tamarix smyrnensis25
profili

  • ekşi itiraf

    kucuk sayilabilecek bir ofiste, toplamda 7 ya da 8 kisiyle birlikte calisiyorum. tum ofiste toplamda 9 kisi var. sayilar biraz tuhaf oldu; farkindayim. bizden ayri odasi olan, mudur ya da yonetici. o, 9. kisi. o nedenle onu 7 ya da 8 kisiden biri olarak saymadim. bazen 7 kisiden 8 kisiye cikmamizin nedeni ise 8. kisinin, mudur beyin soforu. mudur beyin islerini halletmedigi zamanlarda onu beklerken ofiste zaman geciriyor.

    6 ayi geckin bir suredir, her sabah ilk is olarak youtube uzerinden caz yayini yapan bir kanalin acildigi ve tum ofisin mesai boyunca caz dinlemek zorunda kaldigi (ya da benim zorunda kaldigimi hissettigim) bu ofiste bir masanin basinda ogle saatim de dahil olmak uzere kipir kipir oturup da bir turlu rahat edemeyerek arastirma yapiyorum. beni arastirmaci olarak ise aldilar. (benim disimda 2 arastirmaci daha var.) ben de bilimsel arastirmalari okumak, derlemek, derlemek, raporlastirmak, makale yazmak, arastirma tasarlayarak bunu oneri olarak sunmak, metodoloji calismak gibi isleri yapmanin yani sira, arastirmaci olarak calistigim enstitunun bagli bulundugu kurumun isleriyle ilgili toplantilara katilmak, fikir belirtmek, saha arastirmalarina cikmak, enstituye gelen arastirma onerilerini degerlendirip hibe verilip verilmeyecegine iliskin kararlar vermek gibi sorumluluklara sahibim.

    isin eglenceli olmayan bolumlerini atliyorum.

    caz muzikten nefret ederim. gercekten. "beynimi kullanmam, dusunmem, sorgulamam icin beni ise aldiginiz halde gunde 9 saat caz dinlemek zorunda kaldigim bu ofiste kendimi duyamiyorum ben. muzik dinlemesek olmaz mi?" diye sormayi istiyorum ise girdigim ilk gunun mesai bitiminden beri; ama soramiyorum; cunku herkes japon ve cikintilik yaparak herkesin huzurunu kaciracakmisim gibi hissediyorum. ben muzikle calisamam. anlamam icin sessizlige gereksinimim vardir; ama baska secenegim olmadigi icin ben de kulakliklarimi takarak muzik dinliyorum. hoslanmadigim bir sesi bastirmak icin hoslandigim bir ses aciyorum. kendimi duymakta yine zorlaniyorum; ama en azindan hoslandigim bir ses oluyor. ne kadar harika, degil mi? bu ara cogunlukla metal dinliyorum. bugunlerde tool, blind guardian ve mastodon dinliyorum. bir yandan da istatistik calisiyorum. zaten ya ingilizce ya da japonca calistigim icin cok daha fazla odaklanmam ve anlamak icin enerji harcamam gerekiyor; ama hicbir halt anlamiyorum. klasik muzik dinlemeyi de denedim, turku dinlemeyi de. pek ise yaramiyor. en iyisi tikac kullanmak aslinda; ama seslendikleri zaman da duyamiyorum. o da hos olmuyor. kulakliklarimi cikarsam bu sefer de caz dinlemek zorunda kaliyorum. cazdan nefret ediyorum. her gun ayni kanaldan ayni tur caz muzik yayini yapiyorlar. ofise gelen giden de cok oluyor. hemen dibimizde paravanla ayrilmis bir toplanti odasinda toplanti dinliyoruz bazen. ofisteki herkes arastirma yapmiyor zaten. ozellikle cok gurultulu gecen gunlerde mesainin son 2 saatine geldigimizde cildirmak uzere oluyorum. sinirlerim tepeme cikmis oluyor. calisamiyorum cunku. (gerci dusundum de sinirlenmekten cok tahammulum azalmis ve yorulmus hissediyorum. yoksa ayni sakinlikle is yapmayi surduruyorum.)

    sonra her seyden nefret ediyorum. sonra, bir masa basinda oturmus halde dusunuyorum. 1 saat daha erken cikmak icin bana o saat icin verilen paradan vazgecerdim hemen. hemen. hic duraksamazdim. isverenimin benim inanilmaz verimsiz gecen son 1 saatim icin odeyecek parasi var. peki ya benim zamanim? bir tane omrum var ve onu da bir masa basinda 10 dakikada bir sekilden sekle girerek rahat etmeye calisarak harciyorum. insanlara yararim olmasi icin ugrasiyorum.

    ne tuhaf, oyle degil mi? oysa omrun cok uzun oldugunu ve bunu nasil gecirecegimi bilmedigimi yaziyorum siklikla. nasil gecirecegimi bilmiyorum belki; ama nasil gecirmek istemedigimi biliyorum.

    sikayet edemem. kosullarim iyi. oldukca iyi hem de. sirt agrilarim disinda. bir masanin basinda oturmus, broker firmalari araciligiyla ise girip cikan duzensiz fabrika iscilerinin akil sagliklarinin ne durumda olduguna iliskin bir arastirma tasarlamaya calisiyorum. hipotezleri dogru duzgun belirleyebilmek icin oturup istatistik ve metodoloji calisiyorum. sonra donup literaturu tariyorum. okudukca kendimi bir fabrikada bir seri uretim bandinin basinda hayal ediyorum ve "hayir, sikayet etmeye hakkim yok. kesinlikle yok. otesi simariklik olur." diyorum.

    bugun, arastirmaci olarak ayni donemde ise basladigimiz is arkadasimla bir makale uzerine konustuk. o da yoksulluk konusunu calisiyor. asgari ucretin artirilmasinin gelir esitsizligi uzerindeki etkisine iliskin ingilizce makaleler bulmasina yardimci oldum sonra. ingilizcesi pek iyi degil. yoksulluk... goreli ve gercek yoksulluk. asgari ucret alan pek cok yoksul insanin oldugu, calisan yoksullugunun oldugu bir duzende benim derdim de bir ofiste oturmus sacma sapan caz muzikleri dinlemek iste. herkes yasadigi gibi dusunuyor. "baskalarinin yasamlarini nasil daha iyi hale getirebiliriz?" diye tartisiyoruz. ondan da once "tum bu esitsizligin kaynagi nedir?" diye. "insanlar arasindaki esitligin kokeni" adinda ilginc bir makale okudum gecenlerde. ozetleyecektim makaleyi guya. guya. butun gun calisiyorum. iyi olus hali, isciler, kulturel uyum, goc, davranissal ekonomi, psikolojik rahatsizliklar, istatistik, metodoloji... isle ilgili her ne varsa calisiyorum. kendimi dinleyemiyorum ki. kendim icin dusunemiyorum. ona sira gelmiyor. isimdeki arastirma icin de dusunemiyorum gerci. lanet olasica caz muzik. cazdan nefret ediyorum.

    mesainin son 1 saatinde umudugum azaliyor. kosmaya gitmeyi heyecanla bekliyorum; ama bazen tek istedigim, kosup birine gitmek ve onunla uzun uzun sohbet etmek oluyor. o da olamiyor. bunu dusununce umudum bitmeye yaklasiyor. sonra birine yaklasmayi dusunuyor, ama bundan hemen vazgeciyorum. umudum varla yok arasinda bir yerde gozden yitiyor. "ben ne yapiyorum?" diye soruyorum kendime, "gercekten? ben ne yapiyorum? tum bunlarin anlami ne?"

    bir yanda bir seri uretim bandinin basinda isciler, bir yanda her seyi yasayip bitirmis ve anlamsizlik hissiyle yasamina son vermis beyaz yakalar. peki ben neredeyim?

    bu aralar cogunlukla metal dinledigimi soylemistim; ama dun ve bugun buena vista social club filminin muziklerini dinleyip bir deniz kiyisinda dans ettigimi hayal ettim. buruk ama neseliydi ya da neseli ama buruktu. umudumun kalan son kirintisi oydu herhalde. cok guzeldi.

  • ekşi itiraf

    yasamimda radikal degisiklikler yapmaya karar verdim.

    yillardir girmedigim sosyal medya hesabima girdim. birkac yil once tanismis oldugum bir amerikali’yi kahve icmeye davet ettim. evde saksi gibi oturup python ogrenmeyi, fizik ve geometri calismayi bir sureligine kenara koymaya ve insanlarla sosyallesmeye karar verdim. bu sehirde neredeyse hic arkadasim kalmadi. icinde iranli, misirli, tunuslu ve suriyelilerin oldugu bir ogrenci grubu var ve arada beni de davet ediyorlar, sag olsunlar; ama ortadogu zirvesine katilmisim gibi hissediyorum her seferinde. iyi insanlar olduklarini dusunuyorum; ama sohbetlerini biraz yuzeysel buldugumu inkar edemem. birkac yil once cogunlugu avrupali ogrencilerden olusan bir grubum vardi. iclerinde cok yakin oldugum bir yeni zelandali da vardi ki tanidigim en zeki ve entelektuel insanlardan biriydi. saatlerce fikir alisverisi yapar ve cok cesitli konularda tartisirdik. sonra herkes ulkesine dondu ve ben oylece kalakaldim. kendi icime cekildikce cekildim.

    arada bir cokuyorum. birkac ay once korkunc bir cokus yasadim ve kendimi yok etmenin kiyisindan dondum. buyuk olasilikla uzun sureli bir stres birikiminin de sonucuydu; ama kendimi o kadar yalniz hissediyor(d)um ki buna daha fazla kaldiramayacagimi fark ettim ve evde saksi gibi oturup insanlarin beni bulmalarini bekleyip ya da umup kitap okumayi surdurmek yerine insanlara ben mesaj atmaya karar verdim. radikal kararim bu, evet. “rahatsiz eder miyim?” diye dusunmedim. yani, az dusundum. kime yazacagimi da bilemedim once; cunku tanidigim insan kalmamis. yeterince dusununce bu amerikali geldi aklima. entelektuel ve zeki birine benziyordu. zaten bir sivil toplum kurulusunun etkinliginde tanismistik. ben de kahve icmeye cagirdim. o da kabul etti sag olsun. bugun bulustuk.

