debe başlıkları

femme noir64
profili

  • mutsuzluk ve depresyona iyi gelen şey

    mutsuzluk ve depresyonu aynı kefeye koymak sık rastladığım bir hata.

    mutsuzluk bir duygulanım. duyguları hayatın müziği gibi düşünebiliriz. bir senfoniyi hayal edin. müziğin yükseldiği ve alçaldığı yerler olacak. bazen tutkulu bazen dingin, bazen hüzünlü bazen coşkulu çalacak orkestra. duygulanım bunun gibidir işte. duygular asla sabit değildir. reaktiftir. yaşamdaki olaylara yanıt olarak ortaya çıkarlar. olumsuz olaylar negatif duygulara, olumlu olaylar pozitif duygulara neden olur.

    negatif kelimesi olumsuzluk imlese de negatif duygular da önemli ve gereklidir. örneğin mutsuzluk. mutsuz olmayan biri hayatında değişiklik yapmaya niyetlenmez. hayatında olumsuz olaylar olan insanın, buna dur demek için mutsuzluğun yaratacağı zihinsel duruma ihtiyacı vardır. mutsuzluk itici bir güç olabilir. ayrıca mutsuzluk sorgulamaya da yarar; ne oldu, neden oldu, neden böyle oldu soruları gelecek için bir yol çizebilir. mutsuzluk öğretir. ve mutsuzluk geçicidir. hiçbir duygu kalıcı değildir. neşe de mutsuzluk da öfke de üzerinizden akar ve geçer.

    gelelim depresyona...depresyon bir hastalık. bir duygudurum bozukluğu. ama depresyonun tek belirtisi mutsuzluk değil. depresyon duygusal düzlem kadar bilişsel ve bedensel alanı da etkileyen bir hastalık. evet, depresyonda mutsuzluk görülür ama mutsuzluğun yanında
    hayattan ve eskiden haz alınan eylemlerden zevk alamama,
    hayata karşı genel bir isteksizlik,
    kolay öfkelenme,
    tahammülsüzlük,
    unutkanlık,
    konsantrasyon güçlüğü,
    uyku ve iştahta değişiklikler,
    yorgunluk,
    bedensel ağrılar,
    enerji kaybı,
    pasif ya da aktif intihar düşünceleri
    ve bütün bunların sonucunda işlevsellikte kayıplar görülür.
    depresyon çok ciddi bir hastalıktır ve asla hafife alınmamalıdır.

    mutsuzluğa iyi gelecek seylerin en önemlisi, sizi oraya getiren olaylara müdahale etmektir. mutsuzluğun kaynağına müdahale etmek yani. sizi mutsuz eden bir evliliğiniz varsa sorunu çözmek için çift terapisine gitmek ya da olmuyorsa boşanmak gibi.
    bazı mutsuzluklar ise o üzüntünün yaşanmasıyla ve zaman içinde ortadan kaybolur, örneğin yas süreci, o acı yaşanır ve zaman içinde diner.

    depresyon ise nörobiyolojik boyutu da olan bir hastalıktır. depresyonu olan kişi muhakkak psikiyatriste başvurmalı. muhakkak onun da yaşamsal bir zemini var, kötü çocukluk, olumsuz ebeveyn tutumlarına maruz kalmış olmak, insan ilişkilerinde sorunlar sıklıkla depresyona zemin oluşturuyor, bunlar için de psikoterapi faydalı olur.

    hiçbir duygu yok ki hayatta yeri olmasın, mutsuzluğu bir fırsat olarak görün. duygunuzu yaşayın, üzerine düşünün ve gereken neyse yapın.
    depresyon içinse hızla tedaviye başvurun.

  • erkeklerdeki popo merakı

    kadınlar ve erkekleri ayıran bedensel özelliklerin belirgin oluşu, her iki cinsiyet için çekicidir.
    desmond morris, kadınlarda ince uzun boyun, ince bel, dolgun kalça ve memeler gibi özellikleri süper dişi özellikler olarak tanımlıyor.

    kadınların kalçasının erkeklere kıyasla çıkık oluşu, daha yağlı bir dokuya sahip olması ve yürürken sallanışı, erkeklere cinsel olarak güçlü bir mesaj verir.

    kalçalara dair şöyle evrimsel bir spekülasyon var:

    ilkel atalarımız primatlar gibi arkadan çifleşmekteydi, bu nedenle kalçası geniş dişiler daha güçlü bir cinsel mesaj veriyordu. kalça büyüdükçe mesaj güçlendi ancak bir noktada arkadan çiftleşmek zorlaştı ve önden çiftleşmeye başladılar. bu yaklaşımın sonucunda önde yer alan süper dişi özelliklerden olan memeler de önemli hale geldi. bunun sonucunda ise kalça ve meme büyüklükleri birbirini dengeledi ve vücut dinamiği açısından da avantaj yarattı.

