pazar sabahı erken kalkmak için bir neden

  • açıköğretim final sınavları :(

  • sessizlik. ev uyuyor, sokak uyuyor. kendime kalmak için harika bir zaman dilimi. bir de hava biraz kapalıysa genelde evde biraz takılıp bu sessizlikte dışarı çıkarım. kimseler olmaz, bi tek esnaf, deniz ve köpekler. buranın dışında bir tek kadıköy sokakları normalin üstü şekilde güzeldir bu saatte.

  • boji

  • sabah 7'de kalktım. yürüyüşümü yaptım. kahvaltımı yaptım, kirlileri makineye attım. şimdi de biraz kitap okuyacağım.

  • dün gece clubtan tanışıp eve attığım kızın kıpraşmadan uyuyamaması yüzünden sabahtan beri yatakta dönüp duruyorum uyansa da hemen siktir olup gitse rahat rahat uyusam. şaka lan şaka. gece 11’e kadar sanayide boya yaptım. eve geldiğimde tiner kafasıyla hemen uyumuşum. şimdi simitçi dünyalarından birine gidip glutenli margarinli trans yağlı ve şekerli yarak gibi bir kahvaltı yapıp üzerine çestırfiyıld yaktıktan sonra sıradan insalar gibi yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu deneyimleyeceğim. of çok heyecanlı lan hemen yapmaya koyuluyorum.

  • 2000'li yıllar.

    bir cumartesi sabahı merdiven korkuluklarına bağlı bisikletimin selesinde, uçmasın diye üzerine taş koyulmuş mavi bir zarf gördüm. zarfı açtığımda içinde, kareli defterin köşesinden kopartılmış bir kağıda yazılı not vardı:

    “06.00 yarın.

    fy.”



    sıcak bir yaz günü mahalleden arkadaşlarla top oynarken sokağın girişinde lüks bir araba göründü. arabanın içinde 30'lu yaşlarında, iri yapılı ve bıyıklı bir adam; yine 30'lu yaşlarında, zayıf ve güzel bir kadın; arka koltukta da yüzünü tam göremediğim bir kız vardı. araba ağır ağır ilerledikten sonra evimin tam karşısındaki binanın önünde durdu. arabanın içinden, aylar sonra o mavi zarfın içindeki notu yazacak olan kız, “fy.” yani feyza indi. feyza'nın bembeyaz ayakkabıları, kırmızı elbisesi, beline kadar uzanan sarı, dalgalı saçları ve ela gözleri vardı. ben ise terden göğüs kısmı ıslanmış beyaz tişörtüm, sağ cebi bozuk para koymaktan delinmiş lacivert şortum ve kirden griye dönmüş beyaz spor ayakkabılarımla o güne kadar gördüğüm en güzel kıza bakıyordum. feyza, benim rahatsız edici bakışlarımı fark etmiş olacak ki annesine seslenip beni işaret etti. annesi 1-2 saniye bana baktıktan sonra elindeki valizleri bırakıp feyza'yı kapıdan içeri soktu.

    aynı günün akşamı en yakın arkadaşlarım oğuz ve yasin'le mahallenin parkında buluştum. amacım, görür görmez aşık olduğum bu kıza nasıl yakınlaşacağım hakkında fikir alışverişi yapmaktı. 250 gram çekirdek ve birer şişe kola alıp oyalansınlar diye önlerine koydum. kısa bir sessizlikten sonra “ben bu yeni gelen kıza aşık oldum.” diye söze girdim. oğuz, kafasına diktiği kolayı birden kahkaha atarak masaya püskürttü. “sen mi lan?” diye sordu. tam cevap veriyordum ki “oğlum o kız sana bakar mı ya?” diye devam etti. olduğum yerden bir hışımla kalkıp oğuz'un boğazına sarıldım. birkaç saniyelik kavgadan sonra yasin araya girip bizi ayırdı. ortalık sakinleşince tekrar söze girdim:

