istenc21
profili

  • bir kediye verilebilecek en güzel isim

    şahsen eski türk geleneklerini yaşatmaya önem veren biri olduğumdan kedim bir yararlılık, bir kahramanlık gösterene kadar isim vermiyorum. ismini ilk kahramanlığından sonra alıyor. mesela portos isimli yavrumun "portos" ismine hak kazanması evdeki aşırı güçlü ilk kediyi siklememesiyle olmuştu. koca kedi kıhlıyor, tıslıyor, bizden fırsat bulsa gebertecek, yavrumun umurunda bile değildi. "portos gibi, deli cesareti var bunda" demiştim. üstelik tipsizdi de. sonra ne oldu, birkaç yıl sonra eve başka bir yavru kedi geldi. portos yavru kediden korkusundan üç gün koltukların altında saklandı. yani benim yöntem çok da başarılı değil gördüğünüz gibi. siz gene bildiğiniz gibi koyun ismini. minnoş, boncuk falan. iyidir bunlar.

  • baba ile yapılan saçma ama özlenen aktivite

    tövbe bismillah, silah temizlemek ve atış talimi.

    daha beş altı yaşında, yaşıtlarım barbi bebek süslerken, ben havalı tüfekle atış talimi yapıyordum :/ zaten o yaşta çocuğun eline başka silah verilmez herhalde. yani o da verilmezdi işte ama verdi babam, çünkü karadenizlilik. bayılırdım o tüfeğe, duruyor hala memlekette. dipçiği haki, safran sarı, kızıl renkliydi, alacalıydı böyle, nefisti. o yaşlarda en sevdiğim renk de hakiydi allah kahretmesin, battaniyemi, elbiselerimi falan götümü yırta yırta haki aldırdım/diktirdim senelerce, neden acaba diyordum, şu an yazarken dank etti kafama, ulan baba* :) neyse ben büyüdükçe silahlar da büyüdü, tüfekler tabancalar. kaç çeşidini gördüm cidden bilmem. 11-12 yaşıma geldiğimde ben ilgimi kaybettim silahlara, ılık götlü bir hümaniste dönüştüm, babam da zorlamadı. 20 yıldan fazladır elimi sürmedim silaha, kapandı gitti o defter. şimdi başlığı görünce özlediğimi fark ettim. iyi bi kaza çıkmamış o yaşta elimden.

    ha bir de aynı yaşlarda tavla oynamayı öğretmişti bana. adamın içinde kalmış erkek evladı olmaması resmen. okuma yazma öğrenmeden tavla oynamayı öğrendim bu sayede. beni dükkanın karşısındaki kahveye götürür, arkadaşlarıyla oynatırdı. cidden iyi oynardım ve yenebilirdim bütün işi sabahtan akşama kadar tavla oynamak olan adamları. satrançta aynı başarıyı göstersem dizimi çekerdiniz, tavlayı siklemeyin zaten. ben de kendi çapımda dehaydım olm. hey gidi.

  • ekşi itiraf

    allah affetsin, sanıyorum bir 4 yıldır falan üst komşunun dört nala koşan çocuğu başlığını takip ediyorum, ne yazıldıysa okuyorum ve kim ne görüş bildirirse bildirsin şukuluyorum. hayır en azından son 4 yıldır dönen muhabbet de aynı, biri gelir gürültüden şikayet eder, "zaten suç çocukta değil yetiştiremeyen ebeveynde" der; üç beş ana baba bu entryden tetiklenir, "siz hiç çocuk olmadınız mı, anne/baba olun anlarsınız" diye karşı çemkiriye* geçer; peşine uzlaştırmacılar gelir, yalıtımın önemini, desibel ölçümünü, hukuki yolları anlatırlar; sonra hep beraber istiklal marşını okur saygı duruşunda bulunur konuyu kapatırlar. da ben bu işin neresindeyim, ne işim var benim bu başlıkta, allahım kopamıyorum.