    duygularini ve dusuncelerini acikca ve dosdogrudan soyleyen insanlarla konusmayi o kadar ama o kadar ozlemisim ki… akil okumak zorunda olmadan, gereksiz sosyal kurallarla cevrelenmeden sohbet etmek beni cok mutlu etti. ustelik dusundugumden daha zeki ve entelektuel biriydi. oyle ki kendisi tanidigim en zeki ve entelektuel insanlardan biri olacak gibi gorunuyor. sekulerizmden cinsiyet esitsizligine, dunya siyasetinden toplumsal aidiyete, edebiyattan tiyatroya, trump’tan erdogan’a kadar pek cok konuda sohbet ettik. bana ataturk’un turkiye’yi sekuler bir ulke olarak kurdugundan bile soz ettiginde gozlerimi buyuterek baktim kendisine. “sen ataturk’u biliyor musun?” diye sordum inanamayacak. yillar once bir oda arkadasi turkmus ve bana “beni ataturk konusunda epeyce egitti.” dedi gulerek. edebiyat okumus ve yuksek lisans yapmis. bana “bertolt brecht’i biliyor musun?” diye sordugunda “kafkas tebesir dairesi, benim en sevdigim tiyatro oyunu!” diye ciglik attim. sonra bana onun, oyunlarinda uzaklasmayi/ayrilmayi/kopusu (estrangement) izleyiciyi dusundurmek icin nasil kullandigini acikladi ve marx’in yabancilasma kavramiyla olan baglantisindan soz etti. birkac sirketin pek cok markayi ve kurumu ellerinde bulundurmasindan nasil rahatsiz oldugunu dile getirdi. basbayagi kapitalizmi elestirip marx’in fikirlerine katildigini bile soyledi.

    sohbet edecek konu bulamayabiliriz belki diye dusunuyordum; ama toplumsal konulara oldukca ilgili ve bu konularda gayet bilgiydi ve konuskandi. her seyden once, kendi fikirleri vardi. elestirel dusunmenin oneminden soz edip durduk. baska bir arkadasiyla bir kitap toplulugu kurmayi dusunduklerinden soz etti. elbette katilmayi isterdim; ama kitap yerine okuma grubu olmasini, makaleler ve kisa metinler okuyarak baslamanin daha mantikli ve gercekci oldugunu soyledim. bana “sen de elestirel dusunebiliyorsun.” dediginde cok mutlu oldum.

    daha bircok konuda konustuk. kirik ingilizcemle dilim dondugu kadar dile getirmeye calistim goruslerimi. boylesi entelektuel sohbetler yapmayi ne kadar ozlemis oldugumu ve bunun eksikligini ne kadar cektigimi fark ettim bugun bir kez daha. entelektuel uyaran almadigimda kendimi yerimde sayiyor, hatta geriliyormusum gibi hissediyorum ve bu durum hic hosuma gitmiyor. bugun odtu’deki gunlerimden bir gun gibiydi. cok guzeldi. keske bir daha olsa. hep olsa. bir daha gorusup gorusmeyecegimizi bilemiyorum; ama arkadas olmayi istedigim biri oldugu kesin.

    okuma grubu olsa kosa kosa giderim. evet, kosa kosa. bugun 8 km kostum. o da cok guzeldi. bugun tezime hic calisamadim; ama kendimi iyi hissediyorum. yarin cok calisarak arayi kapatmayi dusunuyorum.

    bu da boyle bir animdir. guzel anilarimi da not etmek istiyorum arada.

  • ekşi itiraf

    her yerde sosyal sinif, hakkaniyetsizlik, esitsizlik, dusuk ucretle emek somurusu goruyorum. tabii bunda gunde 8 saat boyunca yabanci iscilere iliskin calismalari okumanin da katkisi buyuk. gozlerim doluyor bilgisayar basinda. umarim ki is arkadaslarim anlamiyorlardir.

    kendi ulkemin orta sinifina dogup buyudum; ama turkiye'nin durumu ortada. insanin ne denli guvensiz hissederek buyudugunu anlatmama gerek yok. bu guvensizligi su an birlikte calistigim japonlar cok iyi insanlar (kotu olmalarini gerektirecek kosullarla hic karsilasmamislar ki zaten). dezavantajli/kirilgan gruplarin yasamindaki sorunlari anlamaya ve cozmeye ugrasiyoruz; ama dunyadaki bu derin adaletsizligi ve hakkaniyetsizligi ya da bunlarin insanin uzerindeki nasil olumsuz etki biraktigini anlayip anlamadiklarini dusunuyorum; cunku yasadikca goruyorum ki hic boyle bir guvensizlik hissetmemisler; cunku boyle kosullarda hic yasamamislar. o derin yoksullugun nasil hissettirdigini ben de anlayamam buyuk olasilikla; ama yozlasmis bir ulkede baski altinda buyuyup de kendi ulkene sirtini yaslayamamanin nasil hissettirdigini, bunun nasil bir guvensizlik oldugunu biliyorum. aci verici.

    saha arastirmasina gidiyoruz arada. endonezya'dan japonya'ya saglik calisani olarak is gormeye gelen 23-24 yasindaki kizlarla gorusme yapmaya gittigimiz oluyor. bu kizlar japonya'nin bakima gereksinim duyan yaslilarina bakmak icin epa anlasmasiyla japonya'ya gelmisler. japonya'da is gucu acigi var; ama saglik calisanlari da az sayida degil aslinda. oysa bu insanlar saglik sektorunde calismayi reddediyorlar; cunku yasli bakimi gibi bir is oldukca agir olmasina karsin asgari ucretten fazlasi odenmiyor calisanlara. beceri gerektirmeyen ve dolayisiyla sosyal statusu dusuk bir is olarak goruluyor. asgari ucretten fazlasi odenmiyor. sonra endonezya'dan 23-24 yasinda kizlar gelip bakima gereksinim duyan yasli japonlara bakiyorlar. cok urkek gorunuyorlardi. onlara bakarken nasil hissettiklerini bildigimi dusuyordum. ekip liderimize kizlarin yaptigi isin agir oldugunu soyledigimde "gelmeyi kendileri istediler. zaten universitede de saglikla ilgili bir bolum okumuslar." dedi bana. ona gore olagan bir durumdu. ben tuhaf karsiladim.

    gelmeyi kendileri mi istediler gercekten? gocun pek cok nedeni var; ama genis kitleler icin bunun baslica nedeni ekonomik oluyor. oyle olmasaydi eger, bir ulkeden digerine goc ederken ailesini geride birakip onlara duzenli olarak para gonderir miydi bu insanlar? yapilan para havaleleri ve bunlarin etkileriyle ilgili bile yiginla calisma var.

    kendi calistigim yabanci iscilerin %30-40'nin 2008'deki ekonomik krizde (lehman kardesler soku) issiz kaldigini ogrendigimde sarsilmistim. aylar, hatta yillar sonra is bulabilenlerin daha dusuk ucretle calismaya baslamalarina ve yaptiklari is cok zor (fabrika isciligi) karsin yaptiklari isi sonsuza kadar surdurmek istediklerini belirttiklerini okudugumda gozlerim dolmustu. issizlik cok zor, gercekten cok zor. bazi insanlar aglamadigi mi ben onlarin yerine de mi agliyorum acaba?

    40 yasimi goremeden uzuntuden kanser olup olecegimi dusunuyorum bazen. iyi olur. gorduklerim bana yetti. tasimakta zorlaniyorum bazen. keske birileri icin bir seyleri olumlu yonde degistirebilsem. bunun icin ugrasiyorum.

    ben bu cagdan hic memnun kalmadim. baska bir cagda da dogmak istemiyorum.

  • ekşi itiraf

    bazen karga olmak istiyorum. aslinda bir at oldugumu saniyordum; ama sanirim ozumde bir kargayim.

    ya da belki de bir atim; ama karga olmak istiyorum. karga olmak isteyen bir at. bu da bir olasilik. kafanızdaki size ne kadar uzaksınız diye baslik dolaniyor ya su siralar sol cercevede, bir at ile bir karga birbirine ne kadar uzaksa ben de kafamdaki bene o kadar uzagim. uzak olabilirim. belki de degilim. emin degilim. bazen hicbir seyden emin olamiyorum. aslinda hicbir zaman hicbir seyden emin olamiyorum da iste "amaaan, yap gitsin!" diye yapiveriyorum. zaten oleceksek bu kadar dusunmeye gerek yok.

    ...dedi eyleme gecmeden once 4875847 kere dusunen at.

    vardigim sonucu acikliyorum: sakin atın çiftesi pek olur'daki o sakin at benim ve karga olmak istiyorum. eglendim. bugun hava cok guzel. balkondaki bitkilerim mutlular. ben de neseliyim.

  • ölüm

    her hafta pazartesi sabahları yaşlı japon teyzelere ve amcalara ingilizce dersi veriyorum. ders dediysem de öyle ciddi bir şey değil. konuşma sınıfı. en genci 60 yaşında olan teyzelerle amcaların da istedikleri şey dilbilgisi çalışmaktan ziyade yaşadıklarını, düşünüp hissettiklerini anlatabilmek. bunu da ingilizce yapıyorlar ki zihinleri genç kalsın. ben de arada tümcelerini düzeltiyor, yeni sözcükler öğretiyor ve sorular soruyorum. amaç onların konuşması zaten. neyse işte, böyle bir sınıf. çoğunluğu da 75 yaş civarında. yaşları da epey olunca konuşulan konular ister istemez yaşlılığa bağlı sağlık sorunları, tek başına yaşamak, bakımevi, zamanı geçirecek bir şeyler bulmak, torunlar, yakınların ölümleri, kişinin kendi ölümü, cenaze gibi konular oluyor. hemen her hafta biri ya da birkaç kişi bu konulardan biri ya da birkaçı üzerine konuşuyor; çünkü yaşlılar ve japonlar ve yaşam süreleri çok uzun. söz gelimi, bugün 74 yaşındaki teyzelerden biri, yaklaşık 30 yıl boyunca kendisinden çin yemekleri pişirme dersi almış olduğu bir başka teyzeyi dün ziyarete gitmiş olduğunu anlattı. bu teyze de 93 yaşındaymış. 93 yaşındaki teyzenin eski geçtiğimiz yıllarda, 97 yaşındayken vefat etmiş. 5 kızı varmış. çocuklarından biri ingiltere'de, biri fransa'da, biri güney kore'de, diğer ikisi ise tokyo'da yaşıyormuş. teyze 90 yaşına kadar araba da kullanıyormuş da iyice yaşlandığından ötürü bırakmış. şu an tek başına yaşıyormuş ama, gayet dinçmiş. bu nereye kadar böyle sürer acaba dediler. sonuçta beden bir süre sonra taşımamaya başlıyor insanı; özellikle de bacaklar. birilerinin bakımına muhtaç hale geliniyor. daha da önemlisi, insan ölmüyor ama, hareket edememeye başlıyor. beden acı çekiyor. bunama da baş gösterirse durum daha da feci bir hal alıyor. bunlar konuşulurken teyzelerden biri bir ifade kullanarak "ben böyle ölmek istiyorum." dedi. kullandığı ifade "pinpin korori" idi. "pinpin" sağlıklı yaşam sürmek demekmiş; "korori" işe ölüm/ölmek. yani uzun yıllar, yaşlılığa kadar sağlıklı sağlıklı yaşarken bir gün çat diye, acısız biçimde ölmek anlamına geliyor. bunu söyleyen teyze "eğer böyle öleceksem yarın bile ölebilirim. benim için hiç sorun değil." dedi. sanıyorum 75 yaşındaydı o. diğer teyzeler de katıldılar ona. "acı çekmek istemiyoruz." dedi hepsi.

