hayali sukut bey6
profili

  • kişinin 17 yaşındaki haline vereceği öğüt

    sadece bildiğimiz şeylere yoralım kafamızı.
    uzaktaki horoz seslerini dinleyelim, sakince. *

  • ekşi itiraf

    "bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasam da her zaman bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi." *

  • sorunları seksle çözmek

    dönemin genelkurmay başkanı salih omurtak, ege'de, deniz kenarında teftişte iken, askerin birine sorar:
    - karşıdan düşman donanması geliyor, ne yaparsın?
    + ateş ederim.
    - oğlum, elindeki tüfeğin menzili yeter mi?
    + yetmez komutanım.
    - e... o zaman ne yapacaksın?
    + süngü takar denize yürürüm!
    - evladım, boğulacaksın!

    er, ne yapacağını şaşırmış, bunalmış halde, birden;
    - anasını sikerim paşam! diye feryat eder.

    bunun üzerine omurtak yanındakilere döner; "işte bizim milletimiz böyledir, aklıyla halledemediği şeyi sikiyle halletmeye kalkar," der.

    (düşünüyorum da er gene en mantıklı cevabı vermiş, ya ne yapaydı, dandik bir donanma için çavuşu uyandıraydı da başına bela mı alaydı?)

  • ekşi itiraf

    çok değişik insan tanıdım.
    kendimden değişiğini görmedim.

  • ekşi itiraf

    hayatımın her aşamasında, her durumunda, başkalarıyla olan bütün ilişkilerimde, hep davetsiz bir misafir olarak görüldüm. en azından bir yabancı olarak. gerek ailem, gerek dostlarım, beni daima dışarıdan biri olarak algıladılar. bir kez olsun kasten o şekilde davranmış değilim. davrandımsa da, karşımdakilerin farkında olmadan gösterdiği tepkilerden olmuştur o da.

    her zaman, her yerde iyi karşılandım. benden daha az çatık kaş, kötü muamele görmüş, azar işitmiş insan herhalde enderdir. ama hiç eksik olmayan bu sevecenlikte sevgi yoktu. doğal olarak, en yakınlarım için bile misafirdim, bunun için de iyi ağırlanmalıydım, ama yabancılara gösterilen o hesaplı özenle, davetsiz misafirlerin payına düşen sevgisizlikle.

    bana yönelik bu davranışların, esasen kendi mizacımdaki birtakım karanlık taraflardan kaynaklandığına hiç şüphem yok. işin doğrusu bende bulaşıcı bir soğukluk var, elimde olmadan başkalarını da benim gibi az hissetmeye zorluyor.

    cana yakın bir insan sayılırım. karşımdakinden de hemen yakınlık görürüm, sevgi ise hiç gelmez. bugüne dek bir tek kimsenin bile bana bağlandığını hatırlamam. günün birinde sevilmek, bir yabancıyla senli benli konuşmak kadar imkânsız gelir bana.

    bütün bunlar canımı mı yakıyor, yoksa ıstırap ya da tevekkül getirmeyen, kayıtsız bir kader gibi kabulleniyor muyum, bilemiyorum.

    hep hoş bir insan olmaya çalıştım. oldum olası, kayıtsızlıktan başka şey bulamamanın acısını çektim. feleğin bir öksüzü olarak, bütün öksüzler gibi ben de biri beni sevsin istedim. ama sevgiye hiç doyamadım ve bu yararsız açlığa o kadar güzel ayak uydurdum ki, bazen doymam şart mı, onu da bilemiyorum.

    her ne olursa olsun, yaşamak canımı yakıyor.

    başkaları onlara gönül verecek bir varlık bulur mutlaka. ben ise, bana bağlanmayı hayal eden biriyle bile karşılaşmadım henüz. herkes başkaları için kendini parçalıyor; bana ise kibar davranmakla yetiniyorlar.

    saygı uyandırmayı becerebiliyorum, sevgi uyandırmaya ise yeteneğim yok. ne yazık ki, saygı duyan insanlara karşı bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yapmadığım için, sonunda ortada gerçek bir saygı da kalmıyor.

    bazen acı çekmeyi sevdiğimi düşünüyorum. ama aslında tercihim bu değildi.

    ne önderlik vasıfları var bende, ne de madunluk. kaderine razı bir adamın özelliklerine bile sahip değilim, oysa kıtlıkta bunlar da idare ederdi.

    benim kadar akıllı olmayanlar daha güçlü bir karaktere sahip. hayatta kendilerine yer edinmekte daha ustalar; zekice yeteneklerini kullanmakta daha becerikliler. karşımdakini etkilemek için gereken bütün özelliklere sahibim, tek eksik bu işin sanatı, hatta sırf bunu dilemeyi isteyebilsem, o da yetecek.

