debe başlıkları

darkcape25
profili

  • türkiye'nin artık bölünmesi gerektiği

    ben idealist bir insanım. ülkemin bekasına, bölünmezliğine başımı koyarım.

    atatürk ilkelerine ve cumhuriyet değerlerine önem veririm. ülkenin bölünmez bütünlüğüne kasteden benim düşmanımdır.

    bu başlığı açan arkadaşa kızgın değilim. fikrini belirtmiş. "fikir" olduğu için şiddet aklımızın ucundan geçmez. her tür fikre saygımız var.

    gel gör ki; bu arkadaş klavye karşısında, ergenler gibi, elinde cips paketi, döner koltukta tombul g*tünün üstüne otururken, umursamazca "ülke bölünsün" diyor.

    ben onun yaşındayken, (ve bir çocuğum henüz 4 yaşındayken) kurşun yedim kolumdan. ülke bölünmesin diye... üç sene öncesine kadar kolumdaydı o çekirdek.

    demem o ki; bizler ölmeden o dediğin olmaz çocum.

  • kadınlar parasız erkeği sevmez

    (baştan söyleyeyim: bu yazdıklarım maddi konularla ilgilidir. kimse başka alanlara çekmesin. ilgisizlik, aldatma, vs.)

    arkadaşlar, hayat arkadaşı olarak bir yola girerseniz eğer; maddi bolluğu da, sıkıntıyı da beraber göğüslemeniz gerekiyor.

    evlilik, her zaman inişli ve çıkışlı bir seyir izliyor. kimse sanmasın ki; birbirine delicesine aşık çiftler, sonsuza kadar o şekilde gidiyor.

    bu işin belirleyeni "maddi" durumdur. para varsa, mutluluk uzar. eve ekmek girmiyorsa çiftler birbirini yemeye başlar.

    çevrenize bir bakın. çok genç yaşta -bir hevesle- evlenmiş olup da, eve giren gelir açısından yetersiz olan çiftlerden mutlu olan var mı? çoğu boşanmış, ya da boşanma arefesindedir.

    araya tanım girelim: "kadınlar, parasız erkeği değil evinin geçinememesini sevmez."

    ben evlilik hayatım boyunca maddi sıkıntı da çektim, bolluk da yaşadım. ben ve eşim belki 3-4 kez alyanslarımızı bile bozdurmak zorunda kaldık. bundan gocunmadık. o zaman onu gerektirdi, madenlere ve eşyalara anlam yüklemedik. çocuklarımızı büyütmek için gerekliydi. onlar önemliydi. birbirimizi parasısız diye sevmemezlik yapmadık. ama sonuçta şimdi her şeyimiz var.

    insanların hayatında paralı veya parasız olmak ömür boyu süren bir durum değil. çalışma ve dayanma azmi olan insan konumunu her zaman değiştirebilir. şu an parasız olan erkek, -çalışma azmi ve aile geçindirme motivasyonu varsa- gelecekte istediği her şeye sahip olur.

  • kürt'üm denince verilen türk tepkileri

    meslek hayatım boyunca binlerce genç, asker olarak elimden geçti.

    bu süreçte hiç bir kimseye ayrıcalık tanımamaya özen gösterdim.

    benim ayağıma kadar gelen; çocukları, yeğenleri vs. için fayda uman generaller, zengin holding sahipleri, çok zengin mafya babalarını hiç kaale almadım, uygun bir dille gönderdim. alnımın akıyla yaptım görevimi.

    görevini yapan astımı korudum, yapmayanın kimin neyi olursa olsun ağzına s*çtım.
    ....

    askerlik hizmetini yapmaya elime gelen gençlerden hemen hemen yarısı kürt vatandaşlardı.

    büyük bölümü de fakir ailelerin çocuklarıydı ve gerçekten "en verimli" yaşlarında askere gelmişlerdi.

