delfina50
profili

  • sars-cov-2

    -alıntı-

    son beş günde üçü acil, biri servis toplam dört nöbet tuttum. her nöbet ayrı öğretici.

    ne güzel de kararlar alıyor sağlık bakanlığı ve bilim kurulu. ironi değil gerçek düşüncem. süper çalışıyorlar ama pratikte uygulanabilirliği sıfır kararlar.

    bir hasta 38 saat acilde kırmızı alanda ‘oxylog’da bekledi, ‘bt’ ile covid dedik. ama kesin tanı yok çünkü sürüntü aldık, dört günde çıkacakmış.

    önceki gece 38 saatin sonunda hastayı 112 nakil ile kavga dövüş taksim ilkyardım’a gönderdik. kesin tanı hâlâ yok.

    dün haberi geldi, hasta öldü diye. kesin tanı hâlâ yok. rakamlara girmemiştir kesin.

    şimdi kesin tanı almış hastalar ‘pandemi hastaneleri’ne gönderilir denmesinin pratikte uygulanabilirliğinin neden sıfır olduğunu gösterebildim mi?

    ikinci konu, pandemi hastanesi ne? özeller de dahil hastaneler. seviniyoruz ya, kamulaştırıldı diye.

    özeller hâlâ yatıştan para istiyor. zaten ortada kesin tanı yok, o dört gün sonra çıkacak. hastanın tüm tetkikleri yapıldı ama kesin tanı yok. dispnesi var, spo2 yüzde 80
    hudson ile 96’ya çıkarabildik, bir dakika ayırınca yine dispneye giriyor; yatış önerildi yatış para istedi. hasta yakını reddetti imzası ile. ambulans çağırdı, özel ambulans ile yedikule’ye götürürüm dedi.

    hasta covid ise özel hastaneye bulaştırdı, ambulansa bulaştırdı, gideceği öbür hastaneye de bulaştıracak. e, ne anladım ben özel hastanelerin ‘kamulaştırılmasından’?

    özel hastane yönetimlerinin alayı, “direnebildiğimiz kadar direnelim yb almamak konusunda” demiyorsa adımı değiştiririm. yb girerlerse herkese bulaşacak endişesindeler çünkü.

    kim bu özel hastaneler? çoğu yeşil sermaye.

    devlet ile barışık insanlar.

    devlet bunlara, “len nasıl almazsın, bana yerim yok dedin ama yb’da yerin var, aha da sana şu kadar ceza kesiyorum” der mi? demez.

    bilim kurulu’nca alınan tüm kararlar haklı, mantıklı ama pratik hayatta uygulanabilir değil.

    buyurun son karar: 65 yaş üstünde sokakta gezene kim ne yaptırım yapacak?

    112 ambulans çalışanları anlatıyor; ev karantinaya alınacak, mahalleye karşı rezil olacağız diye semptom saklıyorlarmış ambulans çalışanlarından. var mı cezası?

    çin’de, “sağlık çalışanlarına direnene idam yasası çıktı” diye yayınlandı, burada karantina koğuşuna girmeye çalışan dangalak hasta yakınları güvenlik bıçaklıyor!

    salı sabahı çıktım evden, 5 günde 4 nöbet tuttum. bu sabah nöbet çıkışı nereye gideceğimi bilmez halde hastanedeyim. bir hasta odasında duşumu aldım.

    sağlık müdürlüğü bize otel ya da bir öğrenci yurdu ayarlayamaz mıydı? illa eve gidip onlara da mi bulaştıralım. bu istek ön cephede savaşan birçok acilci hekimin isteği. hâlâ sağlık müdürlüğü sağır.

    ben artık hükümetin “mış gibi” yaptığını düşünmeye başladım.

    palyatif ve pratikte uygulanabilirliği son derece düşük gevşek kararlar alıyorlar.

    eks olanlar kimler? yaşlı ve birçok hastalığı birden olan hastalar… onlar kim? dm, ht, kalp yetmezligi, koah’lı, ca’lı hastalar.

    yani? sosyal güvenlik kurumu’na sürekli tedavi masrafı çıkaran insanlar.

    o hastalar seyrelirse sgk rahatlar mı? evet.

    7o’inde eks olan biri normalde 80’ine kadar yaşasa 10 yıl daha masraf çıkaracaktı değil mi?

    o zaman gevşek, arkasında disiplini ve yaptırımı olmayan; kurnaz ve işini bilen halka kararların etrafından dolaşma serbestisi bırakan kararlar almaya devam etmesinde ne sakınca olabilir ki?!

    “ucundan accık” kamulaştırma olmaz. kamulaştırma dediğinde direkt el koyacaksın.

    özel sektör doktorlarını çok iyi biliyorum; hepsi işini kaybetmemek için idarenin her istediğini yapmak zorunda hissediyor kendini.

    pandemi hastanesi ilan edilen hastanelerde bütün yöneticiler, “direnebildiğiniz kadar direnin” demiyorsa ben de bir şey bilmiyorum.

    ülkece tek kurtarır yanımız almanya’dan, italya’dan çok daha fazla olan kişi başı ventilator sayımız.

    neden yüksek? çünkü bir sürü özel hastane bir sürü özel yoğun bakım merkezi var. bunların zapturapt altına alınması ve kamulaştırılması hastane sahibi ve idareci tahakkümünden kurtarılması gerek. yoksa boşa kürek çekeriz

    ‘light’ tedbirler ile alınacak yol yok. çin gibi radikal olmalıyız.

    dün enfeksiyon hemşiresi geldi bir test kiti tanıttı. “artık,” dedi, “kendinden şüphelenip baktırmak isteyenlerin sürüntüsünü dış laboratuvara göndereceğiz, baktıracagiz ama 2000 lira.”

    dedim, “biz ön cephedeyiz acilde. biz de baktırabilecek miyiz?” dedi ki, “tabii, 2000 lira!”

