hayrullah amazingogullari19
profili

  • 7 ekim 2019 metro grossmarket işe alım rezaleti

    her gün duymadığımız binlerce işe alım rezaletlerinden duyduğumuz olanıdır. arkadaşa geçmiş olsun diyorum, seni çok iyi anlıyorum. benzer şeyleri yaşadım, tam aynısı değil ama çok şey. bu ülkede o kadar egzantirik şeyler oluyor ki şaşırılacak durum değil. o kadar içselleştirdik artık böyle saçmalıkları. niye? torpile karşı herkesin susmasından kaynaklı. o ik'cıyı oraya oturtan mekanizma nedir mesela? aynı tıynette ve zihniyette birisi atıyorum duisburg'ta(şehir farazi herhangi bir alman şehri) falan bir metro markette hr'a girebilir mi? yarrrrrrrrrrrrrramı girer. türkiyeye gelen şirket, türkleşiyor. bu, bu kadar basit.

    saçma sapan insanları insan kaynakları içinde istihdam ediyorlar. faturayı da işsiz ödüyor, işsiz o gün yaşadığı travmayla da kalmıyor. umudu köreliyor, yitiyor, bitiyor. mesela geçen beni bir call center şirketi aradı. başvurmamıştım üstelik. artık iş ilanlarına başvurmuyorum çünkü dönmüyorlar zaten. açtım telefonu "biz x şirketten arıyoruz" dediler. "yunanistan'dan mı aldınız numaramı" dedim. "yoo x sitesindeki profilinizden" dedi sonra da "aaa yunanistan'da mı çalıştınız çok iyi, ne zaman müsaitsiniz görüşelim" dedi. "her zaman" dedim. "yarın olur mu?" dedi "olur" dedim hangi pozisyon diye sordum "bilmem ne yöneticisi" dedi "yönetici...." deyince ben direkt "peki" oldum ama 1 saniye sonra aynı kadın "haftaya mı görüşsek" dedi. yani insan o an içinden "seni oraya kim aldı aq aklı evveli" demek istiyor ama iş ya, boş durmaktan yeğdir diye susuyorsun.

    ertesi gün başka biri aradı, bekliyoruz falan diye. kadın tüm bilgilerimi yazdı oraya bu eleman da tekrardan okuduğum okul, doğum yılım, çalıştığım yerler ıvır zıvır hepsini tekrardan bir işkence gibi tekrar sordu. olabildiğince sakin kalıp cevapladım. yunanistan'da çalıştığımı duyunca "aaaaaaaaaaaaa" dedi. sessiz kaldım "çok iyi" dedi. "sağolun" dedim. gittim yerlerine. beni 1 saat beklettiler, taşak geçer gibi iki gün üst üste sordukları tüm bilgilerimi tekrardan yazacağım bir formu doldurttular. öyle beklerken bir eleman geldi "sizi sınava alalım" dedi. ne sınavı? diye sordum "yabancı dil sınavı" dedi. "şaka mı yapıyorsunuz?" dedim. "yoo" dedi. "bana böyle bir bilgi verilmedi" dedim. o an gerçekten bağıra bağıra herkese sövmek istedim, sakin ol diye kendi kendime telkinler verip sınava sokacakları odaya geçtim. ilk internet cafeler vardır. 5-6 tane siktiriboktan bilgisayar. 90'ların sonları. web browser yarım saatte açılırdı. tam o atmosfer tam o bilgisayarlar. eleman tuttu açtı bana sınav şeysini. gitti. o an orda 4 kişiydik. onun kulaklığının sesi, berikinin klavye mouse sesi, dışardan konuşma sesleri, sürekli devir daim biri çıkıyor, biri giriyor, getirdiği kişiye sınav talimatlarını söylüyor, konuşması da bir garip çocuğun. içimden "bu bir kamera şakası falan herhalde" diye düşünüyorum.

    o kadar bunaldım ki, sallaya sallaya çıktım sınavdan. komik bir şekilde grammar'den 50 speaking'ten 80 aldım. normalde her çıkan kişinin monitörüne baktım, grammar 60-70 speaking 30-40 arası. ki bu türkiye'nin de yabancı dilde özetidir. teorik bilgi fazladır, konuşma ve pratik yoktur. aksi düşünülemezdi. düzgün bir yerde olsam grammar'den 100, speaking'ten de 90-95 alırdım da dandik bir call center işi için fazla kasmadım. çok bunaldım ve çıktım. resepsiyondaki hanımefendi bana "kaç aldınız" diye sordu. "sizin sisteme gelmiyor mu sonuç? isteyen istediğini söyler, ne saçma şey." dedim. kadın da anlam veremedi ki beyni çuval olmuş bin kişi gelip gidiyor, kadının da haline acıyıp notumu söyledim. "bana sınav olacağı söylenmemişti ama ben zaten yunanistan'da çalışmıştım" dedim. "aaa sahi mi? yazayım buraya" dedi. olm cidden içimden yumruğumu sıktım ya o an. hay dedim sıçayım yunanistana da buraya da. sustum, aldım elime telefonu salak salak takılıyorum. 1 saat daha bekledim, suratı sirke satan bir abla geldi. beni çağırdı. oturduk. benim surat da beş karış. hafiften düzeltmeye çalışıyorum yanlış bir intiba olmasın diye ama ne kadar başarılı oldum bilmiyorum. "grammar notunuz kötüymüş" dedi. "speaking iyi" dedim. ukalalık da etmek istemiyorum ama kadın zorla kaşınıyor. "bana daha önceki iş tecrübelerinizden bahseder misiniz" dedi. bahsettim, son işim yunanistan'daydı. sona onu söyleyince "aaa yunanistan'da mı çalıştınız" dedi. derin bir nefes alıp "evet" dedim. notunuz fena değil ama bu sizi düşündüğümüz iş olmasa başka bir pozisyon için değerlendiririz dedi. "bir şey sormak istiyorum, ingilizcesi kötü adam yurt dışında nasıl yaşayabilir?" diye sordum. hiçbir şey diyemedi. o gün oraya 59384928329 kişiyi çağırmaları tamamen bunların kendi iş bilmezliği ama yine de metanetimi korumaya çalıştım. yani o kadının beyninin kazan gibi olması yine kendi iş bilmezlikleriydi. sustum. baktım kadın da cevap veremiyor, uzatmadım. kalktım.

    hani tuzum kuru olsa hepsinin ağzına sıçacağım ama hep yutuyorum söylemek istediklerimi. aradan 1 hafta geçti, yine ukala bir kadın aradı. "hayrullah beyle mi görüşüyorum? sizi x şirketinden arıyoruz mülakata neden gelmediniz?" demez mi. patladım artık. "siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?" dedim artık. "nası yeaaa" falan oldu. iş yerlerinin nerde olduğundan, içeriye nasıl girildiğinden, kapının nasıl açıldığından, boktan ingilizce sınavından, canından bezmiş resepsiyonistten, konuşmayı bilmeyen ingilizce sınavına götüren çocuktan ve herkesten bahsedince gerçekten gittiğime kani olup "biz size birkaç gün içinde döneceğiz o zaman" dedi ve şak diye kapadı. 1 hafta sonra yine biri aradı "hayrullah bey merhaba, sizi x şirketinden arıyorum y pozisyonu için..." dedi. "y pozisyonu mu?"siz geçen beni "bilmem ne yöneticiliği" için aramıştınız? ne oldu o iş? deyince kadın "ingilizceniz yeterli gelmemiş sanırım düşük yapmışsınız" dedi. sinirlenip artık dayanamadım, birincisi bana sınav olacağını söylemediniz. ikincisi sınav diye oldukça gürültülü bir yere koydunuz, üçüncüsü o sınava 1000 kişi girdiyse speaking'ten 90 almış olan varsa oraya gelirim, tüm kulaklıkların mikrofonlarını teker teker ağzıma sokar, dilimle temizlerim(gönül götüme sokarım demek istiyor ama yine de bir açık kapı bırakıyorum) dedim. "özür dileriz büyük bir yanlış anlaşılma olmuş, y pozisyonunu düşünmez misiniz?" deyince "benim ingilizcem bilmem ne yöneticiliği için yeterli değilmiş. o işte de muvaffak olamam, sizin yüzünüzü kara çıkarırım. o iş için yeterli lügat bilgisi olmayan adamım en nihayetinde. bu işi de beceremem, boşverin siz benden çok daha iyi ingilizce konuşan adaylar muhakkak bulursunuz." dedim ve konuşma bitti. açık tuttuğum kapı da kapandı ve elde kibarlığımdan başka bir sik kalmadı.

    ben gelip burda x şirketi rezaleti diye başlık açmadım. arkadaşı eleştirmiyorum, açmakta haklı da o kadar oluyor ki bunlar. bu rezillikler. bu iğrençlikler. bu birbirinden haberi olmayan, lakayıt, iş bilmez, konuşmasını bilmez, cahil, medeniyetten ve nezaketten nasibini almamış insanların torpille ik'cı yapılıp umutsuz gençlerin hayatlarını sikmesi o kadar sık gözlediğim bir şey ki anlatmak mümkün değil. üşenmeyip şirketin yorumlarına baktım internette sonrasında. aşağı yukarı 100 yorum varsa 90'ı torpille alakalıydı ama en çok "kankacılık sayesinde bölüm müdürü yapılmış lise terk bir arkadaş vardı, yurtdışı temsilcileri gelince saklanıyordu konuşmamak için çünkü ingilizce bilmiyordu" şeklinde. kahkaha attım. ben de eski çalıştığım yerlerden birinde benzer birini tanıyordum çünkü. isimler değişiyor, kişiler ve karakterleri aynı hep. bizi bu boktanlığa alıştırdılar.

    ya iki adım ötemizde, götümüzün dibinde aynı şirket. yunanistan'da. çalışan türkleri bir görseniz, all star gibi. kültürlü, nezih, hoş sohbet, iş bilir, open mind, entelektüel. lan dedim ne güzel yer. ayaküstü bile çok güzel sohbet ediyorduk insanlarla. bu kadar fark nasıl olabiliyor kardeşim? nasıl ya nasıl? işte yabancı şirketlerin türkleşme prensibi. özel sektörde berbat insanlara mevki ve makam vermek. bunu hollywood da avrupa sineması da hatta edebiyat dünyası da çok işledi. en bilindik örneği das experiment. ülke sanki komple das experiment filminin spin-off'u içinde yaşayan bir simülasyon gibi. bir kabus ya. bıktım lan vasıfsız ve boktan insanlardan. bıktım iki kelimeyi bir araya getiremeyen göt yalayıcıların mevki sahibi olup adil bir dünyada yaşasa bokunu dahi temizleyemeyeceği insanların hayatlarıyla oynamasından. onlarla isteyerek yahut istemeyerek dalga geçmesinden. insanları karamsarlığa itmesinden, intihara sürüklemesinden, canından bezdirmesinden. sonra türkiye'den siktir olup gitme başlığına yazan insanlara çıkıp da "niye gitmek istiyorsunuz" diye hesap soruyorsunuz. niye acaba? acından ölmemek için olabilir mi mesela? torpil canına tak ettiği için olabilir mi? işsizlik yüzünden kendini öldürme noktasına geldikleri için olabilir mi? yazmaktan da bıktım bunları. gideyim 2-3 futbol entry'i girip kafamı dağıtayım.

    umarım göte bala green card bana çıkar da asla bir daha geri dönmem buraya. orda da hayat tozpembe olmayacak ama hiç değilse 54. sınıf insan yerine artık 2. sınıf insan olacağım. "hey turco, did you ride a camel in turkey" falan dediklerinde "yes, of course. i ride even i fucked camel" falan der geçerim. ne olabilir ki lan? ne olabilir? siktiriboktan bir işe girmek istediğimde, buna başvuru yaptığımda "washington'ın neresinden?" diye soru soracak ik'cı mı çıkacak karşıma hemşerilik usülüyle mi alacak beni? yoksa senatörün yeğeni olduğum için mi iş verecekler american airlines'ta? hiçbiri olmayacak. yahudinin yahudiyi kollaması klişelerine, ermeni lobisine ıvıra zıvıra girmeyeceğim orası da pirüpak değil elbet, bilirim ama burası gibi cehennem değil. onu da bilirim. üzülme kardeşim, yalnız değilsin. her işsizin başına gelen ik'cı terörüne maruz kaldın sadece.

  • türk peynirlerinin dünyada tutulmamasının nedeni

    çok basit iki sebebi vardır. dışarısı için, türklere önyargıyla yaklaşmak. burası için, girişimci çıkaramamak. yoğurt da bizden çıkma neden avrupa'da ve amerika'da greek yoghurt olarak gidiyor? avrupalıların bizden hazzetmemesi ve yoğurdu tanıtamamakla alakalı. tanıtacak olan bir girişimcinin girişimiydi. yapan olmadı. amerika'da yapan oldu. chobani. adam bakmış amerika'da yoğurt yok. girişmiş bu işe. adam da kürt bu arada, burdan gitme. "türk düşmanı pislik!!!" diye düşünebilirsiniz. alakası yok. abi muhtemelen, 1.05 oranlı maça 200 lira basar gibi strateji izlemiş. amerika'da sağlam ermeni ve yunan lobisi vardır. turkish yoghurt olarak çıkarsa adamı öldüreceklerinden değil ama tutmazdı, kazanırdı ama bu kadar kazanamazdı. şimdi sırf yoğurttan milyar dolarlık iş adamı oldu. ben de olsam benzer strateji izlerdim.

    gazi firmasını düşünün. almanya menşeli bir peynir firması. kurucusu alman&ispanyol(mario gomez gibi) bir abi. bakmış etrafa, bir sürü gurbetçi. memleketten peynir getiriyorlar, full peynir tüketiyorlar. "haaa" demiş "ben bir peynir üretimi yapsam türklere satarım" ve dediği gibi de olmuş. türkün yapması gerekeni başkası yapmış. ordaki gurbetçi abiler "döner yapak, parayı götürek" diyerek 3948239823198732813791838 tane dönerci açtıkları için biri bile peynir yapmayı düşünememiş. he peynir yapmak, döner yapmaktan daha zordur. bunun da etkisi vardır ama durumlar böyle. bizim ezine peyniri gibi lezzetli bir alternatifleri yok. fransa ve italya peynirleri her ne kadar çok çeşitli olsada 10-15(400 türden fazla olduklarını iddia ediyorlar bir de) tür haricinde gerisi hep birbirinin kopyası gibi. almanya'dan sonra çay kültürü olan ingilizlere iyi bir marketingle çok rahat satabileceğin ordan da diğer ülkelere sıçrayabileceğin bir pazardı, başkası kaptı.

    he yine pazar full dolu değil yine girişilir ama bizim girişimci dediğimiz, anadan babadan zengin tiplemeler garanticidir. bunların okumamışı müteahhit olur, okumuşu da ya yazılım şirketi kurar. yapar 2-3 tane tırt mobil oyun parasına bakar. böyledir bu. bugün almanya'daki türk döneri, ciddi şekilde "alman döneri" olarak biliniyor. şaka falan yapmıyorum he. şurdan bakabilirsiniz bu bir örnek. var böyle 4-5 yer. bizim peynirlerimiz kötü değil bizim insanımız kötü. art niyetli, saldırgan, sabit görüşlü. ben ardahanlıyım, bizim orda yapılan tereyağını dünya'da başka yerde yapan yer yok. "butter" diye sattıkları şeyi açlıktan ölüyorsam tenezzül edip yerim sadece. isimleri aynı olsa da yapılışları benzer olsa da fark çok. en kral cheese'i getir, ortalama bir(kaliteli olanları zaten konu dışı) kars kaşarının yanında esamesi okunmaz. hatta bırak karsı, artvin, trabzon gibi yerlerde yapılan yöresel kaşarla kıyas kabul etmez. ki buralarda iyi tereyağı da yapılır. ben çocukluktan beri bizim oranın tereyağına alıştığım için bir numaraya bizimkileri yazıyorum.

    dünya'da tutulmasını bizimkiler istemiyorlar işte. burdan ihracatla, burdaki markalarla falan olmaz. gideceksin, uğraşacaksın, şube açacaksın, biraz da sabredeceksin, gerekirse 3-5 yıl zarar da edeceksin ama sonra ekmeğini yiyeceksin. uğraşan olmadığı için tutmuyor yoksa gayet tutar. kafası basan adamlarda para yok ki iş yapsın. fakir klişesi olacak ama para hep hak etmeyenlerde. parası olan da macera aramıyor. futbol gibi. maçta 2-0 yeniksin dakika 60. oyuna gol atsın diye 30 küsürlük "tecrübeli" ismi mi alırsın yoksa 19'luk genç yeteneğini mi? bizimkilerin ne yaptığını söylemeye gerek yok. hiçbiri "belki hem maçı çevirir hem de kendini gösterir" diye genci almaz oyuna. türk zihniyeti böyledir. 30 küsürlük adamlardan hep medet umurlar. o 30 küsürlük adamlar da kendi ülkelerinde yetişmiş adam değildir, dünya para verip getirirler. kendi ülkenin ürünü alttan 40 yılda bir çıkar, onun bile pazarlamasını iyi yapamazlar.

    yani bizdeki ürünler aslında italyanların olsa bugün madagaskar'da bile ezine peyniri, kars kaşarı bulurdun. bizimkiler tembeldir, en kolay para ve risksiz nasıl kazanırsa ona yoğunlaşırlar. ondandır bu gittikleri avrupa ülkelerinde türklerin sevilmemeleri. kendini işsiz gösterip, devletten işsizlik maaşı alıp üzerine kaçak işlerde çalışıp bir de ordan kazanırlar. sosyal devletin her türlü imkanını sömürürler, yaşadıkları ülkenin yerlileriyle kavga eder ve tartışırlar, yeni gelmiş türkü dolandırırlar ya da kazık atarlar bin tane şey sayarım. bu üstte bahsettiğim, türklere karşı önyargıyı oluşturanlar da bunlar. amerikan pazarında önyargı yok avrupa'daki kadar orda başarılı olunabilir ama bilin bakalım ne yok?

  • georges-kevin n'koudou

    pek kıymetli beşiktaşlı kardeşlerim, abilerim size bir tavsiye vermeye geldim. geçen yazın başına kadar beşiktaş ile yatıp kalkıyordum. futbolu çok seviyorum kendimi bildim bileli. beşiktaş'ı da öyle. ben ki, beşiktaş'ın maç başlıkları dışında(birkaç istisna hariç) genelde her şeyine bir iki entry yazan bir insandım. son bir yıldır bunu bıraktım. gözüm açıldı. neden derseniz, beşiktaş'ı takip etmek artık bana tarifi mümkün olmayan acılar veriyor. midem ekşiyor, ağrıyor. başıma ağrılar saplanıyor. bir takımın yönetimi nasıl göz göre göre bu hataları yapar, hocası nasıl bu hataları yapar, bu lig nasıl böyle olur, hakemler nasıl böyle olabilir, futbolcular neden böyle kötü oynarlar vs vs milyar tane soru neticesinde türkiye ligi meselesini şak diye kesip attım. bu sezon 2-3 maç dışında beşiktaş maçı izlemedim. türkiye liginden sıfır maç izledim başka. hatta türk takımlarının avrupa maçlarının özetlerine bile denk gelsem kafamı çevirdim. bu sene beşiktaş'ın talip olduğu yahut transfer ettiği hiçbir oyuncu hakkında da entry girmedim. eski entrylerime bakın, bir sürü var gelenler gidenlerle ilgili ancak bir yıldır hiç yoktu taaa ki sol frame'de bu çapsızı görene kadar.

    size de tavsiyem benim gibi yapmanız. ben gizli bir totem yapıyorum. bazı major kulüpler resmi olarak iflas edip, batıncaya ve battıkları için dernekler kanunu'nun değiştirilip kulüplerin şirketleşmesinin resmi olarak önü açılıncaya dek ben yokum. hiç kimse bir taraftar hassasiyetinde iş yapmıyor bu ülkede spor bazında çünkü hiçbiri şirket değil yasalarla önü tıkalı. bu sebeple alt liglerde bile batan bir sürü takım oldu. büyük kulüplerin borçları malum. devlet sürekli bir şeyler yapmanın peşinde. yöneticilerin umrunda değil. yönetici ıdının dıdısısını kulüpte bir mevkiye getirir, ona kallavi bir maaş ödetir, transferler için yine tanıdık bir menajer bulurlar bir şeyler yaparlar(detaya girmek istemiyorum hepiniz biliyorsunuz) ve bu sistem böyle yürür. yıllardır sağlam para dökülmesine ve aylık ciddi bir masraf olmasına rağmen altyapılardan bir tane adam akıllı oyuncu çıkmaz. galatasaray, bursaspor ve trabzonspor uğraşıyor sadece bununla alakalı geri kalan takımlardan bir altınordu var ama onunla da ilgili olaylar aşırı can sıkıcı olduğundan o mevzuya da girmiyorum. dünya'daki major liglere baktığınızda yönetimleri, transferleri, teknik direktörleri, oyun şemeları imrendirici. niye? hepsi bir şirket. ceolar tarafından yönetilir, liyakatla iş yapılır genelde ve can sıkıcı iş yok denecek kadar az olur. takımları başarısız olabilir ama sonra telafi edilir, transfer başarısızlıkları yok denecek kadar az olur, saçma sapan para dökmezler vs.