    bu spekülasyon doğru olsun ya da olmasın, cinsiyetleri birbirinden ayıran bedensel özelliklerin cinsel çekicilik yönünden önemli olduğu bir gerçek. son yıllarda güzellik ölçütü olan kalça, bel, meme boyutları yukarıdaki spekülasyondakinin tersine, giderek fantastik hale geliyor. örneğin son birkaç yıl içinde, neredeyse olağan hareketi bozacak ölçüde devasa kalçalar moda(!) oldu. ben bunu günümüzde cinsiyetler arası farklılıkların azalması ve gender neutrality'nin artışı ile açıklıyorum. süper dişi ve süper erkeksi özelliklere ilgi, bu nötralite eğilimine reaktif olarak artıyor olabilir.

    özetle, kalçanın erkekler için cinsel olarak çekici bir bölge olması doğal bir durum, çünkü hem süper dişi özelliklerden biri hem de östrojen ile genişleyen kalçalar doğurganlık açısından gösterge.

    sosyobiyoloji ve antropolojiye meraklı kişiler için keyifle okunacak kitap önerisi de vereyim:

    desmond morris - the naked man ve the naked woman

  • pornografi ile erotizm ayrımı

    erotizm cinsel eyleme atıflar yaparak cinsel gerilimin arttırılmasına;
    pornografi ise cinsel eylemi bize sunarak cinsel gerilimin azaltılmasına yöneliktir.

    cinsel isteksizliği olan kişiye erotizm, sertleşme/uyarılma güçlüğü olan kişiye ise pornografi iyi gelir.

  • rahatsız edici gerçekler

    hayatta hiç bir gerçek yoktur ki rahatsız edici olmasın. insan zihninin çalışma şekli, gerçeği zihinsel filtresinden geçirerek ve bu nedenle eğip bükerek anlatıya çevirmek şeklindedir.

    hayatı gerçeklerle anlayamayız, önümüze yığılan veriler bize bir şey ifade etmez, ta ki onları anlatıya çevirene kadar. bu yüzden bilimle az sayıda insan ilgilenmesine rağmen bilimkurgu çok sevilen bir tür. bu yüzden dinler asla yok olmayacak, türümüzün son gününe kadar inanç var olacak, çünkü din belki var olan anlatılar içinde en güçlü olanı.

    ne demiştik? evet, gerçek ve anlatı. gerçeği kişisel bir anlatıya çevirdiğimiz anda gerçek ve gerçeklik diye iki antite var oluyor. bu bir kural. en 'gerçekçi' insan için de 'gerçeği görürüm, yaşarım ben' diyen insan de bu kural geçerli. bu iki antite arasındaki boşluk bazen bir parmak kalınlığında bazen ise bir uçurum kadar geniş olabiliyor. insanlar farklı, gerçekler farklı, gerçeklikler farklı.

    geçenlerde bir kadın hasta bana eşiyle ilgili dertlerini anlattı. ben de diğer seansa eşini de çağırdım. eşi aynı olayları neredeyse tamamen farklı bir hikâyeyle anlattı. sanki ikisi birbiriyle değil, farklı insanlarla evli ve olayları o ötekilerle yaşıyor gibi. yalancı ya da psikotik olduklarından değil; gerçeklikleri, gerçekten ve birbirlerinin gerçekliğinden çok farklı olduğu için olayı böyle anlatıyorlar.

    gerçekler rahatsız edicidir çünkü anlatımızın içinde dönüştükleri şeyden farklıdırlar. hayatımızda belli noktalarda bu fark sorunlara yol açar, gerçeğe bakmak ve kendi gerçekliğimizi sorgulamak durumunda kalırız. bu, insan için zorlayıcı ve rahatsız edici bir deneyimdir ama bu süreçten darmadağın olmadan ve oluşan kırıklarını onararak çıkan insan, sonrasında yine kendi gerçekliği içinde yaşasa da orada bir gerçeğin olduğunu bilir, esnemekte zorlanmaz, hayatla daha iyi akar, kendini kabullenir.

  • akp'ye oy verenler şimdi neler düşünüyorlar

    psikolojide cognitive dissonance/bilişsel çelişki diye bir kavram var. kişinin önceki bilgileri, inançları, duyguları, hayata bakışı bir çerçeve oluşturuyor ve bu çerçeveye uymayan her türlü bilgi bilişsel çelişki yaratıyor.

    peki insanlar çerçevelerine uymayan bilgilerle karşılaşınca ve bilişsel çelişki yaşayınca ne yapıyor?

    beklediğiniz şey şu, bilgiyi çerçeveyi dönüştürmek için kullanmak. gerçekte olan şey ise şu, bilgiyi çerçeveye uyması için çarpıtmak ya da bilgiyi reddetmek. şu da sık görülen bir durum, çerçevenize uyan bir bilginin yanlışlığı kanıtlandı diyelim. bu bilginin yanlış olduğunu kabul etmemeye meylediyorsunuz.

