatmaya, sabah altı da kaktığını, boğazda iki saat yüzdükten sonra duşunu alıp en az bir saat kahvaltı eşliğinde günlük gazeteleri okuduğunu, sonrasında o gün kılavuz kaptanlık görevini yapmak için kıyı emniyetine geçtiğini, en az iki gemiye kılavuzluk yaptıktan sonra orduevine geçip tekrar spor yaptığını, spordan sonra duş alıp iki saat kitap okuduğunu, istiklale geçip saatlerce yürüdüğünü, insanlarla mutlaka sohbet ettiğini, akşam yemeğini orduevinde devreleriyle yediğini, yemek sonrası kitap yazmak için odasına çekildiğini, o çalışması bittiğinde de uyuduğunu ve bu rutininin emekli olduğundan bu güne kadar sürdüğünü büyük bir askeri disiplinle anlatıyor.

    tüm bu anlattıklarını normal bir insanın yapması muhtemelen birkaç gün süreceğinden herkes şaşırmış bir şekilde albaya bakarken ömer hocadan o müthiş soru geliyor;

    "iyi de kumandan, ne ara içiyon amına koyayım."

    salon yıkılıyor, doktor gülmememiz için uyarıyor, haşmet albay büyük bir ciddiyetle son noktayı koyuyor.

    "işte sabah kalkınca bir kadeh, yüzme dönüşü bir kadeh, kahvaltı da iki kadeh, görev esnasında üç kadeh, spor sonrası bir kadeh, kitap okurken iki kadeh, istiklal'de gezerken birkaç kadeh, akşam yemeğinde iki kadeh, kitap yazarken iki kadeh, uyumadan önce mutlaka bir kadeh."

  • türünün bırak türkiye'yi, dünya'da eşi benzeri olmadığını düşündüğüm bir tanesini de benim yaşadığım olaylardır.

    yıl 2007 ya da 2008. mevsim kış, hava ayaz. o zaman ankara'da yaşıyorum. bir sabah arkadaşım telefonla beni arıyor, bilet aldın mı diye soruyor. ben de ne bileti diye soruyorum ve nihayetinde akşama ankaragücü-galatasaray maçının olduğunu öğreniyorum. lan yok biletim filan derken, arkadaş, sen gel bizim gecekondu'dan bir iki tanıdık abi var, sen gel içeri bir şekilde sokarız seni diyor. ben de maç saatinde gidip, 19 mayıs stadında arkadaşla buluşuyorum. lan beni getirdin ama, bilet yok içeri nasıl gircem ben falan derken, stadın önüne bir şahin yanaşıyor, şahinin bagajında aha da şuna benzer bir soba ve bir torba kömür. neyse, bir kısım insan stada giriyorlar. bu bahsettiğimiz sobayı stadın tribünlerinin hizasına kadar 2 kişi taşıyorlar. sonra yukardan içeri girmiş taraftarlardan 3-4 kişi aşağıya urgan diye tabir edilen halatlardan sarkıtıyorlar. bunu görünce şok oldum amına koyayım. sonra arkadaşla benim durduğum tarafa el kol hareketi yapıp bağırdı bu içerdeki insanlar. böyle 8-10 kişi o tarafa yürüdük. sonra abi 2 kişi sobayı yukardan sarkıtılan halatla bağladı ve birisi sobanın kapağını açarak ayakta duracak şekilde içine girdi. sonra yukardakiler 4-5 kişi sobayla birlikte içine giren elemanı yukarı çektiler. bu arada tribünün yerden yüksekliğini göstermek adına şu görsel yeterlidir sanıyorum. neyse soba tribüne yanaştı, içinden arkadaş indi, soba tekrar sarkıtıldı, başkası bindi, bu döngü böyle devam etti, aşağıda arkadaş, ben bir de 1-2 kişi daha kalmıştı ki arkadaş da sobanın içine girdi ve yukarı çıktı, sonra ben de aynısını yaptım.