    şimdi bunları görüp, maçlarını izleyip ne diye türkiye ligi'nin kahrını çekeyim? çekelim? olm futbol bir entertainment meselesi. üzülmek ve kahrolmak için değil bu. biz içselleştiriyoruz bunu bu kadar. "sevinmek için sevmedik" niye abi? mutlu olmak bizim de hakkımız değil mi? daha adil bir şeyler görebilmek, kaybedeceksen de şanssızlıkla kaybetmek, düzgün yönetilmek falan hiç mi kimsenin ilgisini çekmiyor? kaosu sevebilirsiniz. gerginliği, tartışmaları, sürtüşmeleri de ben sevmiyorum. eminim sevmeyen de çok adam vardır ama canınızdan can, ömrünüzden ömür götürüyor bu işler. yaşam enerjinizi çekiyor. bir düşünün derim.

    kallavi bir önsöz yazdım, bu yazının bu oyuncuyla alakası nedir. şöyle söyleyeyim. tottenham yıllardır fena transferler yapmayan, genelde çok az hata yapan bir takım. yapsalar da umurlarında olmaz çünkü premier lig yayın gelirleri. ekstradan takım gayet iyi yönetildiği için şl'de final yaptı, ondan da deli para akmıştır. reklam, sponsorluk, kulüp ürünleri, maç biletleri vs hiç değinmiyorum bile. yani bu abilerin hata yapma lüksü fazla var ona rağmen yapmıyorlar. niye? çünkü biri, bu takıma para ödedi ve o takımın sahibi. o hatalarından bir örnek vereceğim. tanıdığınız bir isim. vincent janssen. 1994 doğumlu. hollandalı. hollanda'da alkmaar formasıyla 2015-2016 sezonunda 49 maçta 32 gol 7 asist yapınca epey bir dikkat çekti. tottenham yönetimi de "biz hollanda'dan çürük mal pek almadık, ne aldıysak genelde uğurlu geldi" diye düşünmüştür. zira christian eriksen ve jan vertonghen gibi yakın dönem örnekleri varken(davinson sanchez de daha sonra eklenecek) bir şanslarını denediler ve 22 milyon euro gibi ciddi bir bonservis bedeliyle bu arkadaşı transfer ettiler. harry kane'i dinledirecek benzer tarzda birini bulduklarını düşündüler. ilk sezon kendileri denediler. 38 maçta 6 gol 4 asist yaptı. tabi bunların ciddi bir miktarı 90 dakika değildi ama var olan bölümlerde oynadığı futbol istikbal vadetmedi ve üstüne sık sakatlanması da onun burada olmayacağını hiç değilse kiralık yollayalım da belki 3'e 5'e satarız diye düşünmelerine sebep oldu. sonra fenerbahçeye geldi ve sonrasını biliyorsunuz. bilmediğiniz şu olabilir, geçtiğimiz günlerde bu 25 yaşındaki genç arkadaşımız çin&japon gibi arap ligleri veya mls gibi kariyerilerinin sonlarına doğru baskı olmadan yatarak tomarla para kazanmaya gidenlerin son zamanlarda yeni tercihlerinden biri haline gelmiş meksika ligine transfer oldu ve evet yaşı 25. geçen sezonu epey sakatlandığı için adamlar bunu kiralık bile yollayamadı o da talibi çıkınca hemen satıldı. kendisi şu an miguel layun'un da forma giydiği monterrey'e 9 milyon euro bonservis karşılığı gönderildi. meksika ligi için şöyle bir durum var. giden, dönmez. çin'den, arap'tan bile tekrar avrupa piyasasına dönenler olmuştu hatta mls'ten bile ama meksika'dan olmuyor. kendi içleri içinde oyuncuları döndürüyorlar ama max brezilyaya falan giden oluyor. avrupa yolu kapalı gibi bir şey. yani bir mucize olmazsa ki sanmıyorum janssen'in kariyeri orda biter en kötü duvarı geçip mls'te takılır ama sakatlıklarının ona izin vereceğini sanmıyorum.

    nkoudou isimli arkadaşa gelirsek. bu arkadaş ilk nantes'ta oynamaya başlıyor, 2014-2015 sezonunda 19 yaşındayken pek bir sikim de yapamıyor. yani o ligte o yaşta olup hatta daha genç olup da ortalığı sikip atanlar gördük ki bunlar yakın zamanda oldu. neyse o bir bok yapamamasına rağmen "lan dur hazır lyon'un, monaco'nun, lille'in ve psg'nin ilgilenmediği bir genç fransız oyuncu bulduk alalım belki tutar" diye marsilya tarafından tam da bu kafada transfer ediliyor ve lig değil 2015-2016 sezonundaki uefa kupası(avrupa ligi) performansıyla dikkatleri çekiyor. yaşı da 20 olunca bazı takımların iştahı kabarıyor. marsilya kendisinin camdan ayaklı olduğunu kabullenip "ne gelirse kârdır zaten biz de ucuza aldık" dercesine tottenham'ın yaptığı 11 milyon euroluk teklifi kabul edip bir sigara yakıyor. tottenham da garibim "city gibi yapacağuk biz de 3'e 5'e gençleri kapatacağız, 2-3 yıl kiraya gönderip sonra 20-30'a çakacuğuk" diye ıslak rüyalara dalmış. o 2015-2016 sezonu genelde o tip transfeleri yaptıkları bir transfer dönemi olmuş. janssen bu sezonda transfer edilmiş nkoudou ile birlikte ama bu ikilinin dışında, bu yaz roma'ya 23.5 milyon euroya transfer olan pau lopez'i bir yıllık 1.1 milyon euro kiralama bedeli ve 7 milyon euro satın alma opsiyonuyla kiralamışlar. adamı bir maç bile oynatmamışlar, geri yollamışlar o da espanyol'a geri dönmüş. kontrat da yenilemeyip, yeni yapılanma içindeki real betis'e imzayı atmış, sadece bir sezon oynayıp kendini gösterince de alisson sonrası kaleci boşluğunda olan roma'ya iyi bir para kazandırarak transfer olmuş. aynı betis, psg'yi resmen kazıklayıp giovani lo celso'yu 25 milyon euroya mal edip aynı tottenham'a 76 milyon euroya iteledi. yani bu abiler, bu işlerden o kadar da anlamıyorlar. hatta betis'in yarısı kadar bile anladıklarını düşünmüyorum. neyse.

    nkoudou'ya tekrar dönersek bu arkadaşımız tottenham'da sürekli sakatlanmaya başladı. bu sakatlıkları pochettino'nun şans verme pintiliğiyle birleşince de ne istediği süreyi alabildi ne de aldığı sürede kendini gösterebildi. bir sonraki sezon kendisine yine şans verildi ama baktılar bir bok olmuyor devre arasında "hiç değilse gözümüzün önünde olur, lige alışır" diye burnley'e kiraladılar. orda da bir varlık gösteremedi. gittiği gibi sene sonunda geldi. en sonunda ya herro ya merro diyerek gençler konusundaki tecrübesiyle nam salmış monaco'ya kiralık gönderildi. hem kendi ligidir, hem monaco kendini gösterebileceği bir takımdır dediler ama burda da ne antrenmanlarda kendini gösterip kadroya girebildi ne girdiğinde bir şey yapabildi. 3 maçta toplamda 20 dakika oynatıldı. üstüne de yine sakatlandı. bu eleman marsilya'dan tottenham'a geldiğinden beri 3 yılda toplamda 38 maçta 1 gol 2 asist ile oynadı. oynadığı 38 maçta da yalnızca 836 dakika sahada kaldı. 10 maç bile etmiyor toplamı. 25 yaşında bitmiş, tottenham'ın elden çıkarmak için uğraştığı bu elemana 5 milyon euro bonservis mi ödeyecekler? ee peki bunu nasıl içselleştirecek taraftar? hemen kabullenmişi, fanatizmle gözü kör olmuş olanları var yukarda okursunuz. "rüzgarın oğlu, genç yetenek, pası şutu iyi, iyi olmasa tottenham alır mıydı beeee" falanlar. mükemmel fikirler peşin sıra patlatılmış. işte bunlar yıllardır her maçı katletmesine rağmen "quaresmaaaa quaresmaaaaa" diye tezahürat yapan zihniyetle benzer perspektifte.

    fanatizmle beyniniz bulandıysa bir şey demiyorum. desem de bir şey değişmez, biliyorum. global dünya pazarı için hiçbir şey ifade etmeyen 5 milyon euro türkiye ligi için artık servet gibi bir meblağ. eskiden tabatalara ve topuzlara 8 verililiyordu. o verilenler sonucu şimdi bugünlerde 5'ler bile bizim ligimiz için astronomik bonservis bedelleriyken, bu elemanın geldiği ligte 100 milyon euro artık çerez parasına dönüşmek üzere. bizim gibi fakir işte romanyadır, polonyadır, slovakyadır, hırvatistandır ülkeler var ama tek bir farkla. bunlar oyuncu üretip satıyorlar. he slovakya ve romanya polonya ve hırvatistan'a göre daha az adam çıkarıyor ama hiç değilse çıkarıyorlar. bizde o bile yok, bizde para da yok, bizde var olan halen daha saçma sapan menajer önerisi adamlara basılıyor, ıdısının dıdısı futbolun f'sinden anlamayan cahil gözlemcilere ve teknik ekiplere para akıtılıyor ve bunların kulüpleri iyi seviyeye getirmesi bekleniyor. lan olm adamın menajeri meissa n'diaye. mendes'in fransa şubesi gibi adam. net kirli. geçen yıl 20,1 milyon dolar tokatlamış transferlerden. bu sadece onun payı. bu yıl da wissam ben yedder'den güzel indirmiştir. sırada bu nkoudou var galiba. beşiktaş'a "bu da benden olsun" diyecek hali yok, bu bitik heriften bile en az 1.5 milyon euro tokatlar. sakatlıktan oynayamaz, oynasa da lens'ten daha verimli olamaz. kendini gösteremez. verilen paraları bırak kâra geçirmeyi amorti dahi ettiremez. ne maç alabilir, ne de kendini gösterip transfer yapabilir. 2 yıl falan takılır burda sonra sözleşmesi feshedilir ligue 2'te auxerre, grenoble falan yapar 30 gibi futbolu bırakır. adamın kariyeri bile burdan kabak gibi okunabiliyorken hangi akla hizmet böyle bir iş yapıyorsunuz?

    işte hepsi bu takipten oluyor. bırakın takip etmeyin. almayın ne lisanslı forma ne lisanslı herhangi bir ürün. gitmeyin maçlara, almayın bilet&kombine hatta beinsports'u da almayın. bırakın kendini futbol dahisi zanneden köy peyniri üretip satarak hasbelkader para yapmış, yaptığı parayla da müteahhit yahut lojistik işlerine girmiş, ortalama üstü bir servete şans eseri yahut aileden gelen parayla sahip oldukları için "iş adamı" titri almış ve "madem bir iş adamıyım neden bir futbol kulübüne yönetici olmuyorum ki?" diyerek bir takıma kongre üyesi olmuş, iş bağlantılarıyla çevre yapmış ve sonra bir şekilde kendini takımın yönetim kurulu üyeliğinde buluvermiş futbolun f'sinden anlamayan ortaokul terk futbol yöneticileri daha çabuk batırsın kulüpleri de şirketleşmenin yolu açılsın. açılsın da kanser olarak değil keyif alarak izleyin şu ligteki oyunu. he dersen ki kim bu kadar borcun altına girip takımları almayı düşünür? elbette o iş de çok zor ama imkansız değil. bırakın takibi maç başlıklarının yanında "1.1b" yazmasın 3 yazsın 5 yazsın. olacağını sanmıyorum, kimsenin beni dinleyeceğini hatta yazının buraya kadar dahi okunacağını sanmıyorum ama sırf bunları "abi sen eskiden tr ligi, beşiktaşla ilgili falan yazardın niye yazmıyon artık" diye soranlar ve sormak isteyenler için yazıyorum. birnevi, uzun bir cevap. yeterince derdim var kişisel hayatımda. binlerce problemim. bir de çocukluk sevdam beşiktaş'ın mevcut durumunu takip edip iyice kendimi üzemem, üzüldüğüm onca sene var zaten. alan memnun satan memnun. bize laf düşmüyor. bizim söylediklerimiz kimsenin umrunda olmuyor. quaresma ile tolga zengin ile mustafa pektemek ile aras özbiliz ile sözleşme uzatırlar. vagner lovelara, larinlere, negredolara deli para harcarlar. onlar kendileri çalıp, kendileri oynuyor. biz burda birbirimizi parçalıyoruz. inanın hiç lüzumu ve gereği yok bu olayların. sahiden yok.

  • cüneyt özdemir

    son dönemlerde aşırı derecede hypelanan, adeta gözümüze sokulmaya çalışılan şahsım adına enes batur'dan bir farkı olmayan gereksiz kişilik/youteber. ekşi sözlük herkesi negatif boyutta eleştirme yeri gibi görünebilir lakin hakikat bu değildir. bu başlık altında bu şahsı öven insanlar mevcut. övebilirler de. herkes, herkesi sevmemek zorunda olmadığı gibi herkes herkesi de sevmek zorunda değil. burası hasbel kader de olsa özgür bir platform.

    bakın kıymetli arkadaşlar, yaşlarınız genç olabilir. bazı şeyleri hatırlamayabilirsiniz. ben bu adamı çok net hatırlıyorum. 2013 yılı haziran ayıydı. pek sevgili tarafsız gazeteci cüneyt bey, şöyle bir tweet atıyordu

    ''biber gazı çokluğuna rağmen ben polisin hala kontrollü bir müdahale yaptığını düşünüyorum. bu manzarada bilanço çok daha kötü olabilirdi.''

    tabi kendisi bu tweet'i sildi. ilerleyen zamanlarda ama mesela harun tekin'in kendisinin o tweetine attığı mention halen daha duruyor.

    https://twitter.com/…ekin/status/341322619259334657

    daha sonra aldığı tepkiler vesilesiyle kendini açıklama gereği duymuştu ama özrü kabahatinden büyüktü;

    https://twitter.com/…emir/status/341328441746010113

    cüneyt özdemir hiçbir zaman gazeteci olamadı bazılarımızın gözünde. he tabii ki tek derdi "herkesin gözünde gazeteci olmalıyım" değildi, sallar ya da sallamaz ayrı konu ancak hiçbir zaman tarafsız değildi. her zaman popüler olma aşkı güden ama her seferinde orta yolculuk oynayan bir insandı. gazeteci tarafsız olmalıdır, bizim ülkemizde bu pek sık rastlanan bir şey değildir. yıllarını doğan grubunda harcadı. cnn türk açıldığından beri orada. hatta kurucularından. yani yönetimsel belli konularda söz hakkı var. etmiş midir? "yeter artık bu penguen belgeseli yahu?!" falan demiş midir? bilemiyoruz. tweet atmıştı lakin yine samimiyetsizlik akmakaytı her harfinden. arada hafif muhalif olurdu, izleyenin ağzına bir parmak bal çalardı sonra tekrar latent bir şekilde iktidar överdi.

    geçen yıllar kendisini de değiştirmedi. bir ara anchorman oldu tüm samimiyetsizliği ve iticiliğiyle. sürekli göz önünde olmaya çalıştı, her zaman yaptığı gibi. bir kurtulamadık şu adamdan. yahu bakın arkadaşlar, ben evde oturan(işsiz) kendi hayat mücadelesini idame ettirmeye çalışan, kendi halinde gariban bir insanım. rafine zevklerim falan da yok. ben evde gün boyunca kendimle, problemlerimle yüzleşmekten bıkan ve usanan, bunları da ne bileyim işte; oyundu, filmdi, twitter'dı, buraydı yahut youtube'tu kullanarak bir şekilde aşmaya çalışan, kafasını berraklaştırmaya çalışan bir insanım. arkadaş, buraya giriyorum bu adam. twitter'a giriyorum bu adam. yemek yiyeceğim 5 dklık bir video açıyorum youtube'dan, sağda prometed video önerisiyle yine bu adam. videoyu engelliyorum, anasayfaya gidiyorum yine yine bu adam. cüneyt özdemir bey, maşallah beyhude harcayacak ne çok paranız varmış? yoksa temel ihtiyaçlarınız; barınma, yeme&içme ve gündeme gelmek mi?

    bu şahıs belli ki aşırı hırslı bir adam. geçen yıllar kendisinden bu konuda hiçbir şey götürmemiş. maşallah. oldukça stratejik bir evlilik yapmış. türker inanoğlu ile gülşen bubikoğlu'nun tek çocuğu olan zeynep inanoğlu ile evlenmiş. türker inanoğlu epey zengin bir adam. kendisi yeşilçam'ın patronu gibi bir şeydi. o yıllarda yaptığı servetini de mantıklı kullanmış. kızına epey iyi bir eğitim aldırmış. kızı, koç lisesi'ni birincilikle bitirmiş sonra harvard'da elektrik elektronik mühendisliği okumuş daha sonra da cambridge'de bilgisayar dili, metin ve internet teknolojisi üzerine master yapmış, bir sürü muazzam iş yapmış. kendisinin cv'sini inceledim. incelerken, hicap duydum. çok başarılı bir kadın ve çok da takdir ettim. zira babasına bağlı kalmamış, süper bir kariyer yapmış. bilirsiniz, zengin babaların çocukları çoğunlukla başarısız olurlar ve hayatlarını babalarının servetini yiyerek geçinirler. o kendi rotasını çizmiş, kendi ayaklarının üzerinde durmayı tercih etmiş. çok da başarılı olmuş. helal olsun kadına. ancak sonrasında da cüneyt özdemir ile evlilik yapmış. kendisi şu anda palo alto networks'te chief marketing officer'imiş. şirket san francisco'da. epey iyi kazandığı bilgisini vermeye gerek yoktur sanırım. şuna gelmek istiyorum; şu anda cüneyt özdemir, eşinin nüfuzuyla california'da o itici ve samimiyetsiz gülüşüyle videolar çekip durmakta. he bekar olsa cnn türk sebebiyle muhtemelen bir b1-b2 vizesi alırdı, 10 senelik. 6 ayda bir giriş çıkış yapardı falan(belki de greencard'ı vardır bilemem). bence, şu anda oturduğu evde ne bileyim şu andaki standartlarınıa da sahip olamazdı. yine güzel yaşardı ama bu kadar rahat olamazdı. alınmayın cüneyt bey, yermek için söylemiyorum fakat bu bir fact.

    bu genel durum, geçen günlerde yaptığı şeyma subaşı geyiğiyle bir tezat oluşturuyor. kimdir şeyma subaşı? şu sıralar en popüler gold diggerımız. vasfı nedir? acun ılıcalı'nın eski karısı olmak. bakıyoruz, cüneyt özdemir'e. kimdir? güya gazeteci. gazeteci olarak bir başarısı var mıdır? muhakkak 3-5 kimsenin umrunda olmayacak ödülü ne bileyim x üniversitesi'nin yılın gazetecisi seçmişliği vardır. ama sahiden kimdir? tarafsız mıdır? değildir. ya bunu da geçtim. birand'ı da sevmezdim ama adam hiç değilse 32. gün gibi çok önemli bir iş yaptı ve bunu yıllarca sürdürdü. uğur dündar ki onu da sevmem. yıllarca arena'yı yaptı, sundu, evvelinde trt'de bir sürü haber yaptı falan filan. fatih altaylı mesela. bu kadar baskının, dayatmanın olduğu bir dönemde teke tek programında(cübbeliyi çıkarması hariç tabi) çok kıymetli adamları çıkarıp, çok güzel programlar yaptırdı ki 2010'da yaptığı, kürşat demirci'nin konuk olduğu bu bölümü izlemediyseniz tavsiye ederim. kürşat bey akıyor. derya adam. dinlerken hakikaten keyif aldım ve fatih altaylı gıcıktır mıcıktır falan ama şimdi sezar'ın hakkı sezar'a, adam muhabbetleri dinleye dinleye kendisini çok geliştirmiş. her konuda kör topal bir bilgisi var ve bilgisi olmadığı hususlarda konuşmuyor, susuyor, dinliyor. zeki bir adam.

    heh, geldik işin cüneyt özdemir kısmına. şimdi bu adamlar da gazeteci. bu da gazeteci. ki uğur mumcu, çetin emeç gibi gazetecilerin ismini zikretmedim çünkü hakaret olur. kariyerini savaş muhabirliğiyle parlatmış. yani coşkun aral da savaş muhabiriydi. kıyaslanabilir mi? ya rahmetli savaş ay da savaş muhabiriydi. o adamın anlattıklarını bile hatırlıyorum da bu adama dair hatırladığım hiçbir şey yok. bu ona uyuz olduğum için değil. misal yukarda defaatle "sevmiyorum" dediğim insanların yaptıkları güzel şeyleri hatırlıyorum. objektifim. cüneyt özdemir'de tek bir tane güzel bir şey yok. kunter kunt'u bile hatırlıyorum ya. levent kırca hatta hamit el sabah & cevat kelle ikilisini yaratmıştı ondan o dönem ondan ilham alarak. bu adam o kadar silik, o kadar orta yolcu bir gazeteciydi ki ne kimse iyi bir işini hatırlar ne de iyi anar. ancak yazıyorsun google'a "cüneyt özdemir kimdir?" diye. ne ödüller, ne plaketler, "5n1k ile uzun yıllar harikalar yarattı"lar. ya biz de izledik arkadaşım, neyin harikası? adam gelmiş 50 yaşına. 50 ya. yarım asır. tek bir dişe dokunur ne iş yapmıştır? reza zarrab davasındaki haberleriyle türkiye gazeteciler cemiyeti’nin "en iyi tv haber programcısı" ödülünü almış mesela. yahu sarışın, balık etli bir abla vardı laikçi teyze kıvamında o ağır taraflı olmasına rağmen, mimikleri berbat, aşırı şımarık olmasına rağmen cüneyt özdemir'den daha iyi bilgi veriyordu. ödülü alma sebebi de resmi gazeteci sıfatıyla davayı takip eden tek türk olmasıydı herhalde.(başkaları varsa da biz görmedik)

    yani özetle cüneyt özdemir, kendisi de fark etmiş olacak ki gazeteciliği falan boşvermiş "zaten yapmıyordum ki ehehehe" diye vlog çekerek youtuberlığa sarmış. gazeteci diyemezdim kendisine faal gazetecilik yaptığı dönemler ama youtuber diyebilirim. ilgi çekmenin hakkını veriyor. türk halkının nelere duyarlı olduğunu iyi tahlil etmiş 30 yıllık meslek hayatında. mesela ilk bu adamı takip ettiren şey neydi, burda ve twitter'da günlerce kafamızı şişirdiler. çocukluktan kalma bir aşk hikayesi. "ertelemeyin :(" konseptli bir hikaye. türk halkı sever böyle mutsuz sonla biten acıtasyon içerikli, yarım kalmış aşk hikayelerini. sırf takipçi çekmek için bilinçli anlatılan bir hikâye. aynı dönemlerde sözlüğe de geldi. ordan da biraz takipçi yaptı. şimdi şeyma. şeyma subaşı benim asla anlam veremediğim ve veremeyeceğim bir üne sahip. instagram'da milyonlarca takipçisi var. son derece gereksiz bir şahıs. kendisi de iyi hit getireceğini bildiği için ordaki fırsatı görmüş ama win win oldu. şeyma'nın kitabının reklamı yapıldı(reklamın iyisi kötüsü olmaz) cüneyt özdemir takipçi ve izlenme elde etti. sözlükte garip bir şekilde her videosu sonrası başlığına entryler giriliyor falan. kuzum siz her izlediğiniz şeyi yazıyor musunuz buraya? 2003-2009 arası böyle okan bayülgen'in programlarını izlerken buraya "an itibariyle şöyle şöyle yapılmakta olan..." diye entry giren tipler vardı. okan bayülgen'in para vermediği paralı elemanları. bunlar da öyle midir bilmiyorum fakat gereksiz bir övgü ve gündeme getirilme durumu var, tiksinti verdi ve ben de koptum bunları yazıyorum.

    sayın, özdemir. öncelikle belirtmek isterim ki, gülüşleriniz ve kahkahalarınız ziyadesiyle itici. uzun yıllardır onbinlerce tv figürü tanıdık, gördük. aralarında en zorlama kahkahayı atan şüphesiz bir sizsiniz, diğeri de zerrin özer. ikinci olarak samimiyetiniz hiçbir zaman var olmadı. insanlarla "samimiyim ben" tripleriyle vloglarınızda konuşuyorsunuz. lakin değilsiniz. bu kabak gibi belli oluyor. yeni jenerasyon anlamaz. youtube'un da kahir ekseriyeti onlar. avantajınız bu. ancak eski topraklar, o samimiyetsizliği ormanda yaralanmış bir ceylanın kanının kokusunu alan kurtlar gibi alırlar ve sizde bu samimiyetsizlik o kadar bariz, o kadar galiz ki bunu cümlelere dökebilmek benim için "bile" çok zor. benim gözümde şeyma subaşı'ndan farkınız yok. şeyma subaşı boş bir celebrity olabilir, gereksiz olabilir, gold digger olabilir hepimiz hem fikiriz. yazdığı kitaptan beklentiniz neydi? yeni bir gorki mi bekliyordunuz? yazdığı kitap ne olabilir? bomboş içerikli bir kitap olacaktı elbette. yayınevi, ününü kullanarak kitap yazdırmış. takipçileri alır. yayınevi de şeyma da kazanır staratejisiyle çıkarılmış bir kitap. elbette ki hayatın anlamı olmayacaktı. bir sartre, bir camus tadı arıyordunuz sanırım okumadan evvel? hay aksi nasıl da hayal kırıklığına uğratmış kız sizi. üzüldüm. konuya dönecek olursak, sizi ayıran pek bir fark yok. evet o kadın acun ılıcalı sayesinde var oldu. ünlendi. siz, eşinizden önce de pekâlâ vardınız. bir şeyler yapıyordunuz. size eşiniz sayesinde var oldunuz diyemem bu öküzlük ve hak yeme olur ancak şu andaki varlığınız, amerika serüvenleriniz falan onun vesilesiyle oluyormuş gibi geliyor. bana ve birçok insana da. herkese değildir tabi. dolayısıyla bu da sizi, pratikte olmasa da teorik olarak şeyma'nın lezzet benzeri yapıyor. "ben o kadar boş insan mıyım, ben böyle cümleler yazar mıyım?" diye çıkışabilirsiniz. sizin de vaktiyle neler söylediğinizi yukarda paylaştım.