    ört ki ölem!

    halk sağlığından baktırmak için formlar dolmalı. ancak ondan sonra gelip bakılacak ve 4 gün sonra sonuç çıkacak. 5. günde hastaneye yatırıyor hastalık. nasıl olacak?

    bakanlığın da bilim kurulu’nun da çabasına saygı duyuyorum, takdir de ediyorum ama sonuç pratikte etkisiz.

    az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, bir de baktık bir arpa boyu yol gitmişiz.

    somut öneriler:

    pandemi hastanelerine, hele hele komorbiditesi olup dispneli hasta için kabul şartı olan “tanı konfirme olacak” şartı gerekmemeli. yanına ek şart bt yorumu, enfeksiyon uzmanı, göğüs ya da radyoloji raporu yeterli olmalı. tanı dört gün sonra çıkıyor.
    “yerim yok” diyen özel pandemi hastanelerine anında o saat sağlık müdürlüğü adam göndermeli. yeri olduğu tespit edildiğinde dev bir ceza kesmeli.
    acilde mücadele eden doktorların rutin taraması 3-4 günde bir yapılmalı. kalacak yurt ya da otel ayarlanmalı.
    sokağa çıkma yasağı herkes için bir an önce yaptırımı ile birlikte ilan edilmeli, uygulanmalı.
    sağlıkta şiddet yasası derhal çıkmalı.
    ventülatorler ve yb personeli kendi idarecilerinin tahakkümünden kurtarılmalı, çoğuna el konmalı. (isteyene nasıl kamulaştırılacağını da ayrıca anlatırım.)
    bazı özellikli hastaneler nakil ve onkolojik hastaneler “temiz hastane” olarak bırakılmalı. acilinde şüpheli vaka varsa derhal transfer edilmeli. aynı merkezi havalandırması olan binada bir kat pandemi kliniği, bir kat kıt kliniği, onkoloji kliniği olamaz.
    benim somut önerilerim bunlardır.

    sert ve halkımızın uygulamak zorunda kalacağı tedbirler gerekiyor.

    gece saat 23.45. hastane triaj alaninda bir amca sadece tansiyon baktırmak için gelmiş, kalabalıkta bekliyor…

    amca kaç yaşındasın?
    75
    amca 15 dakika sonra sokağa çıkma yasağı başlayacak.
    olsun, benim evim hemen karşıda.
    tamam amca, senin evin karşıda ama içeride 38 saat baktığımız covidli hasta vardı. içerisi virus yuvası! bir hafta sonra hasta olup boğulur gibi olursan bu geceyi hatırlarsın, “keşke tansiyon baktırmaya gitmeseydim, o gece kaptım” dersin, tamam mı amca.
    duyan amca tansiyon filan baktırmadan koşarcasına uzaklaşır…

    normalde bu kadar sert değilimdir hastalarıma karşı ama yaşadıklarım ve pratik hayatta işe yaramayacak kararlar ile, gün boyu aldığımız, “entube bir sürü doktor var” haberleri yıpratmış olmalı sinirlerimi.

    kötü bir nöbet geçirdim. biraz uyuyayım…

    kaynak: https://gazete.red/bir-doktor-anlatiyor/

  • yalnız yaşayıp evi düzenli ve tertemiz olan erkek

    hayret yazılmamış, boşanmış erkektir efenim.
    babamdan biliyorum; evimizde yatağın dibinde çoraplarını çıkarıp orda bırakan, banyoda çıkartığı donu kirliye atmayan, asla yediği tabağı dahi kaldırmayan adam; annemle ayrıldığı dönemlerden birinde (defalarca ayrildilar) tuttuğu evini bal dök yala şeklinde temiz tutuyordu. ki keza hep öyle sürdü o.

    ondan diyoruz hep; ana baba evinden çıkıp evlenmeyin, illa bi önce kendi evinizi yaşayın diye. erkek için de kadın için de geçerli bu dediğim
    (hayır öğrenci evi sayılmıyor)
    türk anası evde (kaç yaşına gelmiş olursa olsun) oğlunun kızının götünü toplar. böyle bu.
    hele erkeksen, farkında olmadan genetigine işlemiş feodal alışkanlıklarla bu sefer eşine ihale ediyorsun o göt toplama işini.

    halbuki önden bi yalnız yaşayan, kendi dağınıklarından sıkılıp kendi götünü toplamayı öğrenen adam öyle midir? değildir.
    büyük çoğunluğu yalnız yaşarken öğreniyor derli toplu yaşamayı.

    hoş, gençler bu kadar düşük maaşlarla ve bu kadar pahalı bir hayatta giderek daha çok zorlanıyor bu bağımsız hayat kurma işinde. haklılar. geçinmek çok zor.

    konu döndü dolaştı, ne kadar bombok bi memlekette yaşadığımıza bağlandı gene emenike

  • kadınların kendi ayakları üzerinde durma sevdası

    günümüzde bir coğrafyanın beşeri ve ekonomik olarak kalkınabilmesi için gerek şart , kadınların üretime katılması'dır.
    bu, bilimsel açıdan tartışmaya kapalı bi konudur.

    yani böyle bir sevdası olan kadınları desteklemek, yüreklendirmek, önlerini açmak, imkan saglamak; "yaşadığım coğrafyayı seviyorum ve selametini istiyorum" diyen her erkeğin boynunun borcudur.

    diriliş ertuğrul tayfasına doğru, bi zahmet elden ele iletelim

  • huzur veren kadın

    kimse kimseye huzur veremez. huzur, içsel bir oluştur.
    biri digerine konfor sağlayabilir, uyumlu davranabilir, alttan alabilir. ama huzur, bi insanın içinden gelen, iç dengeyle alakalı bir histir. bunu kimse yaratamaz.
    dolayısıyla böyle bir kadın yoktur.

    ha ne var, anneyle ve çocuklukla çok alakalı içsel yerleşimler bunlar. evi temizlesin, yemekler yapsın, güleryüzlü ve şevkatli olsun, vs vs...
    bunları yapar çoğu kadın zaten ama, bu anne. bunu bi ayırmak lazım. genel için konuşuyorum.