    hani; ege'de, marmara'da kahvede babasından harçlık alıp okey oynayan zibidilerin dediği gibi "off ya, en verimli çağımızda askere alıyorlar. çağ dışılık bu amk." (sanki askere gitmese okey yerine kansere çare bulacak geri zekalı) değil bunlarınki. aile, bu askere gelen oğlanın eline bakıyor.

    neyse, günlerden bir gün yeni celplerin içinden bir onbaşı geldi, diyarbakır'lı kürt. lise mezunu, insan azmanı, 2 metre boy 150 kilo falan. ama çakı gibi asker. verilen her görevi anında yerine getiriyor. emri ver, unut! öyle bir asker.

    bir gün bu yanıma geldi:
    (çakı gibi bir selam)
    "komtanım bir maruzatım var."
    "dinliyorum süleyman."
    "ben ne zaman çavuş olucam?"
    "prosedürü var bu işin, bekleme süresi var."
    (başını önüne eğdi ve selam verip çıktı odamdan.)
    ....

    günler geçti. süleyman'ın çavuşluk onayı geldi. bütün bölüğün önünde yeni rütbesini taktım.

    o kadar çalışkan ve dürüst bir insandı ki, onu bölük çavuşu yaptım. diğer bütün çavuşlara da emir verdim, süleyman'ın emrinin benim emrim olduğu konusunda.

    süleyman'ın bölük çavuşluğu süresince hemen hemen hiç bir olay olmadı bölükte. herkes onun cüssesinden korkuyordu. (jiletçiler bile kendini kesmeyi bırakmıştı :) )

    askerliğinin bitmesine bir kaç ay kala süleyman odama geldi. yüzü bu kez yerdeydi.

    "komtanım, bir mazuratım var."
    "söyle süleyman."
    "kasaturam nehre düştü."
    "bu kötü olmuş. biliyorsun seri numarası olan bir silah bu."
    "ben bizim orda aynısını yaptırıp gelirim. aynı seri numarasından"
    "ya sonra gerçeği bulunursa? iki tane aynı numaralı kasatura ikimizin de başımızı belaya sokar."
    "bulunmaz komtanım. bana inan, nehre düştü."

    aslında o gün yaya asma köprüden geçiş eğitimi vardı. büyük ihtimal süleyman doğru söylüyordu.

    "sen bana 3 gün izin ver. ben aynısını getiririm. (ağlamaklı) bana mahkeme yapma, rütbemi indirirler."

    o güne kadar yaptığı hizmetleri gözümün önünden geçirdim. bu çocuğun hakkını yiyemezdim.

    "tamam süleyman. yarın sabahtan itibaren 3 gün izinlisin. bul gel yerine koy."

    o kadar sevindi ki elime sarıldı. benim iki katım olduğu için zor kurtuldum. :)

    böyle bir insana pozitif ayrımcılık uyguladığım için hatırladıkça hep mutlu oldum.

    türk, kürt, çerkez, laz, tatar gibi etnik;
    müslüman, hristiyan, musevi, deist gibi inançlılar;
    agnostikler gibi banane amkcular;
    ateist gibi inançsızlar;
    cinsel kimlikleri toplumdan farklı olanlar;
    fiziksel ve ruhsal yapıları farklı ... o kadar çok insan gördüm ki!

    hepsi; hem kötü, hem de çok iyi insanlar barındırıyordu.

    işte bak "insan" dedim. ortak payda "insan"dı.

    iki kulaklı, bir kalpli...

  • en son gerçekten mutlu hissedilen an

    bugün kemoterapinin birinci aşaması biten eşimi hastaneden çıkarıp kucağımda eve götürmeden önce küçük bir kaçamak yaptım.

    arabayı falezlerin deniz gören yerine çektim.

    güneşin batışını görmek isterdim ama zaman öğle vaktiydi.

    arabanın içinde hiç konuşmadan birbirimize baktık bir süre. sonra bu sessizliği yorgun sesiyle o bozdu:

    "buraya neden geldik?"