    şimdi değinmek istediğim son iki şey kaldı. birincisi atilla taş mevzusu. atilla taş için kim bundan 20 yıl önce ham çökelek iken, garip gurip danslar edip, o kulak tırmalayan sesiyle her yerden çıkarken bir gün gelecek memlekette yargı dağıtacak derdi? bugün geldiği nokta bu. adam sonuna kadar haklı. bakın atilla taş'ı da sevmem. siz korkup, hep orta yolculuk yaparken o adam hapis yattı. "bile" derken? atilla taş berbat bir şarkıcıyken bile sizden daha fazla gazetecilik yapmıştır. yani bugün ikiniz ortadan kaybolsanız emin olun atilla taş'ı anan ve arayan daha çok insan çıkar. çünkü sizin yaptığınız "kimseyi incitmeden, kimseyi küstürmeden gazetecilik" ekolünü bugün binlerce adam yapıyor bu ülkede zaten. twitter'da 6.71 milyon takipçiniz varmış. bana organik bir rakam gibi gelmiyor. 10 yıldır twitter kullanıyorum. twitter'ı avcumun içi gibi bilirim. twitter'ın faal türkiye kullanıcısı 3 milyondur. hatta facebook'un kullanıcısı sayısı twitter'dan çok daha fazladır türkiye'de. instagram'ın da twitter'dan fazla olma ihtimali var. araştırmadım instagram'ı ama facebook için eminim. 6.71 milyon takipçili adamın facebook sayfasının kaç takipçisi var? 3806. instagram? 500.000. instagram takipçi sayısı bile organik durmuyor. paylaştığınız videoların ortalama görüntülenme sıklığı 80-100k arası. bazı videoları 400-500k görüntülenme almış, onlar da kemik takipçileri tarafından yürütülmüş videoları. bol like almış, yorum almış videolar diğer insanların timeline'ına düşüyor ve onlar da görüp izliyor belki onlar da beğeniyor, onların sayesinde de başka timelinelara düşüyor ve bu döngü epey gidiyor. youtube'da da 1 milyona ulaşmış. 1 milyon takipçisi olan birisiniz, niye son attığınız "tosuncuk" videosu 190 binlerde takılmış? en nihayetinde şeymalı videodan 2 günde 2 milyon izlenme almayı başarmışsınız. hadi herkesin ilgisini çekmez falan, takipçi oranıyla izlenme oranı çok fark ediyor. bunu biliyorum. atıyorum bir kanal var 400k takipçisi var. videoları ortalama 50-150k arası izlenme alıyor. nadiren bazı videoları yürür, trendlere falan girer. 300-500k bazen 1-2 milyon izlenme alır. böyledir bu. 1 milyon takipçili adamın da videoları bir zahmet 200-250k izlensin. ancak o da olmuyor. burda bir tezat var. bir şeyle itham etmiyorum ama durum göründüğü gibi değil sanki. belki de ben hiç bilmiyorumdur bu işleri ve bariz şekilde yanılıyorumdur :)

    kendisi için "hırslı" demiştim ya yukarıda bununla alakalı bu durum. çok ünlü, çok önemli biriymiş gibi görmek/göstermek istiyor kendini. ancak bir yandan "tüm bu ünüme rağmen bakın ne kadar da samimiyim" intibası uyandırmaya çalışıyor. bu da ziyadesiyle itici duruyor.

    son olarak cnn türk mevzusuna değinmek istiyorum. bu entry'i buraya kadar okuyabilmiş sevgili genç kardeşim, yaşın 15'tir 16'dır belki 21'dir 22'dir. sen bilmezsin bu cnn türk tayfasını. bunlar çok tuhaf insanlar. bunlar ün sahibi olmak için ve iyi para kazanmak için ideallerini çöpe atmışlardır. cnn türk geçmişli yahut hali hazırda çalışıyor olup da tarafsız olabilmiş, gerçek anlamda gazetecilik/televizyonculuk yapabilmiş tek bir insan yoktur. ahmet hakan... şirin payzın... cümle kurmaya dahi gerek yok. nagehan alçı... daha da sayarım da benim son sayacağım insan son günlerin popüler ismi, ilgi çekmek için adeta çırpınan bir wannabe cüneyt özdemir. cem seymen. biliyorsunuz, kendisi ülkede liyakat olduğunu, torpil olmadığını düşünen bir modern çağ düşünürü. bir felsefeci. orta gelirli eski bir belediye başkanı ve eski vekilin oğlu. vaktiyle öğrenciyken biriktirdiği parayla çantasını alıp abd'ye gitmiş :) ya yok random atacağım adsaljdksakjakjsakjsa bir kişi kendisi. evet hangimiz şu an günde 16 saat, haftada 1 gün izinle asgari ücret alıp, biriktirebildiğimiz(!) paralarla abd vizesi ve abd uçak bileti+cep harçlığı yapmıyor ve gitmiyoruz ki? hepimiz geçtik bu yollardan. enivey, sayın pek kıymetli cüneyt özdemir şu anda california eyaleti sınırları içinde yaşıyor. yani yurtdışında. peki sevgili meslektaşı ve kanaldaşı cem seymen'in yurtdışında yaşamayı onursuzca görmesi sizce kaç point? video burda;

    https://twitter.com/…sit/status/1049965807470608384

    acaba cüneyt özdemir ne düşünüyordur bu konu hakkında bir yurtdışında yaşayan insan olarak? hadi dalga geçiyorsunuz ya şeyma ile bilmem ne ile hadi cüneyt özdemir beyefendi, on numara mizahlık malzeme bırakıyorum size. buyrun. bakalım yapabilecek misiniz? ben hiç zannetmiyorum. ayrıca hangi ajansla çalışıyorsanız pr işi için, bırakın. zira aşırı kötüler. paranıza yazık. daha da yazarım, bilen bilir ama sıkıldım. çok lüzumsuzsunuz. gülüşünüz aklıma geldikçe reflüm azıyor. iyi geceler.

  • neden türkler süper kahraman filmi yapamıyor

    iki sebebi vardır. cesaretsizlik ve liyakat problemi. türkiye'de çizgi-roman kültürü yok değildir. vardır. hasbel kader de değildir. hatrı sayılır bir çizgi-roman kültürü vardır. çok yetenekli sanatçılarımız olmuştur halen de vardır. ancak cesaretsizlik yüzünden iş bu noktalara gelmiştir. 1930'larda başlayıp 40'larda perçinlenmeye başlayan bu çizgi-roman furyasının türkiye'de ciddi olarak popülerleştiği zamanlar 1960 ve 70'ler arasındaki süreçtir. nitekim abd'de de asıl sıçramayı yaptığı yıllar o yıllardır. ilk baştaki yaratılan karakterlerin hikayelerinin boşluklarını dolduracak yeni karakterler hep bu dönemde yazılmıştır.

    o yıllarda türkiye'de sinema halkın eğlence ihtiyacını nispeten karşılamaktaydı. televizyon çok yeniydi ve pahalıydı. radyo her isteneni verememekteydi, tek kanaldı. haberler, radyo tiyatrosu, müzik. radyoyla hem nasıl eğlenilir ki? bir kitap okuma, bir roman kültürü vardı. zaten iyi yazarlarımızın halen hayatta olduğu zamanlardı. klasikleşmiş romanların bazılarının taze taze çıktığı bir dönemdi. ancak gençlerin kahir ekseriyeti romanlar kadar hatta romanlardan da çok baktıkları şey çizgi-romanlardı. resim, yazıdan daha cazipti. resimli yazı, düz yazıdan daha çekici geliyordu. algı işte. canlandırmaktansa gösterileni seyretmek daha iyiydi ama tabi çizgi-roman dünyasındaki hikâyelerin, romanlardan da farkı vardı. her yazar jules verne veya alexandre dumas değildi.

    flash gordon, mister no, fantom, tommiks, teksas, zagor, jeriko, barbar conan ve daha niceleri ülkemizdeki en popüler çizgi-romanlardı. kapitalizm vardı ama dc ve marvel yayınları ülkemize 90'lı yıllarda girecekti. bu yukardakilerin büyük bir kısmı italyan yapımıydı. italyanlar kültürel bağlamda bize yakın oldukları için mi bunlar tuttu yoksa bize mesafe en yakın çizgi-roman üreten millet onlar olduğu için mi oldu bilinmez. bakıldı ki, gençler seviyor bu çizgi romanı hatta değil gençler olgun insanlar da okuyor. bizimkiler de bu işe giriştiler. yüzbaşı volkan, tarkan, malkoçoğlu, kara murat, karaoğlan hep bu girişimin ürünleridir. "çizgi-roman filmi yapamıyoruz" diyorsunuz da aslında o cüneyt arkın ve kartal tibet filmleri birer çizgi-roman uyarlamasıdır aslında. çıkış noktası pek tabi 1970'ler değildir önceleri vardır abdülcanbaz falan. hatta mizah dergileri de vardır. karikatürlerin yanında bol bol çizgi-roman da yayınlanır. hatta oğuz aral çizgi-roman ekolünden gelme bir editördür. gırgır da aslında karikatür, siyasi hicivden çok bir dönem çizgi-romanın üzerine düşülmüşse de okurların taleplerine boyun eğerek işi karikatüre dökmüşlerdir.

    cesaret eksikliğinden kastım tam olarak buydu. oğuz aral ve gırgır'dan sonra bir ton karikatür dergisi kuruldu. kurulan dergiler de hep gırgır kökenli ayrılıkçı karikatürler tarafından oluşturuldu. türk mizahı bölünerek çoğalıyordu. adeta suriye'deki silahlı fraksiyonlar gibi. çok yetenekli, hayal güçleri çok geniş, çok iyi çizgilere sahip birçok çizer çıktı 80'lerde ve 90'larda. ancak hiçbiri bu çizgi-roman hususuna eğilmedi. en fazla şu oldu, bir karikatür dizisini sürdürme. kötü kedi şerafettin, macerayı seven adam, robinson crusoe ve cuma, faruken bayraktare'nin rezili rüsvan'ı veya emrah ablak'ın tübitak'ı örnek olarak verilebilir. ilk aklıma bunlar geldi. ancak bunların dışına çıkan pek fazla olmadı. tarzları birbirine benzeyen; kenan yarar, galip tekin ve ersin karabulut farklı farklı şekillerde bu işlere giriştilerse de pek uzun ömürlü olmadı. genelde yarattıkları karakterler ve hikâyeleri çok uzun soluklu olmadan bitti hep. bir tek kenan yarar, hilal karakterinin üstüne çok gitti. ben pek sevmem gerçi ama istikrar adına tek söz edilebilecek o var.

    şimdi bir örnek. robinson crusoe ve cuma dedik. gürcan yurt'un kendini aştığı bir seriydi bu. hikâye kimin aklına gelmez di mi? robinson crusoe'u okumuş alelade bir insan aslında bunu düşünebilirdi ama bu kadar komik olur muydu? asla. alta işettirecek kadar komik hikâyeleri vardı eskiden bu serinin. öyle absürt ve saçmaydı. kemik sayılamayacak bir kitlesi de vardı. büyük de denemez. gürcan abi de bu mevzuyu bildiğinden(sanırım cilt satışlarından olsa gerek) bunun filmini yapmaya karar verdi. film çıkmadan geyiği dönüyordu "cuma'yı kompela oynayacak" diye. öyle bir teşebbüste bulunulsaydı ve gerçekten kompela cuma ortalıkta "abijim abijim" diye gezseydi film bambaşka olabilirdi ama olmadı. kötü bir cast, yönetmenliğini de gürcan yurt yapmış, en kötü hikâyeleri toplamış ve bu filmi yapmış. abi zaten karikatürist sendin maden sana aitti. nasıl bu kadar kötü bir iş yaptı ben halâ hayret ediyorum. yani akıl alır gibi değil. düşünün, bir karikatürist kendi uyarlaması olan karikatür filmini berbat çekebiliyor ki berbat etmeme imkânı sıfıra yakınken bunu yapabiliyor. sorsan ama toplumsal dengeleri gözardı etmiştir. seksistliği çok kullanmamıştır, küfrü az kullanmıştır falan filan. yalan. bu adam destere isminde son derece kötü bir filmin de senaryosunu yazmıştı. yani kendisi projeyi yönetse ve iyi bir yazara bıraksa sonuç bambaşka olmaz mıydı? olurdu. pekalâ olurdu hem de. ancak oldu mu? tabiki de hayır.

    işte burada da liyakat sorununa giriyoruz. türkiye'de yazının başında dediğim gibi çok yetenekli çizerler vardı. halen var. ama nerdeler? hep duyarız işte ünlü x şarkıcısı, kendisine rakip olabilecek genç y şarkıcısını piyasadan sildirdi. bu x yerine çok adam veya kadın koyabilirsiniz. sayıları o kadar fazla. oyuncu olarak da örnekleri vardır. belki yönetmen de. günümüz türkiyesi bir kurtlar sofrası. herkes entrika peşinde. herkes herkesin ayağını kaydırıyor. sen başarılı bir iş yapamıyorsun çünkü yaratıcılığa açık değil bu topraklar. çocuğun biri çıkıyor gerçekten kendini aşmış bir şeyler yapıyor. bu bir deney oluyor, bir icat oluyor. hiç kimse çocuğu umursamıyor. birileri haberdar oluyor bu çocuktan. ingiltere'den, almanya'dan, amerika'dan ilgileniyorlar. "gel bizde oku" diyorlar. burs veriyorlar, emeğine değer veriyorlar. onu şevklendiriyorlar ve kazanıyorlar. burada yaşasa kpss kasacak, torpil bulamazsa atanamayacak, bulursa da 9-5 çalışacak, yaratıcılığı ölecek, askerliği yapacak, anasının bulduğu kızla evlenecek geçip gidecek öyle ömrü. oralara gidiyor. bilim insanı oluyor. bir ton örneği var. bir ton. yani bir kişi değil. hatta görüyoruz işte tübitak'ın ne hallere geldiğini. bilim yoksa sanat da köreliyor maalesef. biz bilimi alan bir toplumuz üreten değiliz. amerika üretiyor. ürettiğini de tüm dünya'ya sergiliyor. uzaylı bile indi mi bizim ülkeye iner, amına koyulacaksa da biz koyarız diyor. rusya, süper güç. çin, süper güç. film endüstrilerine bakın. yarrak gibi. propagandayı abd bu yüzden her türlü en iyi yapıyor. oyun mu? amerika'da. buradaki en milliyetçi adama bile call of duty'de, battlefield'da bir abd askerinin savaş macerasını yönettiriyorlar. age of empires'ta türkleri seçerek olmuyor o iş işte. ne yapıyorlarsa onu kullanıyoruz. cep telefonları, bilgisayarlar. onların yazdığı kodlar, oyunlar. yaptıkları filmler, diziler. insana değer verdikleri için bu haldeler. he insana isveç de değer veriyor onların da bu kadar iyi sektörleri* mi tabii ki değil ama isveç tanrısı thor'u alıp, kendi dünyalarına uyarlayıp, infinity war filminde baş karakter yapıyorlar.

    bakın şöyle bir örnek vereyim. bu kevin feige diye bir abi var çok kişi bilmez. hiç değilse bizim ülkemizde. zaten yazıyı buraya kadar okuyan az sayıda insan vardır ya neyse. anca popülist laflar, salak salak espriler yapılsın da 4., 5. sayfadaki hayvani boyutlardaki entry'i 2-3 kişi okusun. neyse. bu kevin, bir prodüktörden çok bir beyin. bizde prodüktör nedir abi? "halk, lümpen ve avam karakter mi seviyor? getirin filme çekelim. 1 koyup 5 alalım. youtuberlar mı popüler, getirin ucuza film çekelim. parayı bölüşelim." budur bizde prodüktör. sen ülkedeki en bilinmeyen ve en iyi hayal gücüne sahip adam ol, git bir prodüktöre. de ki "abi bende böyle bir hikâye var ilgilenir misin?" yüzüne bakmaz senin bırak bir okumayı. güvenlikler sokturmaz seni yakınına. her neyse bu kevin, bir futbol scoutu gibi etrafı tarıyor. festivallere gidiyor böyle indie yapım filmler seyrediyor ve bir arayışı var. yazar ve yönetmen arıyor adam. az kişinin bildiği süper filmler tadında bir şey yakalamaya çalışıyor ve yakalıyor da. bir tane de değil. en basiti taika waititi'yi buluyor. "gel kardeşim" diyor ve thor ragnarok'u bu adama emanat ediyor sorgusuz sualsiz. thor, ilk filmde fena olmayan bir giriş yapmıştı ama dark world'de sıçmıştı. büyük bir baskıya rağmen sanki herif kırk yıllık ahbabıymış gibi güveniyor adama. güveninde de haklı çıkıyor. adam bambaşka bir thor yaratıp veriyor ellerine. 1 milyar dolara yakın da bir gişe cukkası kazandırdı bu adam. yeteneği bulup çıkarmak önemli. hepsinden önemlisi o yeteneğe güvenmek önemli. bizde hep piyasanın bir ivmesiyle bir şekilde iş tutmuş, çeşmenin başına geçmiş tipler var. onlardan sıra yetenekli ve gençlere sıra gelmez.

    demek istediğimi ispatlar nitelikte bir hikâye var. gerçek bir hikâye. yıldıray çınar diye bir adam var. pek çoğunuz bu adamın kim olduğunu bilmezsiniz. yermek için demiyorum. adamın adını google'a aratınca bile aynı isimle bir türkücü çıkıyor sonuç olarak. yani adamı kimse o kadar bilmiyor. ancak abd'de tanınan ve bilinen bir adam olduğu kadar, ülkemizde de az ama öz bir kitle tarafından bilinir. bu adam iron man'i çiziyor. şaka falan da değil. onunla ufak bir röportaj yapılmış. röportajın 00:01 ve 01:47 arasını izleyin. ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    https://www.youtube.com/watch?v=oi7sm7fectm

    baştaki editör abi ne diyor. "bu çocuk 13-14 yaşındaydı. uğraşıyordu. çok yetenekli adamlar vardı, kendilerine hayranlardı ve bu çocuğa hiçbir şey öğretmediler." ve bu çocuk direniyor, sevdiği işin üzerine gidiyor. 3-5 arkadaş bir dergi yapıyorlar ki mahmud a. asrar'ı da burada anmadan geçmeyelim. o da gururumuzdur. mahmud da o ekipten, beraber ufak bir şeyler yapılıyor. haliyle türkiye'de tutmuyor ama bir şekilde amerika'dan(!) birileri görüyor ve "gel koçum" diyerek bu iki abimizi alıp, bünyelerine katıyorlar. bu topraklar yeteneğin bol olduğu ama bir o kadar yeteneğe düşman olunan bir garip diyardır. çok yetenekli insanlar vardır aranızda. kiminiz oyunculuk açısından, kiminiz müzik, kiminiz bir spor, kiminiz yazı&edebiyat, yahut başka şey. aileleriniz size "garanti bir iş bulmak" konusunda çocuk yaşta zihninize girer. baskı yapar. dikte eder. farkında olursunuz veya olmazsınız. çoğunuz bu zincire bağlı kalarak onların çizdikleri rotada ilerlerseniz. çok azımız, çok çok azımız sadece yeteneğine yöneltilir. benim ciddi anlamda belki dünya çapında ressam olabilecek bir kuzenim vardı. çocuk şimdi inegöl'de koltuk döşeme ustası. belki ben... neyse bana hiç girmeyelim, konu ben değilim. böyle adamları görünce hem çok seviniyorum, hem de üzülüyorum. seviniyorum çünkü, böylesi bir konjonktürden böyle güzel ve başarılı insanlar çıkabilmişler. kendilerini ispatlayabilmişler. üzülüyorum çünkü hayır, başarılı oldukları için değil sayıları bu denli az olduğu için.

