debe başlıkları

haciz mahallinde tango63
profili

  • yurt dışında iş yerlerinde yemek verilmemesi

    hangi yurt dışı?

    amerika mı, fransa mı, suudi arabistan mı, venezuela mı?

    türkiye dışındaki her yer sanırım... bütün dünya. yurdumuzun dışında kalan her yer... tek enayi bizmişiz meğer; işverenlerimiz pek cömertmiş...

    başlık: yurt dışında herkesin ineğe tapması. entry: hindistan'da böyle böyle...

    yurdun dışı sadece hindistan mı? bu mu senin ifade yeteneğin, bu kadar mı anlatabiliyorsun derdini?

    şöyle bir konuda "yurt dışı" diye bir tanım yapabiliyor adam ya, şaka gibi...

  • binali yıldırım'ın fare tutuşu

    (bkz: yeni gelin tutuşu)
    (bkz: ne yapacağını bilememek)

  • en kaliteli tişörtün bile beş giyişte eprimesi

    üst edit: lan hala "eprimek" diyor birileri, gidip ona takılmışlar şu konuda. hayatınızda hiç mi kitap okumadınız be? şaka gibi!

    sürekli şikayetlendiğim sinir bozucu durum.

    en basitinden en kalitelisine, en pahalısından en ucuzuna, bütün tişörtler maksimum 4-5 yıkayışta pijama kıvamına geliyor.

    20 liraya aldığım lcw, defacto, collezione tişörtlerim de, 150-200 liraya aldığım lacoste, adidas, ipekyol tişörtlerim de aynı yolun yolcusu; özellikle beyaz olanlar...

    üstelik hepsini yıkama talimatlarına uygun yıkıyorum, özenle kurutuyorum; ama yok arkadaş; hiçbir şekilde geçen sene aldığım tişörtü bu sene de giymeyi başaramıyorum; her yaz işin yoksa yeniden tişört al. evde birikmiş onlarca eski tişört de ya pijama olarak değerlendiriliyor, ya da toz bezi...

    dayanmıyor bu tişört denen hede, iki günde ağzı burnu yamuluyor; hiç bir şey olmasa
    yan dikişlerinin şakülü kayıp tişört garip bir şekilde yana doğru dönüyor, anlamıyorum. sanırım penye ve türevi kumaşların kalitesi sınırlı; daha iyisini üretemiyorlar. ya da böyle üretmek işlerine geliyor, bilemedim. bildiğim tek şey her sene baştan tişört almak zorunda kalıyor olmam.

    sinirimi bozan bir durum kısacası.

    edit: olması gereken kelimeyi (eprimek) kullandığımız için "entel" olmuşuz, bir tişörte ederi olmayan binlerce lirayı vermediğimiz için fakir olmuşuz...
    oğlum siz konuya odaklansanıza! diyorum ki ben, "tüm talimatlara uymama rağmen tişörtler maksimum beş giyişte yıpranıyor ve bence bu bir sorun"; bu sizin için sorun değil mi gerçekten?
    göz göre göre söğüşlendiğinizi hissetmiyor musunuz sahi lan?

    edit 2: "yıkamayı bilmiyorsun" diyenlere ithafen; 30 derecede, özenle ayırdığım renklerle, 800 devir sıkmada 1 saat yıkıyorum.
    daha ne yapam? :)

    edit 3: makinam yeni, her türlü deterjanı denedim, sererek kurutuyorum. velhasılı sorun bende değil a dostlar; adamlar kalitesiz üretiyor!
    daha dün ön tarafında altın varaklı ince bir yazı olan bir beyaz tişört aldım. yukarıda bahsettiğim koşullarda yıkayıp serdim; baktım ki önündeki varaklı yazı uçmuş; geriye sapsarı, meşinimsi bir yüzey kalmış...

    verdiğimiz paraya yazık arkadaşlar, aynı tişörtü 3 ay giymek mucize oldu artık.

  • dua lipa'nın aşırı seksi pantolon ve ceket kombini

    kalın bel, sarkık meme ve ebleh surat üçlüsü ile oldukça hoş durmuş kombindir.