    (b: ben, o: oğuz, y: yasin)

    b: benim ne yapıp edip bu kızla konuşmam lazım. nereden geldiğini bilmem lazım. hangi okula gittiğini öğrenmem lazım. neden bizim mahalleye geldikl
    o: o biraz zor.
    b: seni sikerim bak.
    y: durun oğlum ya. buluruz bir çaresini. zaten her gün mahallede top oynuyoruz. kız elbet çıkar dışarı. bir yolunu bulup konuşursun.
    b: vallaha mı lan?
    y: tabii oğlum.
    o: he, konuşur.



    günler geçti, kızın babasından başka dışarı çıkan olmadı. daha fazla bekleyip zaman kaybetmek istemedim. yan komşunun kızı zeynep'e durumu anlattım. o da sağ olsun benim için feyza'yı voleybol oynamak için çağırmaya gitti. birkaç dakika sonra beraber aşağı indiler. kızlar bir tarafta voleybol oynarken oğuz ve yasin'in de içinde bulunduğu ekibi bırakıp kızların yanına gittim. oğuz arkamdan “top, lolipop, halka tatlısı” gibi tatsız kelimeler kullandı. duymamazlıktan geldim.

    voleybol konusundaki yeteneğim binali yıldırım'dan hallice olduğu için bana gelen bütün topları ıskalıyordum. birkaç ıskadan sonra zeynep daha fazla dayanamayıp “sen de ne kazmaymışsın ya.” dedi. feyza'yı ilk kez o an gülerken gördüm. onun karşısında normalden hızlı atan kalbim, o güldükten sonra daha da hızlı atmaya başlamıştı.

    her akşam gelenek haline getirdiğimiz saklambaç oyununu o akşam da oynadık. üstelik bu sefer feyza da bizimleydi. feyza'yı takip edip saklandığı yere doğru gittim. zeynep de yanındaydı. zeynep'e elimle “kışt” yapıp oradan uzaklaştırdıktan sonra feyza'yla baş başa kaldık. birkaç saniye süren sessizlikten sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

    (b: ben, f: feyza)

    b: merhaba.
    f: merhaba.
    b: ismin ne?
    f: feyza.
    b: benim de feyza.
    f: ne?
    b: pardon mert. ismim mert.
    f: memnun oldum.
    b: ben de memnun oldum mert. aman feyza.

    kız beni saniyeler içinde salağa çevirmişti. bırakın cümle kurmayı, konuşma yetimi kaybetmek üzereydim. kulağım çınlamaya başladı. midem ağrıyordu. ayak parmaklarım uyuştu. resmen vücudum kontrolden çıkmıştı.



    gün geçtikçe feyza ve ailesi mahalleye iyice alıştı. annesinin ev hanımı olduğunu, babasının da “serbest meslek” diye kendini insanlara tanıttığını öğrendim. adam, tipi ve konuşma tarzına bakıldığında pek sağlam birine benzemiyordu. annesi ise kızına düşkün, sıradan bir kadındı.



    eylül ayı geldi. okullar açıldı. feyza'yla aynı okulda ama farklı sınıflardaydık. ders aralarında sürekli yanına gidiyordum. feyza da bu ilgiden hiç rahatsız değildi. beraber tost yiyip meyve suyu içiyorduk. hayatımın en mutlu günlerini yaşıyordum.

    günler, haftalar, aylar böyle geçti. zaman geçtikçe birbirimize olan bağlılığımız iyice artmaya başladı. aylar önce yanında cümle bile kuramadığım kızın artık elini tutabiliyordum. benim için tarif edilemez bir mutluluktu.



    feyza ve ailesinin mahalleye gelişinin üzerinden yaklaşık 1 yıl geçmişti. okullar kapanmış, yaz tatiline girmiştik. artık feyza'yı daha fazla görürüm diye düşünüyordum. düşündüğüm gibi olmadı. feyza, eskisi gibi dışarı çıkamıyordu. çıktığında da annesiyle ya da babasıyla çıkıp kısa bir süre sonra geri dönüyordu. bu durumdan oldukça rahatsız olmuştum. yemeden içmeden kesildim. geceleri uyku uyuyamıyordum.