    tekrar yıldıray çınar'a dönelim. o kel editör abinin anlattığı yıldıray'dan yaşça büyük çizerler, yıldıray'ın çizdiklerini gördüler mi? görmediler mi? gördüyseler neden "gel bir şeyler yapalım" falan demediler? diyemezler. halkın bir düsturu var çünkü. halk goygoy ve geyik istiyor. çizgi-roman değil. halk çok kaliteli çizgiler de istemiyor. ancak halk son derece de hassas bir yandan. bahadır baruter ve gırgır meseleleri mesela. bu adam yetenekli, bu adam başarılı ve bu adam farklı bir şeyler yapmak istiyor. neden yardım edilmiyor? dediğime geliyoruz işte. yeterli bir tanıdığı yok ve bu işi yapanlar da rutinlerinden taviz vermek istemiyorlar. bu. dizi sektörüne bakın. film sektörüne bakın. hatta youtube'a bakın. hep birbirinin aynısı işler. aşk ve entrika dizileri. dandirik suç dizileri. asker dizileri. film sektörü, birbirinin kopyası rezil komedi filmleri. saçma sapan dram filmleri. yani o kadar kötüler, o kadar vasatlar ve vasıfsızlar ki bu yaptıkları kötü işler bile hep "uyarlama" kötüyü kendileri dahi yaratamayacak vasatlıkta bu insanlar neden bu işleri yaparlar? kim izin verir? neden iyilere ve yenilere şans verilmez? youtube'a gel. biri oyun oynama videoları çeker. tutar. birçok kişi oyun oynama kanalı açar. biri yemek tarifleri kanalı açar. tutar. birçok kişi yemek tarifi kanalı açar. biri makyaj kanalı açar. tutar. birçok kişi o tipten bir kanal açar. biri böyle kötü ve ziyan esprilerle dolu bir röportajımsı kanal açar. yetmez. içerikleri de tıpkı konsepti esinlendiği gibi aşırırlar. o aşırandan da başka bir türk aşırır. bu böyle sonsuz bir döngüde devam eder. bu basic şeyleri bile beceremeyecek kalibrede tiplemelerin sırf ajanslarla(!) bağlantılı oldukları için işlerini hasbel kader tutturmaları, çat diye sponsor bulmaları falan hep "tanıdık" ve hep "torpil" işidir. yani işin özü dostum, türkiye'de iyi bir iş ya yapılmaz ya da 40 yılda bir yapılır.

    yok mudur bu ülkede iyi oyuncu? elbette var. yok mu hiç iyi sanat yönetmeni, iyi makyajcı, iyi görüntü yönetmeni, iyi yönetmen ve iyi müzisyenler? iyi cgicılar? varlar. ama para yok. iyi senarist? o gerçekten yok. onun için kevin feige gibi arayıp bulmak gerekir. infinity war'u da daredevil'ı yapan da o. mühim olan başarısızlığını kabullenmek, kötüye kötü demektir. bilmediğin şeye "bilmiyorum" diyebilmektir. bizde var mıdır? biri kötü bir esprisini kabullenir mi? yahut yaptığı kötü bir şeyi dillendirir mi? yeri geliyor bombok bir şey gösteriyor birisi. kalbi ve hevesi kırılmasın diye direkt "kötü" demiyorsun yapıcı konuşup "daha iyisi olabilir sanki" diyorsun. herif geliyor buna bile gönül koyuyor. herkes yaptığı şeyi en iyisi zannediyor. halbuki değil. yüzüne söyleyince de kötü sen oluyorsun. birine bir şey soruyorsun "bilmiyorum" diyemiyor. ya kulaktan dolma bilgilerini gerçekten okuyup araştırmış gibi sana satıyor. ya da bir bok bilmemesine rağmen bilmiş gibi konuşuyor. ülkemizde "aydın" ve "entelektüel" olarak sunulan, bir süredir hep tv ekranlarında boy gösteren birkaç şahıs var şu sıralar. adamların alanları; x ve y ancak bu abiler bütün alfabeden konuşuyorlar. ama öyle bir konuşma değil. hani yıllarını ona vermiş gibi abartı bir konuşma. halbuki alakası olmamasına rağmen konuşuyor üstelik yıllarını, kendisinin alakasının olmadığı o işe vermiş insanların yaptıklarını tek kalemde kötüleyip, o işin alimi ve üstadı kendisiymiş gibi "zırva" diyebiliyor. hiç utanmıyor ve hiç empati yapmıyor "bilmiyorum" diyemiyor. "fikrim yok" diyemiyor. ve bu şahıslar halka "aydın" diye dayatılan insanlar. halk da bunlardan feyiz alıyor işte. maalesef makus kaderimiz bu. bu topraklarda ne zaman kibir azalır, ukalalık azalır, torpil azalır o zaman bu tip şeylerden bahsedebiliriz. şu an için film, dizi, çizgi, edebiyat gibi hususlar hakkında "şu neden yapılamıyor, bu neden yok" tartışması son derece gereksizdir. çünkü hiçbir vasfı olmamasına rağmen egoyla dolu ve torpil bağımlısı adamlarla dolu her yer. böyle bir düzende neyin güzelini yapabilirsin? en basitinden hit diye sunulan şarkılara bak. birbirinden berbat sözler, hep aynı ritimler. dayatılan bu. sebep ne? "tutuyor abi halk bunu istiyor" e sen bu zihniyet varken, don kişot gibi tek başına yel değirmenleriyle savaşsan ne olacak? üstelik hiç kimseyi tanımıyor ve cebinde beş kuruş paran yokken.

    o yüzden boşver sen sinemayı, sanatı. hepimiz hayatlarımızı kurtarmaya çalışalım. bizden beklenen bu. zira bunu bile yapamayacağımızı düşünüyorlar. çünkü çeşmelerin başları dolu hep. hiç ayrılmayacaklar oradan...

  • nur subaşı

    cüneyt türel ile birlikte ülkedeki en karizmatik sese sahip sanatçıydı. gidişi üzmüştür. hep şirinler'in girişindeki yaptığı seslendirmeyle hatırlayacağım kendisini.

    https://www.youtube.com/watch?v=vay4sf10g9k

  • gümbür gümbür gelen yeni nesil

    valla açıkçası türkiye'dekiler için konuşuyorsak defalarca yazıldı çizildi, gram ümit yoktur. kitap okumayan bir nesilden hiçbir sikim olmaz. bu 2+2=4 gibi bir şey. şimdi diyeceksiniz ki önceki nesiller nonstop kitap mı okuyordu? tabi ki hayır. ancak bir oran vardı. hatrı sayılır bir oran. sebebi de dönemsellik. çünkü yapacak bir şey yoktu amına koyayım. tv'yi açıyordun, sabah tsubasa. güzel. ancak bir sorun var. tsubasa'nın takımı nankatsu, hyuga'nın takımıyla oynuyor. bölümler 15 dakika. bir maç yaklaşık 4-5 bölüm sürüyordu. hele hele önemli maçsa daha da uzun. misugi var kalp krizi geçirip duruyor ali rıza bey gibi her bölüm. taçibana kardeşler havada pidgeotto gibi uçuyor. ne bileyim ishizaki var sabri sarıoğlu cosplay. hyuga desen tarık akan. saç olarak değil işte münir özkul'un baba olduğu ve tarık akan'ın onun oğlu olduğu filmlerdeki geçim sıkıntısı, fakir ama yakışıklı genç ve üstelik fazla gururlu ve öfkeli tripleri falan aynı tarık akan.

    dolasıyıla insan sıkılıyordu. çocuksun lan yapacak başka şey yok. bekliyorsun sonra şirinler çıkıyor. "şirinbaba koş anamızı sikiyorlar" diye feryat figan eden yancı şirinler. güçlü şirin'in gereksiz poz kesmeleri, gözlüklü şirin'in insanı hayattan soğutan sesi, usta şirin'in kendini mimar sinan sanması, süslü şirin'in sissylikleri. şirine'yi sikemeyen ona saplıyordu herhal. şimdi bu tip şeyler varken offf ben ne yapacağım kafasında oluyorduk çocukken. ben çıkar futbol oynardım ama bazı günler olurdu ki sokakta kimse olmazdı. götün götün eve kaçardık geri. tek oynayınca şizofren gibi hissediyordu insan. topu al duvara hafif şiddetle vur geri gelsin. saha falan da yok ki kaleye şut çek. eve dönüyorsun, ataride hep aynı oyunlar. atari dediğim işte bu sikik 8bitlik konsollar yoksa atari markasına ait olan konsol değil. bilgisayar yok bir şey yok. save yok, ilerlemeli oyun yok. chip and dale ne bileyim snow bross, yine tsubasa falan belki goal 3. bu da sıkıyordu. tekrar tv'ye dönsen cüneyt arkın'ın tek başına bütün bizans ordusunu hakladığı absürt filmler yahut sürekli kemal sunal filmleri. ya ikisini de çok severim ama her saniye izleyince takdir ederseniz ki insanın canı burnundan geliyordu.

    alternatif yoktu ve kitap okudum. okuduk. iyi ki de yaptık. kafamıza bir boklar girdi. bir perspektif kazandık. türkçemiz gelişti, imla kurallarını öğrendik, hayal gücümüz gelişti, konuşmamız gelişti, olaylara bakış açımız değişti. daha birçok iyi noktasını gördük. bazı kitaplar vardı ki, insanın canını burnundan getiriyordu. ne bileyim edmondo de amicis'in çocuk kalbi kitabı mesela. yarrrrrrrrrak gibi bir kitaptı. ya da jose mauro de vasconcelos'un şeker portakalı. zeze vah zeze. lan siktirtme dramını tv'de zaten marco var. bütün dram ihtiyacını o ve ganbare genki sağlıyordu. bir de senin sikko dramını okuyunca bana ne katacak? dram dediğin oliver twist gibi olurdu. hakiki, realist dram. iki şehrin hikayesi - charles dickens mesela. okurken canım burnumdan gelmişti sıkıntıdan. çeviri kötüydü belki, cümleler çok bayattı ve anlatılanları kafamda oluşturamıyordum ama john steinbeck'in fareler ve insanlar'ını çok seviyordum. yine steinbeck'in gazap üzümleri'ni okumaya yeltenip çok sıkıldığımı ve yaşamı aştığını düşünüp bırakıp, jack london'dan klasik beyaz diş'i okuduğumu hatırlıyorum. birini sevmeyip, birini okuma imkanı vardı kitaplarda. tv'de o yoktu. önüne ne konsa izliyorduk. atari de keza öyleydi. artı oyunlar almak kolay değildi çok pahalıydı o avradını siktimin kasetleri. eşle dostla takas yoluyla oynarken nispeten maddi durumu daha iyi olanlar playstation'a geçti. imrenerek bakıyorduk böyle. atari salonunda tek jetonla mustafa'yı, punisher'ı bitiren bizden 3-4 yaş büyük tiplere baktığımız gibi. bir arkadaşımda sadece sega saturn vardı. onla deli sikmiş gibi bir futbol oyunu oynardık. ama her dakika da arkadaşa gidilmezdi. bir adap, bir kaygı vardı. yüzsüzleşemiyordun. aile bunu sana veriyordu. durum böyleyken istediğinin seçip, yapabilmenin lüks olduğu yıllarda kitaplar bizim kurtarcımızdı.

    şimdiki veletlere bakıyorsun. 4 yaşında alıyor eline tableti. sikik minecraft ve league of legends oynamaya çalışıyor. takıldığı yerde açıyor youtube'u yaşça ondan büyük ama zeka olarak aynı yaşta olduğu youtuberları izliyor, abone oluyor, anasının kredi kartıyla donate atıyor. tüm gününü youtube trendler adı verilen popüler videolarda geçiriyor, birbirinden gereksiz tiplerin videolarını izliyor, hayatına anlam katacak, kendini geliştirecek hiçbir şeyi yapmıyor, sokağa oyun oynamak için çıkamıyor. hoş çıksa oynayabileceği bir alan yok ama bizim de yoktu. biz de asfaltta futbol oynardık. sitenin garaj kapısı kale olur, tek kale oynar, okulun bahçelerine okulda dersler bittikten sonra girerdik. o dönem bile toprak bahçesi olan okul 1 yahut 2'ydi. geneli betondu. düşünce anamız sikilirdi. ona rağmen ısrarla gider oynardık. şimdikilerde bu düşünce ve düstur yok. açıyor tv'yi evlilik programı, onlar bitti şimdi psikopat suç programları. dertleri gerçekten insanlara yardım etmek değil reality show titri vesilesiyle reyting almak. açıyor başka kanalı futbol yorumcuları. hepsi torpilli ve %95'i futboldan anlamayan, orda bulunmaları tamamen sağlam bir tanıdıkları olduğu için olan ve orda bulunmayı asla hak etmeyen tipler. boş boş konuşuyorlar bütün gün. değiştiriyor orayı birbirinden gereksiz ve gram zeka kırıntısı içermeyen aşk ve entrika dolu iğrenç diziler.

    çocuk da giriyor youtube'a tekrar. youtube kesmeyince twitch denen siksoğa giriyor. oyun oynayan tiplemeleri seyrediyor. ya arkadaş bu neslin dandikliği buradan belli değil mi? bizim jenerasyon, 80'ler. biz atari salonunda başkasını izler miydik? anca böyle çok zor bir oyunu tek jetonla bitirenler olurdu, yukarda da bahsetmiştim. bir tek onları izlerdik o da 1-2 dakika. ya utanırdık "lan biz boşa oynuyoruz hadi eve gidek" derdik içimizden. ya da gaza gelirdik "bu embesil bile yapıyorsa ben hayli hayli yaparım" diye. şimdi çocuklar oturuyor, gerçekten oynamasalar bile hiçbir şey kaybetmeyecekleri oyunları oynayan en az oyunlar kadar gereksiz yayıncıları seyrediyorlar. küfür, argo, sigara, birbirinden kötü espriler, aptal aptal tripler. çocuk da zamanla o tipleme gibi konuşmaya başlıyor. hepsinin oynadığı oyunlar online oyunlar. bu bir vakit geçirme aracıdır. size bir şey katmaz amına koyim. illa bir oyun oynayan tip izleyecekseniz gidin hikayesi olan, bir senaryosu olan, gerçekten emek harcanmış bir oyunu oynayan birini seyredin. multilere emek harcanmıyor mu? sikeyim öyle emeği amına koyim. lan bizim en popüler multiplayer oyunumuz half-life'tı. onun single'ında nasıl bir senaryo vardı bir düşünün. emek oydu. lol mol pubg fortnite h1z1 hepsi birbirine benzeyen ve bir sike derman olmayan oyunlar. çocuk da bunları izliyor. moron oluyor işte. özeti bu.

    daha bunun periscope'u var, daha bunun scorpe'u var, daha bunun twitter'ı var. konuşursam daha bir bu kadar yazarım. başta dönemsellik demiştim. bizim erişebildiğimiz şeyler kısıtlıydı. bu yeni nesil her boka kolayca erişebiliyor ama işi hinliğe vuruyor. kolaycılığa kaçıyor. %99'u okumaktan zevk almıyor. lan ben genelde az yazarım ama yazdım mı da öz yazarım. uzun olur. mesaj geliyor "özet geç aq." diye. lan zorla mı okutuyorum dana? hayır dersin ki "sik gibi yazıyorsun, gram akıcılığı ve çekiciliği yok." o zaman anlarım. ama sırf bir yazı uzun diye okumaya üşenmek de işte bunlara mahsus. "abi vaktimiz yok" diyor. ben ansikopledi yazmıyorum ki yazmam benim 15-18 dakika sürüyor zaten sen nasıl 2-3 dakikada okuyamıyorsun? sorun bende değil. bazı şeyler var gerçekten kısa yazarak anlatılamıyor. bu daha detaylı anlatılabilecek bir konu. her boka erişebiliyorlar, okumaya üşeniyorlar, araştırmaya üşeniyorlar, kendilerini geliştirmiyorlar. girin bakın bilgisayarlarına google sonuçları hep x frikik, y ifşa, z oyunu hile, w oyunu trainer bunlarla dolu.

    üstelik eğitim sistemi bizim döneme göre kalite olarak oldukça düştü. o çok daha üzerine konuşulması gereken bir konu. tüm bu etmenler varken bu çocukların gümbür gümbür geldiğini düşünen varsa bizim de şu an süper güç olduğumuza falan da inanıyordur. ha yeni nesil 94-98 aralığıysa o çocuklar yine şu anki lisede okuyanlardan daha iyidir ama yine de yeterli değiller zira tam teknolojinin gelişme çağında çocuktular. aileden belli alışkanlıklar kazanmadılarsa diğerlerinden farklı değiller. tablo bu. istisnalar elbette vardır, olacaktır da ama antik yunan örnekleriyle teknolojinin hayvani boyutta gelişerek toplumların değer yargılarını ve kültürlerini topyekün değiştirdiği bir döneme atıf yapmak toplumu yeterince gözlemleyememektir. bu 1940 doğumluların 1950 doğumlulara laf sokmasının ötesinde bir şey. bambaşka. şu an içinde bulunduğumuz teknolojiyi düşünün. hangi 30+ insan bundan 20 yıl önce wi-fi şarj diye bir şey olacağını düşünüyordu yahut yine kablosuz joysticklerin olacağını falan öngörüyordu? zannetmem ki elektrikle çalışan arabaların olacağını ve yaygınlaşacağını 20 yıl önce düşünen olsun. back to the future'daki gibi uçan arabaların olmayacağını bilerek büyüdük. bu realistlik bizde default vardı, şu anki gelişmelerin olacağını hiçbirimiz tahayyül etmiyorduk. muhakkak düşündüğünü iddia eden olur ama %99 etmiyorduk diyelim. bundan 10 sene sonra neler olabileceğini bilen var mı? robotların ve yapay zekanın hayvani bir gelişim göstereceği aşikar ama başka? teknoloji insanın dostu olduğu kadar düşmanı da. yeni neslin sorunu da bu. teknolojinin kötü yönlerini alıyor. avrupa ülkelerindeki gibi bir eğitim sistemimiz olsaydı belki bu çocuklar bambaşka bireyler olacaktılar ama eldekiyle anca twitch yayınlarına bağlanıp "anan xd" yazıp, yayıncıya 2 liralık bağış atıyorlar, periscope'ta memesini açan akranlarına sik sıvazlıyorlar. bu yani. bu nesilden büyük bir mucit falan çıkmasını beklemeyin.

  • javier hernandez

    bu adamın gelmesini çok fazla istiyorum bunun birçok sebebi var. gelirse şenol güneş'e mecbur oyun sistemini değiştirtecektir. yani bir nevi kendisi yusuf şimşek effect yapacaktır. talisca'yı mecburen kesmek zorunda kalacak, negredo gönderilmezse ikili olarak oynayacaklar. bu beşiktaş'a feci bir ivme yakalatır çünkü herifte hayvan gibi bitiricilik var. tam bir poacher. negredo da çok güzel servis yapıyor. en önemlisi ikisinin de ana dili ispanyolca. medel, pepe, quaresma, talisca da ispanyolca biliyor ayrıca. ingilizcesi de iyidir. pat diye uyum sağlar takıma da ekürisine de. bu cepte.

    diğer önemli faktör ve fikret orman'ın düşündüğü şey tahmin ettiğim bezelye kardeşimizin piyasası. bu herifte öyle bir piyasa var ki, nice top class oyuncuda yok. bu herif meksikalı. meksikalılar futbola bayılıyor ve çok milliyetçi adamlardır. kendi ülkelerinden çıkan en başarılı futbolcu da hernandez'dir. united'ın fergusonlu altın zamanlarında her ne kadar sonlarda da olsa bulunmuş, madrid'de oynamış bir adamdır. meksikalılar sırf bu herif oynuyor diye nice tırt maçı satın alıp izlediler. kaynak bulamadım ama köln-leverkusen maçı 200.000 meksikalı tarafından izlenmişti mesela almanya'da bile o kadar izlenmemiştir. forma satışları falan kulüp bilinirliği ki bu sadece meksika ülkesini kapsamıyor. birçok meksikalı malum abd'de yaşıyor ve bu dolaylı olarak abd piyasasını da etkiler. misal çoğu meksikalı mls'i bedava bile izlemezken para verip meksika ligini izliyor. meksika liginin sağlam geliri var, bundan ötürü sağlam transferler yapabiliyorlar. gignac mevzusu mesela. beşiktaş gignac'a geçen yaz meksika'da aldığını veremeyeceğinden ötürü transfer gerçekleşmedi. yani özet olarak hernandez'in sağlam bir marketing değeri var. dolar gibi adam. at köşeye, değerlensin.

    üstelik boş beleş bir herif de değil. şimdi giovanni dos santos da galatasaray'da oynadı falan öyle bir etkisi olmadı diye düşünen olabilir. birincisi dos santos çok kısa bir süre oynadı. ikincisi o dönemki şartlarla şimdiki aynı değil. herkesin artık mobil ya da evden internet bağlantısı var. her şey artık herkesin bir tık ötesinde. 8 yıl öncesiyle çok fark var. bu yüzden epey etkili olacaktır. oynayacağı futbol içinse söyleyecek bir şey yok. çok şanssızlığa uğradı. ferguson'un emekliliğine denk geldi. sonra ferguson'un hayatı boyunca yaptığı en büyük hata olan david moyes tavsiyesi chicharito'nun kariyerini etkiledi. salak bir kadro değişime içine giden moyes, chicharito'yu pek kullanmadı. saçma sapan taktiksel anlayışı sadece onu değil bütün takımı mahvetti. sonra madrid'e gitti orda da çok şans bulamadı ama bulduğu zamanlarda da fena değildi. madrid'de kiralıktı ve çok fazla rotasyon vardı, madrid kendisini transfer etmedi. united da kadroda düşünmeyince fırsatçı leverkusen tarafından transfer edildi. orda ritmini tekrar buldu ama leverkusen de karışık bir kulüp. yeni bir yapılanma falan derken saçma sapan işler yaparak yakaladıkları ivmeyi kaybettiler. geçen yaz da west ham'a gitti. biliç çok istedi ama takım berbat olduğu için yine chicharito kendini gösteremedi. biliç kovuldu şimdi ne alakaysa david moyes'u getirmişler. herif müzmin loser, everton kariyerine hürmeten aldılarsa mallık çünkü everton'dan sonra hangi takıma gittiyse sıçtı batırdı. şimdi de west ham'ın içine sıçacak. united'dan beri yıldızları pek barışık olmadığından ne moyes hernandez'i istiyordur ne de hernandez moyes ile çalışmak istiyordur.

    dolayısıyla herif gitmek istiyor. yaşı yavaş yavaş ilerledi ve bundan ötürü tekrar bir çıkış yapma peşinde. tıpkı mario gomez isimli şahıs gibi. sakatlık problemi yok, kronik bir sakatlığı da yok. tek dezavantajı boyu ama boyuyla ilgili de bir sorunu yok hızıyla kapatıyor fiziği de boyuna göre güçlü sayılır. kafa topu dışında ofsaytı yok. topa iyi vurur, çalışkandır, sempatiktir. meksika tarihinin milli takım bazında en golcü oyuncusudur. kulüp bazında da muhtemelen öyledir. iyi bir takım oyuncusudur. müsait pozisyon geldi mi zart diye sokar içeri. gomez'in yapıp aboubakar'ın yapamadığı gibi.(gerçi abou da geliştirdi kendini artık o da atıyor artık)

    neyse işte chicharito gelmeli. bu yıl kaybolan şampiyonluk umudumuzu geri getirir. şl'de bayern karşısında moralleri tazeler. şansımız artar. 8 milyon euro falan bakmasınlar versinler. şu transfer piyasasında o kadar absürt rakamlar dönüyor ki yaşı 29 falan dinlemeyip basıp bu parayı alırlarsa beşiktaş'ın en kötü 2 senesi kurtulur. bu adam şampiyon yapar. cenk beşiktaş'ı şampiyon yapacak striker değildi her ne kadar çok sevsem de gerçek bu. onun özellikleri çok başka. yani her açıdan win-win transferi. menajerinin lobisi yüzünden milli takımda oynayan raul jimenez isimli meksikalı hugo almeida'dan formayı da tekrar alır düzenli olarak oynayıp golleri sıralayınca. beşiktaş'ın tam ihtiyacı olan adam, onun da tam ihtiyacı beşiktaş gibi bir takım. perfect match. futbol bir tinder ise eşleşmeleri kaçınılmaz olacaktır.