    buna motivated reasoning yani güdülenmiş muhakeme deniliyor. bilişsel çelişkiyi azaltmak için kullanılıyor.

    güdülenmiş muhakeme her insanın yaptığı bir şey ama her insan aynı düzeyde yapmıyor bunu. yapılan çalışmalarda en önemli üç faktör şunlar olarak bulunmuş:

    * o konuda geniş bilgi sahibi olmak. mesela yıllardır doktorsunuz ve bir hastanız klinik pratiğinizde hiç denk gelmediğiniz bir yan etki tarifliyor. ona inanmayıp bu belirtiyi kapris, psikolojik etki, mızmızlık gibi yorumlama ihtimaliniz yüksek.
    özellikle profesyonel alanlarda bu faktör sık karşımıza çıkıyor.

    toplumsal konularda ise şu iki faktör önemli:

    * o konuya dair güçlü inançlara, duygulara sahip olmak. örneğin çok sevdiğiniz, desteklediğiniz, gönül verdiğiniz bir politikacı/liderin yolsuzluk yaptığı, yalan söylediği, gücünü kötüye kullandığı bilgisiyle karşılaşınca, kanıtlara rağmen bu bilgiyi reddetmek, iftira, komplo demek.

    * sağcı(muhafazakar) olmak. evet, sağcılar solculara göre güdülenmiş muhakemeyi daha çok kullanıyor. iki grupta da güdülenmiş muhakeme görülse de sağ seçmenin bu konudaki skorları daha yüksek.

    bahsetmeden geçmek istemediğim bir kavram daha var. backfire effect/geri tepme etkisi. bir kişiye inancına, bilgisine ters gelen bir bilgiyi sunduğunuzda, bunu kanıtıyla bile yapsanız karşıdaki kişi bu bilgiyi kabul etmiyor demiştim. hatta tam tersi yanlış inancına daha sıkı sarılabiliyor, buna geri tepme etkisi deniliyor. aşı ile ilgili yapılan bir çalışmada aileler bilgilendirme öncesi ve sonrası skorlanıyor. ailelerden aşı karşıtı olanların bilgilendirme sonrası skorları daha kötü, yani kesin bilgiye rağmen aşı karşıtlıkları artmış.
    sağ seçmende bu faktörün skorları da daha yüksek cıkmış.

    need for cognitive closure diye bir başka kavram daha var. (bizde closure kelimesinin türkçe karşılığı yok maalesef (ya da ben bilmiyorum), işleri sallantıda bırakmayı sevdiğimiz içindir belki.)
    bilişsel closure ihtiyacı yani kişinin gerçekler ve inançları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırma ihtiyacı sağcılarda daha fazla. solcular ise çelişkiyi daha iyi tolere ediyor. çelişkiyi tolere edemeyen fikrini değil gerçekleri değiştirmeye daha meyilli olduğu için sağcılarda geri tepme etkisinin daha yüksek olması beklenir bir durum.

    sadede geleyim, sadece para, pul, makarna yüzünden değil, psikolojik dinamikler yüzünden çoğu akp seçmeni reza zarrab davasını komplo, zarrab'ı amerikan ajanı olarak görüyor.
    çünkü sadece bilişsel çelişkiyi tolere edip, gerçeklerle yüzleşmeye cesareti olanlar kendi çerçevesini değiştirebilir.

  • boşalmayı geciktirmenin yolları

    kendi kendinize yapabileceğiniz küçük bir egzersiz öğreteyim size
    (sen kimsin yahu diye düşünenler için ara not: cinsel terapistim)

    mastürbasyon yaparken bir yandan boşalma duyumuna odaklanmaya çalışın. boşalma gerçekleşmeden hemen önce, belli bedensel öncül işaretleri olur. karın kaslarında kasılma, testislerin yukarı çekilmesi gibi.

    mümkün mertebe bu duyumlara odaklanın ve öncül belirtiler oluşunca uyarıyı kesin, boşalma hissi geçene kadar bekleyin ve tekrar kendinizi uyarın. bu durdurmayı üç kez tekrarlayıp öyle boşalın. kontrolünuz iyileştikçe aynı egzersizi, uyarıyı durdurmak yerine yavaşlatarak yapın.

    bu duyumlara odaklanmaya, boşalma hissine iyice aşina olduğunuzda ve mastürbasyonda tam kontrol sağlandıktan sonra bunu birleşme sırasında uygulamaya çalışın. hakim pozisyonda olmaya çalışın ki istediğiniz zaman yavaşlayabilin. partnerinizle bu konuyu konuşmanız da iyi olur, o da size yardımcı olur böylece. boşalma hissinin öncül işaretleri geldiğinde yavaşlayın ki erken boşalmayasınız.

    boşalma kontrolü çok da kötü olmayan birisi için self egzersiz bile işe yarayabilir. ancak kontrol hiç yoksa ve self egzersize rağmen erken boşalıyorsanız cinsel terapiye başvurun. erken boşalma cinsel terapiye çok iyi yanıt veren bir cinsel işlev bozukluğudur.

    kamu spotu:
    antidepresanların bazıları boşalmayı geciktirse bile başka cinsel işlevleri olumsuz etkileyebilirler. özellikle de ortada depresyon yoksa. ayrıca her ilaç doktor kontrolünde kullanılmalıdır, bunu unutmayın. lütfen bilip bilmeden ilaç kullanmayın ve bu tip önerilerde bulunmayın.