    anne baba tipik türk ailesinden farklıysa mesela, bunların da bi karşılığı olmaz erkekte.

    bi kadının size huzur vermesi(?) için hazırladığınız listeye bakip, o listeyi objektif bir gözle, annenizin cocuklugunuzdaki imgesiyle karşılaştırın.
    babanıza karşı olan tavrıyla karşılaştırın.

    gerçek şu ki, kötü dönemlerden geçerken insan çocukluğa regrese oluyor his bazında. çocuklukta kalmış ihtiyaçlarınız, çocukken yaşadığınız hayal kırıklıklarınız, travmalarınız pörtlüyor his olarak.

    bu yüzden ben çocukluğa "insanın kürkcü dukkani" derim.

    mesela benim babam çocukluğumda istikrarsız bir iş hayatı olan, fevri, sürekli iş değiştiren ve gittiği yerde yüksek egosu yüzünden asla kalıcı dikiş tutturamayan, bir üniversite (hatta lise) diplomasi olmayan ve bunu ölümcül bir sır gibi saklayan bir adamdı. üstelik gazetecilik gibi entellektuel yönü güçlü işlerle haşir nesirdi.
    ve bana hep kendi ruh halini kustu. çocukluğum boyunca bana ihale ettiği "başarısız, sorumsuz, tembel bir bok parcasisin" etiketiyle beynim yıkandı.

    allahtan artık iş güç kariyer konularında oldukça başarılı ve iyi bir noktadayım. ama bi 8-10 sene oncesine kadar işle ilgili en ufak (gayet de doğal olan) bi dalgalanmada acayip çökerdim. hissettiğim şey "başarısız bir bok parcasiyim" olurdu...

    şimdi bu durumda, ben son derece derinden ve geçmişten beslenen bu başarısızlık hissi ve depresif ruh icinde kivranirken, nasıl bir erkek ilgisi bana huzur verebilir? hadi getir karsima koy huzur veren erkegi (ki eşim o tip bi adamdı genel profil itibariyle)
    ne yapabilir? ne yapabildi?

    yapamaz hiçbişey. erkek ya da kadın, feristahi gelsin. yapamaz.

    illa bu kadar akut etki-tepki mekanizmaları olması gerekmiyor bunun.

    bi takım kronik içsel huzursuzluk durumlarınız varsa, etrafınızdaki kadınlarla ilişkiye girdiğinizde huzursuzlanıyorsanız, muhtemelen sizin de geçmişten getirdiginiz derinlerde saklanmış bir takim sorunlariniz vardir geçmişinizle ilgili.
    ki hepimizin az ya da çok var. türk ailesi profili genel olarak sorunlu bir model çünkü.

    sonuç ve özet: huzur, içsel barış ve tamlık hissiyle alakalı bir memnuniyet halidir. kimse kimseye bunu veremez.

    ha varolan, süregiden huzurunuzu bozabilir bak. ona bisey demem. olabiliyor bu çünkü.
    o zaman da ayrılırsın biter bilader.
    tohumuna para mi saydın

    ha kronik olarak huzursuz-sorunlu kadın profillerini tercih ediyorsan ilişki için, bu da dönüp çocukluğunda cevap araman gereken bi soru. dünyanın suçu değil, sen seçiyorsun bu profili demek ki bilmeden

  • bir insan neden kötü olur

    "içgüdülerimiz olmasa kimse kötü, çıkarlarımız olmasa kimse iyi olmazdi"
    emre yılmaz

    insanlar kötü ve iyi diye ikiye ayrılmaz. insanlar, kötü ve iyiden mürekkeptir. herkesin içinde hepsi var. oransal dağılım değişiyor sadece. ki o da hububat borsasi gibi, günden güne bile farkeder.
    çünkü insan akan bir deredir.

    hepimiz birilerinin "saf iyi"si, başka birilerinin "saf kötü"süyüz. kurtardiklarimiz var, mahvettiklerimiz de var.
    çok düalizm annecim.

    insan arada kötü olmasa, kavramsal olarak iyilik de boşa düşer. sıfır noktasında iyi, artık iyi degildir. sıfırdır.
    bir erdem olmaktan çıkar.

    tanrı belki insani bilinmekliğini istediği için yaratmış.
    ama şeytanı, kesinlikle iyiliğe dair egosundan dolayı yaratmış.

    çünkü her şey zittiyla kaimdir dostlar. şeytan olmasaydı tanrı "iyi" olamazdı.
    kotuluklerimiz olmasa, iyiliklerimiz olamazdı.

    üstelik bu trafikteki 8'de 1 kusurluluk defaultu gibi bisey.
    bazen dünya üzerinde kapladigin hacim bile birilerine kötülüktür. her şeyi engellesen, (kasıtsız da olsa) sebep olduğun felaketleri engelleme opsiyonun yok.
    bazen sadece kendin olursun, ve birileri "bana bu kötülüğü neden yaptı" diye düşünür senin hakkında...

    sen konunun farkında bile değilsindir halbuki

  • erkek yazarlardan kadın yazarlara sorular

    -bir erkeğe aşık olup onu sonsuza kadar sevebilir misiniz?
    eğer sevebilirseniz, ayrıldığınızda başka bir erkeğe karşı aynı duyguları yaşayabilir misiniz?
    +kimse kimseye hicbiseyin garantisini veremez. dün güvendiğin dağlara bugun karlar yağıar; dönüp o karlara "naapiyosun amk" diyemezsin mesela.
    diyemezsin, varmış bi sebebi ki yağmış... pis çıkmazları var böyle işte hayatin ve ilişkilerin.. .

    ama ilişkiye iki taraf da duygusal yatırım yaparsa, saygı ve sevgiyi kaybetmezse, saglikli iletisimi ve randımanlı cinselliği en başa koyarlar ve bunlara bir dokunulmazlık atfederlerse, kendi özel hayatları-mustakil cevreleri-hobileri-iliskiden bagimsiz da bir hayat vizyonlari olur ve birbirlerindeki bunlari beslerlerse, evet ölene kadar sürebilir bence... neden olmasın? sevmek ve sevilmek (layiginca yapildiginda) çok güzel, cok sicak, ömürlük mutluluklar. keşke kısmet olsa...

    başka erkeğe ya da başka kadına kimse aynı şeyleri hissedemez ki. her ilişkinin dnasi farkli. niye ayni olsun ayrıca.