    yetmedi, maç başladıktan 10 dakika sonra sobayı kurup, borularını stadın dışına doğru ayarlayıp, getirdikleri bir torba kömürü boşaltıp gazete kağıdıyla tutuşturdular, etrafına oturup çekirdek çıtlaya çıtlaya maçı izlediler. yedikleri çekirdeklerin kabuklarını da yere atmayıp, sobaya yakıt olarak kullanmayı ihmal etmeden hem de. * bu arada rüzgar da tam karşıdan estiğinden sobanın dumanı direk staddan uzağa doğru süzülüyordu. anladım ki bu işte tecrübeliler. ilk yarının sonunda sobanın içindeki kömür azaldığından, arka sıralardan 2 tane stad koltuğu kırıp içine atıp devam ettiler.

    eğer holiganizmde bir zirve varsa, o da bu olaydır amk.

  • geçen gün house m.d.'den akılda kalanlar başlığına yazarken aklıma geldi bu anı..

    eşim ihtisas sınavına girecek. normalde tarih 1 ay öncesinden açıklanır. bir aksama oldu, haber geldi, sınav 2 hafta sonra..tabii benim bey tutuştu, gece gündüz çalışıyor.

    benim tuzum kuru. o dönemde house izliyorum deli gibi. 2 gün kalmış sınava, o gece gittim çalışma odasına, 'yeter hadi ara ver, birer bira içip house izleyelim' dedim. geldi izliyoruz. bölümde psikotik belirtilerle gelen bir hasta var. garip bedensel belirtiler eşlik ediyor. sonuçta lupus çıktı hasta.

    sınav günü geldi. jüride psikiyatri hocalarının yanında rotasyonunu yaptığımız dahiliye ve nörolojiden de birer hoca var. dahiliye hocasi başka hastaneden, soruşturduk gıcık bir adam, zor sorar dediler ama eşimin koskoca dahiliyeyi toptan çalışacak hali yok. allah kerim modunda girdi sınava. dahiliyeci sorusunu sordu, 'bir hasta geliyor,abuk belirtiler(dizideki belirtiler) ve psikoz var, tanı nedir?'

    eşim büyük bir rahatlıkla tak diye lupus dedi. hoca, juri, izleyen asistan arkadaşlar çok etkilendi.
    resmen house md sayesinde ihtisas aldı adam!

    bonus: benim sınavda da abuli sormuştu bir hoca. onu da yine house'un bir bölümünden hatırlayıp cevap vermiştim. inanılmaz faydalı bir diziydi..

  • takı merasimi esnasında damadın, kendisini tebrik eden arkadaşına; "sağ ol kardeşim! daha iyisi senin olsun." demesi.

    üstelik bunu kameraların tüm netliğiyle kaydetmiş olması ve kız tarafı, erkek tarafı hep beraber düğün kasetini izlerken gelinin babasının içinden geçirdiğini yanlışlıkla dile getirerek "araba almış sanki pezevenk! demesi.

    işte o an; damadın rezillik rekorunu, kayın pederin egale ettiği andır.

  • muş'ta mecburi hizmet yaptığımız yıllar. muş'un yerli halkı, hakikaten değişik geliyordu, özellikle başlarda..şehrin zaten bir tane büyük caddesi var, o yolun ortasında(tam ortası), çalışır halde araba bırakıp, kaldırımda bir tabureye oturup çay içen insanı sadece orada gördüm mesela..

    neyse efendim, muş nasıl bir yer sorusuna da cevap olacak yaran olayımız şöyle..
    bir arkadaş bu meşhur caddede araçla seyrederken yolun ortasında bir yaşlı amcanın durduğunu görüp, amcanın geçmesini beklemeye başlar. amca elindeki bir şeyi yolun tam ortasında inceler..bir dakika geçer, yok..iki dakika, yok.. korna çalar, yok..

    sonunda arkadaş sinirlenir, çıkıp 'dayı ne yapıyorsun yolun ortasında, çekilsene!' diye bağırır.

    amca bütün sükunetiyle döner ve şöyle der: farzet ki odunum, etrafımdan dolaş!