  • köpeğinizi alır mısınız çocuk korkuyor

    köpekten korkmak da suç oldu amk.
    korkar, korkabilir; yaklaştırmayıver köpeğini. çok mu zor?

    pardon ya, sokaklar köpeklerindi, fazlalık olan bizdik; unutmuşum.

    bıktık lan hayvan faşizminizden; yeminle bak!

    sevgi değil, faşizm dedim; ikisi ayrı şeyler.

  • ukraynalı kızı avlamaya çalışan kartal

    kızı değil, çocuğu avlamaya çalışmış. taş çatlasa 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu var videoda.

    utanın azıcık ya.

  • japonya'nın türkiye'den işçi kabul etmemesi

    ülkelerinin istila olmasını istemediklerindendir.

    öte yandan, japonlar insanımızın iş ahlakından, sorumluluk anlayışından ve iş bitiriciliğinden zerre kadar haberdarlarsa, bizi zaten işe mişe almazlar.

  • 9 yaşındaki kıza 9 ay tecavüz eden akrabaları

    hadım edilmesi şart olan akrabalardır.

    tecavüz eyleminde kısırlaştırma şarttır.

  • hakim ve savcılara efendim diye hitap eden avukat

    usul hukukunun gerektirmediği hiçbir an ve işlemde "bir zahmet ayağa kalk"mıyorum ve kalkmayacağım! bu hakkı bana kanun vermiş, ayakta savunma yapmanın saygıyla zerre bağlantısı yok ve olamaz da! nerede zahmet edip nerede etmeyeceğime ben kendim karar veririm; usul hukukunun verdiği hakkı kullandığım için kimse karşıma geçip beni saygısızlıkla itham edemez! buraya gelip "oturarak savunma yapılmaz" vs. diyen meslektaşlarıma, birkaç yıl önce gaziantep adliyesinde "avukatlar oturmasın" diye duruşma salonundaki sandalyeleri dışarı taşıtan hakimin muamelesi müstehaktır, layıktır! sen "hak" olarak sahip olduğun bir hareket alanını, kendi eylemlerinle daraltırsan, yarın öbür gün seni duruşma salondan yaka paça atarlar; gıkını çıkartamazsın!

    hak ettiğiniz saygıyı kendiniz belirleyin, ona lafım yok ama bir mesleğin hak ettiği saygıyı böyle saçma sapan, kanunsuz-kuralsız yalakalıklarla ayağa düşürmeyin, rica ediyorum!

    hmk açıktır, ne zaman ve nerede ayağa kalkılması gerektiği bellidir; bunun dışında ayağa kalıp, eğilen, bükülen, yağ yakan, dil döken avukat görünce tüylerim diken diken oluyor!

  • ofise babetle gelen kadının asıl amacı

    bitmediniz, bitemediniz; değil mi?

    size ne lan?

    babet giyiyorum çünkü ayaklarımın pide gibi görünmesinden keyif alıyorum.
    sneaker giyiyorum çünkü rengini seviyorum.
    topuklu giyiyorum çünkü canım istiyor.
    yalın ayak geziyorum çünkü sana ne?

    sana ne lan ağzına sıçtığımın; sana ne?

    göz zevkini bozuyormuşuz.
    sen de varlığınla benim ruhuma darlık veriyorsun; onu napıcaz?
    seçenek sunuyor bir de, babet olmazmış ama kinetix'in oluru varmış; haspamdaki hadde bak!

    sana ne lan, sana neeeeeeeeeeeee?

  • hemşirelere hekimlik yolu açılsın

    hukuk okumayanların avukatlık yapmasına yönelik tekliften sonra, şahane bir teklif daha.

    lan gerizekalı; puanın yetseydi zatne tıp okur ve doktor olurdun.
    üniversite sınavında yeterli puanı alamamışsın, tıp fakültesine girememişsin. puanın hemşireliğe yetiyormuş, hemşire olmuşsun.

    daha neyin talebidir bu ya?

    yemin ediyorum aptal bu millet!