    -bir erkekle birlikte film izlemek, yemek yapmak, sevişmek, sarılıp uyumak için illa o erkeğe aşık olmanız ya da ilişkide olmanız mı gerekiyor?
    +bence öyle. aşk kısmı biraz spesifik ama -en azindan- duygusal bağ olmadan yaşanacak şeyler değil bence.
    en basitinden beden kokusu. duygusal bir bağım olmadıkça asla bi erkeğin yakin mesafeden alınabilecek ten kokusuna dahi tahammül edemem. birak sarılıp, öpusmeyi; hele ki yataga girmeyi filan... never ever, mümkün değil. aşırı ters geliyor bana.

    kısa mesafeden yabancı bir ten kokusu duyduğumda bile (bazen toplu tasimda filan) o kokuya resmen "maruz kalmış" hissediyorum.
    ama duygusal bağ olunca tam tersi. o kokunun içinde yaşamak istiyor insan.

    -kendinizden küçük erkeklere olan bakış açınız nedir?
    +çocuğunu doğurdum, evlendik filan. 5 yaş fark var.
    bence toplum artık bu tabuyu aşıyor ya. zaten 35-40 sonrası hicbir fark "çok fark" olmuyor.

    -ciddi anlamda çok merak ediyorum. tanışıyoruz, mekandayız yavşıyosunuz öpüyosunuz herşey okey ama ev muhabbetine gelince yarın işim var daha sonra diyosunuz. hoş, işiniz olabilir ancak neden daha sonra gelmiyosunuz?... (ve devam etmiş soru)
    +ben bu işler için yaşlıyım, zaten gençliğimde de yapmadım ama yapılıyor heralde bunlar sık sık ...
    cevabi şu sanirim; şevkat ve özgüven elde etmek için bir araç olarak kulaniliyorsun. ve tabii flört keyifli bisey, o da var.
    mamafih bedensel münasebet ayrı bir yatırımdır. o yatırıma girebilecek kadar etkin olamamışsın demek ki flört sürecinde.

    -hayatınızın temelinde şu an ne var? neden yaşıyorsunuz?
    +kızım var, yavru aslanım. muhteşem bisey büyümesine eşlik etmek...
    hobilerim ve yapmak istediğim şeyler var. "to do list" kafası. gerçekten öyle bi listem var. 40 yaş hedeflerini yetiştirmeye çalışıyorum şu an, sonra 50 yaş hedefleri yapicam.
    beraber yaşlanmak istediğim bi adam var. kızımın babası.
    mesleğim var, müthiş bir yatırım yaptığım ve beni asla yarı yolda bırakmayan. her zaman bonkorlukle cevap veren. maddi manevî sığınağım, gücüm, düştüğümde kaldıranım, yanarsam söndürenim... işim olmasaydı harcanmış bir hayattı benimki. net.
    bak 3 gün, 2 gecedir eve gitmedim. proje yetistirmek icin full atolyede ve kepaze vaziyetteyim ama mutluyum cok. ibadet gibi benim icin is. manevi olarak temizliyor, ferahlatiyor, hafifletiyor.
    (kahve molamda yazıyorum bunları. evet pazar sabahının köründe, hepiniz neticenizi kasiya kasiya uyurken, ben 72 saattir atölyede çalışıyorum ve bundan dolayı -çok yorgun ama- çok mutluyum)

    -nafaka ile ilgili değişiklik hakkında ne düşünüyorsunuz? sizce de artık kendi ayaklarınızın üzerinde durma zamanınız gelmedi mi?
    +her sakallı deden, her nafaka alan şeyma değildir evlâdım. etrafımda nafakayla geçinen hicbir kadın olmadığı gibi (biri haric. ki onun da eski esi turk degil, koreli) eski eşine zor zamanında madden manen destek olan kadınlar dahi biliyorum. çünkü arada hic degilse çocuk var.
    buna karşılık, kaç boşanma gördüysem, çok büyük kısmında erkekler birer pisliğe dönüştü. ortak edinilen malları kaçıran mi dersin, işten çıkış gösteren mi, iftira atan mi, yalancı şahit ayarlayan mi....

    ve tanıdığım hicbir kadın o davaları nafaka için uzatmadı. içlerinden bi beddua savurup "nereyi imzaliyorum?" dediler protokole bakarak. bazısı hiç almıyor, bazıları hakimin insiyatif kullanarak yazdığı 400-800 tl arası nafakaları alıyorlar.

    çok kucuksunuz ve her şeyi ezbere yorumluyorsunuz. hayatın olağan akışı sandığınız gibi değil.

  • intermittent fasting

    ketojenik denen düşük karbonhidrat sistemiyle beraber 17 gündür uyguluyorum.. aslinda sadece bi bakip cikacaktim. cikamadim. (asiri rahatima geldi)
    16/8 le başladım, günler içinde öğünü teke düşürmenin vakit ve enerji anlamında daha avantajlı olduğunu farkettim. şu an 22/ 2 filan yapıyorum. (spor sonrası whey extra)

    bi kere ne angaryaymis arkadaş, günde 3-5 kere acıkıp yemek! yemek düşünmek, en kallavi yemekten 2-3 saat sonra bile midende kazinma hissetmeye başlamak!

    şu an tek öğünde vurup çıkıyorum. makrolara gore tabii. %5 carb. %20 protein, %70 yağ olacak şekilde 1380 kalori.