    tüm bunları böyle "ah ah ah, bah vah vah!" biçiminde konuştuklarını düşünmeyin. epey güle oynaya, kahkaha ata ata konuşuyorlar. ben de yarı hayret, yarı hayranlık içinde dinliyorum çünkü japonlar için ölüm gayet doğal, gayet olağan. bir gün ölecek olmaktan ötürü kaygı duyuyorlardır da eminim ama, ölüm yaşamın bir parçası olarak görüldüğünden ve cennet ya da cehenneme ilişkin ne bir inanç beslediklerinden ne de bir beklenti içinde olduklarından bu konuya ilişkin rahatlıkla konuşabiliyorlar ve şakalaşıyorlar ki bu çok hoş bir şey bence.

    bugün da dahil olmak üzere, ölüm üzerine ne kadar yoğun ve sık düşündüğümü fark ettim bir kez daha. aslına bakarsanız yaptığımız her şeyi olumlu olmak biçimlendiriyor bile denebilir. bu gerçek beni rahatsız etmiyor. inançsızım ve ölünce her şeyin biteceğine inanıyorum. kendime herhangi bir önem ya da değer atfetmememde bir gün yok olup gideceğim ve geriye benden hiçbir şey kalmayacağı düşüncesini içselleştirmiş olmanın da etkisi olduğunu düşünüyorum. değil sonsuza kadar yaşamak, uzun yıllar yaşamayı bile arzulamıyorum. babamın çocukluğumdan beri ölüme ilişkin doğallaştırıcı tutumunun, ilerleyen yaşlarımda deneyimlediğim travmatik birkaç yaşantının üst üste gelmesinin ve o sırada yapmakta olduğum yüksek lisansım boyunca ölümle ilişkili bir kuram kullanmış olup ölüm üzerine her gün düşünmek zorunda kalmamın da ölümü bu kadar olağan karşılamaya başlamamdaki katkısı göz ardı edilemez.

    “ben de yarın ölsem olurum herhalde. bugün de olur. çat diye, acısız biçimde gittiğim sürece sorun etmem.” diye geçiriyorum içindem bazen. bazen de sırf bu merak duygusu ve öğrenme isteği nedeniyle biraz daha yaşayayım diyorum. kafa karışıklığı oluyor ama, yaşamayı sürdürüyorum. hatta yaşlanınca sağlık sorunları çekmeyeyim, kendime yetebileyim diye spor yapıyor, sağlıklı besleniyor ve zihnimi canlı tutacak şeyler yapıyorum. yaşamam gereken onca yılı nasıl yaşayacağımı dert ederken ömrüme ömür eklemek de gülünç bir yandan. gerçi bezmiş durumdayım ama, sonuç değişmeyecekse yaşama fırsatım varken değerlendireyim bakalım.

    günün bu saatine kadar düşündüklerim böyleydi. ilerleyen saatlerde neler düşüneceğim acaba? saçma sapan şeyler olur kesin. öyle olursa yazmam. yazmadığım için de bilemezsiniz. zaten saçma. zamanı daha yararlı şeyler okuyarak geçirmek en iyisi. bu yazdıklarım yararlı mı peki? bilmem, belki; ama ölümü kabullenmenin yaşamayı bazı açılardan kolaylaştırdığını söyleyebilirim. yaşamın bir anına not iliştirmek gibi olur bu yazı belki.

  • genç annelerdeki bebeğime dokunma şımarıklığı

    yazilanlara soyle bir goz gezdirdim. gozume carpan tum yorumlar saglikla iliskiliydi. dokunma yoluyla bulasabilecek hastaliklardan soz edilmis. haklilik payi var; ama benim deginmek istedigim konu baska: kisilerarasi mesafe.

    bir mekanin nasil kullanildigi kulture, toplumlarin gelismisligi, nufus yogunluguna, bireye, baglama degiskenlere bagli olarak degistirmektedir. yine bu degiskenlere bagli olarak kisilerarasi mesafeler belirlenmektedir. bu mesafeler ise ozerklik, denetim ve mahremiyet ile ilgilidir ve soyle siniflandirilmistir:

    1. kamusal mesafe: kamuya acik alanlarda insanlarin birbirleri arasindaki mesafe.
    2. sosyal mesafe: tanidik insanlarin etkilesimde bulunurken aralarindaki mesafe.
    3. bireysel mesafe: yakin arkadaslar ve aile ile etkilesimde bulunma mesafesi.
    4. ozel mesafe: sarilma, dokunma, fisildama mesafesi.

    turk kulturu, yuksek temasli kultur olarak siniflandiriliyor. yuksek temasli kultur hem fiziksel hem de iletisimsel olarak temasin yuksek oldugu kultur anlamina geliyor. cinsiyetler arasindaki temas cok daha dusuk olsa da arada belirli bir yas farki bulunuyorsa cinsiyetler arasindaki temas kabul goruyor ve dolayisiyla artiyor. hatta cinsel tacizlerin onunu de bu durum aciyor. koskoca adamlar, kucucuk cocuklari "sevme" bahanesiyle taciz ediyorlar ve bu durum "yetiskinler cocuklari tabii ki sevebilirler, sevecekler" diye savunuldugu icin varligini surduruyor.

    o is oyle degil. oyle olamaz.

    cocugun henuz kendisini ifade edecek bilissel gelismislikte olmamasi, sizin ona istediginiz gibi dokunabileceginiz anlamina gelmiyor; cunku siz, bir insanin ozel alanina girmis oluyorsunuz ve onun cocuk olmasi bu gercegi degistirmiyor. onun cocuk olmasi ya da sizin ondan daha guclu bir yetiskin olmaniz, ona her istediginizi yapabilme hakki vermez. ayrica, o kadar kucuk bir cocukla anne ve babasindan izin almadan fiziksel temasa gecmeyi dogru bulmuyorum. daha buyuk yastakiler icinse cocugun kendisinden izin alinmasi gerektigini dusunuyorum. cok yakininiz olmayan, hatta tanimadiginiz bir insanin gelip sizi minciklamasi, sapur supur opmesine iliskin neler dusunup hissedeceginize iliskin bir dusunun; siz de ona gore davranin.

    bunlari neden mi anlattim? kisilerarasi mesafe diye bir durumun bireysel rahatligimizi saglamada, kendi ozerkligimizi ve denetimimizi surdurmede, mahremiyetimizi korumada cok buyuk bir onemi var; ama cogu insan bunun farkinda degil. birbirimizin mahremiyetine sozel olarak muhahalede bulundugumuz yetmiyormus gibi ozel alanlarini fiziksel olarak da isgal ediyor ve hatta bunu kendimize hak goruyoruz. kosullarin insanlari dip dibe bulunmak zorunda birakmasi bir yana, birbirimizin mesafelere dikkat etmeyi ogrenmedigimiz surece sinir kupu halinde dolasmayi surdurecegiz. kamusal alanlarda cikan kavgalarin bir kismi bencillige varan bu ozensizlik nedeniyle cikiyor.

    ozetle, bu tartisma saglikla sinirlandirilamayacak kadar buyuk bir soruna isaret ediyor.

    duzeltme: yazim yanlisi giderildi. kerim89'a cok tesekkurler.

  • iç çamaşırıyla tez sunan kadın

    yazilanlari okuyunca gorduklerim:

    icsellestirilmis cinsiyetci tutumlar (or: feminazi)
    irkcilik (or: "asyali degil mi, sov yapiyor.")
    sekilcilik ya da artik adina ne derseniz (or: "tez savunmasina duzgun giysiyle cikilir.")
    yuksek guc uzakligi/esitlik isteminin-inancinin dusuklugu (or: "hocanin karsisinda boyle davranilmaz.")

    eminim daha da vardir da tum yorumlari okumak icin zaman ayirmadim. yani demek istedigim, cinsiyetcilikten de ote sorunlar var buraya aktarilan bakis acilarinda ve yorumlarda. cinsiyetcilik bunlardan yalnizca biri; cunku daha gorunur/somut.

    aslinda ideal bir dunyaya olmasi gereken; insanlarin isi yapan kisiye degil de kisinin yaptigi ise odaklanmalari olmali -en azindan profesyonel ortamlarda. yani sunumu mini etekle ya da 1 metre sakalla veya kasta piercing ile yapmanin herhangi bir onemi olmamali; cunku bunlar surece ve yapilan isin niteligine herhangi bir etkisi/katkisi olan degiskenler degil. eger durup sagduyu ile dusunebilirseniz, yani bunu becerebilirseniz durumun boyle oldugunu goreceksiniz. ciplak bacaklarin dikkatinizi dagittigini dusunuyorsaniz bu sizin aliskanliklarinizdan, ciplakliga bakis acinizdan ya da arzularinizi denetleyemiyor olusundan kaynaklaniyordur. yani demek istedigim; yapilan ise degil de onu yapanin cismine odaklaniyorsaniz bu sizin sorununuz, yapanin degil.

    cinsiyetcilikle ilgili bircok sey yazilip cizildi zaten. ben bunun neden ve nasil gerceklestigini bir kez daha anlatmayacagim; ama deginmek istediklerim var.