    kış zamanıydı, işten geldim yorgun argın, duş aldım vs açtım sözlüğü, bi baktım aman allahım 200 küsur entry yazılmış başlığa. evde de yalnızdım, mısır patlatıp bira açtım, şukulaya şukulaya okudum hepsini. hatta ilerleyen gecenin ve biranın etkisiyle birkaç yazara "çok haklısınız, şimdiki anne babalar çocuk yetiştirmeyi hiç beceremiyorlar" ve "çok haklısınız, insanlar nasıl da anlayışsız, sanki kendileri çocuk olmadılar" diye mesaj atmış bile olabilirim, allahım sen affet. sevgili yazarlar siz de affedin, umarım okumuyorsunuzdur :/

  • ekşi itiraf

    ne zaman meditasyon yapmaya çalışsam uyuyakalıyorum.

  • yazarların aile içindeki rolleri

    çözülmesi gereken bir mesele baş gösterdiğinde derhal aranıp fikri sorulan,
    dile getirdiği fikrin ve çözüm yolunun çok mantıklı olduğu, muhakkak harfiyen yerine getirileceği söylenen,
    sonrasında ne anlattıysa tam tersi yapılan,
    olaylar boka sarınca aranıp "yav biz böyle böyle bir bok yedik, şimdi ne yapalım" diye tekrar sorulan,
    tekrar fikir beyan eden,
    yine fikrinin tam tersi yapılan,
    ve bu şekilde 3-5 döngüden geçtikten sonra işler iyice içinden çıkılmaz bir hal alınca tekrar aranıp "gel götümüzü topla" denen,
    büyük evlat ben oluyorum efenim.

  • ev hanımı olup koca parası yemek

    çok çirkin bir tabiri içeren başlık. koca parası yemek ifadesi çok çirkin, onda bir anlaşalım. ev içi emek az değildir. şahsen ömrüm bulaşık evyesiyle çamaşır teknesi arasında tükeneceğine iş hayatının içinde olup para kazanmayı, topluma daha çok karışmayı tercih ederim. benim çevremde üniversite mezunu, halihazırda gayet iyi işlerde çalışmakta olan arkadaşlarımın yarısından fazlası çocuk doğurduktan sonra çalışmayı bıraktılar. ekonomik sebepleri var, ülkedeki çalışma hayatının aşırı zor olmasına eklenen postpartum depresyon var vs. şu an kimi güle oynaya ev kadınlığı yapıyor, "dünya varmış" diyor; kimi de "ben ne işe yarıyorum" moduna girmiş durumda. herkesin algısı, hayat beklentisi farklı. beni şaşırtan başka bir konu var bu noktada, aslında doğru başlıkta mıyım ondan da emin değilim ama buraya yazmaya başladık artık. sadece kendi çevrem için konuşuyorum, çalışmayan ya da mecbur olmasa çalışmayacak annelerin, maddi olarak gerekli olmadığı halde çalışan annelere çok suçlayıcı yaklaştıklarını görüyorum. sanki kadının en büyük görevi 7/24 çocuğuna bakmak, bunun dışında bir şey yapmayı istemeye dahi hakkı yok. baba nerede bu arada? baba iş hayatının içinde, babanın kariyeri dağlar gibi, evin parası babada. ya yarın bugün işler ters giderse ne olacak, bu evlilik yürümezse? boşanmayı geçtim, hadi diyelim evliliğiniz çok süper, bu koca ölürse ne olacak? dünya kadar genç, yırtıcı yeni mezun insan varken yıllardır çalışmamış, çocuklu, yalnız, iş hayatında deneyimsiz kadın nasıl iş bulacak da kendine ve çocuğuna hayat kuracak? kocaya güvenip evde kalmayı seçmek bence çok büyük cesaret. ben o kadar cesur biri değilim.