    çok daha sağlıklı, enerjik, pozitif hissediyorum.
    en önemlisi de hatırlayabildiğim kişisel tarihçem boyunca (35 yil) ilk kez bu 17 gün hiç şeker kullanmadım. ve aramıyorum da.
    inanılmaz, ama gerçek. bütün abur cuburlara olan iştahımı ve şevkimi kaybettim. zaten zehir gibi biseymis onlar. okuyun, hak vereceksiniz.

    işte yani ben "keto mu ne mi, bakayım bi neymiş" dedim ve içinde buldum kendimi. ketonun arkasından if paşa paşa geliyor... geliyormuş yani.
    yaşadık gördük.

    çok tavsiye ederim. bende durum -5 kg ama tartı çok da önemli değil, spor yapıyorum çünkü.
    ama spor yapmasanız bile eriyorsunuz yani. çok net

  • dans eden erkek

    boyu posu, yüzü gözü, eli ayağı ne şekil olursa olsun; bu kadar buyuk bir populasyonu "ettiği dansı bilerek etmek" kadar seksapel ortak paydasında bulusturabilecek bisey yok bence ya...

    bunu al ankara havasından, roman havasına uzat; jazz dansa, haka dansına uzat, zeybekten çıkar, hiphop'a batır, oraya yatır, buraya kaydır... naparsan yap.

    istisnasiz hepsi mi bu kadar yakışır. allah belamı versin, yolda görsem maymuna benzeteceğim herifi hakkıyla dansederken gördüğümde paralize oluyorum ben. feci büyülü geliyor bana bir adamın iyi dansetmesi. böyle zaman dursun, hayat dursun, adamlar dans etsin hep. gözümüz gönlümüz açılsın

  • ekşi itiraf

    bugün emine bulut'la geçti. beni çok gerilere götürerek.
    o olsa, benim olmayacağım bir büyüğüm varmış.
    annem ona gebeyken babam onu döverek merdivenlerden yuvarlayınca, düşmüş... (hep erkekmiş gibi gelir kalbime düşününce... ve bende ondan bir parca olduğunu hissederim hep, biraz delice olsa da...)

    annem (nasıl bir akla hizmetti bilmiyorum ama) hemen bikac aya gebe kalmış tekrar... bu kez bana...

    daha doğamadan tanışmışım ben de baba dayagiyla. hatta annem 8 aylık gebeyken bi gün babam onu döve döve yere yatırıp karnının (benim) üzerime oturmuş ve boğazına bıçak dayamış...

    çok deliydi. çok erkek(!)ti. o kadar erkekti ki, evin diktatörü olarak bize lütfettiği şiddeti ve baskıyı, bir kutsal emanet gibi minnetle kabul etmemizi beklerdi... ne şanslıydık ki; kullarıydık, tebaasıydık onun...

    o bıçakları iyi tanırız biz

    erken çocukluk dönemlerime dair "annemi öldürecek" korkusu hatırlıyorum, babam annemi tekme tokat döverken. kulaklarımı kapatıp, kafamı bacaklarının arasına gömüp inanmadığım bir allaha yalvarırdım "nolur hemen bitsin, yalvaririm annemi öldürmesin" diye.
    (o zaman da inanmıyordum halbuki)

    ama babamdan büyük ve güçlü tek tahayyülüm kendisinin soyut imgesiydi.

    karakollara düştük de, ama polisler anneme "kocandır, bugün itişir, yarın barışırsınız. bak çocuğunuz da var. yıkma yuvanı" deyip babamla barıştırıp(?) yolluyorlardı.
    annem bi kere bile o erkek! polis barikatini aşıp o darp raporu alamadı.

    polis yok, başımızda babama "höst ulan!" diyecek bi atamız yok, o yok bu yok...
    ne var ulan it?

    işte, yoktu ama belki vardıysa allah diye bisey?
    keşke olsaymış gerçekten...

    ...

    büyümeye başladım.
    şiddetin oransal yoğunluğu bana kaydı. benim hayatım daha da kaydı.

    16-15 yaşına geldiğimde artık ben salonun bi köşesinde dayak yerken "anne nolur yardim et" diye bağırırken, annem diğer köşedeki koltukta istifini bozmadan ve kafasını bile kaldırmadan patates soymayı sürdürüyordu mesela...
    acik renk salon halisindan ağzımın burnumun kanlarını bana sildirdikten sonra giderdi genelde babam.
    "anne neden bana yardım etmiyorsun o beni döverken?" derdim.
    "ben karışırsam daha beter kızar. bu sefer kolunu bacağını kırar ya da öldürür seni" derdi...

    bu kadın öğretmen bu arada. adam da gazeteci. evde duvarlar dolusu kütüphanelerde silme kitap var filan...

    babam bikac kez sarhoşken beni bi bıçakla aynı masaya oturttu da. bi masanın ortasında bıçak. karşılıklı biz. "bu gece seni kesicem" diye o masada bana geçirttiği cehennem saatleri... ağlamaktan gözümün yaşının kuruduğu geceler.

    2 kere filan da boğazıma dayamisligi var döverken.

    kolay anlatması. yaşaması zor. ama yaşıyorsun işte bi şekilde. o bıçak boğazına girmedikçe...

    emine bulutla beraber benim de bi parçamı morga koydular sanki bugün. yarın toprağa girende, benden de bi parça olacak.

    ne diyim bilmiyorum. kelimem bitti, küfrüm bitti, gözümün yaşı bitti, erkek şiddeti bitmiyor.

    ölüyoruz. yüzlerce, binlerce kadın ölüyoruz.
    kadın ölür de çocuk durur mu? çocuklar da ölüyor.

    şimdi emine'nin kızı yaşıyor sanıyorsunuz ya.
    yaşamıyor o çocuk artık. öldü o çocuğun benliğinin büyük kısmı...
    kalanla idare etmeyi öğrenecek artık.

    bedensel olarak değilse de, ruhsal olarak sakatlanmış insanlarız biz. şiddet mağduru kadın ve çocuklar.
    ölen anneler, cani babalar....