    "seni çok sevdiğimi evde söylersem bu manzara kadar etkili olmaz diye..."

    "evimizde söyle. orası buradan daha güzel."

  • atatürk'ün 3997 kitap okuduğu yalanı

    açılın! ben onun okuduğu okuldan mezun oldum.

    4 yıl askeri lise + 4 yıl harbiye = 8 yıl

    her hafta mecburi 3 kitap okuma (tatiller dahil) x 52 hafta x 8 yıl = 1248 kitap (en az %20'si ingilizce) okuduğumuz kitaplardan sınavlarda soru çıkıyordu. sıkıysa okuma.

    gerçi o harbiye'yi 3 yıl okumuş ama bizden fazla olarak 3 yıl askeri rüştiye (ortaokul) okumuş.

    mezuniyetten sonra geriye 25-30 yıl meslek hayatımız var. ben bile 25 yılda 2000-2500 kitap okumuşumdur. varın siz atatürk'ü düşünün gari.

    bu başlığı açan arkadaş; herkesi kendi tekkesindeki abdest suyu içen, onun bunun ayağını yıkayıp aydınlandığını sanan müritler gibi sanıyor sanırım.

  • çin'in bir milyon uygur türkünü göz altına alması

    arap (suriye, filistin falan) olsalardı, ülkemize alırdık. bakıp, beslerdik.

    türk kökenli oldukları için şansları yok (!)

  • 31 temmuz 2018 pkk'nın yüksekova saldırısı

    çok sevdiğim bir devre arkadaşımdı hakan.

    izmir karşıyaka'lıydı... karşıyaka'nın verdiği havayla hafif fırlamaydı, espritüel ve insalcıldı. (şimdilerde hümanist diyorlar)

    güneydoğu'da bir ilçeye atanmıştı. terörün en yoğun olduğu dönemdi 90'lar...

    yeni evliydi, bir de 2 yaşında bebeği vardı.

    o yıllarda genç insanların araba alma şansı yoktu. o da eşini ve bebeğini alıp, o bölgeye giden bir firmadan 2 bilet aldı. nereden bilecekti ki, otobüs firmasında bilet kesen terörist yatakçısının kendisini ihbar edeceğini.

    görev yerine 100 km kala otobüsün yolu kesildi. içeri giren onlarca pkk piçleri direk hakan'ın koltuğuna giderek, kendisini ve kucağında bebeği ile eşini aşağı indirdiler. dipçiklerle vurarak yere indirdiler.

    eşinin tüm yalvarmalarına rağmen, hakan'ı otobüsün yanında özellikle başına sıkarak kurşuna dizdiler. bunu bütün otobüs yolcuları pencereden seyretti.

    hakan'ın bebeği bugün yetişkin. bu olayı hatırlamıyor ama biz unutmuyoruz. bunun karşılığı bir gün olmalı diye bekliyoruz.

    fazla beklemek de insanın sakinliğini yok ediyor.

  • özlem tekin'in milas'ta kulübede yaşaması

    sevdiğim bir sanatçıdan çok güzel bir hareket.

    ama uzun süre dayanacağından emin değilim. şöyle ki:

    okuduğum kadarıyla, milas'ın bir köyünden 17 dönüm tarla almış. bir kulübede yaşıyormuş. bazı arkadaşlar da bu duruma imrenmiş falan.

    gerçekler şöyle arkadaşlar;
    benim 3 dönüm kadar bir tarlam var. tek kat küççük 2+1 bir yığma ev yaptım. zeytindi, nardı, kayısıydı ağaçlar var. bir bölümüne de hobi olarak domatiz, sovan felan diktiydim. kırk yılın başı gidiyorum. yazlık kuşadası'nda bu tarla 8-10 km ötede, taa kirazlı köyünde.