  • tuzlu tereyağı

    bunun türkiye'de popüler olmadığını zannedenler ve tuzlu tereyağıyla gidip taaa ingiltere'de tanışanlar, memleketin neresindeki fildişi kulede yaşıyorsunuz lan?

    bizim köşedeki markette bile var tuzlu tereyağı. eskiden köylerde kışlık tereyağı çabuk bozulmasın diye tuzlarlardı.

    yani hakikaten çok cahilsiniz ve yaşadığınız toplumdan bihabersiniz; daha da bir şey diyemeyeceğim ben.

  • bir günde iki kadınla sevişmek

    kadınlardan en az birisiyle aranızda bir ilişki varsa (eşlik, sevgililik, adı konulmamış sevgililik, nişan vs) şerefsizin tekisiniz.

    bunun dışında kendi bileceğiniz iş.

  • şarapla iyi giden şeyler

    şarabı yuttuktan sonra ağzınızdaki tadını hızlıca yok edebilecek herhangi bir şey. mümkünse tuzlu olsun ki mideniz kalkmasın.

    evet, şarabın tadı bence çok kötü.

  • git köpeğini boş bir inşaata işet

    kadının yerinde ben olsam, haftada sadece birkaç saat açık havaya ve yeşil alana çıkartabildiğim çocuğumun köpek sidikleri içinde oynamasını ben de istemezdim. çocuk köpek sidiğinden hasta olsa, sorumlusu kim?

    öte yandan, çocuğumu işetmemi normal karşılamayacağın bir parka, köpeğinin işeyip sıçmasını normal karşılamamı da bekleme. ikisi de çiş sonuçta, ne farkı var?

    götür köpeğini başka yerde işet; orası tuvalet değil, park. her haftasonu denk geliyorum bu densiz insanlara, sinir basıyor. ben oturmuşum orada, çay içiyorum; başkalarının çocukları top oynuyorlar; millet iki saat nefes almanın derdinde; adam getirip milletin orta yerine köpek işetiyor! ben gelip senin yemek masanın önünde işeyeyim mi, bahçene sıçayım mı? hoş mu yani? bu kadarcık empati kurabilmek için alim olmanıza gerek yok; insan olmanız kafi!

    edit: şu kadarcık şeye aklı ermeyen beyinsizler hayvansever kesilmiş başımıza... arkadaşım, alenen ortaya işeyen hayvanın sidiğiyle, günlük hayatta mecburen maruz kaldığımız "sosyal hayat pisliği" bir değil! sapla samanı karıştırmayın!
    köpeklerden ya da genel anlamda hayvanlardan değil ama sizin şu "köpeğimin bokunu yiyin" tavrınızdan nefret ediyorum! kimse sizin köpeğinizin sidiğine bulaşmak zorunda değil! o kadar seviyorsanız evinize işetin!

    dünya hayvanlara aitmiş meğer, bizim değilmiş... vaaay! bunu savunanlar; bu zekayla çok yaşamazsınız, ben diyeyim size. hoş, zaten yaşamayın da hayvanların dünyasında zaten; yazık değil mi hayvancıklara?

    edit 2: ahahaha süper zekaya bak lan; "git bahçeli evini al" demiş adam... sen alsan o bahçeli evi, köpeğini kendi bahçene özgürce sıçırtsan da bizim sokaklar temiz kalsa ha, ne dersin?

  • türk insanında kişisel alan kavramının olmayışı

    beni inanılmaz rahatsız eden, hayattan soğutan gerçek.
    o kadar saygısız, bencil ve empati yoksunuyuz ki, "kişsiel alan" kavramından bihaberiz ya da bu kavrama saygı duymak umurumuzda değil.

