Sık geçen başlıklar
Debe Arşivi
arşiv kapsamı: 4 Haz 201526 Haz 2026
sigaraya verdiğiniz paranın yüzde 85'i vergidir. bu ülkede alkol ve tütünden alınan toplam vergi şirketlerin ödediği kurumlar vergisinden bile fazladır. günde 1 paket sigara içen biri ayda ilave yaklaşık bin tl devlete vergi öder
sigara zararlıdır bırakın diye kamu spotları hazırlatan hükümet bu konuda tamamen ikiyüzlüdür. tüm içiciler bir anda sigarayı bıraksa maliye çöker.
malum sendikanın hala 450 bin üyesi varken kimsenin ağlamaması gereken sınav. sürekli menfaatini düşünen aman aram bozulmasın diye hiçbir şeye yorum yapamayan zavallı bir çoğunluk var maalesef.
bu eğitimci ümran bizimkileri torunuyla birlikte tokatlamaya (dolandırmaya) çalışmamış mıydı kuki bölümünde?

bu olay hiç yaşanmamış gibi oturup birlikte çay içmeleri enteresan bir detay açıkçası.

demek ki yılmaz, ilkkan ve ersoy'u biz de dolandırmaya kalksak, bir süre dolandırmaya kalkabiliriz yani...
başlıkta yazılanları okudukça kendimi daha da kötü hissettim.

ülkenin bu haline üzülmeyen varsa şayet aranızda, anasını avradını sikeyim.

edit: bazı hırsız orospu çocukları hallerinden gayet memnun gördüğüm kadarıyla.
sizin ben ananızı iki kere sikeyim, badem bıyıklı orospu çocukları.
louis vuitton için çekilmiştir. 2 futbolcu da eş zamanlı paylaşmıştır.
dünya tarihinin en ikonik fotoğrafı artık biliniyor.

buyrun: görsel

edit: tahtanın yorumunu soranlar olmuş yapalım. bu fotoğraf eşitliği, kilitlenmeyi temsil ediyor. siyah ve beyaz piyon birbirlerini kilitlemişler. messi’nin siyah kalesi beyaz piyonu yerse, ronaldo’nun veziri kaleyi yer, bu olursa messi’nin veziri ronaldo’nun vezirini yiyor, ronaldo’nun şahı ise messi’nin vezirini yiyor. bu olduktan sonra pozisyonel avantaj messi’de, taş avantajı ise ronaldo da oluyor. ustalıkla hazırlanmış bir tahta.

edit 2: messi’nin dövmeli kolunun altında daha 2 oyuncunun da taşları var. tahtanın o kısmını görmüyoruz. atlar ortada yok mesela. aşağıda daha önce aldıkları taşlar var, içlerinde eksikler var. bir yandan bilinmezlik ve felsefesik mesaj kaygısı da gütmüş marka.. yani hala oyunun kaderini bilmiyoruz anlamı da çıkar.. anlıyoruz ki görmediğimiz kısımda daha komutan taş var. üzerine çok düşünülmüş harika bir fotoğraf. mükemmel.

edit 3: yanılmamışım. teyitlenmiş. ilk hamle kimde nereye yapacak bilemeyiz ama yenişememe konusu teyitlenmiş. tahta dizilimi: görsel
hızlıca entrylere göz gezdirdim. az sayıda 800 lira ve üstü, bol sayıda 1000 lira ve üstü hesap ödediğini yazan hemen hemen herkes fiyatın yanına gülücük koymuş. ahanda böyle; 1252 lira :)

görgüsüzlük mü desem, kendini pazarlama mı desem bilemedim ama bildiğim tek şey iğrenç göründüğünüz. bilin istedim...
söylentisi bile adrenalin yaratır bazı bünyelerde.

ayrıca korkmasın arkasında milyonlarca insan var.

edit : - de ayrıymış düzeltildi.
benim gündemimde bu konular o kadar yok ki 32 yıllık babam agnostik olduğumu yeni öğrendi. ve ben 14-15 yaşımdan beri agnostiğim. sakladığımdan da değil, konuşulmuyor. bizim ailede tanrının varlığı ya da yokluğu konuşulmaz, din konuşulmaz, kimse kimsenin inanç durumunu umursamaz. ailemin evinin kitaplığında dinler tarihi ve tanrı yanılgısı kitapları yan yana duruyor komik bir şekilde. radikal bir ateist tanrıdan en az dinci teyzem kadar çok konuşuyor. sosyal dil kalıpları vardır, örneğin “allah allah” dersin şaşırırken ve üstüne düşünmezsin. buna her defasında richard dawkins'in sol taşağı gibi “heheh tanrı yok ki” diye cevap veren biri beni yorar. böyle olmayan ateistler de var ve onları her yorucu olmayan insan gibi seviyorum. tanrı kavramının altını sürekli çizen insanlar beni yoruyor. kendine inanç durumundan kimlik oluşturan herkes beni yoruyor. her şeyin radikali yoruyor.