  • hayatınızda bir türlü sırrını çözemediğiniz olay

    dedem, 1997 yılında öldü. istanbul büyükçekmece mezarlığına gömüldü. 2007-2008 gibi toprak kaymasından ötürü belediye toprak kaymasından etkilenen mezar sahiplerine kağıt gönderdi. kağıtta naaşların yerlerinden çıkarıp, yeni yerlerine gömüleceği yazıyordu ve maalesef bizim dedenin de mezarı da toprak kaymasından etkilenmişti. bir arkadaşımla birlikte mezarlıktan ölüyü çıkarma görevi bana verilmişti. verilme sebebi de babama "sen çok etkilenirsin böyle şeylerden istersen ben yapayım" demem. ben ayıp olmasın diye demiştim halbuki. neyse, gittik arkadaşla. belediye iki tane adam tutmuş, mezarları onlar kazıyor. biz de işte başlarında duruyoruz, kemikleri topluyoruz.

    havada böyle hafif garip, sisli ve kapalı. tam böyle ürkütücü film atmosferi gibi. aralarında konuşuyorlar. bizim de yaşlar genç. "yav geçen bir ölü çıkardık. adam 30 sene önce ölmüş ama sapasağlamdı" diye. hafif tırstırma peşindeler, öyle eğleniyor onlar da. dedim "toprakla alakalı o. uzun hikâye." ardından kısa bir süre sonra balta ahşaplara çarptı. naaş toprağa konduktan sonra üstüne hafif tahta parçaları konulur. tahtalar çürümüş. ardından yavaştan kemikler çıkmaya başladı. ufalanmış, erimiş. kazıcıların anlattıkları gibi değil de olması gerektiği gibiydi yani atmosfer.

    yavaş yavaş birçok kemiği yeni kefenin üzerine doldurduk. kafatası çıktı, kaburgalar vs. bir tek kalça kemiğinden bir tanesi çıkmadı, onun da toprağa karıştığına kanaat getirdik. bir saat falan aradık çıkmadı. neyse totalde 40 kadar irili ufaklı kemiği kefene koyduktan sonra yeni mezarına doğru götürmek için yola çıktık.

    işte ne olduysa orda oldu. kefenin ağzını kapattım, nerden baksan kemikler 5-10 kilo eder. taş çatlasın o da. tek elimle kaldırmaya çalıştım, kalkmadı. acayip tuhaf oldum. hayatımda yaşadığım nadir paranormal olaylardan birisi. iki elimle çekiyorum havaya, zor kalkıyor. arkadaş gördü "lan iki kemiği kaldıramıyorsun püüü" dedi. "gel sen kaldır" dedim. "acaba ona da olacak mı?" diye. ona da oldu. korkudan bembeyaz kesildi. sonra kazıcılara söyledik el atın diye. onların da başına aynı olay geldi. neden olduğunu bir türlü anlayamadık. arkadaşımla birlikte imece usülü götürdük. yeni mezara getirdik, babam tepesinde duruyor mezarın. "verin" dedi. güçlükle yukarı uzattık ikimiz. "ulan iki tane genç, 3-5 kemiği taşıyamıyorsunuz" dedi. eline kefeni aldığında suratındaki beyazlamayı ve gözlerindeki ürpertiyi halen daha unutamıyorum.

    babam, babasını çok severdi. o ölünce epey büyük bir depresyona girmişti. halen de çıkabilmiş değil. ya da alkolikliğine bir bahane olsun diye bunların hepsi. bilemiyorum. her neyse, babamın o gün söylediği şey "o gün öldüğünde kaç kilodaysa, bugün elime o üç beş parça kemiği aldığımda da aynı kiloydu" babam indirmişti mezara ilk öldüğünde. tekrarı da aynı şekilde oldu. ve muhtemelen aynı kilodaydı, çünkü ben hayvan gibi biriyimdir. öyle 30-40 kiloyu tek elimle zorlanmadan kaldırabilirim. arkadaşım da benim kadar hatta belki benden daha da kuvvetli bir çocuktu. ikimiz de zorlandık. 7/24 balta, kürek sallayan kollarının her kademesi kas olmuş kazıcılar da zorlandı. bu işte bir tuhaflık vardı ve yıllardır çözemiyoruz. en ufak bir abartma yahut kolpa yok bu olayda. ben öyle hurafelere, kolpalara değil bilime inanan bir insanım. ezelden beri. ancak o gün o yaşadığımız şeyi bilimle açıklayamıyorum. kemiklere bakıyorum, 3-5 parça kemik ama mümkün değil o kemiklerin o kadar ağır olması. hepsini tek tek kefene yerleştiren benim. hepsi nerdeyse tüy gibi hafifti. toplanınca nasıl o kadar ağırlaştılar anlam veremiyorum. olayın da 5 hatta imam ve eniştemi de sayarsak 7 şahidi var. öyle tuhaf ve esrarengiz bir olaydır. yıllardır ara ara düşünürüm, çözemem.

  • tab gıda

    artık sıradanlaşmış bir rezalete konu olan firmadır. ülkedeki işsizliğin en temel iki problemi var. bir torpil. iki torpile bağlı olarak gelişen insan kaynakları departmanlarındaki istihdam. ülkede var olan, bir yerde çalışan ik'cıların %90'ı istisnasız böyle ya da bu potansiyele sahip tipler. beğenirler, aramazlar. ararlar, trip yaparlar. trip yapmazlar, geldiğinde yüzüne bakmazlar. yüzüne bakacak gibi olurlar bir ego tatmini yapmadan göndermezler.

    neredeyse bir yıl kadar önce bir yer görüşmeye çağırmıştı. pek umudum yoktu açıkçası. geçmiş tecrübelerimden ötürü. "ben çok şanssızım. kesin iş bulamayacağım artık" diye düşünüyordum(ki hâlâ işsizim boşa değilmiş hissiyatım) sırf ayıp olmasın diye gittim. umut fakirin ekmeği ya. belki olur diye aslında. gittiğimde karşılaştığım manzarayı halen daha unutamıyorum. bir ton saçma ve gereksiz prosedürden sonra bana 4 sayfalık ve doldurması ortalama 45 dakika süren bir form verdiler. doldurdum. buna neden gerek olduğunu da gerçekten bilmiyorum. bu bir standart evet ama bunu online olarak gayet de yapabiliyorsun. her neyse doldurdum. bekledim, içerde son derece çirkin ve bakımsız bir kadın beni karşıladı.

    kafamı sikeyim, saçı sakalı kestirdim ben bu görüşme için. bileydim kestirmezdim. kadının bıyıkları benden daha fazla. bu arada gittiğim yer bir otel, otel istanbul'un en bilindik 3-5 otelinden biri. 5 yıldızlı falan. neyse dedim "tipe göre yadırgama. belki hastadır, belki çocuğu hastadır. belki bir şey olmuştur, depresyondadır" vs diyerek kendimi teskin ettim. normalde şekilci bir yapım yoktur. benim o bıyığa odaklanmamı sağlayan şey kadının gözlerindeki öfkeydi. resmen kanlısı gelmiş gibi bakıyordu bana. sanki ik'cı abla o kişi değil o an. rahmetli dinçer çekmez. ben de kemal sunal'ım. şark bülbülü filmindeki gibi parayla oraya dayak yemeye gelmiş gibiyim. "mazlum'u getirin bana" der gibi bakıyor bana adeta. işte o an, ben de odaklanacak şey ararken bıyığına denk geldim. tüm mesele bu.

    ben yine iyimser olmaya çalışıyorum. hoş geldin, beş gittin muhabbetlerinden sonra hanımefendi birbirinden klişe ve berbat sorularıyla beni mülakata aldı. hepsine cevap verdikten sonra da "ingilizce devam edelim" dedi. let's continue in english klişesine giremeyecek kadar ingilizce sahibi bir şahıs tarafından ingilizce mülakata alınıyordum. bu bir ilk değildi daha önce de berbat ingilizceye sahip insanlar tarafından mülakata alınmıştım ama bu denli bir kibir hiçbirisinde yoktu. yüzündeki alaycı ifade, kurduğu cümlelerdeki vurgular falan sanki karşımda cersei lannister vardı. ben ise gariban jon snow. tekleye tekleye ve ağır hatalar yaparak bana 2 soru sordu. cevapladım kısa ve net şekillerde. teferruata girersem anlamayacaktı zira. ona rağmen cevabı anlamadı.

    cv'imde bir dönem aynı zamanda iki işte çalıştığım yazıyordu. "same time" dedim. "same?" dedi bana. "...at the same time in two places" dedim. sustu. elindeki kağıtları karıştırdı ve "two places..." dedi. "yes" dedim. "at the same times..." dedi. "ya sabır..." çekiyorum içimden. "nasıl yani? aynı anda iki yerde mi çalıştın?" dedi. "evet" dedim. "hmmm" dedi. sonra da "okey, yes..." dedi. ulan dedim acaba kamera şakası mı yapıyorlar? kibirli ve ukala gözükmemek için de "ablacım bak, zerre sikim ingilizce sahibi değilsin. önüne alelade bir bilgisayar oyunu açsam, oyundan çıkıp masaüstüne dahi dönemezsin. o kadar bilmiyorsun. lütfen türkçe devam edelim" de diyemiyorum. "ayy başım ağırıyor zaten trafik de çok yoğundu" dedi. "anlıyorum" dedim. zira ingilizce, ya belli bir süre konuşulmadığında ya da trafikte ortalamanın bir tık üstünde zaman geçirildiğinde unutulan bir dildir. bilirim. zaten ben de helikopterle geldim amına koyim.

    neyse, elindeki kağıtları tekrar bir karıştırıp "kusura bakmayın sizi işe alamayacağız çünkü açıkta pozisyon yok" dedi. "iyi de madem öyle neden aradınız?" dedim. "ben size başvuru bile yapmadım. siz beni aradınız. ben de kalktım geldim." dedim. biraz sinirlendim. "ne bu sinir?" dedi. "empati yapabiliyor musunuz?" diye sordum. sonra düşündüm "ulan acaba empati nedir biliyor mu" diye 3-5 saniye boş gözlerle bakıp, bir şey diyemedi. kuvvetle muhtemel, bir insan kaynakları çalışanı olarak onu dahi bilmiyordu. "kusura bakmayın. geldiğiniz için teşekkür ederiz. ülkede artan turizm krizi malum. terör olayları rezervasyon iptallerine yol açtı. biz de beklemiyorduk hebe hübe" dedi. ben de sadece "madem öyleydi. beni bir hafta önce aradınız. bir haftada bu kadar olay olduysa, neden dün arama zahmetinde bulunmayıp 'gelme kardeşim biz seni almayacağız.' demediniz de bana bir ton yol getirtip, 1 saat form doldurdup bu mülakatı yaptınız?" diye sordum. "denemek istedik ehehehehe" dedi. baya güldü yani.

    o vakitler işsizliğimin 1. yılını dolduralı 4 ay oluyordu. nerden baksan 16 aydır işsizdim. o gülüş, sanki o 16 aylık süreçle taşak geçmek gibiydi. çok fazla sinirlendim. ancak sinirimi kontrol altına almaya çalışıyorum. yine de kadındır karşıdaki, seviyemi bozmayayım. kırıcı olmayayım falan. nahifliğimi sikeyim. karşındakinin zerre sikinde misin acaba? sen mi işverensin de kırıcı olmayaya bu kadar gayret ediyorsun? halbuki tam karşında duran ayhan ışık bıyıklı kadının kırıcı olmaması lazım. elimi oturduğum sandalyeden gevşetip bir hışımla kalkarak çıktım odadan. kalbim o strese ve sinire dayanamadı ve taşikardi atağım patlak verdi. kalbim güm güm atmaya başladı. otelin önündeki merdivenlerde 5 dakika oturdum geçsin diye. tek teselli eden güvenlik oldu "boşver abi bok gibi insanlar bunlar" dedi. ne olduğunu bilmeden ve anlam vermeden. tek bildiği iş görüşmesine geldiğimdi. tarlası yanmış köylü oturuşu mu yaptım nedir, oturuşumdan bile halim anlaşılıyordu galiba.

    neyse işte olayın özeti, ik'cıların kahir ekseriyeti berbat insanlar. gencecik, tecrübesiz bir insana dahi böylesine gereksiz bir ukalalık yapıp sosyal hayatlarında yaşadıkları sıkıntıları, hiç tanımadıkları insanlardan çıkarmaya çalışmaları gerçekten baymaya başladı. çevremden de duyuyorum benzer olayları. insanımızda vicdan kalmamış. kibir ve ukalalık almış başını gitmiş. okumuşu da cahili de aynı egoistlik seviyesinde. hiç hareketlerinin sonuçları ne olur diye düşünmüyorlar. mevzu bahis kızın ilk iş tecrübesi olacak. adam bu mülakatta "benim ilk iş tecrübem nasıldı..." diye düşünmüyor mesela. niye sizce?

    acı çekmiş insan, halden anlar. böyle davranmaz. o konuma pat diye bodoslama oturtulan tiplerde görülür bu gereksiz kibir. çünkü bilmez o zorluğu. o okulunu bitirir, ailesi etrafa haber salar "bizim oğlan/kız da mezun oldu" diye. o haberin yaygınlaşmasını beklerler. ya biri duyar el atıp, hemen forsuyla bir yere sokar. ya da aile "duymazdan geldiler herhal" diye düşünür, sağı solu arayarak birilerini zorla devreye sokar. en nihayetinde yine bir yere bu bağlantıları sayesinde evlatlarını rahat ve iyi kazacakları işlere sokarlar. o tipler de gelir, kendi emekleriyle bir şeyler elde etmeye çalışan insanların karşısında böyle dalga geçermişçesine bu tip atraksiyonlara girerler. bir dakika sonra da unuturlar zaten. hatırlamazlar. ulan ben ilkokul üçüncü sınıfta hafif dalga geçtiğim çocuk üzüldü diye halen arada düşünüp üzülürüm. yapacağım her hareketin, atacağım her adımın birilerini yaralamasını istemediğimden her şeyi etraflıca düşünerek yaparım.

    herkesten ben gibi olmasını beklemem ama optimum insani bir davranışı görmek bile artık "aaa iyi insan..." dedirtmiyor mu bizlere? ya geçen hafta gece çiğköfte sipariş ettik. kurye uzatırken utana sıkıla "abi acı sos gelirken poşete dökülüş, biraz çiköftelere de gelmiş..." diye mağrur bir şekilde uzattı poşeti. "ne olacak canım, olur öyle insanlık hali. dert etme" dedim. çocuk nasıl mutlu oldu. gitti 15 dk sonra telefondan beni aradı. "özrümüz için size bedava bir şeyler vermek istiyoruz. bir sonraki siparişiniz bizden olsun. yanına şunu bunu verelim" diye bir ton şey. "yahu ben yapmam gerekeni yaptım biraz abartmıyor musunuz?" dedim. "öyle insanlarla karşılıyoruz ki abi yaptığın şey büyük lütuf" dedi. aslında çocuğun bu son cümlesi her şeyin özeti gibi. normal kalmadı. normal olanı görünce bile seviniyoruz lan. delirdik.

    bir arkadaşım var birkaç ay önce kanada'ya gitti. sokakta tanımadığı insanlar buna gülümseyip "günaydın" diyorlarmış. adam bununla mutlu oluyor. anlatıyor sürekli. aslında normal olan bir davranış. ama bize lüks. şu an mesela istanbul'da çıkıp bir adama gülümseyip "günaydın" desen ya deli midir nedir diye düşünür. ya da ibne galiba der. çoğu "günaydın" dahi demez. çevirir başını gider. bir kadına yapsan, sapık diye düşünür. tacizci zanneder. ya da asılıyorsun olarak algılar. hızlı adımlarla uzaklaşır. nerden nereye geldim, farkındayım ama hepsi bununla ilgili. nezaketimizi de vicdanımızı da gömdük toplum olarak. iş bulabilmek şu yana dursun, stressiz ve dertsiz bir gün geçirebilmek, ağlamamak, sinirlenmemek bile lüks oldu artık. bunlar bile özel tüketim günümüzde ne yazık ki. mutlu olmak, gülmek falan bunlara hiç değinemiyorum bile. arabesk içimize işledi.

  • hulk'u öldürmenin yolları

    çizgi romanlara göre öyle efsanevi bir zorluğu yoktur. belli bir güçten yukarıdaki gamma ışınına maruz kalıp hulk'tan bruce banner formuna geri geldiğinde öldürülebilir.

    civil war ii'de hawkeye bu şekilde okuyla öldürmüştür.

    afacan süper kahraman deadpool'un marvel evrenindeki herkesi öldürmeye devam ettiği deadpool killustrated serisinde; kendisini tokatlamaktan bıkan hulk, pool'u paramparça edip bırakmış ardından da deadpool iyileşip bruce banner formuna geri dönen hulk'un kafasını uçurmuştur.

    hulk'un paralel evrendeki deli yansıması maestro, incredible hulk future ımperfect serisinde doctor doom'un zaman makinesinde geriye giderler ve bruce banner'ı hulk yapan malum patlama anını tekrar yaşarlar. bu patlama maestro'yu öldürse de tarih akışından şaşmaz, banner hulk olur ama o patlama banner'ı öldürmezken gelecekteki versiyonu maestro'nun ölümüne sebep olur. ancak maestro da hulk olduğu için ölmüş sayılır. biraz karmaşık evet.

    old man logan serisinde, süper kötü olarak karşımıza çıkan hulk, çıtır çıtır bir şekilde wolverine'i mideyi indirir. ancak wolverine'in iyileşme yeteneğini hesaba katmaz. wolverine midesinde tekrar eski haline döner ve hulk'u deşerek içinden çıkar. bu sırada hulk ölür.

    incredible hulk'un bir serisinde enteresan bir karakter olan cable ile x-men'in diğer üyelerinden olan storm, team up yaparak hulk'u öldürür.

    bunlar ilk aklıma gelenler. daha fazla da olabilir ama çok fazla da yoktur. ancak şu da bir hakikattir ki, hulk marvel evreninin en güçlü karakterlerinden biri gibi gözükse de çok fazla kez tokatlanmıştır. the thing kendisini tokatlamıştır, thor tokatlamıştır, spider-man patates etmiştir, silver surfer perişan etmiştir. hatta fantastic four'dan susan storm amına koymuş, öldürmekten beter etmiştir. hatta ve hatta dc&marvel özel sayılarında batman ve superman da kendisini tokatlamıştır.

    hulk, bir bölümde red hulköldürmüştür. ikisi de aynıdır. o ölüyorsa o da ölebilir doğal olarak. yani hulk'u öldürmek için bir hulk klonu da yeterli olabilir. bu paralel evrendeki yansıması maestro da olabilir. marvel'ın sikko hero updatelerinden yeni hulk amadeus cho da olabilir she hulk da olabilir. hepsini geçtim abomination da olabilir hatta abomination'ın kendisini öldürmüşlüğü de var yazarken aklıma geldi.

    yani özetle, evet hulk öldürülebilir. hulk birçok şekilde öldürülebilir. kendisinin adamantium'a karşı zayıflığı da varmış wolverine öldürdüğüne göre captain america da kalkanıyla öldürebilir zorlasa. neticede onun da kalkanı adamantium. ayrıca thanos da kendisini rahatlıkla öldürebileceği gibi odin, doctor strange, molecule man hatta magneto kendisini zorlanmadan öldürebilir. jean grey ve dormammu da keza birkaç saniyede kendisini yok edebilir. yani hulk'u öldürmenin abartılacak, hakkında 3 sayfa ve entry girilecek bir olayı yoktur. adam warlock da öldürür. hyperion da galactus da hatta baron mordo da. yollar çok çeşitli olup, değişebilir. en kolay yolu bruce banner olmasını beklemektir tabi ama bazı karakterler için hiç fark etmez. ayrıca kendisini öldürebilir dediğim karakterler ölmez mesela ancak onların da çoğunu kimse bilmez. strange bu aralar popüler de sinema versiyonunu şahsen zerre beğenmedim. benedictli strange öldürülebilir.*

  • oğuzhan özyakup

    bugün selçuk inan performansı göstererek 50 milyon euro len mq'dan 50.000 euro'ya gerilemiş futbolcu. senin zor konsantre olan yapını, sert geçen maçlardaki çekingenliğini sevsinsinler. yetenekli olmasına yeteneklisin de profesyonelliğin manuel fernandes kadar be oğlum. avrupa kulüpleri ne yapsınlar seni? bir de "avrupa hedefim var" tribi yapıyorsun. granit xhaka'dan daha büyük fiyasko olursun. senede 50 maç oynasan bunun 15'inde iyi 35'inde kötüsün. ortan yok. o iyi 15 maçın alayı da güçsüz, iddiasız takımlara. büyüklere geldi mi tıkanıyor haspam. balıkesir'de doğup büyümüş senden 5 yaş ufak cengiz'in gelip takımı perişan etmesini izlersin anca. işte o çocuk 15 milyon euro'ya roma'ya gider. sana kıyıp 7.5'tan fazla vermediler, vermezler de. selçuk inan'a da haksızlık etmeyeyim, o bunun yaşındayken deli topçuydu. bize trabzon'dayken attığı bir gol var ki hâlâ aklımda. birçok zorlu maçta büyük işler yapmıştı. ben oğuzhan'ın bir tane böyle derbi olur, zor anadolu deplasmanı olur, avrupa'da güçlü takımlara karşı olur iş yaptığını hatırlamıyorum. silinip gidiyor hepsinde. yokları oynuyor.

    senden kaç yaş ufak adamlar ne alıp yürüdüler. renato sanchez, tiemoue bakayoko, dele alli, youri tielemans ve daha nicesi. sende yıllardır tık yok. üstüne koymak yok. istikrarlı olmak yok. "5 takım var gitmek istediğim" tribi yapıyorsun. o takımlar da chelsea, arsenal, manu, barça, real. hangi birinde bırak 18'i 25'e girebilirsin? hangisi seni yedek yapar? en fazla rezerve takımlarda oynarsın. hadi türkiye'de yetişmiş olsan neyse. diyeceğim ki yetersiz tesisler, torpilli kötü hocalar falanlar filanlar. bu bahanelerin ardına sığınırdın kesin.

    ama nice efsane oyuncuyu bağrından çıkarmış hollanda'da doğup, büyüyüp orada yetişip, ihtisasını da ingiltere'de genç yetiştirme konusunda kafadan ilk üç'te olan ve dünya'ya nice genci yıldız olarak geri kazandırmış arsenal'da yaptın. üstelik 2 yıldan fazladır da şenol güneş ile çalışıyorsun. böylesine şanslı ve muhteşem bir geçmişe sahip bir insan ilerleyip beast mode'da oynayacağına bu kadar mı geriye gider be kardeşim? bu kadar mı nankör olur, bu kadar mı elindekilerin kıymetini bilmez? senin yerinde olmak isteyen belki yüz milyonlarca insan vardır şu gezegende. ülkedeki futbol dışında başka meslekler yapan ve futbol endüstrisini maddi olarak büyüten nice erkeğin hayalini kurduğu noktadasın. milli takım, beşiktaş, belli bir popülarite, güzel maaş, rahat yaşam, evler&arabalar, güzel kadınlar. bunları bulunca futbola olan motivasyonunu mu kaybettin? "avrupa hedefleri" olan insan ptt 2. lig(1 de değil) topçusu vasatlığında oynamaz çünkü. ordan birini koysak daha çok ısırır, daha çok basardı. savaşırdı.

    sizi izleyen insanların hayatları boyunca çalışsa dahi kazanamayacağı hatta hayal edemeyecekleri paraları belki 6 ayda kazanıyorsunuz. karşılığını da bu kadar ruhsuz, bu kadar isteksiz, bu kadar verimsiz olarak mı ödüyorsunuz? geceleri nasıl rahat uyuyorsunuz oğlum siz? kafanız nerelerde? ha oldu, ha olacak dedik yeni sergen dedik yasin sülün'e dönüştün. buraları okuduğunu biliyorum. tolga zengin ağabeyin ile takılmaya devam et aferin. topunuz bir necip etmezsiniz be. yazık size umut bağlayanlara, sevip, savunanlara.