    babam, durumu fark etmiş olacak ki bir gece odama gelip olan biteni anlattı. feyza'nın babasının işlerinin yolunda gitmediğini, uçan kuşa borçlandığını, tehditler aldığını; bu sebepten de kızı tek başına sokağa çıkarmak istemediklerini söyledi.

    günlerce bitmesini beklediğim bu ayrılık hiçbir zaman bitmedi. feyza'nın babasının durumu artık mahalle bakkalının bile ağzındaydı. işler sanki iyice kötüye gidiyordu.



    her hafta sonu olduğu gibi yine bir cumartesi sabahı bisikletime binip fırından taze ekmek almak için evden çıktım. bisikletin selesinde, ilk paragrafta bahsettiğim o mavi zarfı gördüm. içini açtım. “06.00 yarın.” yazıyordu. altında “fy.” imzası vardı. “fy.” kısaltması, mahalledeki binaların duvarlarına feyza'nın adını yazarken kullandığım bir kısaltmaydı. kendim için de “mr.” yazıyordum. annesi ve babası görür de kızar diye böyle bir yöntem bulmuştum.

    ertesi gün ne olacağından habersiz bir şekilde saat 5'e alarm kurup uyandım. 6'ya kadar yarı uykulu vaziyette balkonda bekledim. saat 6'yı biraz geçince feyza'nın evinin önüne ufak bir kamyonet yanaştı. ben de bu sırada aşağı indim. hızlı adımlarla binaya giren 4 tane adam, birkaç dakika içinde koca kamyoneti eşyayla doldurdu. ardından feyza ve ailesi göründü. feyza beni gördü, kimseye belli etmeden el salladı. annesinin ve babasının orada oluşuna aldırış etmeden kendimi 4-5 adım öne atıp yanına gitmeye niyetlendim. eliyle “dur” işareti yaptı. durdum. arabaya bindiler. az önce gelen kamyonetle beraber mahalleden ayrıldılar.



    bir babanın rayına oturtamadığı hayatı, düzene sokamadığı işleri, borçları, aldığı tehditler ve en önemlisi de tüm bu olanlarla baş edemeyip kaçmaya mecbur kalması; 9 yaşındaki 2 çocuğun en güzel yıllarına mâl oldu.

    geride ne bir adres, ne bir telefon…

    1 yıllık rüyadan bir pazar sabahı uyanmış gibiydim.



    son olarak, feyza, sevginin ne demek olduğunu ilk seninle öğrendim. ilk senin gözlerine baktım. ilk senin ellerini tuttum.

    gittiğin yerde mutlu ol.

    sen benim en güzel hatıramsın.

    mr.

  • çoluk çocuğu olup da sabah ezanından önce kalkmayan var mıdır acaba ?

    bu da geçer :)

    elbet okullara gideceksiniz.. intikam soğuk yenir.. pazar sabahı dershaneye gönderecem sizi nıhahahahaahha (uykusuzluktan kafayı yemek)

  • sabah kahvesi ve salyangozlarla sabah sohbeti;görsel

  • ismi ali, 21 yaşında.

    dün eve gelirken mahallenin girişindeki sahada karşılaştık. kendi başına top oynuyordu. “ne yapıyorsun lan burada?” dedim, “ısınıyorum abi.” diye cevap verdi. pazartesi günü iş arkadaşlarıyla maçı varmış. hoşlandığı kız da maçı izlemeye gelecekmiş. o yüzden hırs yapmış.