    çok ilginç bir diyaloğa şahit olmuştum vaktiyle. doktor bir arkadaşım var, yine bir doktorla evli. iki tane de kızları var, dünya tatlısı. bu çift aileden de zengin, hiç çalışmasalar da olacak bir çift ama işlerini seviyorlar. arkadaşım doğum izni biter bitmez işinin başına döndü. bu arkadaşımla aynı yerde çalışan, yeni doğum yapıp izni biter bitmez işinin başına dönmüş, maddi şartları nedeniyle çalışmak zorunda olan bir kadın vardı. arkadaşıma şöyle bir laf etti: "sendeki para bende olsa hayatta çalışmazdım, evde oturur çocuğuma bakardım, bakıcı eline bırakmazdım" arkadaşım anneliğine getirilen bu eleştiriye çok sinirlendi ve ibretlik bir cevap verdi: "bak benim iki tane kızım var ve ben her gün kızlarımla ilgili hayaller kuruyorum. bazen onları sanatçı olarak hayal ediyorum, bazen acaba bilime mi merak sararlar diyorum, bazen profesyonel sporcu da olabilirler diyorum, bazen acaba babasıyla bana özenir doktor olmak isterler belki diye düşünüyorum. ben kızlarımla ilgili her şeyi hayal ediyorum da bir tek neyi hayal etmiyorum biliyor musun, ev kadını olmalarını, evde kalıp çocuk bakmalarını. yine 'anne ben evlenip ev kadını olacağım' deseler, 'nasıl mutluysanız öyle yaşayın' derim ama ben onları ev kadını olarak hayal etmiyorum. istemiyorum bunu onlar için. isteyeni de görmedim zaten. kızlarım için istemediğim şeyi kendim neden yaşayacakmışım ki?"

    o ana kadar konuyu hiç bu açıdan düşünmemiştim, var ol arkadaşım.

  • sert içki içebilmek erkeklik göstergesidir

    var olan saçma cinsiyetçiliklerden biridir. biz karı koca bunu eğlence aracına çevirdik.

    ben (kadın olan) kahveciye gitmişsek sade kahve, içkili mekana gitmişsek ya bira ya votka limon tüketen dümdüz ve sıkıcı bir insanım. eşim ise menüdeki en süslü püslü kahveyi ya da içkiyi sipariş eden renkli ve eğlenceli kişilik. içtiği şeyleri ben koklayamam bile, üstü full krema, rengi pembe, bardağın içinde şemsiyeler vs bir tepesinde havai fişek patlamadığı kalmış ürünleri tercih eder hep. bunları da garson getirir ve süslü içeceği bana, düz içeceği kocama verir.

    artık arkadaşlarla çıkınca hep aynı muhabbeti çeviriyoruz. siparişi ikimizden biri veriyor, "bakın şimdi içeceklerimizi ters verecek, çünkü pembeli içecekler erkek adamı bozar" falan diyoruz. garsonlar da her seferinde yanlış varsayımda bulunuyorlar. garsonu teşekkürlerle uğurladıktan sonra içeceklerimizi değişip hayatımıza devam ediyoruz.

    artık bana öyle geliyor ki sırf milletin dalga geçeceğini düşündükleri için bu süslü püslü şekerli kremalı içecekleri canı istediği halde tüketemeyen erkekler var. eğer böyleyse gerçekten yazık. erkeklere yapılan baskılardan biridir bu. red pillciler konuya el atsınlar pliiz.