    oncelikle, buraya yazarken olabildigince cinsiyetsiz yazmaya buyuk bir ozen gostermeye basladim; cunku cunku cinsiyetimin bence onemi yok. anlattigim bir konuda cinsiyetimin ne oldugunun onemi yoksa (ki cogu zaman hicbir onemi olmuyor), bilinmesine ya da onu vurgulamama da gerek yok. etnik kokenimin, dini inancimin, sacimin renginin de bir onemi olmadigi gibi. benim icin yok. insanlarda zaten yeterince onyargi var ve ben de mumkun olabildigi kadar cinsiyetsiz yazmaya calisiyorum ki okurken bu onyargilar devreye girmesin ve bunlardan bagimsiz olarak degerlendirilsin yazdiklarim. gerci bunun da bir tur oto-sansur oldugunu dusununce insan uzuluyor da yapacak bir sey yok.

    ancak, somut/dis dunyada tam olarak boyle islemiyor. varsiniz ve diger insanlara gorunur haldesiniz. bu da demek oluyor ki giyiminiz kusaminiz, oturusunuz kalkisiniz, konusmaniz, ses tonunuz, bakislariniz... siz oyle bir imada bulunmasaniz bile insanlarin anlam yukleme ya da anlam cikarma egilimleri var. bunu da gectim, icsellestirilmis cinsiyetciliklerine ya da en iyi olasilikla bu cikarimlara ve yuklemelere gore muamale edebiliyorlar size. bir kere dile getirdiler mi farkindaliginiz -ne yazik ki olumsuz olarak- artiyor ve uzerinizde muthis bir psikolojik baski olusuyor. herhangi bir eylemde bulunacaginiz zaman, ortamda ozellikle de erkekler varsa "ya cinsiyetim yaptigim isin onune gecerse? beni nesnel olarak degerlendirecekler mi?" diye kaygi duymaya basliyorsunuz, motivasyonunuz dusuyor, performansiniz kotulesiyor. durumun bu boyutunu kimse dusunuyor mu? bunun farkinda misiniz?

    ben erkeklerin de toplumsal baskiya ugradiklarini biliyor ve anliyorum. anlamaya calisiyorum en azindan; ama erkeklerin kaci kadinlarin uzerindeki "zaten kadin, kapasitesi bellidir, yapabilecekleri kisitlidir, narindir zorlanmaz, duygusaldir uzerine gidilmez" tarzindaki baskiyi anlayabiliyor merak icindeyim. cogu buyuk olasilikla anlayamiyor; cunku cogu bu olumsuz tutumlari -baski oldugunu bile fark etmeyip "kadinlara iliskin gercekler" olarak alip- uyguluyor.

    tamam, bacaklar erotik bolgeler; buradan tahrik olunuyor da, biri saat-ortam-kisi fark etmeksizin her bacaktan tahrik oluyor ve arzularina engel olamiyorsa ortada bir sorun yok mudur? ortada ciddi bir sorun vardir ve sorun, o kisidedir. insan bilincli, farkindaligi olan, dusunebilen, kendisini egitme kapasitesine sahip bir canli iken biri kendisi uzerinde denetim saglamakta basarisiz oluyorsa bunun cezasi oteki insanlara kesilemez.

    ayrica dress code denen zirvaligi hicbir zaman anlayamayacagim. kapitalist dunyanin dayatmasindan baska bir sey olmadigini dusunuyorum. akademik danisman konumundaki bir insanin ogrencisinin giyimine karismasi ise cinsiyetciligin yani sira yuksek guc uzakligina sahip oldugunun da bir gostergesi diye dusunuyorum. yani arada statue bagli bir hiyerarsi var ve hoca, konumunun getirmis oldugu gucu ogrencisi uzerinde -kendi degerleri dogrultusunda- yaptirim uygulamaya calisarak kullaniyor. oysa hocanin gorevi, akademik danismanlik. yani ogrencinin ne giyecegine karisma hakkina sahip degil. kisacasi, sacma sosyal hiyararsilerle orulu toplumlarda yasiyoruz. esitlik istemimiz-esitlige inancimiz dusuk. gucu ele geciren de kendi degerlerini/yargilarini/icsellestirilmis her ne iviri ziviri varsa onu otekilere dayatmaya basliyor.

    ekleme: icerik.

  • türk kadınlarının % 91'inin kendini güzel sanması

    "sanmasi" degil, "bulmasi" olarak duzeltilmesi gereken baslik. sacma sapan basliklara yazmamak gibi bir ilke edinmistim kendime ama, bu durum biraz farkli gorunuyor. buradan cinsiyetlere iliskin birkac soz soyleyebilecegimi fark ettim.

    simdi efenim, philips markasinin 11 ulkenin kadinlarindan topladigi verilere gore yapilmis bu calismada (philips global beauty index, 2017) kadinlara kendilerini guzel bulup bulmadiklari sorulmus (do you consider yourself beautiful? yes/no). soruya "evet" yanitini verenlerin oranlari, yuksekten dusuge dogru asagidaki gibidir.

    hindistan %96
    turkiye %91
    rusya %81
    cin %73
    abd %65
    guney kore %61
    almanya %53
    fransa %41
    polonya %40
    ingiltere %29
    japonya %26

    ben bu oranlari gorunce aklima ulkelerin toplumsal cinsiyet esitsizligi raporundaki (gender gap report) siralamalarina bakmak geldi daha sonra.

    hindistan %96 – 108. sirada
    turkiye %91 – 130. sirada
    rusya %81 – 75. sirada
    cin %73 – 103. sirada
    abd %65 – 51. sirada
    guney kore %61 – 115. sirada
    almanya %53 – 14. sirada
    fransa %41 – 12. sirada
    polonya %40 – 42. sirada
    ingiltere %29 – 15. sirada
    japonya %26 – 110. sirada

    siralamalar 2018 yilina ait rapordan (kaynak: the global gender gap report, 2018, sf. 10-11). siralama dustukce cinsiyet esitsizligi artiyor. acikcasi bekledigime oldukca yakin bir eslesme var. japonya bile, evet. japonya'dan alinan oranin "alcak gonulluluk" kulturuyle ilgili oldugunu dusunuyorum. ne zaman olumlu bir soz soyleseniz "yok efenim, teveccuhunuz" diye geri ceviriyorlar cunku. sade vatandasindan profesorune kadar durum boyle.

    sonra dedim ki neden basit bir korelasyon analizi yapmiyorum ben. zipcikti* oldugu icin once japonya'yi cikararak bir korelasyon analizi yaptim. "kendini guzel bulma" ile "cinsiyet esitsizligi" arasindaki korelasyon "0.82" olarak cikti. ardindan guney kore'yi de asiriya varan plastik cerrahi cerrahi uygulamalar gibi nedenlerden dolayi farkli dinamiklerin islemis oldugunu dusunerek analiz disi birakarak bir kez daha analiz yaptim. korelasyon bu sefer "0.90"a yukseldi. toplamda 149 ulke yer aliyor cinsiyet esitsizligi raporunda. philips tum ulkelerden veri toplamis olsaydi keske. ne guzel analiz yapardim ama simdilik bununla idare edelim.

    philips'in raporunda soyle bir tumceye rastladim:

    "only just over half of women in the uk consider looking attractive important (52%), whereas 83% of those in russia do" (sf. 8)

    yani diyor ki cekici gorunmek ingiliz kadinlarinin yalnizca %52'si icin onemli iken rus kadinlarinin %83'u icin onemliymis.

    basitce anlatmam gerekirse, buradan yapilabilecek yorum, cinsiyet esitsizliginin cok daha daha az oldugu ulkelerde kadinlardan "cekici gorunmeleri" yonundeki beklentinin ve dolayisiyla da bu konuda kadinlara yapilan baskinin azalmasi olabilir. yani kadinlardan sirf kadin olduklari icin suslu, bakimli, kilsiz, makyajli, ivirli zivirli vs olmalarina iliskin beklenti azaliyordur demek istiyorum.

    "e tum bunlarin kendini guzel bulmakla ne ilgisi var?" dediginizi duyar gibiyim. acikcasi ben bu durumu korumaci cinsiyetcilikle acikladim kendimce. bir cinsiyetin digerinden daha ustun oldugunu savunan cinsiyetcilik iki boyuta sahip. bunlar da dusmanca cinsiyetcilik ve korumaci cinsiyetcilik. dusmanca cinsiyetcilik, adindan da anlayabileceginiz uzere, bir cinsiyete iliskin acik olumsuz, hatta saldirgan kalipyargilar ve tutumlari ifade eden cinsiyetcilik. soz gelimi, "kadinlar calismamalidir. kadinin yeri evdir. es ve annelik yapmalidir. kadin yerini bilmelidir." dusmanca cinsiyetci bir tutumdur. koruma cinsiyetcilik ise, bir cinsiyeti "koruma" adi altinda daha diger cinsiyetten daha asagi bir konuma koyarak yapilan, "sevimli" ve "tatli" gorundugu halde cinsiyet esitsizliginin surmesine yol acan cinsiyetcilik denebilir. soz gelimi, "kadinlar narin canlilar olduklari icin calismamalidirlar. sefkatli olduklari icin cocuk bakmaya erkeklerden daha uygundurlar." ise korumaci cinsiyetcilik olarak nitelendirilebilir. okudugum calismalarda dusmanca cinsiyetciligin cok yaygin oldugu toplumlarda korumaci cinsiyetciligin de bir o kadar yaygin oldugunu ve her iki cinsiyet tarafindan da icsellestirildigini okudum; ama isin ilginc tarafi, pek cok ulkede dusmanca ve korumaci cinsiyetcilige iliskin yapilan calismalarin, kadinlarin dusmanca cinsiyetcilige karsi cikarlarken korumaci cinsiyetcilikten rahatsiz olmadiklarini gostermis olmasi. sanirim sozluk'teki erkek yazarlarin elestirdigi nokta da bu. benim gordugum kadariyla, bazi kadinlar cinsiyet esizligine karsi cikip kadin olmaktan oturu dezavantaj yasamak istemiyorlar ama, toplumumuzda kadin olmanin sagladigi "sozde" avantajlari birakmaya da yanasmiyorlar.

    demek istedigim, dis gorunusune bunca dikkat etmesi beklenen toplumlarda yetisen kadinlar, bunun karsiligi olarak bolca ilgi ve ovgu gordugu icin oranlar daha yuksek cikmis olabilir.

    kendime not: kendi tezine bu kadar ugrasmis olsaydin coktan bitirmistin. sana ne desem bilmiyorum tamarix. gercekten.