    ...

    bu akşam 13 yıldır gorusmedigim babamın evine gitmek istedim ilk kez.
    kapıyı açtığı anda eterle bayılmak. sonra güzelce bağlamak ellerinden ayaklarından...
    ağzından...

    sonra ona işkence etmek istedim... harcadığı çocukluk yıllarım için. ilk gençliğim için...

    gözlerindeki öfkeyi, ofkelendiginde alnında şişen damarı ve kıpkırmızı olan yüzünü yeniden görmek istedim.
    acı çektiğini, can korkusu yaşadığını, bunu öfkeyle gizlemeye çalıştığını görmek istedim.

    çünkü hala bünyemde taşıyorum bende sakatladığı bazı şeyleri. yıllar içinde rehabilite ettim, edemediğim yerde kamufle ettim, biseyler ettim ama bak hala duruyor taze taze bazı şeyler içimde...

    dişlerimi sıkıyorum bunları yazarken.

    o bıçakları iyi tanırız biz

    bu akşam o bıçağı onun götüne sokup içerde çevirerek bagirsaklarini parçalamak istedim...
    bokunun içinden çıkamasın kalan ömrümde diye.

    kendim için. emine için... adalet için.
    erkeklerin yere düşürdüğü her bir kadin kirpiği için...

  • çocuğu özel okula gönderme zorunluluğu

    adrese dayalı sistem sayesinde çok da olmayan zorunluluktur.

    en ucuz ozel okul, yıllık 18-20 bin den başlıyor.
    şehrin ekonomik kirali bir muhitinde yaşayıp, çocuğu ucu ucuna ozel okula (o da en düşük ücretli, eğitim kalitesi muamma?) yollamaktansa, görece iyi muhitte yaşayıp, oranın devlet okuluna göndermek daha akil karıdir.

    ben öğretmen çocuğuyum ve devlet okullarında okudum. ama hep orta-üst gelir grubu muhitlerinde yaşadık ve okuduğum okullar/öğretmen kalitesi hep orta üstü oldu.

    bilenler bilir, bahsi geçen muhitlerdeki okullara atanabilmek için 25+ yıl hizmet suresi olmalıdır bir öğretmenin. ve öğretmenlik, yıllar içinde ustalasilabilen biseydir.

    ben de aynini yapıyorum. şehrin iyi muhitinde yaşayıp, devlet okuluna yolluyorum çocuğu. özele yollayabilecek gücüm de var, ama biliyorum ki özelde dersine girecek 25 yaşındaki öğretmenle, şu anda eğitimini veren 35 yıllık öğretmen bir değil. olamaz.

    kaldı ki bir çocuğun eğitim ve görgüsü sadece okulda gelişmez. büyüdüğü sokaklardan, apartmandaki komşulardan, mahallenin bakkalindan bile bissuru komponent alarak büyür çocuk.

    iyi muhit bu açıdan da gereklidir çocuğun gelişim sürecinde.

    büyüdüğünde fabrika ayarları bu olacak onun çünkü.
    esnafın kaba saba olmadığı, ev kapılarında kokan ayakkabıların dolup taşmadığı, insanların apartman kapısında karşılaştıklarında birbirlerine kapıyı tutup gülümseyerek teşekkür ettikleri, sokak hayvanlarının tüm mahallece korunup, sevilip beslendiği bir iklim; bir çocuğun gelişimi açısından okul kadar etkili ve gereklidir.

  • bir erkeğin bir kadına verebileceği en iyi şey

    bi gün bana dönüp "kızımız olsun" dedi.
    "ya bsg" dedim.
    ertesi gün gene dedi. sonra gene. her seferinde "ya bsg" diye devirdim gözlerimi.
    sonra predictorde çift çizgiyi gördük.

    o çift çizgi bugün 6.5 yasinda bir kız çocuğu.

    bi de tanıdığım en eğlenceli, sevgi dolu, sevkatli, merhametli, koruyucu, güven veren baba oldu...

    sanırım bana hayatım boyunca verilmiş ve verilebilecek en iyi şeydi bu.
    tesekkur ediyorum kendisine. -sırf bunun için bile- hakkı ödenmez.

    sik kırığı gibi bir babanın kiziydim. bende baba kavramını yeniden tanımladı herif. format attı resmen sisteme.

  • erkek yazarlardan kadın yazarlara sorular

    gururunuz mu sevginiz mi? yoksa limonlu çay mı?
    -herkesinki farklıdır. tek bir insanin ömrünün farklı dönemlerinde dahi farklıdır.

    çok kaliteli insanları, sırf ortamınızın adapte olduğu bazı ucuz kıstaslar yüzünden kaybetmeyi ne zaman bırakacaksınız?
    -çok kaliteli insanlar adına hayırlı bir kaybediş olmuştur heralde diyelim.

    dağıldıktan sonra yeniden başlama motivasyonunuz nedir?
    -bunu ben de çok merak ediyorum. bi şekilde oluyor. filizlenme gibi sanki.
    her ay yeniden yumurtluyor olmakla ilgili olabilir (cidden)

    hayatta en korktuğunuz şey nedir?
    -evladimin başına bişey gelmesi veya benim başıma bişeyin gelip onun annesiz kalması.

    cehennemde en çok kadınların azab çekeceğinin bildirildiği hadis-i şerife rağmen neden hala kendinize çeki düzen vermiyorsunuz?
    - ben de bunu merak ediyorum. cehennem kısmını değil, çeki düzen vermeme kısmını.
    ıstesek 2 nesilde dünyayı değiştirebilecek güce sahibiz. erkekleri biz yetiştiriyoruz.
    ve neden hala dünya bu kadar erkek merkezli bir dünya? asla anlayamıyorum.