    ali çok iyi kalecidir. çocukken mahallede top oynadığımızda ali de sürekli uzaktan izlerdi. yaş olarak bizden küçük olduğu için pek aramıza almazdık. bir gün geldi yanımıza, çatlak sesiyle “ben de oynayabilir miyim abi?” diye sordu. çocuğu baştan aşağı süzdükten sonra “geç lan kaleye.” dedim. ali arkasını dönüp tozu dumana katarak kaleye doğru koşuyordu ki “göt oğuz” diye tabir ettiğimiz arkadaş ali'yi yakasından tuttu, “ama bir şartla oynayabilirsin.” dedi. ali kaşlarını kaldırdı, “nedir?” dercesine oğuz'a baktı. “yoldan geçen kel bir adamın kafasına tüküreceksin.” dedi oğuz. ali bu teklifi hiç düşünmeden kabul etti. ağaçların arkasına saklanıp uzaktan uzağa ali'yi izlemeye başladık. 5 dakika oldu, 10 dakika oldu, neredeyse yarım saat olacaktı ki yoldan kel bir adamın yürüdüğünü gördük. ali birden ayağa kalktı, koşarak adamın yanına gitti. var gücüyle tükürdükten sonra arkasına bile bakmadan kaçtı. çocuk nasıl hırs yaptıysa adamı tek balgamla hulk'a çevirdi. yemyeşil oldu herif.

    2-3 dakika sonra yanımıza geldi, “nasıldım?” diye sordu. “kaptın lan formayı.” dedi oğuz. o dakikadan sonra maçın seyri öyle bir değişti ki çocuk kalede harikalar yaratıyordu. dizini parçaladı, tişörtünü yırttı, yüzü çamur içinde kaldı. adeta anadolu kulübünden 3 büyüklere gelmiş yeni transfer gibiydi. kendini göstermek için her şeyi yapıyordu. maçtan sonra yanına gittim, “helal olsun lan.” dedim. “teşekküh... püh... püh...” diye cevap verdi. “ne oluyor lan?” dememe kalmadan eliyle ağzındaki çamurları temizlemeye başladı. çocuk eve kadar tükürerek gitti.

    o gün ali için hayatının dönüm noktalarından biriydi. artık sadece kendi aramızda yaptığımız maçlarda değil, mahalle maçlarında da kaleyi o koruyacaktı. ali çok iyi kaleciydi, daha da iyi olacaktı. ali'nin daha iyi olabilmesi için gerekli tüm çalışma programlarını hazırladık. şut çalışması, refleks çalışması ve bu gibi götümüzden uydurduğumuz bir sürü çalışma programıyla ali'den adeta bir gianluigi buffon yaratacaktık. bu işi o kadar çok ciddiye aldık ki çocuk birkaç ay sonra şehrin futbol takımının miniklerine seçildi. hem mahallenin, hem okulun, hem de şehrin kalecisiydi artık. onu kimse tutamazdı.

    yıllar geçtikçe mahalle kültürü kalmadı. sokakta oynayan son nesil olarak yavaş yavaş dağıldık. tüm bu olanlara rağmen ali uzun bir süre seçildiği takımda kalecilik yapmaya devam etti.

    ben üniversiteyi kazanıp şehirden ayrılınca ali'yle iletişimimiz azaldı ve bir süre sonra da iyice birbirimizden koptuk. sonradan öğrendim ki ailevi problemler yüzünden futbolu bırakmak zorunda kalmış. dersleri çok zayıf geldiği için babasından dayak yediğini duymuştum. ne kadar doğru bilmiyorum.

    velhasıl, dün kendi başına top oynadığını görünce dayanamadım. “yarın beraber oynayalım mı lan?” dedim. gözleri parladı. “ciddi misin abi?” dedi. “herhalde oğlum, eski günlerdeki gibi.” dedim. sevinçten çılgına döndü. öğleden sonra işi varmış, sabah 9-10 için sözleştik.

    şu an youtube'tan ronaldinho videoları izleyip motive oluyorum. çok heyecanlıyım. sabah da çıkarken salçalı ekmek alırım yanıma. maksat nostalji olsun.

  • bebek
    bu sabah 5.30'da uykusunu almış olarak uyandı. şu an salonda oyun oynuyoruz.