  • ekşi itiraf

    onu ilk kez sicak bir yaz gunu ogleden sonra gordum. donemin bitmesine yakindi ve sicaktan bunalmis bir halde bir dersin raporunu yazmaya ugrasiyordum. sicak beni oylesine bunaltmis olacak ki basimi bilgisayardan bezginlikle kaldirip karsiya baktigimda onu gordum. tam o anda onun beni sessizce izledigini anlamistim. bakislarimiz karsilasti. onun kendinden emin durusu, gozlerinden anlasilan zekasi ve magrur bakislarini gordugumde onu bir daha unutamayacagimi anladim. beni bir sure sessizce suzdukten sonra sanki hicbir sey olmamis, bakislariyla beni delip gecmemis gibi arkasini donup hizli adimlarla gitmeye koyuldu. o an dehset icinde kalakaldim; cunku biliyordum ki, onun gitmesine bir kere izin verirsem izine bir daha rastlayamazdim ve onu bir daha gorebilmem yalnizca rastlanti bagliydi ya da onun kendisini bana gostermek istemesine. hayir hayir... buna izin veremezdim. onun bulmak icin saatlerimi ve belki gunlerimi harcayip onu bulamadan uzuntu icinde harap olmak, onun nerede oldugunu dusunerek geceler boyu uykusuz kalmak istemiyordum. hayir, gitmeden onu yakalamak zorundaydim. aklimda tum bu dusuncelerle ve ellerim titreyerek oturdugum yerden ok gibi firladim ve pesinden kostum. benim yaklastigimi fark ettiginde artik cok gecti. hayranlik duysam da beni sinir eden zekasini bir kere daha gosterdi ve adimlarini hizlandirdi. kosarken bir yandan da antenlerini salliyor ve onu yakalayamayacagimi yuzume haykiriyordu sanki. ona yetismek icin tum gucumu kullandiysam da kitapligin arkasinda gozden kayboldu. o an aci bir ciglik attim. onun nereden cikacagini dehset icinde bekleyecegim uykusuz geceler beni bekliyordu. hamambocegi mevsimi acilmistir. hepimize hayirli ve ugurlu olsun. balkon kapisini acik birakmak mi? yoo dostum yoo... bir daha asla.

  • ekşi itiraf

    gunlerdir bolumdeki ofiste yasiyorum. tezi bir tarafa atip bir suru ogrencinin binlerce quiz notunu bilgisayara gecirmekten beynim sonunda yandi. bir seyler yazasim geliyor ama, aklim oyle daginik ki hicbir sey yazamiyorum. ben de sacmalama hakkimi kullanmaya karar verdim. evet. baslayayim.

    *evde kucuk bir ananas kolonisi kurdum. saksi saksi ananas yetistiriyorum. ananas yetistiriciligine girip zengin olacagimi soyledigimde bana gulmuslerdi. bekleyin ve gorun.* tek olumsuz yani, artik daha fazla ananas yemek istemiyor olusum. buna degerdi. pisman degilim.*

    *bazi aksamlar yakinlardaki parka gidip hizli hizli yurudukten sonra cimenlerin ve yoncalarin uzerinde yalinayak geziniyorum. sonra oylece uzaniveriyorum yere ve gokyuzunu izliyorum. takim yildizlari secmeye calisiyor, orada kimlerin ve nelerin oldugunu hayal ediyorum. o an evrende yalnizca ben varmisim gibi hissediyorum. tek basina olmaya oylesine alistim, kendimle kalmayi oylesine benimsedim ki bir gorev icin beni tek basima uzaya gonderseler cildirmazmisim gibi geliyor bazen.

    *birkac sene once, degisimle gelen yabanci ogrencilerden olusan cok guzel bir arkadas grubum vardi. iclerinden ozellikle ikisiyle cok zaman geciriyordum. biri arizonali, otekisi de fransiz idi. havanin isindigi zamanlarda haftada birkac gun nehre yuzmeye giderdik birlikte. ayaklarimizi iskeleden sarkitir ve hic konusmadan dakikalarca nehri dinler ve gogu izlerdik. gece bile yuzmuslugumuz vardi o nehirde. bazi aksamlar topluca nehir kiyisinda icmeye gider ve ates bocekleri zamaninda ates boceklerini izlerdik. cok guzel ve huzurlu zamanlardi. simdi hepsi ulkelerine dondu. bazen nehrin o noktasina gidip onlari ve o zamanlari animsiyorum. ozluyorum. hem de cok.

    *iceride olmayi sevmiyorum. acik havada olunca icim icime sigmiyor. saatlerce yuruyebilir ya da kilometrelerce kosabilirim ve yorulmus hissetmem; ama iceride kalip herhangi bir egzersiz yapmaya useniyorum ve sevmiyorum da. ruhum daraliyor.

    *kosar adim yururum hep. yavas yuruyen insanlarla birlikte yurumek zorunda kalinca en azindan yarim metre onde yururum hep elimde olmadan. kendimi yavaslatamiyorum. aliskanlik iste.

    *hizli not tuttugum zamanlarda o kadar okunaksiz yazarim ki yazdiklarimi benden baskasi okuyamaz. bu yuzden hicbir arkadasim not almadi benden universitedeyken.

    *ortaokul civarlarinda aklimi 18 yasina gelir gelmez motosiklet ehliyeti alip hiz yapmakla bozmustum. surekli bununla ilgili konusuyordum. babam bu durumdan o kadar kaygilandi ki beni bir gun karsisina alip neden motosiklet kullanmamam gerektigi ile ilgili uzun uzun aciklama yapti ve icime korku isledi. cesaret edemedim sonra; ama hala istiyorum. motosiklete hic binmedim ve yapmak istedigim seyler arasinda bu da var.

    *hicbir super gucum yok. ortalama, siradan bir insanim. hatta bir suru kusurum var. keske benim de super gucum, ustun zekam ya da en azindan guzelligim olsaydi; ama yok. yine de mutluyum. bence yasamak cok guzel. ozellikle de yagmurun ince ince yagdigi gecelerde balkon kapisini acik birakip yagmurun sesini dinleyerek uyumak bana buyuk bir huzur veriyor. bir super gucum olsaydi ucmayi isterdim ama. bazilari akil okumayi istiyor; ama ben kendi aklimi okuma cesaretini bile bulmakta zorlandim yillarca. kendi aklimda okudugum seylerin agirligi altinda ezildim ve tutsak oldum. tum bunlari sirtlamam ve tutsakliktan kurtulmam uzun zaman aldi. baskasinin aklini okumak istemezdim. kendi gercegim bana bazen agir gelirken bir baskasininkini kaldirmak istedigimi sanmiyorum; ama ucmak oyle degil bence. bir super guc secebilseydim ucmayi secerdim.

    bitti.

  • kızların bilime değil tüketime paraya ilgi duyması

    uyduruyorsunuz. hatta daha da ileri giderek eksi sozluk'te kadin ve erkeklere iliskin tespit iceren cogu basligin uydurma oldugunu soyleyecegim. var olan durumu tespit etmiyorsunuz; varsayimlariniza baslik aciyorsunuz ve hepsi de uydurma. eksi sozluk yazarlarinin yas ortalamasinin 22-23 civari oldugunu dusunuyorum. daha bile dusuk olabilir. bu tur basliklari acanlarin buyuk bir bolumunun ergenler ve ergenlikten cikamamis yazarlar olduguna kalibimi basarim.

    kadinlar soyledir, kadinlar boyledir diye zibilyon tane baslik aciliyor. sonra delinin biri bir kuyuya tas atmis da kirk akilli cikaramamis durumuna donusuyor. soz gelimi, bu basligi ele alalim. soyle bir habere rastladim:

    "lys istatistikleri açıklandı | lys 2017 başarı oranları

    lys'de bu puan türlerine bakıldığında geçen yıllarda olduğu gibi kız adaylar daha başarılı oldu.

    ........................

    sınava, 512 bin 975 erkek, 559 bin 423 kız aday girdi. puan türlerine bakıldığında geçen yıllarda olduğu gibi kız adaylar daha başarılı oldu.

    mf puan türünde sınava giren 228 bin 933 erkek adayın ortalama puanı 233 bin 760 olurken, aynı puan türünde 216 bin 496 kız adayın ortalama puanı 237 bin 408 olarak belirlendi.
    tm puan türünde sınava giren 355 bin 20 erkek adayın ortalama puanı 209 bin 160; 433 bin 168 kız adayın ortalama puanı 215,624; ts puan türünde ise 365 bin 794 erkek adayın ortalama puanı 213 bin 248; 440 bin 425 kız adayın ortalama puanı 220 bin 216 olarak tespit edildi."

    "kizlarin lys'de daha basarili olmalari ve universitede yerlestirme oranlarinin daha yuksek olmasi sonrasinda devam ettikleri anlamina gelmez ama." diyenler icin su calisma geliyor simdi de:

    "türkiye’de yükseköğretimde nicel cinsiyet açığındaki değişimin olası nedenleri ve etkileri

    bu çalışmada 1995-1996 ve 2012-2013 öğretim yılları arasındaki öğrencilerin lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde yükseköğretime katılım ve terk oranları cinsiyet faktörü üzerinden incelenmiştir. çalışmanın sonucunda, lisans düzeyinde katılımda nicel cinsiyet açığının incelenen seneler içinde kapandığı gözlemlenmiştir. lisansüstü eğitimde ise cinsiyet açığının daralmasına rağmen halen varlığını sürdürdüğü gözlenmiştir. ayrıca yükseköğretimin her aşamasında kadın öğrencilerin erkek öğrencilere göre terk oranlarının daha düşük olduğu ortaya konmuş ve bu durumun türkiye geneli işgücüne katılımın cinsiyet ve eğitim durumuna göre bir karşılaştırması yapılmıştır. türkiye geneli verilerde yükseköğretime katılımın erkek ve kadın öğrenciler için getirdiği istatistiksel farklılıklara vurgu yapılarak terk düzeylerindeki orantısızlığın olası nedenleri tartışılmıştır. son olarak ise türkiye sınırları içerisinde lisansüstü eğitimdeki cinsiyet açığı, lisans ve lisansüstü eğitim veren birimler ve araştırma merkezlerindeki kadrolu öğretim elemanlarındaki cinsiyet oranları üzerinden tartışılmıştır.

    yuksekogretime kayitli ogrencilerde kadin oranlari (%)
    yeni kayitlarda kadin ogrenci oranlari (%)
    turkiye geneli ogrenci sayilarinda egitimi terk oranlari (%)

    ...............