  • game of thrones

    george martin tombiğinin 65'inden sonra para aşkıyla yanıp tutuşmasından ötürü dizi halinin sıçtığı seridir. halbuki çoluğu çocuğu da yok bu para aşkı nedir gerçekten anlamıyorum geçtiğimiz günlerde kitap hakkında açıklamalar yapmıştı. bu açıklamalarının kolpa olduğunu düşünüyorum. "the winds of winter üzerinde hala çalıştığını ve bitirmesine aylar olduğunu" söylemiş. ben kitapları bitirdiğini ve hbo ile yaptığı sözleşme gereği yayınlamadığını düşünüyorum. the winds of winter çıkmadan nasıl fire and blood'u bitirmeye fırsat bulmuş acaba gerçekten çok merak ediyorum.

    dizi ile kitap epey paralel gitmeye başladı. fark etmişsinizdir. stannis kızını yaktı, öldürüldü. lady stoneheart yok. brienne of tarth gereksizi muntazam bir şövalye gibi takılıyor halbuki en son lady stoneheart'tan merhamet dileniyordu. aegon targaryen yok daenerys iticisine bağlandı tüm targaryen olayı bu yüzden de lord varys'i itin götüne sokmaya yeltendi 7x2'de.(bundan sonrası kitap&dizi ağır spoiler gideceği için spoiler parantezine alayım)

    --- spoiler ---

    halbuki varys beşikteyken aegon'u kaçırıp ortağı illyrio mopatis vesilesiyle eski kral eli ve rhaegar targaryen'ın kankası jon connington'a yollamıştı. o büyütsün, ilgilensin zamanı gelince de getirsin diye. şimdi ne aegon, ne jon connington var. illyrio var 1-2 bölüm gözüktü, o kadar. olmak zorundaydı çünkü hikâye tam olarak daenerys, viserys ve khal drogo kısmından başlamıştı. varys'in kitapta yansıtılan profiline göre varys kimliğini gizlemek zorunda kalan bir targaryen gibi görünüyor. kel olması da tesadüfi değil yani. ancak dizide "ben fakirim, hiçlikten geldim, garibanım, halk ne isterse ben de onu isterim" dedi. kitapta olsa bence ucundan spoiler verirdi dany'e. halbuki o tip söylemler westeros'ta değil türkiye'de iş yapar.

    lady stoneheart ve brienne olayı mesela. beric dondarrion ölüp, dirilmekten sıkılmış ve hayattan zerre keyif almamaktadır. lord of light'ın öyle sapkın bir havarisi değildir. lord'dur beric. dorne sınırlarındaki kara liman'ın lordudur. efsane arthur dayne'in kardeşi allyria dayne ile nişanlıdır. diziyle kitabın aynı doğrultuda gittiği birinci sezonda ned stark tarafından gregor clegane'i yakalaması için gönderilir. gönderilen beric dondarrion buydu.

    https://vignette1.wikia.nocookie.net/…0160723031300

    sonra adamdan haber alınamadı. dizide de bir daha adı geçmedi. sonra pat diye 3. sezonda çıktı. ama alakaları yoktu.

    http://img4.wikia.nocookie.net/…d5/dondarrions3.jpg

    recasting yapılmıştı. kitapta da beric kaybolmuş gibi gözükse de arada bahsedilmişti. gregor clegane kendisini öldürmüştü.

    her ölümünden sonra ilk ölümü öncesindeki normal hayatından kalma anıları unutmaktadır ve bu durumdan artık ciddi yılmıştır. kitapta 21 yaşında olan bu karakterin bu denli büyük bir depresyona girmesi, dizide 40 yaşlarında resmedilmesi de ayrı bir komedidir. her ölüşünde thoros of myr tarafından hayat öpücüğü verilerek diriltilir. red priestlere özel bir öpücüktür, öpen kişinin içinde bir alev oluşur ve ölen kişi lord of light'ın ebedi ateşiyle dirilir. fakat dizide bu sekans yoktur ve red priestler ölen kişiyi dua ederek diriltir. mesela hound ile dövüşünden sonra beric'i thoros of myr öyle diriltmişti keza melisandre de jon snow'u. hayat öpücüğünü bilmeyen red priest mi olur?

    beric görevi gereği gregor'un peşinde dolanır en sonunda onu kıstırır ama gregor malum pek yenilme imkanı olan birisi değildir, beric'i öldürür. beric ölü bir şekilde yatarken, robert baratheon'un ned stark'ın şerefine düzenlediği kral eli turnuvasında beric'in rakibi olan ve beric'i deviren thoros of myr cesedini bulur ve hayat öpücüğüyle ilk olarak burada diriltir. ikisinin ilk olarak turnuvada karşılaşması tesadüfi olsa da thoros, lord of light'ın kendisine fısıldamasıyla beric'i bulur ve olaylar gelişmeye başlar. bundan sonra thoros ve beric birlikte takılır, sancaksız kardeşler olarak lannisterlara saldırmaya başlarlar ama bu süreçte beric 6 defa ölür. bunlardan en komiği şüphesiz lannisterlar tarafından görevlendirilen burton crakehall'un beric ve adamlarını bulduktan sonra girdikleri çatışmada beric'i öldürmesidir. tam lannisterlara neşe içinde haberi vermeye giderken tekrar dirilmiş olan beric'i görünce altına sıçmasına ramak kalan burton, beric tarafından öldürülür.

    harrenhal taraflarında takılırken lannisterlar tarafından yakalanan beric'i lannisterler "ölmüyor bu? nasıl öldürelim? asalım mı gözüne kılıç mı sokalım?" diye oylama yaparlar oylamadan "her ikisini de yapalım" cevabı çıkar. ilk olarak daha sonra arya'nın jaqen h'ghar'dan ikinci isim olarak öldürülmesini istediği amory lorch tarafından harrenhal'da asılarak öldürülür. burda da bir farklılık vardır kitapta harrenhal, roose bolton'un yani starkların elindeyken dizide harrenhal lannisterların elindedir tywin lannister yönetimindedir. kitapta da dizide de arya'nın görevi lord'un sakiliğini yapmaktır ama özneler farklıdır. neyse.

    daha sonra da gregor clegane meşhur büyük kılıcını beric'in gözüne saplar tekrar öldürülür. sandor clegane(the hound) tarafından öldürülmesi de artık kendisine "yeter lan" tepkisi verdirir ama dizide beric, bu durumu oldukça vakur karşılamıştır.

    catelyn stark'ın cesedi red wedding sonrası bir nehirde ölü bir halde sürüklenirken bulunur birkaç haydut tarafından. durumu haber alan thoros ve beric, cesedi görmeye giderler. beric beklenmedik bir anda catelyn stark'ı öper ve hayat öpücüğü vesilesiyle cateleyn'i hayata döndürür. ancak catelyn hayata geri dönerken beric bu sefer sonsuza kadar ölmüştür. bundan sonra catelyn, lady stoneheart olarak yer alır. kesilmiş boğazı iyileşmemiştir, yüzünde birçok yara vardır, günlerce nehirde sürüklendiği için derisi süt rengine dönmüş, saçlarının büyük kısmı dökülmüş, kalanları da derisi gibi beyaz olmuştur. konuşurken sesi anlaşılmaz çıkar, elini boğazına götürüp yarısını kapatmayı deneyerek konuşur ama yine de anlamlı çıkmaz. bu karakterin diziye eklenmemesinin tek bir sebebi vardır o da diğer karakterleri kasmak.

    şöyle ki, brienne of tarth kitapta da catelyn'e yemin eder ve kızlarını aramaya çıkar ama hiçbir kızını bulamaz. bulamadığı gibi yolu orda da jamie ile kesişir. jamie ile kanka olur, işleri bitince işte malum jamie ona kılıç(oathkeeper) ve bir miktar para(holosko) verir. catelyn dirildikten sonra önce yavaş yavaş red wedding'in hesabını sorar onlarca frey'i darağacında sallandırır fakat bu süreçte sırf bir lannister'ın yaverliğini yaptığı için 12 yaşındaki podrick payne'i de astırır. aşırı derecede duygusuz ve intikam dolu bir varlık haline gelmiştir. sorgusuz sualsiz, anlamadan dinlemeden hareket eder onun yüzünden sancaksız kardeşlik'ten kopmalar olmuştur. beric ölünce başlayan süreç lady stoneheart'ın gaddar tavrıyla devam etmiştir. dizide malum podrick halen yaşıyor brienne ile takılıyor falan.

    ancak kitapta da belli bir süre takılan ve podrick ve brienne ikilisi lady stoneheart tarafından yakalanır. podrick'i çat diye brienne'in hemen yanıbaşında astıran lady stoneheart, brienne'in kızlarını aradığı yalanlarına inanmaz ve onu da darağacına çıkarır. kendisine bir teklif sunar. ya asılarak idam edilecektir ya da jamie lannister'ın kellesini getirecektir. brienne de tabii ki ölmeyi seçmez. kitapta hound ile brienne'in savaşması gibi bir durum yoktur. ayrıca olsa hound, brienne'in amına koyar. çok da uzun sürmezdi o savaş. her neyse hound, arya ile takılırken red wedding sonrası aç bir şekilde takılırken bir hana girerler. hani şu bir tavuğa sebep dizide sandor'un bütün hanı kılıçtan geçirdiği kısım. o kadar açtır ki her şeyi yapabilir, bir tavuğa sebep yüzlercesini de öldürebilir ve bundan gram pişmanlık duymaz. öyle de olur. ancak sandor feci açtır, devasa cüsseye sahip bir adamın o açlık, o boy, o zırh, o kılıçla işi zordur. üstelik hayvan gibi de sarhoştur. bütün hanı doğrarlar arya ile birlikte ama sandor ağır yaralıdır. arya'dan kendisini öldürmesini ister. burası da dizide var ama daha sonra. arya da ona merhamet gösterir, üstelik her gün adını intikam listesinde söylemesine rağmen. onu bir ağaç altında ölüme terk ederek gider.

    sandor dizideyken burada ölmüyor malum. kitapta da ölmüyor. sandor(net bir şekilde değil) bir mezarcı olarak tasvir ediliyor ama o kişinin sandor olduğu kesin olarak söylenmiyor. brienne, lady stoneheart'a esir düşmeden önce sansa stark'ı ararken sessiz ada adındaki bir yere gidiyor. istihbaratı sessiz ada'nın rahibiyle paylaşıp, sandor clegane'i soruyor. ancak rahip sandor'u ele vermiyor. zira kendisini ölümden kurtaran da dizideki o rahiple aynı. rahip, brienne'e sandor hakkında bildiklerini anlatırken brienne'in gözü etraftaki bir mezar kazıcıya ilişir. bu kişi ebat olarak hayvani bir cüsseye sahiptir. gözü bir yerden ısıracak gibidir ama ısıramamıştır çünkü sandor ile karşılaşmamıştır. dizinin 7. sezon 1. bölümünde zorlama bir sahne vardır. sandor vaktiyle karşılaştığı ve ölümlerinden sorumlu olduğu baba&kızı gömmektedir. ancak aslında burda kazdığı mezar, kitaptaki grave digger sandor'a göndermedir. başında dikilen şahsın da başka bir dinden de olsa bir rahip olması(thoros of myr) tesadüf değildir.

    farklı şekilde olsa da brienne ve sandor yaşıyorlar, misyonları hem var hem yok. lady stoneheart yok. o misyonu arya'ya verdiler. arya pat diye bir bölümde hepsini kesti, biçti, zehirledi. insanın içi pek soğumuyor açıkçası o kadar çabuk olunca her şey ama kitap bir gün çıkarsa daha doyurucu bir anlatımda olacağını ummaktayım. şimdi dizide sandor, beric, thoros falan toplaşıp suicide squad gibi bir göreve gidiyorlar. sızdırılmış 7. sezon senaryosunda ne yapacakları belli. onu anlatmayayım ama kitapta böyle bir ihtimalin olmayacağını zaten biliyorsunuzdur.

    beric ölü, sandor sessiz ada'da. thoros, lady stoneheart'ın yanında. yani böyle bir şey olmayacak kitapta. senaristler son çıkan kitabın bittiği yere kadar iyi kötü idare ettiler işi. ancak sonrasında büyük sıçtılar. ağır sıçtılar. olay sadece şu karakter var, bu karakter yok olayı değil. tamam uyarlama dizi en nihayetinde ama olay akışları, karakter detayları, hikayenin gidişatı falan gerçekten bir çıkmaza girdi. tamamen hollywood işine dönüşmeye başladı. finali iyiyle kötünün savaşı ve göt zoruyla iyinin kazanışı falan olacak. o da bariz belli görünüyor. ama kitapta ben mutlu bir son olabileceğine george martin'in yazdığı her boku okuduğumdan pek ihtimal vermiyorum fakat şöyle de bir durum da var. yine kitapla alakalı.

    kitabın adı malum, a song of ice and fire. buz ve ateşin şarkısı. kitapta daenerys'in ölümsüzler evi macerası diziyle aralarında dağlar kadar büyük bir farkla geçti. dizide sadece khal drogo ve doğmamış ölü çocuğunu gören daenerys, kitapta ise drogo dışında; karla kaplı taht odasını ve duvarı görmektedir.

    her tarafta ölülerin olduğu bir ziyafet görür daenerys. bu ürkütücü atmosferde ise en dikkat çeken, kafasına kurt kafası dikilmiş ve tahtta oturan bir adamdır. kurdun kafasında ise bir taç bulunmaktadır. george martin burda yine spoiler vermiş. tıpkı kitabın en başında ölmüş geyik ve kurdun durumu gibi bir durum var. henüz robb stark bu pasaj yazılırken ölmemişti.

    daha sonra daenerys, abisi viserys'i andıran bir adamı görür. adamın yanında bir kadın vardır. kadının ellerinde ise yeni doğmuş bir bebek. adam "aegon, krallara yakışan bir isim. o vaat edilen prens ve onun şarkısı buz ve ateşin şarkısı" diye bir şeyler söylemektedir. aynı adam bir süre sonra "bir ejderin üç başı vardır" der.

    şimdi burada bir metafor değil aleni bir gerçek var. rhaegar targaryen'in zaten elia martell'den aegon isminde bir çocuğu var. ancak daenerys'in gördüğü kadın elia mı yoksa lyanna mı orası bilinmiyor. malum, varys gregor clegane ve ekibi yatak odasını basmadan önce aegon targaryen'i kundağından alıp yerine bir köylünün bebeğini koyuyor. gerçi burası da nispeten teori ama %90 gerçek olan bir teori. aegon halen sağ, güçlü ve zeki bir genç. ama buz ve ateşin şarkısı değil. rheagar ateş ama elia zehir. jon snow'un lyanna ile rhaegar ile çocuğu olduğu ve gerçek adının aegon olduğu da artık 1-2 bölüm sonra dizide(kitap çıkarsa da artık ne zaman) açıklanacak. bran'ın gördüğü visionlar falan tam kilit yerde bitmişti malum. jon tam hatlarıyla "buz ve ateşin şarkısı" yetmediği gibi rheagar spoiler bile vermiş aegon ve rhaenys iki oğlu ama üçüncüyü istemekte fakat elia martell'in rahatsızlığından ötürü tekrar bir doğum yapması da mümkün değildir. ejderha'nın üçüncü başı da hal böyleyken jon snow oluyor. mesela şey geyiği var ya "abi targaryen olsa sarışın olurdu" muhabbeti. jon siyah saçlı doğru, anasından almış o geni. targaryen geni full baskın değil rhaegar'in büyük oğlu rhaenys mesela anası gibi esmer, kahverengi saçlı. kitapta üç başlı ejder; aegon, jon snow ve daenerys. üç tane de ejderha var. bu elde. daenerys'in ölümsüzler evi'nde gördükleri de tam olarak bitmiyor.

    "duvar'ın tepesinde açan açık mavi bir adet gül. gölgesi olmayan mavi gözlü bir adam ve elinde parlak kırmızı bir kılıç."

    duvar'ın tepesinde açan mavi gül jon snow'dur. mavi kış gülü, kışyarı'nın cam bahçelerinde büyüyen bir çiçektir. lyanna'nın mahzendeki mezarında bu güllerden bir demet görünür kitapta. ayrıca rhaegar'ın her şeyin başlangıcı olan harrenhal'daki turnuvada lyanna stark'a verdiği taç, mavi kış güllerinden yapılmaydı. aşklarının meyvesi jon snow da doğal olarak mavi gül olarak simgelenmiş bu görüşte. ancak gölgesi olmayan mavi gözlü adam night's king. o çok açık. elindeki parlak bir kılıç da muhtemelen kılıç değil bir ejderha. night's king'in hem ölülerin lideri hem de azor ahai olma durumu yok. "vadedilen prens" kalıbı daenerys'e zerre uygun değil ancak daenerys çat diye "evet bana uygun" diyerek ünvanı hemen kabullendi ancak aynı ünvanı jon snow dizide reddetmişti melisandre'nin "sen vadedilensin" demesine rağmen. o zaten jon snow ancak bu onun farkında değil çünkü he knows nothing.

    daenerys'in gördüğü o malum visionda rhaegar'ın robert baratheon ile düellosu ve rhagaer'in ölümü ve ölürken ağzından "lyanna..." demesi de görünmektedir bu arada. hepsi tek tek sıralanmış. jon snow ortalığın anasını ağlatacak belli. kitapta daenerys'i öldüreceğini de düşünüyorum malum azor ahai olmak kolay değil ama dizide daenerys ile sevişip(daenerys çocuk doğuramayacak olmasına rağmen) muhtemelen bir çocuk da yapacaklardır. klişe hollywood serüvenine dönüşmüştür özetle.

    birçok karakter yoktur dizide bunun sebebi olarak bazılarının kabak gibi spoiler verebilecek olmasını engellemek olduğunu düşünsem de bazılarının olmaması saçmalıktır, ne cgi ile ne de ek masrafla açıklanabilir. mesela patchface renyl'nin ölümünü, red wedding'i ve stannis'in king's landing'teki savaşı kaybedeceğini şarkıları arasına serpiştirmiştir. ürkütücü de bir karakterdir. herkes ondan çekinir bir tek arkadaşı stannis'in kızı shireen kendisiyle arkadaşlık yapar. ser davos, melisandre hatta yer yer stannis de ürker bu elemandan. soytarıdır. stannis, robert ve renly'nin babası steffon baratheon, kendisini volantis'ten bulmuştur. "stannis'i bile güldürebilir" diyerek yanına aldığı patchface ile fırtına burnu'na kadar gelmiştir ama orda çıkan bir fırtınada gemileri alabora olur. steffon, karısı ve yüz adamı bu fırtına sonrası ölür. üç gün sonra patchface karaya vurur ve hâlâ yaşamaktadır. kimse o üç gün nasıl yaşadığını anlayamaz. aşırı zeki ve esprili olan patchface kazadan sonra garip bir hale bürünür. hatta dizide olmamasına rağmen sürekli söylediği it's always summer under the sea dizide shireen seslendirmişti. patchface'in olmaması anlamladırılabilir ama patchface'in şarkısını söylettirmek? epey enteresan.