  • atatürk heykellerinin yıkılacağı gün

    atatürk'e karşı nefret duymanın sosyolojik olduğu kadar psikolojik temelleri olabileceğini düşünüyorum. ülkenin kurucu liderinden nefret etmenin nedenlerinden biri, tabandan değil yukarıdan gelen devrimin, toplumu sert şekilde dönüştürmesine gelen sosyolojik direnç. bu durum belki cumhuriyet'in ilk yılları için geçerli ve anlaşılır bir haldi. halk kendi içinden çıkmayan, kendine zorla getirilen modernizme, elindeki tek şey olan cehalete tutunarak direniyordu. adalet ağaoğlu bu hali, ölmeye yatmak isimli romanında anlatır. okula başı açık gönderilen kızların, babalarında yarattığı öfke...

    tabandan gelmesini bekliyor olsak şu andakinden bile 200 yıl geride olacağımız aşikar olduğu hâlde hâlâ bu nefreti sürdürmek ise psikolojik bir zemine sahip gibi geliyor bana.

    muhafazakâr ailelerin genelinin ataerkil bir düzeni ve baskın karakterli babaları var. modern dünyaya uymaya istekli çocukları olan babalar...çocuklarının, yaşam tarzının kendilerinden farklı olma ihtimali her ebeveyni tedirgin eder. ancak bu dominant babalar buna kesinlikle izin vermeyen ebeveynler.

    her çocuk ayrılmak ve bireyleşmek ister ve buna koyulan engeller onda bilinçdışı bir huzursuzluk ve öfke yaratır. ben bu öfkenin atatürk'e projekte edildiğini düşünüyorum. babaya duyulan bilinçdışı öfkenin kanalize edileceği uygun bir nesne; hem babanın 'sevmediği', hem de ülke için bir baba figürü olan. ebeveyninize ne kadar öfkelenseniz de bunu gerçek yoğunluğu ile ortaya koymak mümkün olmaz çünkü ebeveynler sevginin ve bakımın birincil kaynağı olarak girer insanın hayatına ve insan için en önemli ruhsal figürleri oluşturur. bu öfkeyi babayı sembolize eden, çağrıştıran başka kavramlara projekte etmek, sık görülen bir durum.

    atatürk'e yoğun öfke besleyen, karşıtlık ortaya koyan figürlerin yaşam öykülerine baktığınızda da genellikle kötü bir baba-çocuk ilişkisi görürsünüz. bunun tesadüf olduğunu sanmıyorum.

    oy kullanma davranışından, trafikteki sürücü davranışlarına, ideolojik tutumlara kadar birçok alanın, bilinçdışında denk geldiği bir yerler var. davranışlarımız, tutumlarımız asla rastgele ve yüzeysel olmuyor. derinlere bakmak zor olsa da, bazı şeyleri anlamak ve anlamlandırmak ancak bu şekilde kolaylaşıyor.

  • the red pill

    red pill nedir fikrim var ancak tam olarak bilmediğimi belirterek başlamam doğru olur. ve itiraf edeyim, durumum vardı, ama okumadım.
    neden okumadım? çünkü bugüne kadar okuduğum kadın ve erkeği sınıflandıran, kutuplaştıran her türlü düşünce sistemi bana benzer şeyler düşündürdü. 10 yıl önce olsa muhakkak vakit ayırıp okurdum ama şimdi vakit az, iş çok.

    zaten red pill konusundan ziyade kadın-erkek dinamiklerinden bahsetmek istiyorum. gerek meslek hayatımda gerekse sosyal medyada 'bu erkekler kadir kıymet bilmez / bu kadınlar ancak kötü davranırsan seni sever' gibi tutumlarla sık karşılaşıyorum. karşı cinse dair deneyimlerimiz, onlarla ilgili bir şablon oluşturuyor zihnimizde. zaten öğrenmenin böyle bir yanı var, trafikte tuğralı doblo görünce uzaklaşmak da pattern okuma ve analiz etme süreçlerinin bir sonucu. ancak önemli bir fark var bu iki örnek arasında. tuğralı doblonun trafikte karşımıza çıkması ile ilgili hiçbir şey yapamayız, oysa hayatımıza giren insanları biz seçiyoruz.