siyasal islamcı olmasın yeter.

agnostiklere “ılık ateist” diyen insan da cahildir. onunla da olmaz.

unicornlara inanması tercih sebebidir.*
kim nereden almış, nerede stokta yokmuş gibi sikko bilgiler almak isteyenlerin sözlükte takip edebileceği telefon modeli.
bu profiller yeni yeni türedi burada. kanzuk ve arkadaşları profil fotoğrafı ile iyi bir şey yaptığını düşünüyordu belki ama burayı da twitter gibi bir şey haline getirdiler.

mesela adamın profilinde şu profile ait fotoğraf oluyor. entryi de şu profilden alıyor. peşinden "meme mi göt mü, bence erkekler göt der" diyor. şahane bir bilgi seli yaşanıyor. her entrysi için bir takipçi kazanıyor. sonunda ya reklam entrysi ile para kazanıyor ya da aynı fake fotoğrafları satarak yolunu buluyor.

helal olsun valla. yiyene yediriyor ise bravo. emeği geçen herkesin de eline sağlık.
bunu takıntı yapanın da, bu durum takıntı yapılıyor diye buna üzülenin de kafasını sikeyim. kaç milyar yıllık bir oluşumun gelmişiz şurada en iyi ihtimalle 60-70 senesi için misafir olmaya. yeter artık her sikimi dert ede ede yitip bitiyoruz.
tamam sakinim.
"emre belözoğlu arda'nın yaşındayken şampiyonlar ligi'nde fark yaratıyordu. sergen tozunu attırıyordu. arda turan galatasaray'la avrupa'da takım eliyordu."

yazmış bir arkadaş . ben de merak edip baktım gerçekten böyle mi diye .

onun yaşındayken ;
sergen: süper ligte bir maça bile çıkmamış
arda : gs ile 1 süper lig maçına çıkmış 18 yaşında manisaspor'da oynamış 19 unda ve gs de oynamaya başlamış
emre: gs ile bir-iki maça çıkmış . bir yıl sonrasında ise çılgın atmaya başlamış

kaynağım : mackolik
suriye'deki alışkanlıklarını aynen burada devam ettiriyorlar. entegre oldukları falan yok. zaten entegre etmeye çalışan da yok. üstelik sayıları o kadar çok ki kendi aralarında takılıyorlar. ölen de suriyeli, cin çıkartan hoca da suriyeli. resmen burada kendi komunitelerini, gettolarını kurdular. sebep olanları allah bildiği gibi yapsın.

her yerdeler. anadolu'daki şehirlerin merkezlerini de ele geçirdiler. adapazarı çark caddesinde oturan bir arkadaşım komşularının çoğunun vatandaşlık almış sığınmacılar olduğunu söyledi. başka bir arkadaşımın eşi maltepe'nin merkezinde öğretmen, sınıflarda çok sayıda suriyeli çocuk varmış.
üç kuruş yaşlılık parası için, bir kulu allah yerine koyan ihtiyarlar ölmeden bu ülkeye hızur gelmez. oysa yaşlılık parası önceden de veriliyordu.
tanım: şerefsiz bir moruğun hönkürmesi.
basit yanıtı olan soru: düşünür. her göçmen bunu düşünür. düşünmüyorum diyenler vardır muhtemelen, ama bu düşünmeme hâli de "pembe kaplumbağaları düşünmüyorum" sözündeki kadar düşündürücüdür bence.

bu satırların yazarı kısa ve uzun süreler almanya, portekiz, avustralya, abd'de yaşadı. yaşarken de sıklıkla dostlarını ve her geçen gün yaşanmaz hâle gelen ülkesini özledi. ama bu yazarımıza özgü de değil. bir haftada ana dili gibi yeni geldiği ülkenin dilini söküp ve bununla yetinmeyip türkçe konuşmayı unutanları ya da "hey dostum, ben göçtüm, hayat burda şahane, siz berbatistanlılar çok üzülüyorum size"ciler, beğeni, ilgi ve gıpta bekleyenleri bir kenara koyalım, yani koymayalım, aşağıda onlara da geleceğim... yani umarım gelebilirim...