    2 gün önce gittim. hem acurları sulayayım, hem de akşam verandada bi mangal yapayım. rakıyı da açayım, sessiz doğanın sesini dinleyeyim diye.

    gündüz sulama yaparken önümden bi tane siyah renkli bir yılan geçti. karamamba mı ne anlayamadım amk?
    fidanların altını açarken de bir akrep çıktı. rengi sarı felan ama kuyruğu vurdu mu hoplatır sonuçta :)

    sonuçta ben rakımı içip, sızdım. ertesi gün plajıma döndüm. sevgili özlem buna dayanabilir mi? :)

  • çocuğum tuvaletini yapıyor partisi

    bugün; ilkokul 1'inci sınıf bir öğrenci, kendi öğretmeni olan kuzenimin kolunu ısırmış (kendisi öğrencileri tarafından sevilen, yumuşak ve çocukları çok seven bir öğretmendir). olaya müdahale eden müdür yardımcısını ise tekme içinde bırakmış. rehberlik öğretmenine ise tükürmüş. (nasıl prens gibi yetiştirildiyse)

    sebebini şimdi anlıyorum.

    siz yapın çocuğunuza, "tuvalet" partileri... kendiniz kral/kraliçe değilken çocuğunuzu prens/prenses gibi yetiştirin.
    sonuçta hiç bir şey olmayacak o dahi sandığınız çocuklarınızdan.

    sen nesin ki, çocuğun ne olacak?

  • ülke beka sorunu yaşarken rte'ye düşman olmak

    beni tanıyanlar bilir, yaşım biraz büyük.

    ülkenin, tabiri caizse teksas gibi olduğu dönemlerde ortaokul öğrencisiydim. her gün olayların olduğu ve birilerinin gözümüzün önünde kalabalık gruplar tarafından acımasızca dövüldüğü, hatta öldürüldüğünü gördüm o çocuk gözlerimle.

    yaşadığım şehirde lise eğitiminin (boykot ve olaylar yüzünden) zor olduğu bir dönemde, biraz da ailemin isteğiyle askeri liseye gittim.

    okulun ilk yıllarında, bir yaz tatilinin son günleriydi (eylül ayının ortaları) ve evde fosur fosur uyurken, sabahın köründe annemin dürtmesiyle uyandım:

    "kalk kalk, darbe olmuş!"
    "nedarbesyavv?"
    "kalksana zıpır. darbe diyorum."

    (tipik ergen davranışı) "of yaa..."
    (annem ağlamaklı) "demirel'i asarlar mı?"
    (ben hala olaya adapte olmamış, uykulu bir şekilde) "neden ağlıyorsun ki? kimi asmışlar?"

    derken okuldan telefon gelir ve tatil bitimini erkene alırlar ve biz okula gideriz.

    bu olayı neden anlattım? bu ülkede anlattığım bu olay dahil, yaşadığım sürece bir sürü ciddi gelişim oldu ama hiç bir zaman "beka" olayı olmamıştı. çünkü beka demek, "hayatta kalmak" demektir.

    bu millet "beka" konusunu en son 1'inci dünya savaşı sonrası yaşamıştır.
    gerçekten hayatına kasteden düşmanları da rahmetli mustafa kemal önderliğinde başından defetmiştir.

    eğer şu an bir "beka" sorunu varsa, bunun sorumlusu 15 yıldır bu ülkeyi yöneten, gaflet, dalalet ve hiyanet içindekilerdir.

    şimdi bu başlığı açan insana soruyorum:

    "kime düşman olalım?"

  • bir kadını kendine aşık etmenin yolları

    (erkek olarak, tecrübelerimi aktarıyorum)

    evlilik öncesi:

    sevdiğini göster.
    sahip çık, yarı yolda bırakma!
    kibar ve nazik ol!
    cimrilik yapma! (ama maddi durumuna göre davran)
    yalan söyleme! (ama gerçekleri söylememek, yalan söylemek değildir)
    istemiyorsan, ayrılma konuşmasını yüz yüze yap. mesajla, maille vb. değil.