    çalışmanın sonraki safhasında yine ösym’nin 1995-2012 yılları arasındaki ‘lisans eğitimi veren yükseköğretim programları’ ile ‘enstitü ve araştırma merkezleri’ şeklinde gruplaştırılmış iki veri seti kullanılarak kadınların akademik kadrolardaki oranları incelenmiştir. buradaysa karşımıza kadınların lisansüstü programlarda yaklaşık %42’lik varlıklarına kıyasla araştırma görevliliği pozisyonlarının %50’sinde yer aldıkları bulunmuştur. buna ek olarak söz konusu seneler içerisinde matematik ve fen bilimleri, sosyal bilimler ve tüm programlardaki kadrolu kadın oranlarının sürekli bir artış içinde olduğu görülmüştür."

    benim yazmak istediklerim dogrudan bu baslikla ilgili degil. bu baslik yalnizca tek bir ornek. hatunlarin efendi adam yerine pic tercihi, prensesler gibiydim ben baba evinde diyen kadin ya da ya anneni sileceksin ya beni diye diyen kadin gibi sacma sapan basliklari zeka yoksunu turk dizilerini ve sacma sapan hollywood filmlerini izleyip sosyal medyada ne kadar issiz gucsuz insan varsa takip edip ufacik bir orneklemden koskocaman genellemelere gidip buraya kosup aciyor ve guya tespit yapiyorsunuz. vardir, eminim bu dediklerinizi yapan insanlar vardir da, demek ki siz bunlari yapan insanlarla birliktesiniz ki gelip onlara baslik aciyorsunuz ya da medyada gordugunuz her seyi gercek saniyorsunuz ve tum insanlara kuskuyla yaklasip her hareketi kotuye yoruyor ya da olmayan anlamlar cikariyorsunuz.

    eksi sozluk'teki kadin erkek basliklarina iliskin soyleyebilecegim asil sey, cogunun uydurma oldugudur. ergenler sizi.

  • yalnızlıktan sıkılmak ama insanları da sevmemek

    son kez yazacağım ve bir daha da böyle iç karartıcı başlıklara dönüp bakmayacağım; çünkü ben insanları seviyorum.

    tanıdıktan ve hatta kaynaştıktan sonra yaşamımdan çıkarmayı istediğim pek kimse olmadı. az çok anlayabiliyorum kiminle kaynaşıp kiminle kaynaşmayı istemediğimi çünkü. insanlarda ne aradığımı biliyorum. ne aradığımı bilince de kimde olup kimde olmadığını anlayabiliyorum çok zaman geçmeden. herkesin kendince bir yaşamı ve sorunları var. kimse tüm zamanını size ayırmak ve sizinle ilgilenmek zorunda değil. geçmişten kalan kalp kırıklıklarınızı kimse tamir edemez. insan tek başınadır. insanlar yalnız doğarlar ve yalnız ölürler; ama bu öyle düşündüğünüz gibi kötü bir şey değil. öyle görmek zorunda değilsiniz.

    insanların temelde iyi ya da kötü olduklarına da inanmıyorum. bence birbirinizden beklentileriniz gerçekçi değil. bence aşktan beklentileriniz de gerçekçi değil. bence insanlara da aşka da gereğinden fazla anlam yüklüyorsunuz. kitaplarda okuduğunuz, şarkılarda dinlediğiniz, başkalarından gördüğünüz ilişkiler, sizinkilerden daha iyi ya da daha kötü değil. sanatın her şeyi olduğundan daha parlak/güzel göstermek gibi bir huyu var. sanıyorsunuz ki bir siz böylesiniz. hayır, siz de herkes gibisiniz. başkalarının sizden tek farkı, sözcükleri, notaları ya da renkleri biraz daha iyi kullanıp yaşadıklarını allayıp pullayarak anlatabilmeleri. yoksa hepimiz insanız. birbirimizden ne kadar farklı yaşıyor olabiliriz ki? olsa olsa farklı algılarız. bu da bizim farklı yaşamlar sürdüğümüz izlenimine yol açar. insanlardan kazık yiyen ilk kişi değilim; son kişi de olmayacağım. aşk acısı çeken ilk kişi de değilim; son kişi de olmayacağım. annesi ya da babasıyla sorun yaşayan ilk kişi hiç değilim; son kişi de olmayacağım. anlayabiliyorum. gerçekten anlayabiliyorum; ama hayır, bu durumda kalan yalnızca siz değilsiniz. insanlara karşı güvensiz hisseden yalnızca siz değilsiniz ve sizin karşınızdaki de size karşı benzer duygu ve düşünceler içinde olabiliyor çoğu zaman.

    bunca soruna karşın tüm insanlara küsmek aklıma hiç gelmedi. savaşlar, tacizler ve tecavüzler, doğa katliamları canımı çok sıkıyor ama, sorunun tek tek insanlarda mı yoksa insanlıkta mı olduğunu hala çözemedim. bulursam sizinle paylaşacağım, söz.

    benzer benzeri çeker. yapılan onca sosyal psikolojik araştırma böyle söylüyor. zıt kutupların birbirini çekmesi diye bir şey söz konusu değil yani. içten içe aradığınız o insanlar, hani sizden çok farklı olup da size yaşamı sevdirecek ve güveninizi kazanmanızı sağlayacak o iyimser ve umut dolu insanlar var ya, onlar kendileri gibi umut dolu insanların yanındalar. kaldı ki her şeyin zıddıyla birlikte var olduğunu söylüyor diyalektik materyalizm. bir şeyi kötü olarak tanımlayabiliyorsanız, demek ki iyisini de biliyorsunuz. demek ki iyisi var.

    yüreğinizde neyi beslerseniz, onu büyütürsünüz. nefret, güvensizlik, kibir büyütülen yerden sevgi, güven ve alçakgönüllülük çıkmaz. yüreğinde sevgi, güven ve alçakgönüllülük büyütmüş birisi de nefrete, güvensizliğe ve kibre gitmez. neden gitsin ki? roman mı bu?

  • çalıştığı halde başarılı olamayan insan

    güya burası bir sözlük ve her başlık altına da, en azından ilk giride tanım girilmesi bekleniyor.

    çalıştığı halde başarılı olamayan insan tanımını yapabilmemiz için öncelikle çalışmak ve başarı kavramlarının tanımlarının yapılması gerek. doktora yaptığım için çalışmak dendiğinde benim aklıma ilk gelen ders çalışmak, başarı dendiğinde de derslerden geçip tezi vermek oluyor haliyle.

    bu bağlamda öncelikle çalışmanın tanımına bakalım. diyelim ki bir ders alıyorsunuz ve size derste çeşitli konular anlatılıyor. sizden beklenense, bu konuları öğrenmeniz. bu dersten geçebilmeniz içinse öğrendiklerinizi doğru ve yeterli düzeyde öğrenip öğrenmediğinizi ölçmek için yapılacak sınavlarda geçer notu almanız gerekiyor.

    herhangi bir şeyi öğrenmek için öncelikle anlamanız ve sonra da öğrendiklerinizi yineleyerek işleyip uzun süreli belleğe atmanız gerekir ki öğrenme gerçekleşsin. bun sürece de çalışmak denir. siz çalışma işini doğru yapmıyor olabilirsiniz. neden olabileceğine bir bakalım:

    1) konuları anlamıyor, ama anladığınızı sanıyor olabilirsiniz.
    2) konuları anlıyor olsanız bile yeteri kadar yinelemediğiniz için uzun süreli belleğe aktarmıyor olabilirsiniz. yani öğrenmiyor ve yalnızca aşinalık kazanıyor olabilirsiniz. yeteri kadar çalışmıyorsunuz da diyebiliriz.
    3) çalışmak için kullandığınız yöntem ile öğrenmeniz gereken konu birbirini tutmuyor olabilir. söz gelimi, matematik ve geometri konularını okuyarak çalışırsanız, defalarca okusanız bile öğrenme gerçekleşmeyebilir. yazarak çalışmanız gereklidir.
    4) çalıştığınızı sanarak kendinizi kandırıyor olabilirsiniz. kitabın başından 4-5 saat boyunca hiç kalkmasanız bile kendinizi vermeden/anlamaya çalışmadan yazıp ya da okuyup geçmiş olabilirsiniz. bir gözünüz telefonunuzda olabilir ve birkaç dakikada bir sosyal medyaya bakıyor olabilirsiniz. müzik dinleyerek çalıştığınız için müzik dikkatinizi dağıtıyor ve anlamanıza engel oluyor olabilir. çalışmalar insanların aynı anda birkaç işi birlikte yapamayacağını gösteriyor. müzikle ders çalışılmıyor kısacası.

    çalışmanın tanımı yaptıktan sonra gelelim başarının tanımını yapmaya. başarının tanımını yapmak biraz daha zor; çünkü çalışmanın, geçerliği ve güvenirliği kanıtlanmış çeşitli testlerle ölçümünü yapmak her ne kadar mümkün olsa da başarı, tanımı çağa, kültüre, bireye göre değişiklik gösteren bir kavram. aslında oldukça göreceli. yalnızca nesnel ölçümleri göz önüne aldığımızda geçme notu 60 olan bir dersten 60 puan toplayıp geçen bir öğrenci, gereklerini yerine getirdiği için dersten geçmeye hak kazanır ve bu açıdan başarılı da sayılır. 60 alan öğrencinin kendisinden beklentisi de bu yönde ise kendisini başarılı sayar ve yaşamına devam eder; ama dersten 85 ile geçen bir öğrenci, dersi geçmek için gerekli puanı fazlasıyla toplamış olsa bile kendisini başarılı saymayabilir; çünkü kendi beklentisi dersi en azından 90 ile geçmek olduğundan ötürü beklentisinin altında kalmıştır. yani istediği başarıyı gösterememiş olabilir.

    ölçüm araçlarının geçerliğinin ve güvenirliğinin tam, ölçen kişinin de etik ilkelere bağlı kaldığını varsayıp buradan gelecek yanlılıkları bir kenara bırakırsak, çalıştığı halde başarılı olamayan insan ya 1) çalışmıyor ama çalıştığını sanıyordur; ya 2) yöntemi yanlıştır; ya da 3) beklentisini karşılayacak kadar çalışmıyordur.