    yine baratheonlardan robert'in piç oğlu edric storm. stannis'in karısının kardeşinden olan edric, stannis'in düğününde ve stannis'in yatağında imal edilmişti. dizide adı geçmemiştir, yoktur. onun rolünü gendry waters'a yüklemişler. melisandre genry'nin değil edric'in kanının peşindeydi. babasının birebir kopyası olan ve hatta babasının kendisine özel yaptırdığı kendi savaş çekicinin küçük bir kopyası da vardı kendisinde. ser davos, gendry'i değil edric'i kaçırtmıştı. kitapta hâlâ sancaksız kardeşlik ile takılmakta lady stoneheart ve thoros of myr ile görünmekteyken, dizide arya'yı satıp onlarla kalmasına rağmen 7. sezonda gendry'i o ekipte göstermemişlerdir. senaristlerin sıçtığını da burdan da anayabilirsiniz. dizide böyle birleştirilen bir diğer iki karakter ise tyrion lannister'ın janos slynt'i görevden aldıktan sonra şehir muhafızları komutanı olarak atadığı jacelyn bywater ile bronn'dur. dizide jacelyn yoktur "zaten ölüyor aq" diyerek onun şehir muhafızları komutanlığı rolünü de bronn'a eklemişler. bronn zaten aynı bronn.

    dizide birleştirilen son karakter ise victarion greyjoy ile euron greyjoy'dur. zaten senaristlerin en büyük sıçışı da greyjoy ailesidir. bu hikaye döngüsü o kadar kıt, o kadar batak ve o kadar saçma bir hale girmiştir ki gerçekten trajikomik bir duruma dönüşmüştür. öncelikli olarak euron greyoj kitapda kara saçlı, kara gözlü, uzun boylu, kaslı, yakışıklı ve dengesiz bir karakter olarak resmedilmiştir. dizide ise sarı saçlı, renkli gözlü, ortalamanın bir tık üzerinde ve çirkin bir adamdır. victarion kitapta pov karakterlerden biridir. onun gözünden okuruz maceraları. ancak dizide yoktur. pov bir karakterin dizide olmaması saçmalıktan başka bir şey değildir. çift elli balta kullanır, iron fleet'in reisi olmasına rağmen ve sürekli gemi üstünde olmasına rağmen ağır bir zırh giyer. bunun sebebi de hem çok gözü kara olması hem de dindar olmasıdır. boğulursa da boğulmuş tanrı'nın yanına gidecektir ya da boğulmuş tanrı onu kurtaracaktır. çok iyi bir savaşçıdır, odundur, hödüktür, belki çok kurnaz bir adam değildir ama zekidir. ejderha borusu kendisindedir. euron ise ağır orospu çocuğudur. dizideki çift elli balta kullanımı ve ağır zırh gibi özellikler euron'a geçirilmiş ve böylelikle karakterler bağlanmıştır. euron hırslı bir orospu çocuğudur. balon'u çaktırmadan gelip, öldürüp, ölümünden bir gün sonra gelerek krallığa aday olmuştur. zamanında victarion'ın tuz karısına(cariye gibi) tecavüz etmiş, victarion delirip euron'u öldürene kadar dövmüştür fakat araya giren balon greyjoy "pyke'ta kardeşi öldürmek büyük bir suç olduğunu ve yasaklandığını" hatırlatarak victarion'u vazgeçirmiş, euron'u da sürgün etmiştir. doğal olarak victarion, euron'dan nefret etmektedir. balon'a büyük saygı duymaktadır ve sevmektedir. diğer kardeşleri aeron greyjoy boğulmuş tanrı rahibidir, euron geldiğinde onunla konuşur ve balon dahil 3 kardeşini nasıl öldürdüğünü itiraf eder. kral euron seçilir. asha ve theon kitapta stannis'in esirleri olarak kuzey'de bulunmaktadırlar bu arada. asha'yı da rickon ve bran'ın yanındaki osha ile karışmasın diye süper zekalı senaristler dizide "yara" olarak yaratmışlar. yarrak kürek bir konuma sokmuşlar. ultra çirkin bir karının asha olarak oynatıldığı dizideki hali kitapla 180 derece zıttır. asha çekicidir, lezbiyen değildir. qarl adında bir elemanla sevgilidir. önüne gelen her kadınla sevişmeye çalışmaz, gururludur ve iyi bir savaşçıdır. theon ile karşılaşmaları, bolton muhabbetleri falan kitapla feci zıttır. kuzey'e ayak bastıktan sonra ne kendi, ne de theon geri dönebilmiştir. ne donanmadaki gemileri çalıp kaçamışlardır(zaten o gemiler de victarion'da aq) ne de deanerys'in yanına gidebilmişlerdir. zaten george martin zeki adam, pyke'ta bir tane ağaç kalmamışken böyle bir şeyi yaptırsa ve euron'a donanma inşa ettirmek zorunda kalabilirdi ama senaristler buna rağmen pat diye euron'a "1000 gemi" inşa ettirmeyi başarabilmişlerdir. gerçekten üst düzey bir gerizekalılık örneği. kitapta greyjoylar büyük yer tutarken dizide son 2 sezondur hafiften yer tutmaya başlamıştır. son olarak euron greyjoy kitapta bir adet ejderha yumurtası sahibidir ama ejderha'yı çıkartamayınca sinirlenip yumurtayı denize fırlatmıştır. bu da üç başlı ejder olayının kitaptaki bir başka ispatı olarak yer tutmuştur. dizideki zırhı victarion'ın zırhı gibidir kendi valyria çeliği zırhı değildir. dizideki euron'a ait tek doğru şey tayfasının dilinin kesik olduğudur. ellaria sand gemide kendilerini esir almaya gelen euron tayfasına "bizi öldürün" diye bağırır, tayfanın lideri sadece kafasını sallar. konuşmamasının sebebi euron tarafından hepsinin tek tek dillerini kesilmiş olmasıdır.

    renly baratheon ile loras tyrell sevgili değillerdir, birbirlerini sikmezler. loras ailenin üçüncü ve en küçük oğlu olduğu için pek de siklenmez. o kadar siklenmez ki çocuk yaşta renly'nin yaveri olarak yanına verirler. araları iyi diye "birbirlerini sikiyorlar" söylentisi yayılmıştır. ancak kitapta böyle bir olay yaşanmamıştır. ailesi renly'nin krallığını destekleyince kendisi de gökkuşağı muhafızları lord kumandanı olmuştur. daha sonra da kral muhafızı olarak yer almış, ejderha kayası kuşatması'nda cersei tarafından oyuna getirilmiştir. üzerine kaleye taaruz ederlerken bolca kızgın yağ dökülmüştür. öldü zannedilmiştir ama ağır yaralıdır. dizide ise iyice ruh hastası yapılan cersei tarafından adeta bir bombalı saldırıda öldürülmüştür. kuvvetle muhtemel yeni kitapta var olacak, cersei'nin ağzına sıçmak için de fırsat kollayacaktır. ayrıca kendisi dizide yansıtıldığı gibi ağır gay değildir. efemine bir karakterdir hatta gay bile olabilir ama bir erkeğe yürümüşlüğü, sevişmişliği kitapta geçmemiştir. hep arkasından "cinsel tercihi farklı" şeklinde dedikodular vardır. çok iyi bir savaşçı, genç ve küstahdır. ayrıca iki ağabeyi willas tyrell ve garlan tyrell dizide yoktur. ondan dizi senaristleri tyrell'leri pat diye harcayabilmişlerdir. willas topaldır, oberyn martell ile bir turnuvada dövüşürken atından düşmüş ve ayağını kırmıştır. kendini hayvan yetiştirmeye, sanata ve bilime vermiştir. ailenin en büyük çocuğudur. garlan ise loras'ın tip olarak birebir kopyası olup ondan epeyce bir uzun ve daha iri, daha da iyi bir kılıç ustasıdır. 4-5 kişiyle aynı anda başa çıkan garlan tyrell, blackwater bay savaşında renly baratheon'un zırhını giyerek savaşmıştır baratheonlara karşı ve askerleri korkudan altına sıçırtmıştır "renly'nin ruhu geldi" diye. epey bir kişiyi kesip biçmiştir. savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. şimdi böylesine taşaklı ve baskın bir karakter varken nasıl olur da tyrelleri tak diye harcayabilirsin? harcayamazsın ondan ötürü senaristler diziye bu karakterleri eklememişler ve tyrelleri bitirmeye karar vermişler. ayrıca margaery tyrell de ölmemiş, inanç kendisini serbest bırakmıştır.

    gelelim brynden tully'e nam-ı diğer blackfish. dizide çok gösterildi. 2-3 sahnede vardı. 6. sezonda gereksiz yere öldürüldü. o kısma kadar kitapla aynı doğrultudaydı ama blackfish yüzerek kaçmıştı. 2-3 tane dallama lannister askerinin öldürebileceği bir adam değil aksine efsanevi bir savaşçı, epey başarılı bir komutandır. ayrıca o kuşatmada dizide öldürülen robb'un karısı jeyne westerling yaşamakta ve blackfish'in yanındadır. kuşatma sonrası jaime tarafından ailesine geri götürülür, robb'dan hamiledir. aynı şekilde brynden ile akran ve bir o kadar iyi savaşçı olan barristan selmy deanerys'in yanındadır ve halen hayattadır. ayrıca selmy'nin konseyinde yer alan ve epey komik bir karakter olan strong belwas da dizide olmayan karakterler arasındadır.

    belki de kitapla dizinin en ayrı olduğu noktalardan biri de stannist'tir. stannis sağ. ser davos onun emriyle rickon stark'ı bulmaya gidiyor. rickon da sağ. yani davos da jon snow ile birlikte değil. davos sevilen bir karakter olduğu için ana karakterin yanına kaydırdılar. davos'u bu kadar sevdirmelerinin sebebi, karakteri çok trajik bir hale kaydırmaları olsa gerek. davos'un bir tane oğlu vardı ve o da savaşta öldü tribi komik zira davos'un kitapta 7 oğlu var hatta 6. oğlunun adı stannis seaworth. yancılıkta son nokta. ayrıca stannis başarısız bir adam da değildir kitaptaki yaşayan en iyi komutan olarak görünmektedir ve kuzey'deki savaşlarda jon snow'un da katkılarıyla epey iyi işler çıkarmıştır. kuzey'in desteğini almıştır. bravoos'tan paralı askerleri beklemektedir. vasiyet olarak da "eğer ölürsem demir tahta kızım shireen geçecektir." emrini verir ama dizide yaptığı bütün savaşları kaybetmiş, alakaya maydanoz bir şekilde brienne of tarth tarafından öldürülmüş, kızını cayır cayır binlerce askerinin gözü önünde yaktırmıştır. bu dizinin senaristlerini hakkaten sikmek lazım. george martin hiç mi karışmıyor bu işlere gerçekten anlam veremiyorum. ben olsam "napıyorsunuz aq çocukları böyle mi tasarladım ben karakteri siktirin gidin. bloğa falan yazın senaristlik sizin neyinize aq." der siktir ederdim ama maalesef o işler böyle olmuyor.

    keşke olsaydı. yani çok sevdiğim diziyi onca sevdiğim karakter yokken bile heyecan ve büyük bir zevkle izliyordum 2 sezon öncesine kadar. hiçbir zaman da kafamda "kitap daha iyiydi" demiyordum, iyi uyarlanmıştı. yer yer saçmalıklar vardı, kitapta olmayan karakterlerden ziyade kitapta olmayan birçok sahne(örneğin ned stark vs jamie lannister düellosu) diziye ayrı bir renk ve heyecan katıyordu. sürükleyici bir şekilde izliyorduk ama artık boku çıktığı için gönül rahatlığıyla kitabı daha güzeldi diyebilirim. yemişim cgi'ını da, çekim masrafını da. bu aq kabızı senaristler bu işten anasının amı gibi para kazanıyorlar. gayet iyi kotarabilirlerdi 5. sezondan sonra sıçıp sıvamaya başladılar. deanerys'in her geçen gün daha itici ve sevimsiz bir hale gelmesi de tamamen senaryoda aegon'un olmamasından. ayrıca senaristlerin pro-feministliği de diziyi siken bir diğer etmen. "kız kardeşlik kazanacak" tribiyle o kadar uğraştılar ki ana senaryo ellerinden kaydı. sayko bir cersei, mal bir deanerys, orospu bir sansa elde kaldı. insanların içini soğutan yegane karakter ise arya. jon snow'un ramsay'i fantastik bir şekilde öldürmesini beklerken sansa'nın girip, köpeklere yedirmesi mesela sizce tesadüfi mi? ya da kitapta yaşayan bütün karakterleri tak diye bir binanın içinde sıkıştırıp havaya uçuran cersei saçmalığı? tüm kötüler 3-4 sezon max 5 sezon sonra ölürken cersei'yi archevil haline getirip halen öldürmemeleri ve muhtemelen dizi finaline kadar sağ tutacakları gerçeği de göz önündeyken daha fazla izlenmese de olur ama meraktan izleyeceğim. zaten okudum sızdırılan senaryoları. iki sezondur sızdırılması da sizce çok saçma değil mi? bilerek sızdırılıyor bence, george martin çaktırmadan kitap pr'ı yapıyor bile olabilir bu vesileyle. ben yine de kitapları bekleyeceğim ve bu spin-off dizileri bekleyeceğim. george martin kısıtlama ve dalyarrak senaristler olmadan, reyting kaygısı gütmeden(zaten artık daha ne kadar popüler olabilir ki sıçsa izleyecek millet) spin-offları gayet güzel işleyecektir. roberts's rebellion en cazibi gibi dursa da en çok piyasaya oynayacakları dizi o olacağı için ondan umudum yok ama tales of dunk and egg ve ser duncan the tall'u merakla beklemekteyim. okuyan varsa helal olsun ben de bu kadar uzun olacağını tahmin edemedim ama yazdıkça yazdım, sinirlendikçe daha da yazdım aklıma ne geldiyse yazdım. yazmadığım karakterler de vardır illa ki ama bu kadarı kâfi en nihayetinde insan okuyacak bunları.

    --- spoiler ---

  • khouma babacar

    transferi için ahmet bulut'un floransa'ya gittiği striker. bu da demek oluyor ki babacar beşiktaş'ta. beğenirsiniz beğenmezsiniz de ortalama falan değildir bu adam. 4-5 yıl önce avrupa'nın en geleceği parlak 3-4 santraforundan biriydi. rakipleri teker teker silinirken babacar, fiorentina'da hep oynadı, hiç seviyeyi düşürmedi.

    tomas necid bursa'ya(yermek için demiyorum) kadar düştü, vaclav kadlec kendisinden beklenen o büyük sıçrayışı asla gerçekleştiremedi almanya'ya da gitti ama olmadı çek cumhuriyeti'nde hâlâ. yaya sanogo olmadı. arsenal transfer etti ama bendtner'e, giroud'a bile büyük şanslar tanımış adamın gözüne giremedi üstelik fransızdı ama olmadı. serbest bırakıldı bu yaz toulouse ile anlaşmış. orda da martin braithwaite, ola toivonen, andy delort ve corentin jean'den sonra 5. santrafor olacaktır. bojan ve balotelli'nin hali ortada. luc castaignos ve connor wickham da patates oldular. wellington silva, lucas piazon, sergio araujo, ante vukusic, borja baston(yeni guiza kariyer olarak aynı) ve daha niceleri tutunamayıp genç yaşta ıskartaya çıktılar. bir tek lukaku o dönemden patladı o kadar. cedric bakambu da o kadar olmasa da kaybolmadı. başka sayılabilecek isim yok.

    ancak babacar kaybolmadı ve şımarık da davranmadı. çalıştı, kiralanınca maksimum performansı gösterdi ve yer etti kadroda. size italya ligi gazoz ligi gibi geliyor olabilir ama dünya'da premier lig ve ligue 1 de dahil en sert futbolun oynandığı ligtir italya. dünya'nın en iyi stoperleri nerden çıkar? tabi ki italya'dan. bu ekol yıllardır da sürer. gol atmak zordur, genç yaşta parlayan strikerlar olduğu gibi bazıları da 30'undan sonra iş yapmaya başlar antonio di natalie ve dario hübner gibi. mesela bu sezon andrea belotti'nin performansı epey sürpriz ve sansasyonel oldu. immobile'nin torino zamanlarındaki etkiden daha büyüğünü yarattı. kimse beklemiyordu ama oldu. bunun sebebi ne peki? son 3 sezonda hasbel kader oynamış adamın(kendisi babacar ile aynı yaşta) bu sezon ortalığı dağıtmasındaki en büyük etken süreklilikti. önceki zamanlarda belotti yedekti. oyuna sonradan dahil edilirdi. bu sezon as oyuncu oldu ve kendini ispat etti. babacar'ın da kendini ispatlamaya ihtiyacı var ve bu fiorentina'nın yedek santraforu olarak başarabileceği bir şey değil maalesef.

    kaldı ki fiorentina mohamed salah'ın ve juan cuadrado'nun(yedek de joaquin vardı) oynadığı dönem dışında iyi bir hücum hattına sahip olduğu da pek görülmüş şey değil. rakiplerinin kadro kalitesi ve hücum yaratıcılığı olarak epey gerideler. kaliteli orta sahaları ve kanatları pek yok. bir federico bernardeschi ve borja valero ile olmaz o iş. mario gomez de bu yüzden yapamadı orada sakatlıkları da bir etkendi ama genel olarak kendisini besleyecek adam yoktu. kadronun gerisi de mezarlık gibi. federico chiesa ve ianis hagi gibi iki efsanenin genç oğulları da takım kadrosu içinde. genç bir takım ama rakiplerinin hücum olarak epey bir gerisindeler. babacar'ın şansı da rotasyon olsun diye alınan nikola kalinic'in absürt performansından ötürü azaldı. şimdi diyebilirsiniz ki "ulan kalinic gösterdi kendini bu niye gösteremedi?" diye. kalinic 88'li. babacar 93'lü. kalinic şampiyonlar ligi'nde, premier lig'te oynamış bir adam. 6 yıllık tecrübe ile önüne geçti. bu durum bile babacar'ın banko oynatılması durumunun altını çiziyor.

    aboubakar gelmeden önce de "yav o iş yapar mı? o kim ki? bitmiş" ıvır zıvır deniyordu. ilk 6 ay da itin götüne sokuldu. sonrası malum. bu eleman müthiş takım oyunu oynuyor. talisca falan bu yıl sakatlanmazsa geçen sezondan daha fazla gol atar. quaresma, caner, adriano gibi müthiş ortacılar varken marcelo ve talisca ile hava toplarında gol aradık aboubakar efendi o cüsseye rağmen hava toplarında fare gibiydi. bu eleman yazar hava toplarını. aboubakar gibi spectacular goller atamaz ama boş kaleye ve karşı karşıya da kaçırmaz. üç beş kişi yazmış, baktım "leblebici değil" demiş. birader sizin futbol anlayışınızı sikeyim çok afedersiniz. leblebici diye bir striker türü yok amına koyim. poacher ise dediğiniz şey o başka. gören de hep böyle inzaghileri, crespoları oynattık zanneder. ulan 3 yıl önce hugo almeida'ydı bu takımın santraforu el insaf. gignac gelirse eyvallah o dediğiniz tarzda bir adam ama alınamazsa da buna burun kıvırmayın sonra başlığı altına gelip "boynuma dolaaaaa" diye çok yazarsınız.

    son olarak da henüz bu sezon hiç daha adı geçmeden kendisinin transfer edilmesinin mantıklı olacağını söylemiştim.(#69141376) işin bu raddeye gelmesi beni çok sevindirdi. epey bir kanat oyuncusu ve stoperle de ilgili entry girdim. umarım onlardan biri de denk gelir.*

  • eloy blackemperorogullari

    yazdığı entrylere bakılırsa format nedir, sözlük nasıl kullanılır pek bilmeyen bir yazardır. bu adamı sözlüğün başına getirmek epey iyi mizah. sözlükte de mi torpil döndürüyorsunuz amına koyim.