    evlilikte:

    aldatma! (başkasını seviyorsan, önce ayrıl, sonra ne istiyorsan yap)
    eşine şiddet uygulama!
    münakaşalarda hakaret etme, onur kırıcı sözler söyleme!
    dargın bile olsan yatağını ayırma, o gecelik sırtını dön sadece.
    başkasının yanında kesinlikle eşini eleştirme.
    onun olumsuz yönlerini (en yakınına bile) söyleme!
    annenle eşin çeliştiğinde, kimsenin tarafını tutma!
    paranız ortak olsun, maddi sıkıntıyı iki taraf da hissetsin.
    özel günlerinizi unutma! doğum ve evlilik günü yeterli.

    bunları yapan erkek, her kadın tarafından seviliyor.

  • örtünmeyen kadınların cehenneme gideceği gerçeği

    peygamberin bile kendisinin cennete gidip gitmeyeceğini bilmediği bir dinde, bu sapık çıkmış, birilerine cehenneme gideceksiniz diye allahlık taslıyor. kafir midir, münafık mıdır nedir?

    bu tip saftirik troller, aksi iddialar gelince hemen kaçabiliyor. o yüzden kendini allaha şirk koşan bu salağın yazdığı entiriyi şuraya koyalım.

    ekran

  • konya milli eğitim müdürlüğü çalıştay raporu

    (bkz: konya milli eğitim bakanlığı)

    konya, devlet oldu da haberimiz mi yok?

    edi: başlık taşınınca entrinin esprisi kalmadı, yine de silmeyelim onca fav boşa gitmesin bari.

  • inönü'ye fatiha okutur hale getirdiniz milleti

    talihsiz bir beyan.

    meral hanım,

    tayyip'e rakip olarak çıktıysan eğer; senden, onun ayaklar altına aldığı değerlere sahip çıkman beklenir.

    ismet paşa, türk kurtuluş savaşının batı cephesi komutanıdır. kurtuluş savaşı süresince düşmanın ezici bir üstünlükle sürekli ilerlemekte olduğu ve birliklerimizin karşı koyamadığı ve ankara'ya çok yaklaştığı dönemde batı cephesinde yapmıştır komutanlığını.

    mecliste bütün vekiller ümidini kaybetmişken, ismet paşa'dan gelen bir haber ortalığı aydınlatmıştır. kurtuluş savaşı sürecinde, ilk kez inönü muharebelerinde düşman yenilmiştir.

    bunun üzerine başkomutan mustafa kemal paşa, ismet paşa'ya çektiği telgrafta; "siz orada sadece düşmanı değil milletin makûs talihini de yendiniz." demiştir.

    bu tarihten sonra düşman ilerlemeleri durmuş, türk ordusu toparlanma fırsatı bularak bir yıl sonra büyük taarruzunu gerçekleştirilebilmiştir.

    demek ki neymiş; ismet paşa 'nın tek başarısı ülkeyi 2. dünya savaşına sokmamak değilmiş. nankörlük yapmayalım. ismet inönü üzerinden yaptığınız bu popülist ve dindar kesime yaranma beyanı olmamış meral hanım! yazıklar olsun.

  • türkiye'de internetin ilk yılları

    biri gelip de;
    "abi 146 çevirince internete giriliyomış, denesene bi" diyinceye kadar her şey iyiydi mınaki ://

    telefon faturası gelince, evden kaçtım. halen laylon evde, köprüaltındayım. babama naylon demeyin, anlamaz!

  • 30 yaşında hala metal dinleyen insan

    gençliğinde ne tür müzik dinliyorsa, ölünceye kadar aynı türü dinleyen insandır.

    ne diyorsun anlamıyorum ki; kırk sene rock ve metal dinleyip, serdar ortaç'a mı dönüş yapalım?