    * bir iş için ya da toplu taşıma beklerken sıraya girersin, gelip dibine kadar sokulurlar; 20 cm öteye gitmezler.
    * yürüyen merdivende gelip hemen bir arkanızdaki basamakta dikilirler. bir basamakcık geride beklemeyi düşünemez ya da umursamazlar.
    * asansörde sizden basmanızı rica etmek yerine, ellerini bazen size çarpacak şekilde koltuk altınızdan, göğsünüzün üstünden, ensenizden uzatıp kat düğmesine basarlar.
    * yürüyen merdivende yan bantlara tutunup, ellerini sizin önünüze doğru uzatırlar. zaten sadece bir basamak dibinizde oldukları için, belinize sarılıyormuş gibi hissedersiniz.
    * toplu taşımada size bir yerlerinden değerler. suratınıza üfler, poflarlar.
    * evinizin-ofis odanızın-kişisel bir mekanınızın kapısı açıksa merakla içeriye bakarlar.
    * kuaförde işlemlerinizi yaptırırken gözlerini üstünüze dikip seyreder, rahatsız olabileceğinizi düşünmezler.
    * gözlerini dikip bakarlar. rahatsız olduğunuzu anlasalar dahi başlarını çevirmezler.
    * bankada, hastanede, postanede vs. işlem yaptırırken gelip yanınızda dikilirler. o an özel bir işleminizin olabileceğini yahut sizi seyretmelerinden rahatsız olabileceğinizi düşünmezler.
    * atm'den para çekerken dibinize kadar girip seyrederler.
    * toplu taşımada müzik dinler, cak cak sakız çiğner, yüksek sesle dakikalarca sohbet ederler.
    * siz alışveriş yaparken gelip yanınızda dikilir, denediğiniz kıyafetin üstünüzde duruşuna bakar, ürün seçmekte olduğunuz reyona sizi iteleyerek uzanırlar.
    * cep telefonunuzun ekranına, okuduğunuz kitaba vs. bakarlar.
    * evinize misafirliğe gelir, izin istemeden diğer odalarınıza dalarlar.
    * çocuğunuz varsa zaten kamunun malı sayılır; sizin yanınızda onu azarlar ve terbiye etmeye çalışır, ona yiyecek verirler; size sormazlar dahi.
    * otobüste koltuklarını kucağınıza kadar yatırırlar,
    * toplu taşımada, sohbet ortamında, işyerinde ayaklarını burnunuzun dibine kadar uzatırlar,
    * yan yana oturduğunuz bank, koltuk gibi yerlerde bacaklarını sallayıp sizi de öne arkaya sallarlar,
    * kalabalık alanlarda çantalarını önlerine almaz, size yaslarlar,
    * denize girersin, adam gelir tam dibinde yüzer. kocaman deniz abi, bulunabileceğin en geniş ve boş alan belki, neden dibimde yüzüyorsun, neden üstüme üstüme su sıçratıyorsun?
    * açık alanlardaki kafeterya masalarının arasındaki boşluğu yol olarak kullanırlar... lan kenardan geçsen ya?
    * otobüste, metroda eşyalarını getirip sizin önünüzdeki azıcık boşluğa sıkıştırırlar, ayaklarınızı götürecek yer bulamazsınız. o eşyayı geri almak için eğilip suratlarını adeta kucağınıza gömmelerinden bahsetmiyorum bile.
    * müvekkil gelir, masamın önündeki sandalyeye oturup derdini anlatmaya başlar. daha ikinci cümlede masamın ortasına kadar uzanıp kolunu dayar, masamdaki eşyalarla oynar, masaya dirseklerini dayayıp uzanarak bilgisayar ekranına bakmaya çalışır.
    * ofise gelir, sekreter arkasından yetişmeye çalışırken sorgusuz sualsiz odanıza dalar.
    * istediği kişi ile görüşmeyi bekleme alanında değil, masanızın başında dikilerek bekler.
    * teklifsizce masanızın arkasına geçer, etrafı inceler.

    vs, vs, vs...

    "her yer çok kalabalık, ne yapalım?" demeyin, şu saydıklarımın çoğunun kalabalıkla ilgisi yok. kaldı ki insanımız bomboş bir alanda dahi olsa gerçekten kişisel alan kavramından tamamen bihaber. çok benciliz, saygı kavramından haberimiz dahi yok. insanlar birbirinden nefret ediyor ve her türlü muameleyi birbirimize hak görüyoruz.

    sinir basıyor.