  • bir anne çocuğunu dövebilir mi sorunsalı

    hayatta en çok sevmesi gereken, üstelik de kendinden güçsüz bir canlıyı dövebilecek tıynette bir insansa 'dövebilir elbette' diye yanıtlanacak sorunsal. benim açımdan bu durum çok büyük bir ikilem yaratmıyor açıkçası. tanıyıp tanımamam da, kadın ya da erkek olması da fark etmez, bir yetişkinin bir çocuğu dövdüğünü görürsem, orada üçüncü kişi lehine meşru müdafaanın şartları oluşmuştur der, bütün manyaklığımla dalarım. böylece bir daha yavrusuna el kaldırmadan önce bir durur düşünür belki. benim için ikilem çocuğa yoktan yere bağırıp çocuğu ağlattıklarında başlıyor. ne yapsam bilemiyorum. geçen bir arkadaşım 2.5 yaşındaki kızını oyun hamuru istedi diye ağlattı. neymiş sohbetimizi bölüyormuş. ya arkadaş, kalk ver çocuğa hamurunu, allah aşkına bunun için bağırılır mı el kadar bebeye. ne bitmez postpartummuş, sanki bağırmaya doğurdular bu çocukları. vallahi çok zor bir durum, öyle böyle değil. böyle durumlarda ben babalarının gözlerinin içine bakmaya başlıyorum, müdahale etsinler diye. ama bekarlığında jaguar gibi olan herifler evlenip çocuğu yaptıktan sonra her nasılsa kısır ev kedisine dönüşmüş durumdalar. böyle göbeği gıdıyı salmışlar, dengeli kısır mamalarıyla beslenmekten tüyü parlıyor hepsinin. söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. bir şey de denmiyor zaten, hemen başlıyorlar bırbır "senin çocuğun yok ki sen nereden bileceksin" diye. yani en azından oyun hamuru isteyen çocuğa bağırılmaması gerektiğini biliyorum. yok valla benim çocuklu arkadaşlarla arayı iyice açmam lazım, yoksa fena şeyler olacak. sabah sabah canım sıkıldı yine.

  • son 10 yılını 3 kelimeyle anlat

    heyecan, aşk, mutluluk.

    mümkün olsa en baştan bir daha yaşamak isterdim, muhakkak birkaç değişiklik de yapardım; ama olmuş bitmiş haliyle de gördüğüm şeyi seviyorum. aferin kız.

  • kendini kandırmak

    epey başarı kaydettiğim eylem.

    yogadan nefret ediyorum. (bkz: yoga/@istenc) ama çok da yararlı bir pratik, geçtiğimiz altı haftada özellikle denge konusunda büyük aşama kaydettim. psikolojik olarak mutsuz etse de fiziksel katkısını yadsıyamam. ayrıca öz disiplin önemlidir benim dünyamda. sevdiğin şeyi yapmak kolay, mesele sevmediğin ama iyiliğine olan şeyi düzenli yapabilmekte.

    neyse artık, ben her sabah kalkıyorum ve kendi kendime diyorum ki "hayır, bugün kesinlikle yoga yapmayacağım." bunu duyan kendim çok mutlu oluyor.

    sonra ya koşuya çıkıyorum ya yüzüyorum ya da evde şınav mınav bir şeyler yapıyorum. "neyse" diyorum bitirince "hadi biraz da yoga yapayım."

    artık her gün yoga yapıyorum. ama her sabah güne, o gün kesinlikle yoga yapmayacağıma kendimi temin ederek başlıyorum. garip bir şekilde işe yarıyor.

    hatta sanırım tuhaf bir şekilde dışarıdan da anlaşılmaya başladı yoga yaptığım. ya da bilmiyorum işte, anca benim başıma gelecek saçmalıkta bir olay yaşandı diyeyim. geçen hafta kedilerimden biri öldü. veterinere götürdük, otopsiye girdim, koydum poşede çöpe ben attım. moralim yerlerde ama insan içinde tutuyorum kendimi. o sırada kendi hayvanı için orada olup vaziyeti baştan sona izleyen bir kadın yanıma yaklaşıp "siz yoga mı yapıyorsunuz?" diye sordu. ben de nereden anladı acaba diye şaşırarak "evet bir aydır falan yapıyorum, nereden bildiniz?" diye sordum. "ölümü çok kolay kabullendiniz. yoga yapanlardaki iç huzuru, dengeyi yakalamışsınız" dedi. he canımın metrobüs köşesi, kafası yeni geldi yoganın. çarpıcam elimin tersiyle iki tane, ondan sonra görecek asıl, iç huzuru da dengeyi de. 20 yıllık ateistim, ama benimle taşşak* geçmeyi çok seven bir güç olduğuna inanıyorum. sırf piçlik olsun diye yolluyor şu yarım akıllıları bana.

