an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı

  • evdeyim çiğdem çitleyip italyan belediye başkanının cinnet geçirmesini izliyorum şaka gibi sana gelelim mi diyen arkadaşlarım çıktı ki biri şehir dışından gelmek istiyor yahu bunlar okuyan yazan çizen aydın tipler.

    valla akıllı sandığım insanlar düz aptal çıktı.

  • sabiha gökçen iç hatlarda kahve içerek beni kızıma kavuşturacak ankara uçağını bekliyorum. uykusuzum, ikinci uçuşum olacak yorulacağım ama onun gözleri parlayarak bana baba deyişini duyacak olmak beni ayakta tutan şey.
    starbucks'ta kahve içerek ağlayan bir mal var şu an, o benim.

  • beş kişi bir balık lokantasındayız. üç erkek, iki kadın.

    masadaki bir erkek ile bir kadın birbiri ile evli. evli çiftin erkek olanı bizim arkadaşımız. tıp doktoru. eşi ise öğretim görevlisi.

    diğer kadın, evli kadının üniversitede iş arkadaşı. o da bişey bişeyde öğretim üyesi mi ne öyle bir şey. yaşı kırk civarı. hiç evlenmemiş.

    arkadaşın karısı, onu bizim diğer arkadaşa ayarlamak için getirmiş sanırım. övdükçe övüyor.

    bizim boşta olan arkadaş, ilgilensem mi, yoksa boş ver mi modunda!

    aslında kadın; minyon, güzel ve yaşını göstermeyen, kültürlü olmasına rağmen mülayim bir insan. bir ara tuvalete gidince bizim arkadaşa, bu kadını kaçırmamasını ve tanımasını salık verdim.

    çok soğuk olmamasına rağmen ortada bir şömine çıtır çıtır odunlarla yanıyor. canlı müzik yok ama, halil sezai denen baygın sesli arkadaştan "kimseye etmem şikayet" çalıyor sididen. tek başına içen kadınlardan, gruplara kadar bütün masaları dolu, salaştan hallice bir yer burası.

  • umman körfezinde bir yerlerde olup, içinde 2.100.000 varil ham petrol olan bir tankerde çin'e doğru gidiyorum. kamarada çay donut yapıyor ve cumartesi gecesi evinde oturan insanları kıskanıyorum.

  • boğaz'ın kenarında bir bankta oturdum tek başıma. kulağımda kulaklık metro fm dinliyorum. denize ve anadolu yakasındaki ışıklara bakıyorum. hayatımın bu bölümüne nasıl geldim diye düşünüyorum.

  • stajyer avukat tanışma kahvaltısı kisvesi altında “kahvaltı organizasyonundan önce tanışmanın sözlük anlamını öğretmenin gerektiği insanların kendi arkadaşlarıyla muhabbet edeyim bedavadan karnımı doyurayım ve asla tanışmayayım” kahvaltısından çıkıp kahve içmeye geldim konumumu sorgulamak belki de asla değişmeyecek insanları anlamaya çalışıp beynimi yoruyorum.

  • balkondayım. uzunca bir aradan sonra poğaça yaptım. çay demledim. fındık kırdım. taze ve çiğ fındık. çayımı doldurdum. içiyorum bir güzel. sabah 8 gibi uyandım ve tüm evi baştan aşağı temizledim. çöpleri attım. camları sildim. fazlalık olan eşyaları toparladım. mis gibi oldu her yer. yoğurt mayaladım. markete gidip geldim. sanırım bu keyfi hak ettim. poğaça güzel olmuş. karaköy poğaçasının aynısı. margarinli sağlıksız ama sanki çok sağlıklı yaşıyorum da bi bu kusurlu. boşversenize. balkon esiyor ılık ılık. çok güzel bir ortam var. arkadaşlarımı çağırsam gelirler ama hiiiçç çekemem şu an. yalnızlık daha iyi. en azından şimdilik.