    edit: çok sayıda mesaj aldım, üstüne entry çok fazla da beğenildi. demek ki insanımızın bu konuda ciddi bir şikayeti var.
    beni ruh hastası, paranoyak, anlayışsız, asosyal yahut şirret olmakla yaftalayan arkadaşlara da şunu diyebilirim ancak: olması gerekende fazlaca uzaklaştığınız için anlayamıyor olabilirsiniz; ama insanın bir kişisel alanı vardır ve bu korunmalıdır; bunun sıcakkanlılıkla yahut tam tersi asosyallikle vs. ilgisi de zerre kadar yoktur. yürüyen merdivende götüme giren adam bunu sıcakkanlılığından yapmıyor ya da ben asosyalliğim nedeniyle bundan rahatsız olmuyorum; sapla samanı ayırın rica ederim.

  • +18'li şehir tanıtımı yapan kayseri valiliği

    vali, kitaba yazdığı önsözde “ülke insanımızın kitap okuma alışkanlığının çoğu ülke insanlarına göre çok düşük olduğu bu günlerde, akıcı üslupla yazılıp her birindeki olaylardan ders çıkarılacak nitelikte olan bu kitapların gençlerimizin okuma alışkanlıklarını geliştirmelerine katkı yapacağını ümit ederek bu kitapların okuyucuya ulaşmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” demiş.

    adam ülkede okuma alışkanlığı olmamasını eleştiriyor ama kendisi, bizzat önsöz yazdığı kitabı dahi okumamış.

    işte benim güzide ülkemin kendine has çelişkilerinden bir örnek...

  • telefon ekranına kırılmaz cam kaplatmak

    kırılmaları engellemese de çizilmeleri büyük oranda engellediğinden, şahsen tercih ettiğim durum.

  • ağladığı için bebeğin suratını sıkan hemşire

    işkence etme kastıyla değil, sözümona severken yapmış aslında ama neticede bebeğin canını yakmış ve onu korkutmuş. kastını aşan bir hareket olmuş kısacası. haberde yazdığı gibi "ağlayan bebeğin ağzını kapattı!!!" falan; yok öyle bir durum abi; çarpıtmayın gözünüzü seveyim.

    kötü niyetli olmadığından, bebeği incitmeyi amaçlamadığından, çocuklara şiddet uygulayan diğer canilerle bir tutulmasını doğru bulmuyorum. "ağladığı için bebeğin suratını sıkmış" şeklindeki bir başlık da yanlış bence; ağladığı için işkence etmiyor kadın, kendi aklınca seviyor işte. yanlış seviyor, bokunu çıkarıyor ama seviyor yani; videoda ne bir azarlama var ne bir şiddet var; sadece severken hırpalamış; mahalledeki ayşe teyze gibi yani.

    yaptığı şey kati surette yanlış; bu noktada diğer yazarlarla hemfikirim. en azından bebeğin canının yanacağını, korkacağını öngörmesi gerekirdi. ya da allah korusun; başkaca kazalara da meydan verebilir bu gibi hırpalamalar. ama türk insanı böyledir abi, ısıra ısıra sever, döve döve sever; çok yanlış ama böyledir yani. aynılarını yeğenime de yapıyorlar; sinir olurum ama tek kelime edemem mesela; azarlasan "sevdim canım, ne var?" diyecek...

    netice itibariyle bu kadını, haberlerde okuduğumuz diğer insanlarla bir tutup üstelik "ağladığı için bebeğin yüzünü sıkan hemşire" diye de başlık açarsanız, yine haksız bir linç eylemine kapı açmış olursunuz. yazıktır, günahtır, vebaldir; aman diyeyim.

  • havaalanında ayağıyla oynayan adam

    şimdi bu adam gitti, uçağa bindi, emniyet kemerine dokundu.
    sonra önündeki masayı açtı, ona dokundu.
    sonra koltuğun kolçaklarına dokundu.
    sonra indi, havaalanındaki aktarma aracına bindi, tutamaklara dokundu.
    sonra gitti, bir taksinin kapısını açtı; inerken şoföre vereceği paraya dokundu.

    o indikten sonra taksiye tesadüfen ben binmiştim; para üstü olarak şoför bana adamın kendisine verdiği o parayı...

    ay daha fazla devam edemiycem...