    evet, biz. kimse kimseyle zorla sevgili olmuyor, eşinizle silah zoruyla nikah masasına oturmuyorsunuz. yani şikayet ettiğiniz topluluk, sizin kendi ellerinizle hayatınıza dahil ettiğiniz insanlardan oluşuyor. şimdi birileri diyecek ki 'evet, ben de bu gidişe bir dur demek istiyorum'.

    harika fikir. o zaman öncelikle yapmanız gereken şey, kadınları/erkekleri - yani tanıdığınız kadarıyla, hayatınıza girmiş olanlardan öğrendiğiniz kadarıyla kadınları/erkekleri - eleştirmek olmamalı. öncelikle bakmanız gereken şey ayna. ben neden bu tip insanları hayatıma sokuyorum, neden ilişkilerim bu hale geliyor, ben süreçte ne yapıyorum da bu iş sarpa sarıyor demeniz gerekir. tabii buna yüzeysel bakarsanız şöyle taktikler izlersiniz; 'bu adamı/kadını çok sevdim, çok ilgi gösterdim, beni terk etti, demek ki karşı cinse kötü davranırsam ilişkilerim düzelir' veya 'kadınlar/erkekler benim onlara verdiğim değeri hak etmiyor, onları değersizleştireceğim, meta haline getireceğim'

    bu düşünce yürütme biçimi, insan gibi kompleks bir canlıyı anlayamadığınızı gösterir. burada seçimlerinizin daha derin ve çoğunluğu bilinçdışı olan kökleriyle ilgilenmeniz gerekir. yukarıda belirttiğim taktikler, 42 beden olduğunuz halde 36 beden kıyafet almak gibi, o giysinin içinde asla rahat edemezsiniz. cinsiyetçi taktikler sizi şikayet ettiğiniz bir örüntüden çıkarıp başka bir örüntünün esiri yapar. asıl mesele kendi patternini kendin yazabilmek.

    ilişkilerinizde yineleyen dertler varsa, 'bütün kadınlar / erkekler böyledir, şöyledir' diyorsanız başvurmanız gereken yer red pill değil psikoterapidir. kendinizi anlar ve hikayenizi yeniden anlamlandırabilirseniz, 42 beden olmaktan rahatsız olmayabilir veya kilo verip 36 beden kıyafetin içinde rahat edebilirsiniz. en nihayetinde herkesin yolculuğu biricik. yola düşüp görmek gerek.

    sözün özü:
    yoğun şekilde ilişkisel sorunlar yaşayan insanların red pill okuyarak bulacağı tek şey, üzülerek söylüyorum ki bir başka blue pill'dir.

  • var olmayan birine aşık olmak

    “aşık olmak varlığından haberdar olmadığınız bir hüsranın hatırlatılmasıdır; birini istemiş, bir şeyden mahrum kalmışsınızdır ve sonra birden o şey karşınızda belirir. bu deneyimle yenilenen yoğun bir hüsran ve yoğun bir tatmindir.

    tuhaf bir biçimde sanki beklediğiniz biri vardır ama o kişi gelene kadar beklediğinizin o olduğundan haberiniz yoktur. daha öncesinde hayatınızda bir şeyin eksik olduğunun farkında olun ya da olmayın, istediğiniz kişiyle tanıştığınızda o farkındalığa erişirsiniz.

    psikanalizin bu aşk hikayesine katacağı fikir ise şudur: aşık olduğunuz insan aslında rüyalarınızın erkeği ya da kadınıdır; daha tanışmadan önce onu hayal etmişsinizdir-yoktan değil, zira hiçlikten hiçlik çıkar, ama yaşanmış veya arzulanmış deneyimlerinizden. o kişiyi o denli net bir biçimde ayırt edebilmenizin sebebi onu bir anlamda zaten tanıyor olmanızdır; onu bunca zamandır beklemiş olduğunuz için ezelden beri tanıyormuşsunuz gibi gelir, ama aynı zamanda size gayet yabancıdır. tanıdık yabancı kişilerdir onlar."

    adam phillips - kaçırdıklarımız

  • bir insanın kaybedebileceği en değerli şey

    insanlar karşımdaki kanepeye oturduklarında sıklıkla kayıplarını anlatırlar.

    tüm parasını kaybeden bir adam, eşinden boşanmış bir kadın, eşi ölmüş bir adam, annesinden sevgi görmemiş bir genç kadın, işinden atılmış bir adam, çocuklarını yitirmiş bir anne-baba.

    hepsi zorlayıcı, hepsi yanında mutluluğu, neşeyi, gülümsemeyi de götürüyor.