şimdilik kendi adıma dürüstçe neler düşündüğümü yazayım:

dönme kararları zordur. ben bir kaç kere yaptım. döndüğünüzde bir sürü şey size batar. bir zamanlar alışkın ve aşina olduğunuz süründürme ilkeleri ve teknikleri size ters gelmeye başlar, buckingham sarayında büyümüş gibi tepeden bakmaya ya da tahammül edememeye başlarsınız pek çok şeye. ne midir bunlar? bir sürü şey, çoğunlukla basit müdahalalerle düzeltilebilecek, akılsızlıklar, adam kayırmacılıklarla, umursamazlıklarla olamamış şeylerdir:

- eve elektrik bağlatmak istersiniz, önce bir süründürülürsünüz. hadi elektrik kapattırmak istersiniz, süründürülürsünüz.
- çocuğu okula yazdırmak istersiniz, mahalle mektebi berbattır, özel okul fiyatları acıklıdır, öğretmen perişandır, milli eğitim allahlıktır.
- yürüyecek kaldırım bulamazsınız. yaya kaldırımından karşıya alman gibi geçmeye kalkar çiğnenirsiniz ya da şoför size küfreder, filan. ya da ölürdünüz. yani ben ölmedim ama ölen çok oldu.
- yaşamınız pamuk ipliğine bağlıdır, çocuğunuzun geleceğinden korkarsınız, bir hırsızlar iktidarında erdem ve ahlak erozyonundan huzursuzsunuzdur.
ve daha neler neler... daha onlarcası sayılabilir. ama zaten bunları ben göç ettim, kıskananlar çatlasıncı kitleler anlatıyor bunları. youtube, twitter filan bunlarla dolu.

bu bir kenarda dursun...

elbette sizi bir ülkeye bağlayan şeyler o ülkede yaşadığınız sorunlar ya da o sorunlardan kaçışlarınız değil. bu yukarıda bahsi geçen tipoloji de, geçmişine en küskün olan da gittiği ülkede yana yakıla kendi kültüründen gelen birilerini bulur. demek ki herşey arkada öyle kolayca ve ağız şapırdatarak anlatıldığı kadar kolay olamıyormuş. çoğunlukla 30 senedir abd'de, avustralya'da yaşayan insanların arkadaş kitleleri gene türkiyelilerdir. bütün gün "ay ne kötüydü" derken de, "aman abi çok özledim" derken de aslında çok benzer bir ruh hâlindedir herkes ve bir duygu bu insanları kuşatır: özlem. itiraf etmese de herkes özler. gurbet denen nane çok ilginçtir: türkiye'de birbirinden hiç hazzetmeyecek tipler bile birbirine bu ülkelerde yanaşırlar, kardeş oluverirler. bu biraz mecburiyetten olur, doğru; yani kendini güvende hissetme, özlem duyma gibi şeylerin dayattığı bir mecburiyet.

bu sadece bize has da değil elbette. yabancı ülkelerde gettolaşma, cemaatleşme çok yaygındır.

dönelim şu ben göç ettim, kıskananlar çatlasıncı kitleler denen hayvan türüne: yurtdışında yaşarken de, türkiye'de olduğum zamanlarda da bu insanlar beni fena hâlde rahatsız etti, ederdi, edecek, etmişlerdiydi. twitter'da, instagram'da mübarek bir küstahlıkla, üstten üstten sallarlar. köprüleri atmışlardır onlara göre... de attılarsa neden hâlâ vatandaşa kendi pembe kıçlarını göstermeye pek meraklıdırlar, bu bir panel konusudur.

galiba türkiye'den öğrendiğim en güzel şeylerden biri göz hakkı denen şeydir: birilerine ikram edemeyeceğin şeyi onların önünde yemeyeceksin! bu hayvan türü her türlü haltı herkesin önünde yemeye pek meraklı ilgi, onay, onore edilme, fişteklenme meraklısıdır diye düşünüyorum. sorsan: ben türkiye daha ileri gitsin diye dünyada gördüğüm güzel şeyleri anlatıyorum! hayır! güzel şeyleri anlatmıyorlar, tepeden bakıyorlar.

günaha giriyorsam affola...
31 1899
düz izleyici için çok bir şey vadetmeyen, bu tarz yapıtları hakkıyla izleyen izleyici için ise inanılmaz baş yapıt.