    neyse işte gördüğünüz gibi yoganın ruh halime olumlu bir etkisi olmadı. ama fiziksel olarak fayda gördüm yukarıda da yazdığım gibi. "yapmayacağım" diye kendimi kandırarak "acı yok rocky acı yok!" kafasıyla her gün yapmaya devam :/

    yani var ya, şunları uzata uzata, az biraz bilim soslu, çekim yasası kuantum falan saçmalayarak, afili kelimelerle kaleme alabilseydim, skindirik bir kişisel gelişim kitabı yazıp yolumu bulabilirdim. kapak resmi gözümün önüne geldi şu an: saftiriklerden yolacağı paraları düşünerek geleceğe umutla bakan, i hate yoga tişörtü giymiş bir istenc. olamaz mı, olabilir. dını nı nım.

  • ekşi itiraf

    hangi başlığa yazacağımı bilemediğimden yazmaya karar verdiğim başlık.

    687 entrymin 677 tanesini üşenmeyip şukulayan ve bu surette 686 tanesini en beğenilenlerime sokan gizemli takipçim çok teşekkür ederim. sanırım bu entryyi de görüyorsundur, mesaj at da tanışalım. çünkü bu şekilde birazcık creepy oldu yani. bir de şeyi çok merak ediyorum, o entrylerin hepsini okuyup mu oyladın, yoksa öyle sıradan şukulayıp geçtin mi? şu an tırssam mı gurur mu duysam, emin olamıyorum, karmaşık duygular içindeyim. sağ ol yine de :/

  • ekşi itiraf

    itiraftan ziyade kendini övenlerin yazılarını okuduğumuz başlık. arada bir başka yazarlarca da konunun eleştirildiğini görüyorum; ancak sırf üstte kalsın diye gece saat 12'yi vururken paylaşılan beton gibi yazıların arasından sıyrılıp yeterince dikkat çekemediler gibi hissediyorum.

    o kadar iyi bir insanım ki çok çekiyorum...

    o kadar dürüstüm ki hep kazık yiyorum...

    o kadar muhteşemim ki insanlar beni anlamıyor...

    şeklinde vıyvıymış da gıygıymış yazılarınızla içimi bayıyorsunuz sevgili ergenler ve ergen kalmakta ısrarcı olanlar.

    sözlük, facebook'a yazamadıklarımızı yazdığımız yer. buraya içinizi dökmenizle ilgili sorunum yok da, sözlüğün en eğlenceli başlığını ağlama duvarına çevirdiniz iyice. her gün en az on tane "ağlak bir kendini övme kompozisyonu" var ki çoğu geçer notu zor alır. bu dandik ötesi yazılarınızı -üç beş fav fazladan almak için- gece 12'yi bekleyip paylaşmanızın eziklik seviyesi ise yürek burkuyor.

    üstelik itiraf falan da yok yazılarınızda. bari yalandan da olsa bir itiraf sıkıştırın yazının içine de, içerikle başlık uyumlu olsun. kendi başınıza düşünmek zorunda kalmayın diye amme hizmeti olarak aşağıya örnek bir itiraf bırakıyorum:

    geçen gün plajda bir adam gördüm. o gün bu gündür, başka bir şey düşünmem gerekmediği her an herifin götünü dişlediğimi hayal ediyorum.