  • başörtülü kızların master of puppets çalması

  • inançlı birinin atatürk'ü sevme sebebi

    atatürk'ün;
    islam dinini yobazlardan temizleyip tekke ve zaviyeleri yasaklaması,

    türk insanının, kendi dinini birinci elden, ana dilinde öğrenmesini sağlayıp kuran'ın en temiz mealini yaptırıp yayımlaması,

    tbmm'ni 23 nisan 1920 cuma günü, cuma namazından sonra dualarla açılmasını teklif ederek, kutlanmasını istemesi,

    diyanet işleri başkanlığını kurarak, türkiye cumhuriyetini kuran bütün insanların dini inanışlarını savunacak bir oluşuma ön ayak olduğu için olmasın?

  • fakirlerin isyan edip ayaklanmama nedeni

    - bak şimdi, benim yatım, villam var ya...
    + evet
    - yatımda kaptanım ve miçolarım, villamda havuzum, hizmetçilerim var ya...
    + evet
    - sen bunlara göz koymazsan, ibadet edip bulunduğun duruma şükredersen senin de olacak.
    + ne zaman?
    - ölünce, öbür tarafta.
    + a iyiymiş.

    (bkz: bütün dinlerin fakirlere seslenmesi)

  • ilk kez sigara içeceklere tavsiyeler

    sözlük kusura bakmasın. tanımsız bir başlangıç yapacağım.

    ilk kez içtiğim zamanlar henüz ergenliğin başlarıydı. üstelik yatılı bir okulda ve yasaklara inat olarak büyüdüğümüzün bir sembolü gibi içiyorduk. tuvalette yakalanıp, ceza da aldık, dayak da yedik.

    sonra gençlik dönemlerimizde, o kadar yaygındı ki, (saygın bir devlet okulunda okuyordum) devlet bize (isteyene) aylık sigara istihkakı veriyordu.

    her yerde serbestti. tatillerde memlekete giderken, otobüste bir paket bitirirdim. hatta bir yolculukta, önümdeki güzel bir kız sigara istemişti de yanına geçip ikram etmiş ve arkadaşlık kurmuştum :)

    o günlerde neredeyse içmeyenleri dövüyorlardı.

    eve gelen misafirlere özel, orta sehpada çeşit çeşit misafir sigarası olurdu. misafirliğe gelenlere; "ölümü öp, al bi tane." denirdi.

    düğün salonlarının girişinde bir genç kızın eline sigara tepsisi verilir, her markadan dal dal sigaralar tepsiye dizilir, gelen misafirlere ikram edilirdi.

    neyse, bu ortamdan 28 yıl sonra bir gün sabah iş yerime gelip, odama girip masama oturdum. bir sigara yaktım. sigaranın ucuna baktım. sonra ilk kez düşündüm:

    "kaç yıl oldu?"
    "28 yıl"
    "bu sigara, bu sabah kaçıncı sigaran?"
    "beş"
    "saat kaç?"
    "8.30 falan"

    ilk sigaramı kalkarken yatakta yakmışım.

    oysa ilk başladığımda, içime bile çekmiyordum.
    sonraları, içime çekerken bile arada bir, ondan bundan bir dal otlanıyordum.

    bunun aşamaları ilk önce bir paket sigara almakla başlıyor. o paket bir hafta gidiyor...

    sonra haftada iki paket, sonra her gün bir pakete gidiyor.

    günde iki pakete gittiği an ben uyandım.

    bırakalı 9 yılı geçti. ağzıma sürmedim. bir nefes bile çekmedim.

    hiç bir zaman, hiç içmemiş bir insan gibi olmadım. bırakmak çözüm değilmiş. "ben bunu istediğim zaman bırakırım." demeyin, bıraksanız bile, hiç bir zaman içmemiş insan gibi olmuyorsunuz. bana olanları size yazmayacağım. genç yaşta öleceksiniz. yaşasanız da en az bir bacaktan yoksun, tekerlekli sandalyede olacaksınız.

    sözüm henüz bir kaç dal içmişlere, hemen onu bir kenara bırakın.
    alışmışlar ise bırakın arkadaşım. (elektronik sigara kullanın. en iyisi o!)

    ben uyarayım da...