    özellikle çocuk kaybı, en büyük ve zorlu yitim sürecidir. yıkıcıdır insan için. buna rağmen, birlikte götürdüğü bunca güzelliğe rağmen, bu kayıpla bile yaşanıyor.

    benim hastaları dinlerken kulak verdiğim en önemli yitim, umudun yitimidir. her ne nedenle olursa olsun hayattan umudu kalmamış bir insan, tehlikededir. kendini öldürebilir bile.

    bir insanın kaybedebileceği en değerli şey umuttur bana göre. umut bizim sabah uyanmamızı, aynaya bakmamızı, dışarı çıkmamızı, hayatımızı sürdürmemizi sağlayan itici güçtür. onsuz bir adım bile atamayız, yataktan çıkamayız, yemeyi içmeyi bırakırız. umudunu tamamen yitirmiş bir insan, intihar etmese bile tedricen, içten içe ölmeye başlar.

    bunu okuyan ve umutsuzluğa düşmüş insanlar olabilir. inanın hayat sürprizlerle dolu. bazen iyi bazen kötü ama devinim hiç bitmiyor. bugün karşınıza çıkan kötü bir sürpriz, yarın sizin itici gücünüze dönüşebiliyor. bugün kayıp olarak gördüğünüz bir durum, yarın sizin için kazanç haline gelebiliyor. çocuğunu kaybeden, bu büyük acıyı yaşayan birisi bile bir süre sonra yeniden gülümseyebiliyor. hepsini gördüm, şahitlik ettim. o yüzden umudunuza sahip çıkın.

    hayatımızdaki en değerli şey, umudumuz.

  • herkeste olan ben farklıyım hissi

    "when people feel their insignificance as individual persons, they also suffer an undermining of their sense of human responsibility./
    insanlar birey olarak önemsiz hissettiğinde, insani sorumluluk duygularını da baltalarlar." rollo may

    kendini özel ve önemli görmek, toplum tarafından çoğu zaman olumsuz bir şeymiş gibi algılanır. herkes gibi olmak konforludur, hem kişinin kendisi için hem de toplum için.

    böyle yaşayan kişi, düzene tehdit oluşturmaz. karşısındaki için haset edilecek bir farklılığı olmadığı için daha kolay kabullenilir. herkes gibidir, herkes gibi düşünür ve davranır. itiraz etmez. karşı çıkmaz.

    kendini böyle algılayan kişi, kitlenin bir uzantısıdır. doğru ve yanlış üzerine düşünmesi gerekmez. her şey düşünülmüştür ve kararlaştırılmıştır. nasıl görünülmesi gerektiği, nasıl giyinilmesi gerektiği, beden biçimi, statüsüne göre hayatı nasıl yaşayacağı belirlenmiştir.

    doğru ve yanlış üzerine düşünmemek, birey olarak sorumluluk almamak gibi bir tehlikeyi beraberinde getirir. acı çeken bir insana, haksızlığa uğrayan bir bireye el uzatmak için hem doğru/yanlış üzerine düşünmek hem de insani bir sorumluluk duygusu gerekir. kendinizi özel görmenizin insanlık için en büyük getirisi budur. hepiniz biriciksiniz. sakın bundan vazgeçmeyin.

  • bir kadını elde tutmanın yolları

    hayat bir yolculuk. yanımıza insanlar katarak yürüyoruz.

    yanyana yürürken aynı istikamette gitmeyi iki kişinin de istemesi gerekir. kimseyi zorla istediğiniz yolda yürütemezsiniz. bunu yapmaya çalışmak sizi de karşınızdakini de yorar. yolunuzda ilerlemeyi zorlaştırır.

    o yüzden bir kadını ya da erkeği elinizde tutmaya çalışmak yerine elini tutun, konuşa konuşa, güle ağlaya yürüyün o yolda. biriniz tökezleyince, diğeriniz düşmesini engellesin. biri yorulunca, diğeri koluna girsin.

    o zaman yolculuk keyifli olur. bunu sizinle birlikte yapmaya niyetli birisini bulunca elini sıkı sıkı tutun, ona kendinizi anlatın, onu dinleyin, düşüncelerine saygı duyun, sevin yeter ki. o zaman yolun taşlarını birlikte döşersiniz, istikamete birlikte karar verirsiniz ve ancak o zaman elinizde tutmaya çalışmaz, birbiriniz için, her şeye ve herkese rağmen, orada olacağınızı bilirsiniz.

  • çingene deyince yazarların aklına gelen düşünceler

    devlet hastanesinde çalıştığım dönem. çok roman hastam vardı. bir gün çalgıcı bir adam geldi. psikotik belirtileri var. görüştüm, tedavi planladım. reçete yazacağım, barkodu aldım, ücretli yazıyor, sağlık güvencesi yok yani. hastanın maddi durumunun çok da iyi olmadığı belli.

    antipsikotik ilaçlar oldukça pahalıdır. mümessil arkadaşlardan numune ister, onları bir dolaba koyardım. ücretli hastalara vermek için biriktirirdim numune ilaçları.