  • bölücü anaların türk polisine saldırısı

    olayın ya da başlığın haklılığı / haksızlığı bir yana da, benim burada ilk dikkatimi çeken polisin beceriksizliği oldu açıkçası. polissin, sana tokat atılmış, etkisiz hale getirirsin, alır götürürsün, yaparsın şikayetini. bu ne kötü bir kendini savunma, sanırsın kenar mahalle kavgası. hiç mi bir şey öğretmiyorlar polislere anlamıyorum ki.

    birkaç sene önce adliyede uyuşturucu müptelası bir tip bana yumruk atmaya çalışmıştı, bir refleksle kaçınmıştım, adam tekrar saldırıya geçerken o sırada orada olan bir polis adamı yakaladı, havada takla attırıp yere yatırdı, ters kelepçe yapıp dikti ayağa, "şikayetçi misiniz avukat hanım?" diye sordu. ben o zaman polise saygı duymuştum, adamı ne profesyonel paketledi diye.

    polis teşkilatının hali sadece zihniyeti sebebiyle değil, hiçbir eğitim almadığı açıkça belli insanların doldurulması nedeniyle de acıklı bir hal aldı.

  • dağ keçisine ateş ederken uçurumdan düşen adam

    (bkz: avcılık/@istenc)

    tanım: avcıdır.

    şimdi bu başlık vesilesiyle kamyonlar dolusu insan gelip avcılara sövecek, sonra bir avcı çıkacak avın etik ilkelerini açıklayacak, öteki "ama hayvan yerken iyiydi di mi" diyecek, beriki veganlara sallayacak vs. klasik döngüye hepimiz aşinayız.

    benim bu başlığa gelme sebebim ise kaçak avlanan birine denk geldiğiniz takdirde bunu iki dakikanızı ayırarak nasıl şikayet edeceğinizi anlatmak. haklarınızı öğrenin, kullanın. yukarıda bakınız verdiğim entryde ayrıntılı bilgi var. aşağıya da kopyalıyorum.

    --- spoiler ---

    ...

    dün, birinin avlanması yasaklanmış türlerden olan "pina" türü bir deniz canlısını avladığı ve bunu sosyal medya hesabında paylaştığı ihbarını aldık. bu vesileyle 4915 sayılı kara avcılığı kanunundan bahsetmek istiyorum.

    bu kanun son derece ayrıntılı. merkez av komisyonu da her yıl hangi hayvanların, kaç adet, ne gibi silahlarla ve hangi bölgelerde avlanabileceği gibi kararlar alıyor. dolayısıyla kanunu da kararları da ezberleyip akılda tutmak mümkün değil. biz avukatlar olarak her başvurumuzdan önce bunları tekrar gözden geçiriyoruz. ancak sizler çoğunlukla hukukçu olmadığınız için, birilerinin kaçak avlandığından, fazla avlandığından, yasak ekipmanla avlandığından, nesli tükenmekte olan canlıları avladığından vs. şüphelendiğiniz anda aşağıdaki dilekçe metnini olaya uyarlayarak cimer üzerinden şikâyetçi olunuz. yanlış madde gösterseniz ya da eksik başvuru yapsanız bile, başvurunuzu alan merci doğru hükmü bulup uygulayarak cezayı kesmek zorunda.

    cezalar az, farkındayız. ancak cezalar az diye uygulatmaya çalışmaktan vazgeçmemeliyiz. elimizde hayvanlar lehine sadece bunlar var.

    dilekçe metni:

    "... isimli şahsın, avlanması yasaklanmış olan "pina" türü deniz canlısını (latince ismi pinna nobilis) avladığı, bunu instagram hesabından paylaştığı bilgisi verilmiştir. şahsın instagram hesabından bu durum açıkça anlaşılmakta, ayrıca söz konusu hesaba ait ekran görüntüleri de başvurumuz ekinde gönderilmektedir.

    açıklanan nedenlerle, 4915 sayılı kara avcılığı kanununun 21/1 maddesi gereğince ... isimli şahsa idari para cezası uygulanmasını talep ederim."