  • dünyanın yok oluşuna 5 dakika kala dinlenen şarkı

    ne güzel yazmışsınız hepiniz. yok olacağımızı son 5 dakikada öğrenmiş olsam benim aklıma hiçbir şey gelmezdi. öyle sap gibi kalırdım. müziksiz ölürdüm. ne feci! ama aklıma şu gelebilirdi de. tam bilemedim şimdi. dünyanın yok olacağını en azından birkaç saat önce öğrenmişsem son 3 dakikada şunu dinleyeceğimi düşünüyorum ama. neyse, üzerine düşünmüş oldum. artık ne dinleyeceğimi biliyorum. umarım internetim çalışır ya da şarjım bitmemiş olur tabii. neyse ki yanımda harici şarjla ve müzikçalarla geziyorum, evet. bunları da düşünüyorum. ben de böyle bir insanım, n'apayım?

    22 metrekarelik evimde tek başıma oturduğum tam şu anda dünyanın yok olmasına 5 dakika kaldığını hayal ettim. sevdiklerim o kadar uzağım ki... ama kimseyi aramazdım. insanlar onları ne çok sevdiğimi bilirler. söylemeyi eksik etmem. öyle oturup beklerdim bu nedenle. en nihayetinde topluca öleceğiz. çok heyecanlı.

  • şiirden bestelenmiş en iyi şarkılar

    uyurken bile şarkı dinleyecek kadar müzik tutkunu, babasının durup durup okuduğu şiirleri dinleyerek büyüdüğü için de şiir aşığı bir insan evladı olarak oturup böyle bir liste hazırladım. yağmurlu ve soğuk bir günde tez yazmak dışında yapılacak daha güzel bir şey varsa o da sözlük'e katkı yapmaktır. benim en sevdiklerim şöyle (aklıma geldikçe güncellerim):

    federico garcía lorca - aptal şarkı - ruhi su
    özdemir asaf - lavinia - ışığın yansıması (seslendiren: ali erenus)*
    melih cevdet anday - anı - ışığın yansıması (seslendiren: ali erenus)**
    cahit külebi - hikaye - ışığın yansıması (seslendiren: murat durmaz)
    cahit külebi - hikaye - ışığın yansıması (seslendiren: ali erenus)
    cahit külebi - istanbul (kamyonlar kavun taşır) - yaşar kurt
    sabahattin ali - istek - mavi huydur bende***
    sabahattin ali - aldırma gönül - edip akbayram
    ahmed arif - vurulmuşum - fikret kızılok
    aşık veysel - yağmur olsam - fikret kızılok
    nazım hikmet - karlı kayın ormanında - zülfü livaneli
    nazım hikmet - seni düşünmek - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    ataol behramoğlu - sen giderken - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    ataol behramoğlu - sevginin önünde - timur selçuk
    arthur lunkwist - yağmur - bülent ortaçgil
    orhan veli - ayrılış - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    oktay rıfat - yaprak - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    a. kadir - sabah türküsü - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    a. kadir - gelen benim - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    a. kadir - mapushane düşünceleri - ezginin günlüğü (seslendiren: emin igüs)
    metin altıok - şu kekre dünyada - fazıl say & serenad bağcan
    edip cansever - şey şey şey ve şeylerden - fazıl say & serenad bağcan
    cemal süreya - dört mevsim - fazıl say & serenad bağcan
    muhyiddin abdal - insan insan - fazıl say
    orhan veli - harbe giden - cem adrian
    casar flaischlen - güneşin olsun - ilkay akkaya (kızılırmak)
    bertolt brecht - durduramayacaklar halkın coşkun akan selini - cem karaca (beste: sarper özhan)

    *ışığın yansıması'nın lavinia'sının dünyadaki en güzel şarkı olduğu hissine kapılıyorum bazen. aslında bu şiiri şarkı olarak ilk kez feridun düzağaç'tan dinlemiştim. feridun düzağaç'ı severim; ama onun lavinia'sı hiç mi hiç olmamış. gerçi onunki olmamış değil. ışığın yansıması'nın lavinia'sı muhteşem olduğu için onun bestesi "meh" kalıyor.

    **bu şarkının albüm versiyonunu youtube'de bulamadım ne yazık ki. bu haliyle bile çok güzel. rosenbergler anısına yazılmış bir şiir olduğunu da not düşeyim.

    ***mavi huydur bende, yeni nesil gruplardan biri; ama gördüğüm kadarıyla şiir besteliyorlar çokça. adlarını da edip cansever'in günlerden şiirinden almışlar. sevdim ben bu çocukları. siz de dinleyin efenim.

    not 1: ışığın yansıması'nın bu kadar bilinmemesine çok üzülüyorum. çok, çok güzel şarkıları var. beni kesmeşeker ile tanıştıran arkadaşımın bana kazandırdığı bir başka güzel grup.

    not 2: ezginin günlüğü'nün sabah türküsü albümü çok güzel ki buraya eklediğim şarkıların çoğu da oradan. hazır konusu açılmışken açıp tüm albümü de dinleyebilirsiniz bence.

    not 3: nazım hikmet & ilhan berk - seviyorum seni & ne böyle sevdalar gördüm ne böyle ayrılıklar - onur akın, iki şiiri karıştırıp bir şarkı bestelemiş. güzel de olmuş. bu da bulunsun.

    ekleme: anlatım bozukluğu giderildi. pgaarsatdrooxpoda cahit külebi'nin hikaye (ışığın yansıması) ve istanbul (yaşar kurt) şiirlerini de anımsattı. liste güncellendi.

  • eşinin çalışmasına izin vermeyen ateist erkek

    din ile ataerkillik ilişkili olsa da birbirinden bağımsız da var olabilecekleri için inançsız bir erkek otomatik olarak cinsiyet eşitliğini savunan aydın bir insan olmuyor. yani inançsız olması, toplumun ataerkil yapısını benimseyip buna göre davranmasına engel değil. aynı şekilde, müslüman olup da eşinin çalışmasını destekleyen erkekler de var. toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmak ile bir dine inanmak ilişkili olsalar da farklı şeyler.

    hem bir insanın gerçekte neye inanıp neye inanmadığını ve aslında gerçekten inanıp inanmadığını kafasının içini açıp bakamayacağınız için bilmenize olanak da yoktur. bir insanın "öyle" görünmesi, "öyle" olduğu anlamına gelmiyor.

    tek bir örnek üzerinden genellemek de oldukça yanlış. ayrıca erkeklik içgüdüsü ne kadar saçma bir kavram. öğrenme ve kültür ile biyolojik eğilimlerin etkileşimi olmasın o?

  • kadınların erkeksiz de yaşayabileceği gerçeği

    nereden tutsam elimde kalan önerme ya da her ne haltsa işte.

    (heteroseksüel) bir kadının erkeksiz de yaşayabilmesiyle neyin anlatılmaya çalışıldığını anlamadım açıkçası. bundan kasıt, kadının herhangi bir erkeğe bağlanmadan, sevişmeden, çevresinde yalnızca kadınlar bulundurarak yaşaması mı? eğer öyleyse bu pekala mümkündür. tersi de erkekler için mümkündür. koskoca bir toplum içinde yaşıyoruz ve istesek de istemesek de, kabul etsek de etmesek birlikte yaşamak için başka insanlara bağımlıyız. aldığım eşyaları evime taşıyan nakliyeciler erkekti. alışveriş yaptığım marketteki kasiyer kadındı. tez danışmanım da kadın. ders aldığım hocalardan biri erkekti.

    evli değilim. çocuğum da yok. evlenip çocuk sahibi olmayı istiyorum ama, yaşamımın amacı haline getirmiyorum bunları. evet, erkeksiz de yaşayabiliyorum bu bakımdan. bunda övünülecek herhangi bir şey göremiyorum. yüzyıllar boyunca kadınlar bir şeylere sahip olmak, bir şeyler yapabilmek ya da bir yerlere gelebilmek için erkeklerin izin vermesini beklemek zorunda kaldılar. sanırım buna pek kimsenin itirazı olmaz. bu nedenle de pek çok kadında ki aralarında ben de varım, bir şeyleri başarabilmiş olmaya haklı olarak daha fazla anlam yüklediler diye düşünüyorum. erkek olmanın anlamını bilemem. hiç erkek olmadım; ama bir kadın olarak söyleyebilirim ki türkiye gibi kadının olabildiğince bastırıldığı bir ülkede üniversiteye gitmek, iş sahibi olmak, tek başına yaşamak gibi fazlasıyla "sıradan" durumları bir kadının yapabilmesi kadın için büyük anlamlar taşıyor. gelişmiş bir toplumda lafı bile edilmeyecek şeyler türkiye'de birer başarı öyküsüne dönüşüyor ister istemez; çünkü belirli bir mücadele sonunda elde ediliyor. yaşamımın hemen her aşamasında yalnızca ailemden değil, kadın erkek fark etmeksizin arkadaşlarımdan da büyük bir destek gördüğümü inkar edemem; ama şunu da belirtmeliyim ki kadından beklenen şey, var olabilmeleri için erkeklere bağlı olmaları. erkeklere de evlenmeleri yönünde bir baskı var olmasına karşın hiç evlenmemiş bir erkek tek başına çok daha rahatça yaşayabiliyorken hiç evlenmemiş bir kadın aile evini bırakamıyor. bu baskıya direnip belirli özgürlükleri elde eden kadınlar sonunda şunu fark ediyor: ben bir kadın olarak tek başıma var olabiliyormuşum; erkeksiz de yaşayabiliyormuşum. bunu çok rahat biçimde anlayabiliyorum; çünkü ben de dedim; ama sonrasında fark ettiğim şey, yaptığım şeyin erkeksiz yaşamak değil, özerkliğimi kazanmak olduğuydu. yani ben her şeyde birilerine, aileme ya da arkadaşlarıma, bağlı olmadan yaşayabiliyormuşum aslında. sorunlarımı çözmek için her seferinde birilerine koşmam gerekmiyormuş.

    yani başlık hatalı bence. "kadınların da özerk yaşayabileceği gerçeği" diye düzeltilmeli. gerçi bizim ülkede bence erkekler de özerk yaşamıyorlar. bireyleşmemizi gerçekleştiremiyoruz. ne özerkiz, ne de bireyiz.