içindeki metaforlar, ince mesajlardan en dikkat ettiğim gemilerin isimlerindeki mesajlar.

içinde bulundukları gemi (bkz: kerberos)
antik yunan’da üç başlı köpek olan kerberos ölüler diyarının bekçisiydi.
kerberos sadece yeni ruhlar yeraltı dünyasına girmesine izin verir ve hiç kimseyi dışarı çıkarmazdı.
efsanelerde sadece iki karakterin kerberos’tan kaçtığı yazar.
bunlardan biri lirini kullanarak kerberos'u uyutan orpheus diğeri ise on iki görev sonuncusu olarak kerberos'u yaşayanlar dünyasina getiren heracles’tir.
dizide de kerberos’a girebilen 2 yeni karakter vardı. bu karakterlerin geldiği gemi ise (bkz: prometheus)

batı klasik geleneğinde prometheus, insan çabasını (özellikle bilimsel bilgi arayışını) ve aşırıya kaçma riskini veya istenmeyen sonuçları temsil eden bir şahsiyet. özellikle romantik çağ’da insan varlığını iyileştirme çabaları aynı zamanda trajediye de yol açabilecek tek dehanın vücut bulmuş hali olarak görülüyordu.
prometheus insana yardım eden ateşi ve medeniyeti bahşeden tanrı.
o gemiden gelenlerin kerberos gemisine yardım etmesi de ilintiliydi.

son olarak, neredeyse her bölüm ön plana çıkarılan oda numarasını 1011 olarak ön planda tutmaları kodlamalardan oluşan bir hayat = simülasyon bağıntısıydı.

tamamen şahsi fikirlerimdir. ytd.
meslek lisesinin mantığını bilmeyen arkadaşlar toplanmış. çalışma şartlarından bağımsız olarak söylüyorum, meslek lisesindeki çocuğun meslek öğrenmesi için bu çalışmalar gereklidir. tabi ki çocuk burada çalışırken mesai saatleri ve okul saatleri ona ayarlanmalıdır.

tornacı, elektrik elektronikçi, turizmci öğrencilerinin hepsi bir yerlerde çalışıyor zaten. uygulama otellerine gidin oradaki çalışanların kim olduklarına bakın. yeni bir şey değil yani bu. çalışma şartları ve verilen ücrete laf edebilirsiniz ama sistemin mantığı zaten budur. bu çocukların mesleki eğitimi okulla beraber özel sektörde de alması gerekiyor.
fyodor dostoyevski, avukatlar için kiralık vicdan diyordu.

doğrudur. avukat, sizin acılarınızı, sıkıntılarınızı umursamaz o işini yapmaya odaklanır. sonuçlar da bu iş kavramının bir parçasıdır. bu aslında birçok meslekte böyledir. doktorlar da işini yaparlar. yaranızı sararlar ama yaranızı anlamaktan geri dururlar.

bu hayatta her iş, her insan bir parça vicdansızdır. o sebeple ne yapıyorsan yap gereğinden fazla beklentiye girme. senin acıların birilerinin mesleğidir.
inandığı tanrının yarattığı başka bir canlıya dokunamıyor.

klasik bir şovmen hareketidir.
farklı örnekleri için yakınınızdaki insanların davranışlarını inceleyiniz.

edit: gelen mesajlara istinaden formasının üstünü çıkartması dinen sorun olmuyormuş, yanlış biliyormuşum, bunun üzerine düzelttim
cadılar bayramı ve noel kutlaması da normalmiş ama merhaba demek için karşı cins ile tokalaşması anormalmiş.
kadın erkeğe aşık olmaz. erkekten sağlayacağı faydaya aşık olur. fayda beklentisi karşılandığı sürece erkeğin zengin ya da fakir olması önemli değil. her kadının da beklentisi eşit değildir.
fayda azaldığında ya da tamamen bittiğinde aşk da biter. ayrıca kadına geçmişte sağladığınız fayda bugün geçerli değildir. kadınlar ilişkide içinde bulunduğu an veya gelecekteki beklentiyi fiyatlarlar. bu yüzden dün yaptığınız fedakarlıkların ekmeğini bugün yiyemezsiniz.
degersizlik hissi, özsaygi/sevgi eksikliği...

yaşamı boyunca, icinde degisen seviyelerde bir boşluk, huzursuzluk taşıyan kaç insan tanidiysam hepsinde vardı bu degesizlik/yetersizlik hislerinden.
*
başka bir hayatım olabilirdi hissine çıkıyor yollar bi şekilde devamlı.
sürekli biseyleri ıskalama hissi...

aşk halinde sadece bi çeşit yüksek kafa yaşanıyor değerlilik hissini yoğun iceren. ama kalıcı bir tatmin sağlamıyor bu tabi. aşk son derece uçucu, kaçıcı bir arkadaş çünkü.