    --- spoiler ---

  • alyans takmayan erkekler

    denedik, çok mücadele ettik; ama olmadı. alışmadık götte don durmadı.

    şunu cool ya da aykırılık olduğunu düşündüğümüz için yaptığımızı sanan salaklar var. kazın ayağı hiç öyle değil. takabilsek takardık. zaten ben böyle salak normu direnilmeye bile değer bulmuyorum artık. takardık da en azından bıdırtı çekmezdik.

    ben kendimi sadece saat ve gözlük kullanabilecek kadar eğitebilmiş kadınım. adam zaten hayatında takı niyetine bir şey takmamış. sanki bütün gelenek görenek çok umrumuzdaymış gibi alyansı nedense mecburiyet addettik ve evliliğimizin ilk senesi ikimiz de çok çabaladık. bu yüzüklerle rahat edemedik dedik, gittik bir çift yüzük daha aldık. ben dışarı çıkarken takıp dönünce çıkarıyordum, akabinde şıngır şıngır bir ses. kedi bulmuş indirmiş oynuyor. eşim yazılımcı, kod yazarken çıkarıyor, bırakınca takıyor. yüzükle gitmişse, spor salonunda ağırlık çalışırken elini kesiyor. bisiklete biniyoruz acıtıyor. yazları sıcakta zaten sıkıyor. elimizi yıkıyoruz araya sabun kaçıyor. üff bir sürü terane.

    bir noktada ayıldık, ne halt ediyoruz diye.

    takmıyoruz anacım. yüzüğü de takmıyoruz, abuk subuk konuşanları da. valla ailelerden de bıdırdanan oldu, meehh dedik geçtik. kaynanayı takmamışım, sözlük ergenini hiç takmam.

    formata saygı tanımı: eşimin dahil olduğu güruh.

  • ekşi itiraf

    siyaset konuşmaktan çok bunaldığım için biri konuyu açınca ne duymak istiyorsa onu söylüyorum.

    "selo'ya atcam tabi ki, çaldığı tek şey bağlama. yakışıklı da köfte. ehere mehere."

    "akşener'e vericem bu defa, sağcı falan ama memlekete bir kadın eli değmesi şart.*"

    "muharrem varken başkasına verecek değiliz herhalde. izmir'in dağlarında çiçekler açaaaar."

    yazarken kendimden tiksindim yeminle. bıktım herkesten. en çok da kendimden.

  • sandıklı termal park hotel'deki köpek skandalı

    hukuki değerlendirmesini yapmak istediğim olaydır.

    sahipli hayvana kötü muamele halinde il orman ve su işleri müdürlüğüne şikayetçi olunarak kötü muameleye maruz bırakılan hayvanlara el konulması ve hayvan sahibine idari para cezası uygulanması sağlanabilir. örnek dilekçe

    burada karşımıza iki tane sorun çıkar. birincisi il orman su işleri müdürlüğü memurlarının el koyma yetkisinin olduğunu bilmemesi. kulağa saçma geldiğinin farkındayım; ancak türkiye'nin birçok yerinde bu el koyma işleminin uygulanmasını sağladım, buralarda çalışan insanların %80'i böyle bir yetkileri olduğunu benden öğrendiler. 5199 sayılı kanunun 24. maddesinde bu yetki açıkça düzenlenmiş durumda.

    ikinci sorun ise el konulan hayvanlara ne yapılacağı. il müdürlüğünce hayvan alındıktan sonra doğruca barınağa götürülür. barınak koşulları ise hepimizin malumu. bu nedenle biz açıkçası üç yol izliyoruz. birincisi hayvanı sahiplenecek ya da geçici olarak sorumluluğunu kabul edecek (hukuki terim olarak yediemin) birilerini buluyoruz, el koyma işlemi sırasında bu insanların da orada olmasını sağlayıp hayvanlar barınağa gitmeden ya da gider gitmez tutanak altına alınarak hayvanların onlara verilmesini sağlıyoruz. böyle birilerini bulamamışsak; ancak hayvanlar çok kötü muameleye maruz kalıyor ise hayvanları barınağa aldırıp sahiplenilmesi için sosyal medya seferberliği başlatıyoruz. son seçenek ise, eğer çok kötü muamele yoksa hayvanı olduğu yerde bırakıp sahibi olacak insanlara baskı yapıyoruz.