    "ben sana bunun bir aylık dozunu vereyim" dedim.
    hasta durdu.
    "kaç para kutusu hocam" dedi.
    200 lira civarı bir fiyatı var, söyledim.
    "hocam, klarnet çalar kazanırım parayı. ben parasıyla alırım. sen bunu işi gücü olmayan birine verirsin" dedi.

    o sabah başörtüsü bile en az 200 lira olan bir kadın, benden numune ilaç istemişti. onu düşündüm, bunu düşündüm. eyvallah deyip gönderdim hastayı.

    insanları etiketlemek kadar kötü bir şey yok şu hayatta. ömründe romanla oturup iki kelam etmemiş insanlar, onları kötü ilan eder. tehlikeli yanları vardır, kanunla araları limonidir ama güzel yürekleri vardır.

    dipnot: hastalar iyileştiklerinde teşekkür mahiyetinde hediye getirir bazen. bu bahsettiğim hastam iyileşince teşekkür etmek için klarnetini getirip çalmıştı benim için. gel de sevme bu insanları.

  • sözlük yazarlarından tavsiyeler

    hayat an'dan ibarettir. yaşam ölümü, mutsuzluk mutluluğu, kahkaha gözyaşını, kayıp kazancı, hüzün neşeyi, ayrılık vuslatı içinde taşır.

    zamana lineer ve hayattan ayrı bir olgu olarak bakmayı bıraktığınızda, bir bebeğin içindeki yaşlıyı, bir yaşlının içindeki bebeği görebilirsiniz ve gerçekleştirebileceğiniz her şeyin potansiyelinin içinizde olduğunu.

    özetle: enseyi karatmayın.

  • erkeklerin gizli sırlarını ortaya çıkarma rehberi

    erkeklerin de kadınların da sırları vardır. zihinlerinde kimseye açmadıkları şeyler. yaptıkları ama anlatmadıkları, düşündükleri ama paylaşmadıkları.

    bir insanı sevmek, onun zihnine tümüyle sahip olmak demek değildir. karşınızdakini, size açtığı kadarıyla seversiniz. zaman içinde tanır, anlarsınız. bir insanı anlamak için tüm sırlarını bilmenize gerek yok. gerek duyarsa size zaman içinde anlatır, duymuyorsa bilmemeniz gerektiğini düşünüyordur.

    sırlar, insanın kendine özel alanıdır. onu, o yapan şeylerdir. onları çekip almaya çalışmak, onu başka biri yapmaya çalışmak aslında. bir insana güvenmek için onun 'her şeyini' bilmeniz gerekiyorsa, güven sorununuz var demektir, iç dünyanızı gözden geçirmeniz gerekir. karşınızdaki gerçekten güvenilmez davranıyor da olabilir, o zaman da ilişkinizi gözden geçirmeniz gerekir.

    insanı, dedektiflik yaparak ilişki yaşamak kadar tüketen bir şey yok bu hayatta. hem kendinize hem karşınızdakine eziyet etmek istiyorsanız buyrun tabii, tutmayalım sizi.

  • dibe vurmuş insanlara tavsiyeler

    hayatta hiç bir duygu kalıcı değildir. tuttuğunuz takım maç kazandığında o akşam havalara sıçrıyorsunuz ama o mutluluk hissi bir hafta boyunca devam etmiyor. mutluluk geçicidir, mutsuzluk da öyle.

    hayat süreğen bir akıştır. hayatta dip, tepe olmaz, onunla birlikte akarsınız. bazı gün coşkun bir yerinde bir batıp bir çıkarsınız, bir başka gün durgun bir yerinde keyifle yüzersiniz. hayata karşı direnmek nafile çabadır. durgun yerde kalacağım diye bir dala tutunsanız bile, yorulup akışa kapılacağınız gün gelecek.

    hayattaki seçimler elbette önemli, nehrin hangi kolundan yola devam edeceğimizi bu seçimler belirliyor ve bazen o dalgalı akışa kapılmamıza neden oluyor ama her nehir durulur.

    acı mı çekiyorsunuz? çekin, yaşayın bunu, sonra bırakın gitsin. ona tutunup kalmayın ya da ondan uzaklaşmak için çırpınmayın. acıdan kaçmaya çalışıyorsanız, hayattan kaçmaya çalışıyorsunuz demektir. kimse hayattan kaçamaz. bu nehir akar.

    ve daha önemlisi şu, en nihayetinde her nehir denize açılır. hepimizin hayatı sonlu ve tek kullanımlık. o yüzden hayatla akmak ve getirdiklerini; acıyı, mutluluğu, hüznü, neşeyi hakkını vererek ve elimizden geldiğince güzel yaşamak gerek.