çok çalışıp çok zengin de olsalar, çok çok geniş bir arkadas çevresi de yapsalar o tatsız his bi şekilde duruyor bi köşede.
ve farkında olmadıkları şekilde, aslında hayattaki seçimlerini de ince ince manipule ediyor.
sessiz sedasız kenarda duruyor gibi gorundugu hallerde bile, aslında dolaplar çeviriyor kişinin seçimleri üzerinde sağlıksız etkiler yaratarak.

çocukluğunda yeterince sevgi, ilgi, güven ve kabul hissetmemiş yetişkinler; bu eksikliği bugünkü ilişkilerinden mahsup edemedikçe ziyan oluyorlar.
**

değerlilik hissi, özsaygi ve sevgi; ancak iç kaynaklardan temin edildiğinde stabil özellik göstermeye başlar.
bunlarin teminine yönelik dış kaynak arayışı hem nafiledir, hem yarattığı illüzyon ve yaşattığı iniş çıkışlar itibariyle yorucudur.

yorulmaktan bezip ucunu bırakayım desen, o ana kadar bir anlam potansiyeli taşıyan o boşluk küt diye bir anlamsızlık kuyusuna düşer bu sefer de.
insan yaşam şevkini kaybedecek kadar eriyebilir o kuyuda*

halbuki terapi almak güzeldir mesela. ömrü böyle ziyan etmek yerine kalkıp doğru kaynaklardan yardım aranmak; şüphesiz başlarda belki pek umutlu görünmeyen, ama ironik olarak devamında en efektif/kalıcı müspet sonuçları almaya gebe bir eylemdir.
hocanın ayağının altında gaz / fren yok mu diye sordurtan kazadır

%100 hoca hatasıdır

trafik eğitimleri şehir içinde verilmesin denmiş, hayır tam tersine buralarda verilmeli, hoca da üzerine gelen otobüsü görünce "gaza bas" dememeli
geçtiğimiz aylarda aktif hakemlik kariyerini noktalayan cüneyt çakır, a milli takım'ın çekya ile oynayacağı karşılaşmada jübile yapacak.

5. dakikaya kadar mücadeleyi yönetecek çakır ardından saha kenarına gelecek.

deneyimli isim bu vedasıyla, dünyada milli maç ile kariyerini noktalayan ilk hakem olacakmış.
bütün binayı rahatsız etmek benim deneyimleyerek bulduğum tek çözümdür.
dalga geçmiyorum.

alt komşum hayvani yüksek sesli olarak geç saatlere kadar tv izliyor. sabah çok erken kalkıyorum haliyle geç saatlere kalmadan yatıyorum lakin uyuyamıyorum, uyutmuyor ses.
gittim uyardım sallamadı, bina yönetimine şikayet ettim, hayvan herif bina yönetimini de sallamadı.
en son beyaz masaya şikayet ettim lakin gece 12 yi geçmediği için işlem yapamıyacaklarını söylediler.
uyuyabilmek için her gece alkol alıyorum bu yavşak yüzünden az kalsın alkolik olacaktım a.q
bu ağrılı sancılı süreç ortalama 2 ay devam etti ve hala inatla devam ediyor...

e artık insani ve hukuki hak arayışı bir yere kadar gardaş. bu saatten sonra orman kanunu başlar artık diyerek,
gitar amfisini bağladım laptopa,
çok sesli ve davul ağırlıklı şu şarkıyı açarak loopa aldım.
bina yıkılıyo fakat evde durmanın imkanı yok. nirvana benim evde konser veriyo a.q.
binayı nirvana konseriyle başbaşa bırakıp kamp sandalyemi alarak sahile inip bira içmeye gittim.
daha ikinci biramda aradı yönetici.