    özgüven eksikliğimi nasıl yenerim?
    -psikoterapi alın

    özgüveni yüksek erkekler mi, yoksa sizin domine ettiğiniz erkekler mi?
    -özgüveni yüksek erkekler genelde "ben" değil "sen" diyen insanlardır zaten,
    buna domine edilmek diyemem, özgüven böyle bişey. ve akli başında her batılı kadının bunu seçeceğini düşünüyorum

    ortalama bir türk erkeği yurtdışına çıktığında rahatça kız arkadaş edinebilirken türkiye’de bu durum çok daha zor oluyor.sizce bu durumun sebebi ne?
    -kendinize sorun. neden bu toplumda flört kültürü doğal ve yaygın değil acaba? (ipucu: kizkardesinizden/ablanızdan başlayın düşünmeye)

    besiktas mi kadikoy mu?
    -kadikoy

    neden bir ilişkide dürüst olup ayrılmak yerine ilgisiz davranarak süründürüyorsunuz ?
    -erkekler yapmıyor mu bunu ya?

    nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsunuz?
    umursamaz değiliz bence. daha kontrolluyuz ve içimizde yasayabiliyoruz.
    bu toplum bize hep "ört kızım"ı öğretti.
    ne bekliyorsunuz ki? umursayisimizi dahi örtüyoruz.
    sonra umursadigimiz adamlar öfkeli gözlerini kısıp işaret parmaklarını sallayarak bize umursamadigimizi haykıriyorlar

  • eski sevgilinin mutlu olmasını istemek

    eski sevgilim umrumda değil de, benden sonra evlendiği kadının (ki tanıyordum evvelden kızı) mutlu olmasini isteyerek aralarina katıldığım grup.

    ölümcül bir hastalık çıktı kızda. annesini de ayni hastalıktan kaybetmişti.
    çocukları ufak, içim paralandi haberi aldigimda. gencecik kadın, eteğinde minicik bebe...

    umarım çok mutlu olmasının yaninda huzurla ve sağlıkla yener hastalığı...

    herkes mutlu olsun, sağlıklı ve iyi olsun ya. valla diyorum. ölüm var, gerisi yalan.
    kıçı kirik kuyruk acilarimizdan çok daha agir şeyler var hayatta.. maalesef var

  • söylenişi güzel olan eski kelimeler

    (bkz: muteber)
    anlamı da, söylenişi de ne güzel eski türkçe'nin.... çok var böyle...
    asude, azade... tekamül...
    şahane bi dünya var eski türkçede.

    dilimizin dünyası, dünyamızın sınırlarıysa şayet; sadece yeni dilde bir dünya fikri gerçekten çok yavan geliyor.

    bak "gercekten" dedim. gerçeklik... aslında eş anlamlısı hakikat
    bundan türemiş bir hakikatli kavramı var mesela, ama bu anlamı veren ve "gercek" kökünden türemiş bir yeni ifade yok...

    eski dilin hem fonetigi, hem anlam derinliği müthiş geliyor bana. bazı eserlerin, klasiklerin filan çok eski basımlarını okumayı bu yüzden çok seviyorum.

  • sen çok iyi birisin diyen kız

    "kimse iyi dediği birine âşık olmaz... aşkın iyilikle ilgisi yoktur."
    -ahmet ümit-

    --- spoiler ---
    ahmet'cim sen çok yanlış gelmişsin. muhtemelen problemli/yanlış kadınları tercih ediyordun ve tüm kadınları da öyle zannediyorsun bu yüzden. anne modelinle ilgili muhtemelen cicim.

    bunca yıllık kadınım, iyiligine, kalbine inanmadığım bi adama bırak kalbimi, selamımı vermiş değilim daha.
    --- spoiler ---

    bitmez tukenmez saatler boyunca suren sohbetlerimizden birinde, bana en yakın arkadaşından bahsetmişti. kadinlar konusunda ne kadar saf salak bir herif olduğundan. yıllardır kopamadığı kadının, nasil da malın gözü olduğundan. hatta ondan öncekinin de öyle olduğundan. te universiteden beri kankaydi bunlar, ve senaryo hep ayniydi
    -tesadüf olduğunu mu sanıyorsun? dedim.
    -değil mi? dedi.
    -hep sevgililerinden bahsettin adamın. bi de annesini anlatsana! dedim
    iki saniye durdu, aniden gözünde bi ışık çaktı ve
    -hadi be! dedi
    erkekler söz konusu ise son derece hareketli bir anne modeliymiş hatun tahmin ettiğim gibi.
    hareketli olmasında sorun yok tabi ama, bu detayın her yönünü oğlu bilmese de olurmuş misal.

    bu yüzden bu adam bi türlü "efendi", bi türlü "iyi" kadınlarla olamıyor işte mesela. arada yelteniyor, ama çok kısa süre içinde ilişkiden soğumaya, ciddiye binecek diye korkmaya, sıkılmaya başlıyor. anneye benzemiyor ya "efendi" kadınlar, içine sinmiyor temelde...
    ve bu yüzden (kendinin de çok idrak edemedigi) görünmez hendekler kazıyor ilişkinin gidiş yollarına. 2-3 tokezliyor ve tepetaklak oluyor o güzelim ilişki, o efendi-iyi-düzgün kız heba oluyor.

    anlıyorsunuz değil mi? patetik bir tekrar, böyle ömür boyu sürüyor.

    ...

    annesi babası kotu bi profile sahip herkeste bu kotu miras surer diyemeyiz yani ama, böyle bir profili çizen herkesin ailesinde benzer motiflere rastlıyoruz sanki bence..

    ...

    aşkı, tutkuyu, şehveti, takilmaciligi, ya da her zikimse iste, onu bi türlü "iyi"lerde bulamayan kadinlari/adamlari genelleyemeyiz yani tüm nesle. bunlar sorunludur.

    bilmeden 1-2 kere bunların pek maharetli taktıkları maskelere aldanan normal insanları tenzih edelim de;
    aşağı yukarı hep bu tiplere meyleden ve sonunda tüm kadinlarin/adamların kaşar oldugu,
    iyi-düzgün karşı cinslerinden kimsenin hoşlanmadığı,
    marjinallik içermeyen her şeyin friend zone a tabi olduğu
    gibi önyargıları olan insanlar icin evet bunlar doğrudur. ama kendi ufukları, modelleri, dünyaları bundan ibaret olduğu için doğrudur. dünyanın genel hali bu olduğu için değil.