    günün birinde sevecek olsam, sevilmem.

    not: buraya kadar okuduklarınız, benim değil, meşhur ''huzursuzluğun kitabı'' kitabının yazarı fernando pessoa hazretlerinin sözleri. adam altı yüz yetmiş beş sayfalık kitap yazmış, elden ele dilden dile dolaşıyor, lakin benim anlayabildiğim tek yeri, şu ekşi itiraf tadındaki bölümü oldu. bu da benim aczimin itirafı olsun efendiler.

  • ekşi itiraf

    hayatımın her aşamasında, her durumunda, başkalarıyla olan bütün ilişkilerimde, hep davetsiz bir misafir olarak görüldüm. en azından bir yabancı olarak. gerek ailem, gerek dostlarım, beni daima dışarıdan biri olarak algıladılar. bir kez olsun kasten o şekilde davranmış değilim. davrandımsa da, karşımdakilerin farkında olmadan gösterdiği tepkilerden olmuştur o da.

    her zaman, her yerde iyi karşılandım. benden daha az çatık kaş, kötü muamele görmüş, azar işitmiş insan herhalde enderdir. ama hiç eksik olmayan bu sevecenlikte sevgi yoktu. doğal olarak, en yakınlarım için bile misafirdim, bunun için de iyi ağırlanmalıydım, ama yabancılara gösterilen o hesaplı özenle, davetsiz misafirlerin payına düşen sevgisizlikle.

    bana yönelik bu davranışların, esasen kendi mizacımdaki birtakım karanlık taraflardan kaynaklandığına hiç şüphem yok. işin doğrusu bende bulaşıcı bir soğukluk var, elimde olmadan başkalarını da benim gibi az hissetmeye zorluyor.

    cana yakın bir insan sayılırım. karşımdakinden de hemen yakınlık görürüm, sevgi ise hiç gelmez. bugüne dek bir tek kimsenin bile bana bağlandığını hatırlamam. günün birinde sevilmek, bir yabancıyla senli benli konuşmak kadar imkânsız gelir bana.

    bütün bunlar canımı mı yakıyor, yoksa ıstırap ya da tevekkül getirmeyen, kayıtsız bir kader gibi kabulleniyor muyum, bilemiyorum.

    hep hoş bir insan olmaya çalıştım. oldum olası, kayıtsızlıktan başka şey bulamamanın acısını çektim. feleğin bir öksüzü olarak, bütün öksüzler gibi ben de biri beni sevsin istedim. ama sevgiye hiç doyamadım ve bu yararsız açlığa o kadar güzel ayak uydurdum ki, bazen doymam şart mı, onu da bilemiyorum.

    her ne olursa olsun, yaşamak canımı yakıyor.

    başkaları onlara gönül verecek bir varlık bulur mutlaka. ben ise, bana bağlanmayı hayal eden biriyle bile karşılaşmadım henüz. herkes başkaları için kendini parçalıyor; bana ise kibar davranmakla yetiniyorlar.

    saygı uyandırmayı becerebiliyorum, sevgi uyandırmaya ise yeteneğim yok. ne yazık ki, saygı duyan insanlara karşı bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yapmadığım için, sonunda ortada gerçek bir saygı da kalmıyor.

    bazen acı çekmeyi sevdiğimi düşünüyorum. ama aslında tercihim bu değildi.

    ne önderlik vasıfları var bende, ne de madunluk. kaderine razı bir adamın özelliklerine bile sahip değilim, oysa kıtlıkta bunlar da idare ederdi.

    benim kadar akıllı olmayanlar daha güçlü bir karaktere sahip. hayatta kendilerine yer edinmekte daha ustalar; zekice yeteneklerini kullanmakta daha becerikliler. karşımdakini etkilemek için gereken bütün özelliklere sahibim, tek eksik bu işin sanatı, hatta sırf bunu dilemeyi isteyebilsem, o da yetecek.

    günün birinde sevecek olsam, sevilmem.

    not: buraya kadar okuduklarınız, benim değil, meşhur ''huzursuzluğun kitabı'' kitabının yazarı fernando pessoa hazretlerinin sözleri. adam altı yüz yetmiş beş sayfalık kitap yazmış, elden ele dilden dile dolaşıyor, lakin benim anlayabildiğim tek yeri, şu ekşi itiraf tadındaki bölümü oldu. bu da benim aczimin itirafı olsun efendiler.