özet;
-bulut bey evde misiniz?
-değilim, buyrun?
-sizin evden çok yüksek sesli müzik geliyor, evde biri var mı?
-kimse yok evde, ben açtım müziği de ben de duramadım sesten çıktım evden.
-sessizlik
-sessizlik
-bulut bey lütfen gelin kapatın, durulmuyor sesten.
- gece 12 ye kadar aparmandaki herkes kadar ses yapmak benim de hakkım, hakkımı da kullanıcam kusura bakmayın yönetici bey. 2 aydır yaşadığım durumları biliyorsunuz... bla bla bla
-bulut bey tamam siz gelip kapatın bşz tekrar konuşalım bu durumu.
-peki size güveniyorum, kapatıyorum şimdi müziği fakat aynı şeyleri tekrar yaşarsam aynı şeyleri tekrar yaşatırım.
-tamam tamam anladım sağolun.
-uzaktan bağlanıp kapadım playerı.

sonrasında alt komşu tv sesini ve paralelinde selamı da kesti.
sesi kesmesi durumun farkına vardığını, selamı kesmesi içimin yağlarının erimesine neden oldu.
-mutlu son-
istatistiksel olarak bir anlam ifade etmiyor. bir gözlem veri setini analiz ederken ortalama ve standart sapmalara bakilir ve ortalama üzerinden genellemeler yapilip ortalamadan fazla sapmis olan gözlemler de anomali olarak nitelendirilir.

istatistiksel olarak farkli cinsiyetler arasinda islenen cinayetlerde erkekler büyük farkla önde olduklari icin "kadin cinayetleri" diye haber yapiliyor cünkü bilimsel metod onu söylüyor. diger tarafta "kiz arkadasi tarafindan öldürülen erkek" de bir "anomali" oldugu icin haber degeri tasiyor (insanlar sasirip merak ediyorlar).

uzun boylu kadin ile kisa boylu erkegi gösterip "hani erkekler daha uzundu?" diye aptalca sorular soruyorsaniz ya 15 yasinin altindasiniz, ya hicbir zaman istatistik egitimi almamissiniz ya da düsük zekalisiniz. ücü de insanlik hali, üzülmeyin.
leonardo dicaprio'nun düşürdüğü pasaportla sınırdan geçmeye çalışan zenci için, pasaport memuru yan masadaki arkadaşına eğilip sormuş "bu titanic batmış mıydı, yanmış mıydı" diye, o fıkrayı akıllara getiren taraftarlar. buram buram latin amerika kokuyor.
tarkan da berberde çalan powerturk şarkısı seviyesine indiğine göre türk popunun kapılarını kilitleyip gitmenin vakti gelmiş.
bir sokak röportajında karşılaştığım diyalog.

kısaca: videoda röportajı yapan kişi kıza "vallahi ingilize benziyorsun" diyor. kız da cevap olarak "teşekkürler" diyor.

röportajı yapan kişinin diğer videolarında da benzer şeyler var. kızlara "avrupalıya benziyorsun" diyerek kendince iltifat etmeye çalışıyor.

bir türk'e, "ingilize benziyorsun, avrupalı'ya benziyorsun" şeklinde bir söz söylemek iltifat etmek mi oluyor?

daha önce de paylaşılmıştı: avrupa'da yapılan avrupa'nın en çirkin milleti hangisidir anketinde en çirkin millet ingilizler seçilmişti. aynı ankete türkiye'de ise herkes "türkler" olarak cevap vermiş.

başka hiç bir ülke insanının bizdeki kadar aşağılık kompleksi olduğuna inanmıyorum. yani nedir, ingilizler çok mu güzel de "ingiliz'e benziyorsun" deyince teşekkür ediyoruz?

edit: bu aşağılık kompleksinin bünyemize işlemesindeki en büyük sebeplerinden birinin de mevcut hükümet olduğunu düşünüyorum. son 10-15 yılda özellikle de gençleri ülkeden, milletten öylesine soğuttular ki artık türk olmak, türk'e benzemek olumsuz bir şey gibi algılanır oldu gençler arasında.

gençlerin ilk hedefi artık yurt dışına kaçmak oldu. gençler avrupalılara hayranlıkla bakıyorlar. onlar gibi özgürce yaşamak istiyorlar.

ülkemizde eknomi ve özgürlükler her gün daha kötüye gittikçe ve cehalet yüceltilmeye devam edildikçe de ülkeyle ilgili her şeyden nefret etmeye başladılar. düşünün ülkede gençlerin okumak için can attığı lisesler amerikan lisesi, alman lisesi, italyan lisesi...
insanlarda ister istemez bir batı hayranlığı oluşturdular. gençler avrupalıları kendilerinden üstün insanlar olarak görüyorlar, hayranlık duyuyorlar.