    dolayısıyle, sizinle flört ederken "çok iyi birisin" diyen kız, o anda flört ediyor olmasına ragmen bunu "arkadaşlığa" vurgu icin söylüyorsa, orada altı çizili, bold ve italik bi soru işareti var.
    sadece kızda değil, sizin de orada o an o iletişimi sürdüyor olmanızda sorun var. tek yönlü olmuyor zaten o hal. suistimal "geliyorum" diyor... siz de kuzu kuzu gelmesini bekleyen tarafsiniz.. ve bu özel bir durum, genel değil.

    yoksa iyilik ve çekicilik arasında bence normal insanlar icin bir bağıntı kesinlikle olmakla birlikte, ustelik olumlu bi baglanti var. genelde böyle yani.

    dediğim gibi, ben ve çoğu kadın arkadaşım da, iyi, vicdanlı, sakin ve alçakgönüllü adamlardan hoşlanıyoruz. flört ederken de adama gayet geribildirimini yapıyoruz bunun.
    "ne iyi adamsin"
    "ne güzel adamsin" gibilerinden. ki mesela ben bunu bir adama gözlerinin içine bakarak söylediysem, libidom ona doğru akmaya çoktan başlamış demektir misal. o saatten sonra onun friend zone a geri gitmesi icin oldukça majör bir sıkıntı çıkarması lazım.

  • ekşi itiraf

    açıp salak salak çevrimiçi olduğu whatsapp ekranini izliyorum, evet.

    37 yaşındayım, manyakça yoğun bir is hayatım var, ve evet arada yapıyorum. dinlenme arası gibi.

    gülümsüyorum filan ya lan, o ekrana bakarken. "parka gidecekmis, iki gözümün çiçeği" modunda.
    yas 37, evet.

  • boşanacaklara tavsiyeler

    daha önce buraya gene bişeyler yazmıştım. ama çok yumuşak kalmış... az önce yakın bi kadın dostumun müstakbel eski eşinin avukatından gelen öyle bir karşı dava dilekçesi okuduk ki, valla dimağım kurudu. sinirden kendimi skicem...

    şöyle bişey hayal edin, trafikte iki araba önlü arkalı gidiyorsunuz müstakbel eski eşinizle. yol ayrımı gelecek birazdan ve ayrı yollara gideceksiniz.

    adam önde. bi noktada duruyor. nooluyoz derken siz, takıyor geri vitese, bam diye çarpıyor.

    iniyor, hay allah karıştırdım filan diyor.. siz "???" filan modundayken, "polis gelsin de tutanak tutsun. kaskodan yaptırırız" diyor.

    polisi görününce üstünü başını yırtıyor aceleyle. siz gene "???"

    polis arabadan inince adamların yakasına yapışıp "yardım edin, karım delirdi. beni öldürmeye çalışıyor. önce arkadan çarptı, sonra üstüme saldırdı" filan diye canhıraş biçimde anlatmaya başlıyor...

    bu arada bu adamdan doğurduğunuz bebek henüz minicik daha....

    öyle işte... dikkatli olun. her şeye hazır olun... ben gidip ağrı kesici filan içicem. migrenim tuttu

  • tolga çevik'ten eşine duygusal mesaj

    suçluluk psikolojisiyle yazılmış gibi duran mesaj. bi boklar yiyip de abartıyla götü kurtarmaya çalışıyor gibi.
    "benim kürkçü dükkanım sensin" gibi bi ana fikri var sanki yazının. son çırpınışlar gibi.

    yakında kadının adamı boşadığını duyarsam şaşırmıycam...

  • eşini ve çocuğunu toplu taşımada süründüren erkek

    toplu taşıma ağının yaygın ve fonksiyonel olması bir toplum için medeniyet göstergesidir. üstelik bazı güzergahları arabayla katetmek de milyonluk çile yasatabilir.

    bunu bi tarafa korsak, ben toplu tasimada ailesiyle seyahat eden, mütevazı görünümlü bir aile babası gördüğümde çok hoslaniyorum bu tablodan üstelik.
    herkes araba alamaz, ama her erkek aile babası olabilir. bakiniz bu adam olmuş mesela. gittikleri yer her neresi ise, ailesiyle gidiyor.

    benim de çocukluğum annemle toplu taşım araçlarında geçti ama babam bi kere bile bizimle değildi mesela. bizimle dışarı çıkmaktan hoşlanmazdı. çoğunlukla motosikleti vardı zaten... ve dışarıda "biz" den ayrı bi dünyası...

    sorumluluklarina sahip çıkan bir erkek, ailesi için şanstır.
    araba olur ya da olmaz. ama o bağ kalır.

    gercek değer meta değil, o bağdır zaten

  • özel okul vs devlet okulu

    müfredat o kadar sikik ki. okulların hepsi bombok.
    ilk kresinde, (yas 2.5-3 arası) boyama saatinde çizgi içlerini boyamiyor, onun yerine karalama yapıyor diye kağıdını yırtıp ceza sandalyesine ayirmislar kızımı (bu uygulamadan tabii ki haberimiz yoktu)

    ikinci kresinde 5 ay boyunca yalvardim resmen yöneticiye. çocukları bırakan serviste emniyet kemeri yoktu. getirin, ben taktricam sanayide bile dedim, dinletemedim.

    yukardakiler özeldi. asgari ücrete yakin bi para veriyodum bunlara. (1200 tl idi son kreşi)

    en sonunda devlet kresini deneyeyim dedim. ozelden kaçan birkaç arkadaşının ayni sınıfta olduğu bi sınıfa verdim.
    orda da yemek duası, yok bilmemne diye geldi çocuk. dua mua ettiriyolarmis 4.5 yasında bebelere.

    ciddi bunalmış durumdayım. bu sene ana sınıfına başlaması gereken çocuk (henüz 5 yasında) seneye nasıl 1. sınıfa gidecek cozemiyorum. bebek lan bu daha. 6 yasında 1. sınıf mi olur?
    hadi bekleteyim bi sene daha desem, bu sefer iri kalacak diğer 1. siniflardan

    ozel vs devlet konusu zaten muamma.

    ulan su çocuğu alıp gidemedim ya bu ülkeden. kalibima sicayim