debe başlıkları

an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı

  • arsız bir hırsız yüzünden istanbula dönüyorum.
    edit: arsız bir hırsız sayesinde istanbul'da bira içerek kutlama yapıyorum. şerefe hırsız :)

  • yeni ev, boya badana.. kollarımı hissetmiyorum amk. yarın eşyalar gelmeden bitmesi gerek. acele ettikçe geriliyor, ortamın da mına koyuyorum.

    kızım tırsıp babasına kaçtı. tek başıma debeleniyorum. şu duvar bitsin çay molası vereceğim.

    evin altında cafe var. bundan önceki molada bu kılıkla ve boya beneklerimle inip türk kahvesi içtim. herkes bana baktı amk.

  • bizim dayılar annemin tarlasını 18 senedir ekiyorlar annem bu sene hakkım neyse vereceksiniz diye posta koymuş hepsi küsmüş anneme şerefsizler. annem dertli onu dinliyoz.

  • ikili koltuğa uzanmış keyif yapıyorum ama gözüme 3lu koltuğu kestirdim.
    kalkmak için yeterli kuvvet ve enerjiyi bulunca biraz da orada camış gibi yatacağım.

  • z.burnu marmaray durağındayım. akbil yüklemesi yapamayan suriyeliler yüzünden oluşan kuyruk son bulsun diye akbil yüklemelerine yardım ettim az evvel. içlerinden biri de dedi ki sikidar'a burdan mi gidiyoruz. dedim ney...sikidar abiii diye uzattı...o an anladım ki üsküdar'a gitmek istiyor...dedim evet sikidar'a burdan gidiyor:) millet neler yaşıyor biz nelerle uğraşıyoruz amk. =)

  • baba olmayı bekliyorum sözlük.

    çok şükür geliyor artık küçük beyimiz.

  • yazlıktayım, deniz gören ve dalga sesi duyulan bir odada sözlükte takılıyorum. mutluyum, huzurluyum. allah herkese mutluluk, huzur versin. amin. iyi bayramlar.

  • koğuşun karanlık köşesindeki bir ranzanın üst katında uzanmış, ayaklarım katlanmış yorganın üstünde tıpkı benim gibi manga komutanı olan 375 kısa dönem arkadaşım bayram'ın kafasına değdi değecek. ters uzanmış yatağında. whatsapp ile google çeviri arasında mekik dokuyor, sanırım yabancı bir hatunla konuşuyor, saçları kızıl, tam seçemiyorum, gözüm kayıp duruyor.

    altımda yatan, badim ali. o da benim gibi kısa dönem. nişanlı. günün on saatini telefonla konuşarak geçiriyor, eli kulağında müezzin gibi dolanıyor her eğitim dışı mola zamanlarında. yurt dışına dil eğitimi için gitmek istemiş ancak bir yıl geçmesine rağmen parayı denkleştiremediği için çıkamamış ve askere gelmiş (bu arada nişan için 20 000 tl [yirmi bin lira] harcamış). askerden döndüğünde tekrardan deneyecek misin yurt dışını soruma, "nişan bekletilmez badi" diyor. ben de ona "ah ali" diyorum içimden.

    yan ranzanın üstünde, komşum berdan. diyarbakırlı. yarın sabah gidiyor bu eğitim tugayından, çekmiş sivilleri üstüne. demirle yatak arasına sıkıştırdığı şaşalın içinde akşam içtiğimiz kola var. dolabına ben yerleştim, onunki koğuşun içindeydi, benimki koridorda, "komutanım" dedi, "bu akşam boşaltıyorum" dedi, "siz geçin bu dolaba" dedi. kabul ettim, dolabımı taşırken gillette mach 3, (usturaya izin yok) sol baş parmağımın üstünde yanal kayıverdi, şu an sızıyor, klavyenin soluna her basışımda ince bir elektriklenme hissediyorum. sol baş parmağımı kullandığım harfler, aralarına virgül koyma zahmetine katlanmadan: asdfgertyzxcv.

    daha derin bir sızıyı, bundan iki hafta önce hissetmiştim. adı ökkeş, düz adım atamıyormuş, attığında sağ ayak bileğindeki kemiklerin arasına et sıkışıyormuş dediğine göre. komutan düz bas demiş, ökkeş gururuna yedirememiş, ayağım sakat demek yerine düz basmış. ayağının sakatlandığı gün tanıştım ökkeş'le, onu hep sol ayağının üstünde sekerken gördüm buradan terhis olana değin. neden bu ayakla askere geldiğini sorduğumda, tam anlayamadığım yuvarlak yanıtlar verse de sözün özünde, askerliğini yapmayanı erkekten saymıyorlar bizim orada, anlayışı olduğunu hissettim. daha önce çobanlık yaparken başına gelmiş kemiğim arasına et sıkışması, bir gece kalmış yabanda, ağlamış. "abi" diyordu, ayağının sakatlanmasının ardından birkaç dakika geçince ilk konuşmamızda, "şu an utanmasam ağlardım" (iki üç kez daha tekrarladı aynı sözü dertleşmemiz esnasında). dedim, milleti siktir et, git al çürüğünü. bana karşı gelmemek için kafasını sallasa da 1 hafta sonra sağlam raporu aldığını öğrendim kendisinden, mutluydu tek ayağının üstünde durup tuvalet kapısının yanında murattı'sını içip bir yandan benimle konuşurken. usta birliğine katılalı bir hafta olmuştur. o bilekle ne yapıyordur acaba? öyle bir bilek olmamalı, görmemeliydim.