  • kim milyoner olmak ister

    çıkarılan tipleri özellikle seçen ve torpil döndüren programdır. rejisi gerçekten berbat ötesidir. bundan 6 ay önce başvuru yapmıştım, aradılar gittim atv stüdyosuna. 50 kişi var. 2 kapılı bir odadayız. iki kapıda da ikcı tipli; biri şişko bir abla diğeri ise aşırı kıl, halka küpeli, hafif kırlaşmış saçlı, kısa boylu, kot ceketli bir adam var. adayların ismi iki ikcıya da eşit dağıtılmış. yarısını biri almış yarısını biri. içerden bağırarak isimleri söylüyorlar.

    dikkat ettim kimi çok uzun, kimi çok kısa kalıyor adayların. bu işte bir ibnelik olduğunu düşünerek, kıl abinin odasının yanındaki boş sandalyelerden birine yanaştım. içerdeki konuşmaları dinliyorum. iri yapılı, gayet ortalama zekaya sahip bir eleman girdi. bilmem ne bilmemneoğlu adı. hatırlamıyorum. "ben bilmemnerden bilmemkimin kuzeniyim abi" falan yaptı. kıl reis "aaaaaaaa öyle mi eee anlat" falan yaptı. 15 dakika konuştular. saat tuttum. "tamam senin yarışma kesin koçum" dedi. çıktı eleman sonra bir kızın adını okudu. belli üniversite öğrencisi, normal kız. ufak tefek bir şey. o kız içerde 30 saniye durdu.

    balık etli ablanın odasına girenlerin de bir kısmı 10-15 dakika kalıyor ama tesadüf ben kıl reise denk geldim. adımı okudu, girdim içeri. çok soğuk bir merhaba ile karşıladı. oturdum, okuluma baktı. ne iş yaptığımı falan sordu. çok böyle istemez istemez şekilde. hobileri falanı filanı sordu 40-50 saniye geçti ve kritik soruyu sordu. "ne kadar hedefliyorsun" 1 milyon dedim. "ehehehe" diye güldü. "herkesin paraya ihtiyacı var, benim de var. işsizim, ailemin eline bakmak istemiyorum. en kötü 250.000 almak isterim" dedim. sanki adamın anasına, avradına sövmüşüm gibi yüzü düştü. ve sadece "peki" dedi. "yarın öğlen 19:00'a kadar biz seni arayacağız. aramazsak da anlarsın :)))" gibisinden bir şey söyledi. pederle gitmiştim ben, tam arabaya bineceğimiz sırada 2 tane kızcağız geldi yenibosna metrobüse nasıl çıkarız diye sordular. peder de babacanlık yapacak ya "bırakalım isterseniz" dedi, kızlar da olur dediler. yol boyu gidene kadar sohbet ettik çocuklarla. onlar da balık etli ablanın tarafındalarmış. bir kızı içeri almış, kız da bir referans ismi vermiş. balık etli abla ajansı arayıp teyit ettirmiş "tamam 2 ay sonraki çekimlere yazıyorum seni" falan diye bir şeyler söylemiş. onların da ümidi yoktu, benim de kalmamıştı.

    eve geldim, arayan soran yok. ertesi gün de olmadı. 2 hafta sonra aramışlar, uyuyordum. oto cevap çıktı, kayıt bıraktım. ertesi gün aradılar, inanılmaz bir hışımla açtı telefonu arayan abla. "buyrun bizi aramışsınız" dedi "hayır dedim siz beni aramışsınız ben de ona döndüm" dedim "adınız soyadınız nedir" dedi, söyledim. "hayır yanlışlıkla olmuş" dedi ve çat diye yüzüme kapattı. tekrar arayıp feci şekilde rencide etmek istedim ama bir süredir öfke kontrolü üstüne çalıştığımdan kendimi frenledim ve siktir edip hayatıma devam ettim. taa ki bir arkadaşımın facebook'ta yüklediği videoları görene kadar. mevzu bahis arkadaş reklamcı, ajansta çalışıyor. videoyu çeken şahıs. yanındakiler de öyle zannedersem, kızdan eminim de çocuğu bilmiyorum. videolar da şunlar:

    part1 : https://www.facebook.com/…880674055/?type=3&theater

    part2: https://www.facebook.com/…880254055/?type=3&theater

    part3: https://www.facebook.com/…880274055/?type=3&theater

    sizce bu tesadüf olabilir mi? 4 arkadaş evde oturmuşlar, aynı bölümde yarıştıkları yarışmayı şarap içerek izliyorlar ahahahahaha. sonra öğrendim ki her şeyde torpil dönüyor. feci. ülkede akan nehirler bile yataklarında akabilmek için araya delta, plato falan sokuyorlar. ben artık buna kanaat getirdim. rüzgar esebilmek için, yağmur yağabilmek için, belki de güneş doğmak için. burada hep torpil vardı, hep adam kayırmacılık vardı da son 15 yıldır yükselerek artan ve artık bokunun da boku çıkan bu işten midem mecazen değil bayağı fiilen bulanıyor ve gerçekten kusasım geliyor. adamım yok, birinin memleketlisi değilim, nüfuzlu ve siyasetle uğraşan akrabalarım yok. bu sebeple ne iş bulabildim 1 yıldan fazladır, ne de sikko bir yarışmaya girebildim. buraya normal insanların, normal başvuruyla çıktığını düşünen illa vardır. ancak gerçekte öyle olup da çıkan 2200 yarışmadan varsa 10-20'dir sayısı. onlar da herhalde balık etli abla ile, kıl abinin vicdanlı bir anına denk gelmiştir.

    gerçekten zeki ve kültürlü olduğu belli ancak adamı olmayan insanları direkt eliyorlar. çünkü onların da sabit bir gideri olmak zorunda. misal ben kabul edildim ve 1 milyonu aldım diyelim, adamlar bu miktarı 20-30 programda veriyorlar totalde. 1 yarışmada verirlerse, bunun üstesinden gelemezler. nerdeyse 20 yıldır bu program devam ediyor ve hiç 1 milyonu alan gördünüz mü? sanıyorum bir kere geldi biri 1 milyonuncu soruya onda da kız bilemedi. fakat bu program bir uyarlama ve orijinali amerikan, who wants to millionaire yarışması. şuradan ilk yayınlanmaya başladığı günden bugüne kadar tüm dünya genelinde 1 milyonu cukkalamış yarışmacıların listesini görebilirsiniz ve elbette ki bu yarışmacılar içersinde bir tek türk yarışmacı yok: https://en.wikipedia.org/…onaire?_top_prize_winners

    bunu niye paylaşıyorum, çünkü yukarıdaki söylediklerimi "torpille ne alakası var yaaaa" diye düşünen olursa şunu görüp emin olsun diye. şayet bu ülkedeki bu yarışmada böyle bir torpilcilik sistemi olmasaydı, birinin oğlu birinin kızı, birinin tanıdığı şeklinde yürütmeselerdi çarkı, 15 yılda eminim ki en az 4-5 tane de türkiye'den yarışmacı olurdu o listede. bangladeş'ten, nijerya'dan, kazakistan'dan endonezya'dan, sri lanka'dan, vietnam'dan, letonya'dan hatta suudi arabistan'dan bile kazanan ya da kazananlar çıkmışken türkiye'den çıkmaması sizce de çok ama çok fazla tuhaf değil mi? neden acaba. boşa izleyip, konuşup da şu kötü programa reyting aldırmayın. semih varolların, mustafa mısırların çıkarıldığı program bu. anca tikiyi çıkarırlar, gereksiz fenoları çıkarırlar. he bir de aylık net kazancı en az 20.000 tl olan profesörleri çıkarırlar yurtdışındaki oğluna gitar alsın diye kazandığı ödülle. seni beni çıkarmazlar, kazanarız diye. ihtiyacımız var diye.

  • amanda cerny

    ekşi sözlük'ün kalitesinin ne seviyelere düştüğünün göstergesi olan kadındır. eskiden olsa 3-4 entry girilir max 5. entry'de aslında olayın ne olduğu çözülürdü. şimdilerde 50 entry'de dahi çözülemez hale gelmiş. olay bir viral reklamdır, 3-5 insan hariç bunu epey bir eleman yemiştir. bir de aşırı kötü espriler olmasına rağmen kakır kakır gülmüşler. gerçek sandıkları için mi? yoksa espri eşikleri çok düşük olduğu için mi?

    mevzu bahis kadın, amerika'daki top 10 vine'cıdan birisidir. kadın ve seksi olduğu için biraz daha ön planda gibi dursa da zach king kadar kaşesi yüksek değildir. türkiye'de son 1 yılda yabancı az ünlü ablaların, az biraz güzelse nasıl ekmek yediğini aly eckmann ve rose bertram'dan biliyoruz. işte bilen sadece biz değiliz. ajansçılar da bunu biliyorlar. özellikle çok faal kullanılan twitter'daki erkek popülasyonu ve güzel kadınlara duyulan ilgi, erkek kullancıların yoğunluğu gibi parametreleri göze alarak kendisiyle iletişime geçmişler. bunu son takip ettiği 18 kişiden görmek mümkün.

    https://pbs.twimg.com/…ia/culynvowgaaega6.jpg:large

    güzel bir proje midir değil midir? orası tartışma konusu ama leş gibi mizah olduğu açık. mevzu bahis yozgatlı dayının profili ilk açıldığında 190 takipçisi vardı şimdi 20k'yı geçmiş. bilerek komik olması için yapılan ama komik olmayan typolar, facebook'tan bulunduğu kabak gibi belli olan random bir dayı fotoğrafı, öncesinde de fake olduğu anlaşılmasın diye atılmış yine komik olmayan typolu vasat tweetler falan çok afişe etmiş bunları. normalde twitter'da gezinirken de böyle absürt dayılar bulabilirsiniz ancak yaptıkları typo'lardan onların doğal ve gerçek profiller olduğunu anlarsınız. bu biraz işin orospuluğu olsa da internetle her insan hasbel kader iç içe olduğundan bunları az çok anlar. fakat ajanslar anlamayacaklarını düşünerek bu işi yapmışlar ki, benim düşüncemin aksine onların görüşü başarılı oldu.

    ve finalde de böyle şişirilmiş, fake takipçili, espri çalan fenolara da olayı kastırarak iyice popüler hale getirttiler: https://www.facebook.com/…667574431/?type=3&theater

    buradaki amaç da şu bu olay daha çok yayılsın ve herkes paylaşsın iyice, daha fazla insana ulaşsın bu olay. diğer internette popüler olan şeyleri paylaşarak hit alan facebook ve instagram sayfaları görsün, haber siteleri de haber olarak yapsın. iyice coşsun bu iş diye ki. öyle de oldu.

    http://www.hurriyet.com.tr/…witter-yikildi-40245836

    amanda cerny twitter'da öyle büyük bir mavraya sahip değil. onun daha popüler olduğu platformlar vine ve instagram ancak türkiye'deki viral işleri twitter'dan döner since 2011. o yüzden reklamcı arkadaşlar olayı önce twitter'dan paylaşalım, kadının namını ve hadiseyi ülkede patlatalım daha sonra diğer kısımlara geçeriz diye düşünmüşler. twitter'da 500k takipçisi varken vine'da 4.7, instagram'da ise 8.4 milyon takipçisi var ki zaten twitter'da rt ettiği bir capsi alıp sonra instagram'ına yükledi.

    https://www.instagram.com/…f0/?taken-by=amandacerny

    he ne mi olacak? bu bir eşarp virali falan mı? diye düşünmeyin, değil. olacak olan şey şu, bu abla da aynı aly eckmann gibi outsider bir turkish lover olarak yakında lindsay lohan gibi ülkemize arz-ı endam eder ve bunun pr'ı yapılır. geldikten sonra 1-2 reklamda falan oynar ve gider. kadın parasına bizimkiler de imaja sağlanan katkıya bakarlar. öte taraftan yozgatlı dayı profili de amanda cerny ile ara sıra atışmaya devam eder, popülaritesi korunur ve takipçisi artar. dayı profili o typolarla 1-2 viral işine girer. mission completed.

    edit: bu entry'i yazmam zaten 10 dakikamı aldı, bir süredir işsizim. zerre sikimde değil harcadığım vakit. kötü mizaha gülen vasat insanlar tarafından beğenilme kaygısı gütsem, aynı bu entry boyutlarında ne kadar başarılı olduğuna dair şeyler yazardım. neyse ki iş bulma şansım kötü, mizah anlayışım değil.

  • 12 ekim 2016 turkcell superonline rezaleti

    arkadaslar meraba. bilmiyorum eksi sozluk rezalet secme ve degerlendirme komitesi rezaletime kac puan verir ama bi sekilde icimi dokmem gerekiyor. sinirlenmemem gerekiyor, mamafih guzel yurdumuz turkuye'mizde boyle biseyin imkani yok takdir edersiniz ki. sinirlenmicem.

    turkcell superonline adi altinda internet hizmeti veren arkadaslarla 2 yillik bir birlikteligimiz oldu. bu 2 yil zarfinda kah guldum, kah agladim. ekseriyetle agladim. verdikleri hizmetten memnun olmadigim icin sozlesme bittikten sonra aboneligi sonlandirmaya karar verdim. urunu satarken son derece adamsendeci davranan turkcell superonline, is iptale gelince bin dereden su getirdi. ıptal faxlari, modem iadesi, sesli onay, bilmem neler derken ustumuze dusen her sorumlulugu yerine getirdik bence. mesela modem iadesi icin kor itin geberdigi yerdeki bayilerine gitmemi ya da kargoyla gondermemi istediler. soyle bi konusma gecti aramizda:

    - bu modemi bana siz getirmediniz mi?
    - evet getirdik.
    - e gelin geri alin o halde?
    - hayir almiyoruz.
    - niye lan?
    - kendiniz getireceksiniz.
    - orasi bize cok uzak?
    - kargoyla gonderin.
    - peki.

    modemi allayip pullayip guzel bir sunum haline getirdikten sonra aras kargo araciligiyla bursa'ya gondermemizi istediler. bakin cok enteresan? ''bursa ne alaka amk?'' diye soylene soylene aras kargo subesine gidip modemi verdik. fakat o da nesi? turkcell superonline'dan verdikleri kod gecerli olmadigi icin aras kargo'daki eleman gidip yeni kod almami istedi. ertesi gun tekrar kod alip, isi gucu birakip tekrar aras kargoya gittik. bu sefer de aras kargo'nun sistemleri calismiyordu. yine ertesi gun gelmemizi istediler. peki dedik. alti ustu bir modemi kargoyla bursa'ya (evet bursa) gondermek icin 3 gun ugrastik. bu arada aboneligimizi iptal ettirmek istedigimizi belirten dilekcemizi de 0850 222 0 225 numarali faxa iletmistik zaten. arayan musteri temsilcisi bize (hattin yasal sahibi annem) ''iptal ettiriyo musunuz, emin misiniz, bakin son karariniz mi?'' gibi sorular sordu, ''evethh! evethh, binlerce kez evethh!!'' diyerek cevapladik. normal sartlar altinda bizimle bi isleri kalmamasi gerekiyordu di mi? ona da evet amina koyim.

    superonline bize sabit telefon hattimiz uzerinden internet (adsl) sagliyordu. baska bir saglayicidan yalin internet alinca biz o sabit hatti da kapattik tabii. temmuzun ortasindan beri ev telefonu yok. gel gelelim, tum bu sureci atlattiktan sonra superonline agustos ayinda 76.00 tl fatura gonderdi. son fatura falandir, lanet olsun odeyelim deyip odedik. bu sabah bi baktim, superonline bize yine 76.00 tl (adsl, 8 mbps'ye kadar limitsiz 50 gb_hiz alani- son odeme tarihi 13.10.2016) eylul ayi faturasi gondermis? beynimden vurulmusa donmustum. lan bunlara bisey demezsen sonsuza kadar fatura gonderecekler demek ki? derhal cumhurbaskanligini aradim. bu sorunu cozse cozse sayin cumhurbaskanimiz cozer diye dusundum ama hatlari mesguldu. sanirim herkesin superonline'la kavgasi vardi.

    bi de superonline'i aradim tabii. karsima cikan musteri temsilcisine durumu anlattim ve aboneligimizin iptal edilmedigi gercegiyle karsilastim. bana su an, su an yani (12.10.2016) tarihinde, hala superonline'dan hizmet aldigim soylendi. lakin benim superonline'dan hizmet almama imkan yok aq?

    birincisi; uzerinden internet alinan sabit hat kapali, oyle bi hattimiz yok, ikincisi evde superonline'nin modemi yok. bildiginiz gibi bursa'ya gonderdik. peki diyorum bizim bu abonelik niye iptal olmamis? borcumuz harcimiz var mi? yok. hatta fazladan fatura bile odedik. taahhut var mi? yok. iptal sureciyle ilgili eksik yaptigimiz bisey var mi? ona da yok. efendim diyor, hattin yasal sahibinden baskasina bilgi veremiyoruz. garip ve cilekes anam, iptal dilekcesini imzalayip gondermis mi? evet. sesli olarak iptal etmek istedigini belirtmis mi? evet. modeminizi gondermis mi? ona da evet. peki neden iptal etmediniz diyorum, cevap yok. ıptal birimindeki arkadasimiz ''yardimci olamam'' dedi bana. tam da senin yardimci olman gerekmiyor mu guzel kardesim?

    ucunde besinde degilim. lakin cok fena kaziklanmis hissediyorum kendimi ya. akil alir sey degil shkjsdf sinirlerim bozuldu lan.

  • ekşi sözlük iş ağı

    bir işe yaramadığını düşündüğüm ağ. linkedin, kariyer.net gibi siteler yüzlerce belki binlerce ilan dolu. ancak bakıyorsun ilanların altında binlerce başvuru, sıfır geri dönüş ve mal gibi beklediğinle kalıyorsun. sikimsonik işlerde bile başvuru ebesinin amı gibi. torpilin yoksa işe falan giremiyorsun. oraya ilanı da "dostlar alışverişte gözüksün" mantığıyla veriyorlar muhtemelen. ben bugüne kadar oralardan iş bulan birini görmedim son bir yıldır. ülkedeki kriz almış başını gitmiş, her yeri mahvetmiş. piyasalar sik gibi. çalışanların belli bir kısmı maaş alamıyor.

    geçen yıl bu zamanlar askerdeydim. bitmesine de 1 ay falan vardı. "ulan biter askerlik, şöyle 1-2 ay kafa dinlerim. tatil yaparım. sonra da taşaklı bir pozisyonda aslanlar gibi çalışırım" diyordum. çünkü önceden çalışıyordum. elim ayağım düzgündür, iyi de konuşurum. yabancı dilim de var. turizmciydim. askere de "mevkimde yükselmek istiyorum fakat ibneler her zaman askerliği sorun ediyorlar" diyerek gitmiştim. hani klasik "yapıp geleyim de aradan çıksın" durumu. bedelliye para çıkaramamıştım "olsun yapar gelirim" fikriyle gitmiştim. aslında işin daha trajikomik kısmı, kalbimde olan bir rahatsızlık için beni askere almayı 1 yıl kadar ertelemeleri. "lan bu kadar erteliyorsanız bari muafiyet verin" diyorum. yok, bir muayne oluyorsun. ekg, efor falan yapıyorlar. sonra? 3 ay sonrasına randevu. tekrar gir, tekrar şey yap. en sonunda kıl bi tabip üsteğmen çıkıp, gevşek gevşek sırıtarak "yav hastasın ama bu seni öldürmez. gel biz seni alalım askere" demez mi. sanki tek bana kaldı koca ordu amına koyim. 6 ay biri hizmetçilik, kölelik yapmazsa belini doğrultamaz. neyse uzun lafın kısası sorunlu ve ağzıma sıçan bir askerlik döneminden sonra eve döndüm. dediğim gibi 1-2 ay kafa dinledim, tatil yaptım. yiyemediğim ne kadar yemek varsa yedim. mutlu ve umutluydum.

    sonra? global otellere iş başvurusu yaptım. sağlam bi abiyle(mesleğin erbabı, torpil değil yani) beraber, 2-3 saat uğraşıp hazırladık. onun da tanıdıkları vardı. hem arıyor, hem mail atıyor ben de yanında kahve sigara içiyorum. yabancı sermaye otellerine başvuru yapmamın sebebi de 2-3 yıl neyse kadrolu çalışırım, başarılı olurum. sonra yurtdışındaki bir şubesine atarım kapağı düşüncesiydi. böyle şeyler oluyor evet. o gün akşam üzeri gibi bitti bizim iş. "en fazla 1 hafta sürer dönüş yapmaları. 10 güne başlarsın birinde" dedi. "tamamdır" dedim. içimde gram bir umutsuzluk yok. gayet pozitif ve mutluyum. eve geldim, aileme yaptıklarımı anlatıyorum ayak üstü. mutfaktayız. su içiyorum. tv açık. ana haber bülteni son dakika olarak rus savaş uçağının düşürüldüğünü geçti. elimden bardak düştü. paramparça olan bardak mıydı yoksa ben miydim bilmiyorum.

    aradan aylar geçti, turizmden yana sıfır umutla bakıyorum. aşırı derecede negatif ve mutsuzum. turizm dışı işlere başvuru yaptım ama tanıdık falan yok, torpil yok. haliyle geri dönüş olmuyor. vasıfsız adam değilim, insan bir görüşmeye çağırır. beğenmezsen "yok kardeşim bana sen lazım değilsin" de bari. artık reddedilmek istiyorum, düşünün o hale geldi iş. sabah uykumu aldım, kahvaltımı yaptım ve nette haberleri falan da okumuyorum he. tüm gece uyumadım. 3-4 aydır böyle. askerdeyken makine gibi olan uyku düzenim son 6 ayda sıçtı. uyurken dişlerimi sıkmaktan 10 tane dişimi patlattım. çürüdü hepsi. yarrak gibi sızlıyor. en son bir yerle tam olacaktı, mesleki açıdan da benzerlik taşıyordu. do&co diye bir firma. flying service cheflik pozisyonu için kabul ettiler. sağlık testi, ıvır zıvır topla eylül'de eğitim başlayacak falan dediler. haziran başlarıydı. "yav neden o kadar uzattılar ki şimdi diye bir bozuldum" başta. "neyse ya hiç değilse 3 ay sonra işsizliğim bitecek" diye züğürt tesellimi aldım, eve döndüm. 2 aydır yatıyordum. darbe teşebbüsü oldu. thy'ye bazı uçuş ambargoları koydu bazı ülkeler. emniyet cemaatçileri sağdan soldan toplamaya başladı falan filan derken bir telefon geldi. "belirsiz bir süreye kadar personel alımını durdurdu yönetim" dedi kadın. turkish airlines ile ortak oldukları için böyle bir karar alınmış. 1500 kadar da personel işten çıkarılmış. eğitimler durdurulmuş, bazı uçuşlar iptal edilmiş.

    üniversitedeyken en sevdiğim şeylerden biri ev arkadaşımla bazı akşamlar sadri alışık'ın ve bilumum yeşilçam filmlerini izleyip demlenmekti. çok keyif alırdık. ben en çok sadri alışık'ın ofsayt osman filmini severdim. bir gönül bağı kurmuşum demek ki 8-9 yıl evvel. ofsayt osman'ın bile finalde yüzü gülüyordu, benim gülmedi amına koyim. "he dalyarrak bize ne bunlardan" derseniz, evet. ancak o kadar doldum ki 3-5 saat uyuyayım diye hem beynimi yormak hem de içimi dökmek için yazdım. uygun bir başlık olduğunu düşündüm tüm bunları yazmak için. he geçenlerde bir tane fuhuş rezidansı kariyer.net'ten profilime bakmış. ben de baktım. sonra biraz araştırdım falan "fuhuş muhuş dönüyor ama taşaklı yere benziyor" dedim. "satınalma müdürü arıyorlarmış hmmm" diye düşünürken aradılar. iş görüşmesine çağırdılar. şaşırdım tabi. konuştuk, anlaştık falan. bir an heyecanlandım. arkadaş vardı yanımda "lan hangi pozisyon için sormayı unuttum. arasam ayıp olur mu?" diye düşündüm. sonra tam vazgeçecekken aradım. kadın ne dese beğenirsiniz. "biz sizi garson olarak düşünüyoruz" siker misin sabaha mı bırakırsın amına koyim. hayır garsonluk kötü meslek değil. four seasons'taki bir garson aylık 6000 lira kemiksiz koyuyordur cebe. lakin ben insanla çok uğraşabilecek bir yapıya ne karakter olarak ne de yaş olarak sahibim artık. 30 yaşına merdiven dayamışım, karı benden 10 yıl önce harçlık çıkarmak ve staj yapmak sırasında yaptığım işi yapmamı bekliyor. üniversite mezunluğu, yabancı dil falan hak getire. karıyı fırçalayacaktım, çok sinirlenmiştim böyle bir basiretsizliği nasıl yaparlar diye de "fuhuş rezidansının insan kaynakları da anca bu kadar oluyormuş demek ki. ne bekliyorsun?" diye düşünüp vazgeçtim.

    neyse daha fazla kafa sikmeyeyim. umarım benden daha şanssızı yoktur da bu başlık vesilesiyle birileri işe girer. he bu arada güneydeki oteller geçen yılın fiyatlarının 2 katını istiyorlar(evet iki katı günlüğü 800,900 hatta 1250 lira) günlük ve çoğu full çekiyor. ülkede nasıl bir kriz var ben anlamış değilim amına koyim.