  • iphone'u bırakıp android telefon kullanmak

    ben yaptım. 27 yaşına kadar akıllı telefonum bile yoktu. gereksinimim de yoktu. yurtdışına okumaya gelince yaşamımı kolaylaştıracağını düşündüğüm için akıllı bir telefon aldım. hat aldığım operatörde iphone kampanyası vardı. daha doğrusu iphone'a güya para ödemeyecektim de yalnızca internet ve diğer ıvır zıvır hizmetlere para ödeyeceğim için onu almak mantıklı geldi. 2 yıllık sözleşme yaptım. bu yıl sözleşmemin bitmesine yakın gidip şirketle görüştüm. sözleşmem bittiği için faturamın artacağını söyledikleri için de numaramı bir başka operatöre taşımamın daha karlı olacağına karar verdim; çünkü numara taşıyacağım için bazı indirimlerden yararlanabileceğimi ve yeni bir telefonu ücretsiz alabileceğimi söylediler. seçebileceğim telefonlar arasında o zaman kullandığım iphone modeli de vardı; ama ben ben android bir telefona karar verdim. iphone'un pek çok cihazla uyumlu çalışmamasından, uygulamaların çoğunun paralı oluşundan bıkmıştım doğrusu. 3 buçuk aydır android bir telefon kullanıyorum. hayatımdan gayet memnunum.

    teknolojiden o kadar anlayan biri değilim; ama telefonun amaç değil araç olduğunun farkındayım. elimdeki telefonun ne markasına ne de modeline takılıyorum. telefonun asıl amacı bana hizmet etmek. internete girmemi, arada fotoğraf çekmemi, yaşamımı kolaylaştırabilecek uygulamaları çalıştırmayı ve görüşme yapmamı sağladığı sürece cinsi ve cibilliyetinin ne olduğu önemli değil; ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim ki bir daha zorunda kalmadığım sürece iphone almam. ios için ücretsiz uygulama çok az. olanların da bazıları tam kapasiteyle kullanılmıyor. söz gelimi, runkeeper uygulamasının aslında ne kadar çok özellik barındırdığını android kullanana kadar bilmiyordum. uygulamanın ne olduğunu, işime yarayıp yaramayacağını anlayabilmem için önce para ödeyip almam gerekiyordu. ayrıca iphone'nun içindeki harita/gps kadar gerizekalı bir uygulama da görmedim.

    iphone'a bunca saydırdım ama, ben marka sadakati falan dinlemem, bu sözleşmem bitince iphone alarak kara geçeceksem onu alırım. telefon amaç değil araçtır. telefon alırken size hizmet edecek bir araç almanız gerekirken gösteriş için kullanacağız bir oyuncak alıyorsunuz sanki. bir telefonun ne yapmasını bekliyorsunuz ki attan inip eşeğe binmek falan demişsiniz? çoğunuz sosyal medyaya fotoğraf atmak, whatsapp'ta konuşmak ve arada oyun oynamak dışında hiçbir şey yapmıyorsunuz bile.

    ha ayrıca iphone bir marka iken android bir işletim sistemi ve android kullanan bir sürü marka var. 300 liraya da android telefon var. birbirine denk iki telefonu kıyaslasanız, bir şeyi de doğru yapsanız ya bir kere.

  • rejim değişirken kemalistlerden hiç ses çıkmaması

    ses çıkarmadık mı?
    (bkz: tehlikenin farkında mısınız)

    siyasi islam'ın zehir gibi türkiye'nin damarlarına nasıl karıştığını çok önceden gördük. "abartıyorsunuz" dediniz. "türban bir özgürlük meselesidir" dediniz. "komplo teorileri bunlar" dediniz. "kemalist hegemonya bitti" dediniz.

    türbanla başlayanın bireysel özgürlüklerin korunması sandınız. sözde insan haklarını savunuyordunuz. "yetmez ama evet" dediniz. ulusalcılığın bittiğini, zaten bitmesi gerektiğini savundunuz. terörün biteceğine inandınız. yağmalara sessiz kaldınız. sizin özgürlüklerinize kadar gelmeyeceğini sandınız. toplumsal tepki koymak yerine yozlaşmaya katıldınız. her şeye alıştınız.

    toplum muhafazakarlaşıp dindarlaştı. tüm kadrolar niteliksiz yancılarla dolduruldu. terör arttı; yüzlerce şehit verildi. toplumsal şiddet sınırları aştı. adalet işlemez hale geldi. her yer mülteci doldu. ülkede insanların zihinleri de dahil olmak üzere yağmalanmamış tek bir yer kalmadı. ülkenin itibarı hiç bu kadar zedelenmemişti. evinizde bile rahat değilsiniz artık.

    tehlikeyi hiç fark etmediniz. fark ettiğinizde de iş işten geçmişti. 10 bin kilometre uzaktan bile manzara korkunç görünüyor.

    biz söyledik. inanmayan sizdiniz.

    ben bir kemalist olarak şunu söyleyebilirim ki amacına inandığım her türlü eyleme katılmaya gayret ettim. sendikal mücadele verdim. gerektiğinde sokağa çıktım. sesimi kesmedim. kesinlikle üşenmedim ve oy vermek için 1000 kilometre yol gittim. sandık kurulu üyeliği yaptım. ben daha fazlasını yapabilirdim; ama sen kendine bir sor önce: sen herhangi bir şey yaptın mı? suçlamak kolay, sorumluluk almak zordur.

  • türban takan kadının özgür insan olabilme ihtimali

    özgürlüğün tanımını yapmak gerçekten zor ve insanların "gerçekten" özgür olup olmadıkları da tartışmalı bir konu.

    o kadının türbanı hangi koşullar altında taktığını bilmiyorum. 11-12 yaşında ailesinin isteğiyle başını örtmeye başlayan birinin özgür iradesinin varlığını tartışırım açıkçası; çünkü kimse bir dini inançla doğmaz. insanlar diğer canlılardan bağımsız olarak bilince sahip olduklarından ötürü içinde bulundukları evreni ve yaşamın anlamını sorgulamaya meyillidirler. açıklayamadıkları şeyleri anlamlandırmak için belirli inanç sistemleri geliştirirler ve bir yaratıcıya inanırlar. bazılarıysa peygamberlere ve gökten indiğini sanılan kitaplara inanır. türlü türlü inanç sistemi ve yaratıcı vardır. söz gelimi, müslümanlar yaratıcıya allah derler, japonlar ise kami; ama allah ile kami bir değildir. bu noktada şunu da belirtmeliyim ki insanlar düşündükleri gibi yaşamaktan ziyade yaşadıkları gibi düşünürler. yani koyu müslüman bir ailede dünyaya gelmiş bir bireyin koyu müslüman bir birey olarak yetişmesi, öyle düşünmesi ve yaşaması beklenir. böyle bir yetişme sürecinde kişinin özgür iradesinin varlığından söz etmenin çok mümkün olmadığını düşünüyorum; çünkü yukarıda dediğim gibi din doğumla gelen bir özellik değil, öğrenilen bir düşünce ve davranış sistemi olduğu için müslüman olarak yetiştirilen bir kimseye seçim hakkı tanınmamış oluyor aslında.

    özgür iradesine müdahale edilerek müslüman olarak yetiştirilmiş ve türban takması zorunlu kılınmış bir kadının, "dini hiçbir şey öğretilmeden ya da dayatılmadan yetişmiş" bir kadın kadar özgür olabileceğine inanmıyorum; çünkü yaşamının pek çok boyutuna etki edecek biz dizi dini kuralı öğrenerek ve bu kuralları çiğnerse cehenneme gideceği söylenerek büyüyor. ha diyebilirsiniz ki yazılı ve yazısız bir sürü kural var ve bunlar hayatımıza hep etki ediyor. hem içinde yaşadığımız kültürün etkisini de göz ardı edemeyiz. hatta hukuk var; ama din insan yapımı hukuktan farklıdır; çünkü hukuk her ne kadar öznel yargılar ve değerler içerse de insanları din, dil, ırk, mezhep ve etnik köken fark etmeksizin eşit yargılıyor (en azından kuramsal olarak) ve bir ceza verilecekse de bu dünyada uyguluyor. ayrıca dinden farklı olarak hukuk sorgulanabilen, değişen ve yenilenen bir şey. benzer bir durum kültür için de geçerlidir. kültür de sorgulanabilen, değişen ve yenilenen bir şey. oysa din, dogmadır ve sorgulamalara ve değişime kapalıdır.

    bu noktada zimbardo'nun "standford hapishane deneyi"ni anımsatmak isterim. zimbardo mahkum veya gardiyan olmanın psikolojik etkilerini araştıran bir çalışma yapıyor 1971 yılında. çalışmasına gönüllü katılan üniversite öğrencilerini iki gruba ayırıyor. bir gruptan gardiyan gibi davranmasını, öteki gruptan da mahkum gibi davranmasını istiyor. her iki grup da rollerine uygun giysiler giyiyorlar elbette. çok geçmeden zimbardo deneyi yarıda kesmek zorunda kalıyor; çünkü gardiyan rolündeki öğrencilerin mahkum rolündekilere zorbalık yaptıklarını, eziyet ve hakaret ettiklerini görüyor. mahkum rolündeki öğrencilerin içinde bulunduğu korkunç duruma inanamıyor. gardiyan rolündekilerin sadistik eğilimler gösterdiği, mahkum rolündekilerin ise bir ciddi psikolojik travma geçirdiğine tanık oluyor.

    zimbardo bu deneyden pek çok sonuca varıyor aslında; ama bu konuyla ilgili vardığı sonuca gelirsek; insanlar içinde bulundukları sosyal ortamlardan ve giyiniş şekillerinden fazlasıyla etkilenirler ve sosyal ortam ile giyiniş şeklimizin tutumlarımıza etkisi kesinlikle hafife alınacak bir şey değildir.

    kendi özgür iradesine müdahale edilerek müslüman olarak yetiştirilmiş ve türban taktırılmış bir bireyin (en azından) belirli koşullardaki seçimlerinin özgür olabileceğine inanmıyorum açıkçası. ben ki türkiye koşullarına göre gayet özgür ve rahat bir ailede yetiştim. benim bile içselleştirdiğim pek çok kısıtlama var. türban takan kadınları düşünemiyorum açıkçası. evet, özgürler ama, islam'ın çizdiği sınırlar içinde özgürler.

    yani türban takan bir kadın istediğini yapamaz. yapamaz; çünkü taktığı türbanın, davranışları üzerindeki etkisini göz ardı edemez ki gerçekten inanıyorsa her şeyi yapma özgürlüğünü islam ona vermiyor zaten. islam'da pek çok kısıtlama söz konusu. ha yapıyorsa da "gerçek bir müslüman" olup olmadığı tartışılır ("günah işleme özgürlüğü"nü kullanıyorsa bilemem tabii); ama bu benim haddime değildir. aslında kimsenin haddine değildir. din mahrem bir konudur ve kimseyi ilgilendirmez.

    ekleme: içerik