    berdan'ın yatak ile ranza iskeleti arasına sıkıştırdığı su şaşalı içindeki kolaya geri dönelim. her zamanki gibi akşam yemeği, spor ve banyo üçlemesini geride bırakmış, şu anda, bulunduğum konumda, yatağımda yatıp kitabımı okurken, enes ve arkadaşları geldi. "abi bu akşam kitap okumak yok, itiraz istemeyiz" dediler. aralarında benim kitaplarımı ödünç okuyanlar ve çarşıdan benim aracılığımla kitap ısmarlatanlar da vardı. acemilerden birinin çocuğu doğmuş, dışarıda çardakta kola içip baklava yiyecekmişiz. indik çardağa. akşam karanlığında bir tuhaf geldi askerler. hepsi devre kaybıydı. birkaçı, beyoğlu'nun arka sokaklarında bir ters bakışımla başıma iş açabilecek insanlardı (bu düşünce dilerim abartıdır, kuruntudur). ilk günler nasıl da takmazlardı beni çardaktakiler, komutandan saymazlardı. acemi olmanın korkusuyla, mış gibi yaparlardı. karşılarında temiz yüzlü, aldığı eğitimi belli eden, beyaz türk prototipinde bir lavuk vardı fakat bir yanıyla bu lavuk onlara da benziyordu sanki, aba altından sopa gösterir bir hali vardı.

    onlara ilk önce "saygı" denen şeyi gösterdim. afalladılar. onlara göre saygı, birinin karşında eğilip bükülmesiydi, eyvallah etmesiydi. sonra onlara saygıyı öğrettim eğitim alanında. sağa, sola, geriye dönmek, tekmil vermek, uygun adım yürümek eğitimlerinin ardında yatanın itaat değil, saygı olduğunu öğrettim onlara. diğer komutanlarla iletişime geçtiklerinde kendilerin emin, dik durmalarını, bükülmemelerini, komutanın gözlerinin içine bakmalarını, gür bir şekilde tekmil verip dertlerini doğrudan anlatmalarını söyledim, böyle ciddiye alınırsınız, dedim, böyle size saygı duyarlar, dedim, önce saygı göstermelisiniz, dedim, saygınlık sonra gelir, dedim. gittikleri usta birliklerinde şoför, yazıcı gibi konumlara saygı olmadan gelemeyeceklerini, benzer durumun sivilde de olduğunu söyledim (sonuncusunda biraz yalan söylemiş olabilirim).

    sonuç: diğer birliklerin arasında parlayan bir takım. koridorda, orada burada gülen gözler, şakayla karışık bana kep selamı vermeler. iki haftada "saygı" kavramını ucundan kavramak.

    kolayı almışlar fakat bardak almamışlar. baklavaya gömüldüler. sularını içip, şaşalların içine kolaları doldurdular. baba olan erin adını anımsayamadım, çocuğununki regaip'miş. hayır, regaip gecesinde doğmamış. herkes tebrik etti kendisini.

    masadaki herkes gülüyordu, kıllı tüylü adamlar gitmeye yakın olduklarından duygusaldılar. onlara göstermediğim şeyi, sevgiyi gösteriyorlardı bana şaka yoluyla takılarak. fakat ben gösteremiyordum pek. ne zordur sevgi göstermek, oysa o zaman yatağıma uzanıp bir şeyler okumak daha kolaydı, hayatın böyle beceremediğin basitliklerle geçecek oğlum utku, aklını sikeyim senin. burada sigarayı bıraktım ancak günlük iki paket küfrü eksik etmez oldum.

    elbette burada anlatılan pembe tablo bozulacak ileride. usta birliklerine gittiklerinde onlar, zorbalaşacaklar, kendilerinden zayıf olanı ezecekler, yasak olanı yapacaklar, gücünün yettiği üstlerini takmayacaklar, yetmediklerinin karşısında eğilecekler, eziyet edecekler birbirlerine, sivil de farklı olmayacak. benimle geçirdikleri iki hafta, azınlıkta nadiren hatırlanan iyi birer anı olarak kalacakken çoğunluğunda silinecek, hatırlansa da adamdan sayılamamanın siniriyle bir "siktir" ile yitecek.

    kola ve baklavayı sevmiyordum zaten, yiyip içmedim. koğuşa geçtim. kitabı elime almak istemedim bu sefer, günlüğü de. telefonu çıkardım dolaptan. uzun zamandır girmiyordum ekşi'ye. biraz mies okumak istedim fakat yazarlığını uçurmuş. koğuşun karanlık köşesindeki bir ranzanın üst katında uzanmış, ayaklarım katlanmış yorganın üstünde tıpkı benim gibi manga komutanı olan 375 kısa dönem arkadaşım bayram'ın kafasına değdi değecekken şu an içinde bulunduğum başlığı gördüm.

    benim bir garip dünyamın küçük bir köşesinde bunlar gerçekleşiyor, zaman akıyor, zaman geçiyor; zaman, uygun adım yürüyor. bayram çoktan uyumuş. ali yatağında, telefonu şarjda. ökkeş kim bilir ne halde. berdan'ın kolası, bu karanlıkta, o siyahlığına rağmen parlayabiliyor.

  • evde, tarlası yanmış köylü gibi oturuyorum.

  • yemyeşil bir köyde, bir bungalovun balkonunda bacaklarımı uzatmış, doğayı izliyorum.
    ara ara esen tatlı bir rüzgar, bir yanda cırcır böceklerinin sesi, bir yanda kuş cıvıltıları. doğayı dibine kadar ciğerlerine çekiyorsun. köyden arada horozların sesi geliyor, ta uzaktan.
    pek huzurlu ve keyifli be sözlük.
    az sonra da karagöl'e yolculuk...

    https://eksiup.com/p/is22367p7n6g
    https://eksiup.com/p/pr223683yrqj

    edit: çok şaşırdım, çok fazla mesaj aldım.
    yer artvin, şavşat