  • çocuklarla girilen komik diyaloglar

    kerem(5) ve annesi femme noir arabada müzik dinleyerek yolculuk etmektedir. the last shadow puppets - the meeting place çalmaya başlar.

    kerem: anne niye sorry diyor sürekli?
    femme noir: çünkü üzgünmüş keremcim.
    k: onu anladım, niye üzgünmüş yani?
    f: çünkü sevgilisinden ayrılmış.
    k: niye ayrılmış peki?
    f: söylemiyor şarkıda onu.
    k: sevmiyorlar mıymış birbirlerini?
    f: seviyorlarmış, o yüzden üzgünmüş zaten.
    k: e seviyorlarsa niye ayrılmışlar?
    f: bazen olur öyle. kavga etmişlerdir mesela.
    k: e biz de seninle ediyoruz ama barışıyoruz. severken ayrılmak çok saçma.

    kendime not: çekirdekten yetiştirip çift terapisti yapayım oğlanı.

  • doğudaki kız çocuklarını modern kesimin savunması

    "if you are neutral on situations of injustice, you have chosen the side of the oppressor / adaletsizliğin olduğu yerde tarafsız kalıyorsanız, zalimin tarafını seçmişsiniz demektir"
    desmond tutu

  • erkeklerin hep seks düşünmesi

    "çalışmalar erkeklerin doğumdan itibaren daha az kucağa alındığını ve kızlara göre daha az ilgi gördüğünü göstermektedir. yetişkinler olarak erkekler, hassas dokunmalara kadınlara göre daha az yanıt verici görünmektedir, ancak görüyorum ki erkekler bunun yoksunluğunu kadınlar kadar çekmektedir. yine kültürel şartlanma(gerçek erkekler kucağa alınmaz) veya eğitim yoksunluğu(bunu nasıl isteyeceğini bilmemek) nedeniyle erkekler kucaklanmayı istemezler.

    kadın danışanlarım ne zaman erkeklerin cinsellikle kafayı bozduğunu söyleseler bunu düşünürüm. 'eğer futbol sahası dışında dokunulduğum veya kucaklandığım tek yer cinsellik olsaydı, ben de öyle düşünürdüm' derim onlara"

    dr. sue johnson - hold me tight: seven conversations for a lifetime of love

  • çocuğunu özgüvenli olsun diye şımartan ebeveyn

    özgüven, kişinin kendi varlığına, zihnine, kararlarına, varoluş şekline inanç duyması anlamına geliyor.

    çocuk büyürken ruhsal yapısı ebeveynin çocuğu ve kendini algılama biçimine göre şekillenir. her ebeveyn bir aynadır. çocuk ebeveyne bakarak, onun yüzünde kendini görür. ebeveynin olumlu duyguları ne kadar fazlaysa, çocuk o aynada kendini o kadar olumlu görür ve algılar. bu yüzden ebeveynin kendi mutluluğu, çocuğun ruhsal gelişimi için en önemli unsurlardan birisi.

    her ebeveynin zihninde bir çocuk hayali vardır. ama çocukların bu hayale uyup uymayacağını bilemeyiz. bu fantezi ne kadar keskin kenarlıysa, çocuğun buna uyması o kadar güç olacaktır. bu da ebeveynin çocuğa bilinçdışı bir öfke ve sitem duymasına neden olabilir. bu ebeveyn- çocuk ilişkisini bozan en önemli faktörlerden biri bana kalırsa.

    'hocam şöyle ateş gibi bir delikanlı olsun istiyorum. dışa dönük, konuşkan'
    bunu söyleyen ebeveyn, 16 yaşındaki oğluyla ilgili kurduğu fanteziyi anlatıyor bana. 16 yıldır çocuğunun nasıl biri olduğuna dair gözlemleri bile o hayali törpülememiş. oysa çocuk zeki, içe dönük ve hassas bir insan. bunu ilk görüşmede ben görebilirken, ebeveynin 16 yıldır bunu görmemesi çok ilginç değil mi?
    üstelik hissettiği süreğen hayalkırıklığı, çocuğa da yansıyor. özgüvenini düşürüyor, kendini yetersiz bulmasına neden oluyor. çünkü tüm çocuklar, ailelerinin istediği ve onayladığı biri olmak isterler.

    sevilen, değer gören bir cocuk kendini mutlu hisseder. kendine güvenir. olduğum gibi yeterliyim der kendi kendine.

    çocuk yetiştirirken yapılan en katastrofik hata, çocuğu arzuladığımız şeye dönüştürmek için uğraşmak diye düşünüyorum. bazen bizim olamadıklarımızı onlar olsun isteriz, bazense bizim kadar 'iyi' olsun.

    çocukları oyuncaklara ya da hediyelere boğarak, yaptıkları yanlışları görmezden gelerek özgüvenli yapamazsınız.

    çocukları özgüvenli yetiştirmenin yolu,
    onların biricik olduğunu, birbirlerinden ve bizden farklı birer insan olduğunu kabullenmek ve oldukları halleriyle sevmekten geçer.