  • eve döndüm.
    dönerken sevdiceğimin annesi bana lavantalar vermişti.
    onları aksesuarlarımı boşalttığım küçük keselerin içine pay edip dolabımın muhtelif köşelerine yerleştiriyorum.

    bence en mis kokulu ve sevgi dolu entry benimki oldu.
    kendimi çiçek gibi hissetmeyeli öyle zaman olmuştu ki.

    canım bob ross;
    buraya lavanta moru çiçekler çizebilir misin? teşekkürler...

  • yine bodrum yalıkavak yine marina manzarası yine chiwas. :))

  • neredeyse son on yıldır her yaz muhakkak ayak bastığım şehirdeyim yine. ilk defa tam anlamıyla kendim olarak geldim. bir sürü soru dolu teyze bakışlarını görmezden geldim, yürümeyi en sevdiğim yola vurdum kendimi.

    neredeyse her yazım burada sıkışıp kalmışım gibi geçti. hep birilerini, başka bir yerleri özledim. bitsin diye gün saydım güzel olan hiçbir şeyin tadını çıkaramazken. bir yandan da değerlendiremediklerime üzüldüm. günün birinde buraya bir daha ayak basmamam gerekeceğini düşünerek, hep 'bu sene son' diyerek geldim. her gelişimde de, geçmişe yönelik bir hesaplaşma oluyor.

    geçen yıl bu zamanlar, buradayken özlediğim kişi şu an hayatımın hiçbir noktasına dokunmasını istemeyeceğim kadar uzaklarda. hem fiziksel, hem ruhsal sancılarım içinde arayıp ağlayabildiğim tek dostum demişti: "ölüyorum desen bir bardak su getirmez sana o" diye. insan yaşayarak öğreniyor işte. güzel bir eşik oluşturdu bu cümle, bir ışık yaktı. ölüyorum desem bir bardak su getirmeyecek insanları hayatımdan hızlıca çıkarabilmeyi veya konumlarını değiştirebilmeyi öğretti bana. "zor zamanımda yanımda olsun" beklentisine girmek aptalca gelirdi, insan bu hayatta hep yalnızdır diye. ama bunun insanilikle alakalı bir yanı var, beklentilerle değil. canı acıdığını gördüğün bir hayvanı sarıp sarmalayacak şefkati, sıfatı her ne olursa olsun hayatındaki insanlara göstermekten aciz kişileri fark edebilmeyi öğrenmeye başladım. birbirlerine karşı sorumluluklardan önce birbirlerine karşı insan olmayı bilmeyen nice kişi gördüm.

    daha 17 yaşımda, ağlamaktan nefesim kesilmiş ve belki de kriz geçiriyorken karşımda gözünü kırpmadan beni suçlayabilen ebeveynim öğretmişti bunu esasında. bir sağlık çalışanı olup, sırf gurur ve egosu elvermiyor diye karşısındakine göstermesi gereken insani merhameti unutabilen biriyle her türlü bağımı koparmam gerektiğini, o zaman bir şekilde öğrenmişim şimdi düşününce. ilk ailemden vazgeçtim. o zamanlar kalbendi, zihnendi. beş yıl geçti; her şekilde onlardan vazgeçebilmeyi göze almıştım. yan yana yabancılarız işte.

    her şeye rağmen karşılıklı insan olduğunu unutmamak, birbirini incitmemek için özen göstermek, tartışırken bile bir seviyeyi koruyabilmek, ilişki olsun veya olmasın insan olarak birbirinin hayatında bir değer ifade etmenin mümkün olduğunu öğrendim sonra. bunun güzelliği beni ağlatsa dahi, vazgeçmem gereken noktada bundan da vazgeçtim.

    daha önümde uzun yıllar var. nelerden vazgeçeceğim, hayat bana neler getirecek bilmiyorum. ilk defa bu şehirde, buruk da hissetsem huzurluyum. ilk defa her şeyden bağımsız içime işliyor notalar, kimseyi özlemiyorum.