    türkiye'de hayvanları kurtarmaya çalıştığınızda kırk katır mı kırk satır mı durumuyla karşı karşıya kalmanız kaçınılmazdır. kanunlar yetersiz, yetkililer umursamaz, insanlar acımasızdır. konuyu gündeme taşıyan yazara duyarlılığı ve yazıyı tehditlere rağmen kaldırmama cesaretini gösterdiği için teşekkür ediyorum. elimden bir şey geldiği takdirde her türlü yardıma hazırım.

    edit: olmamış şey değil, başlığı açan yazarın entrysi silinirse diye kopyalayıp kenara attım. istedikleri kadar sildirsinler, o hayvanların durumunu düzeltmedikleri müddetçe herkesin bu olayı hatırlamasını sağlayacağız.

  • sude andaş

    yeni bir can aksoy vakasıdır.

    prof. dr. sevil atasoy un şu yazısı konumuza uygun, okunmalı. olayın vahameti belki daha net anlaşılır.

    --- spoiler ---

    ne dediysek o! kanadalı önce kedileri öldürdü, şimdi zavallı bir çinliyi öldürdüğü için bütün dünyada aranıyor. yirmi dokuz yaşındaki kanadalı adamın bir porno aktörü olduğu yazıldı. beni ilgilendirmez. eşcinsel olduğu yazıldı. beni hiç ilgilendirmez. beni ilgilendiren, şu saatlerde ınterpol’ün kırmızı bülteniyle aranıyor olması. (bu satırları okuduğunuzda belki de çok sevdiği paris’te, canlı ya da ölü ele geçmiş olacak.) beni ilgilendiren, neden arandığı.

    basında sıkça yer alan adıyla luka rocco magnotta, bir çinliyi öldürüp, parçaladı, kısmen yedi, kalanlarını siyasi parti liderlerinin ofisleri olmak üzere kanada’nın değişik yerlerine postaladı ve sırra kadem bastı. polis, onun başkalarını da öldürmüş olabileceğini düşünüyor. kısacası, o bir kanibal, o bir katil, belki de seri katil ve yakalanamadığı sürece başkalarını da öldürebilir.

    halbuki bu cinayet (belki de cinayetler) önlenebilirdi. los angeles’taki hayvan hakları savunucusu “hayvanlara son şans” (last chancefor animals, lca) derneği, luka’nın tutuklanıp, yargılanmasını sağlayacak bilgi verene 7500 abd doları ödül vereceğini ilan etti. hayvan haklarıyla luka magnotta arasında nasıl bir ilgi olduğunu merak edebilirsiniz. çünkü luka’nın birini öldüreceğini hayvan hakları aktivistleri bundan iki yıl önce fark etmiş ve kanada polisine bildirmişti; ama dinleyen olmadı. youtube’a yüklediği bir video kaydı, fonda noel müziği çalarken kedi yavrularını plastik poşet içinde nasıl havasız bırakarak öldürdüğünü gösteriyordu. bunu izleyen iki yıl içinde luka, kedilere tecavüz ettiği, öldürdüğü, bir kedi yavrusunu yılana yedirdiği video kayıtlarını da youtube’da yayınladı.

    luka bir kanibal olmanın yanı sıra bir nekrofil. nihayet 25 mayıs 2012 günü luka, erişkin bir erkeğe işkence ettiği, öldürüp parçaladığı, yediği ve bir köpek yavrusuna yedirdiğini gösteren video kaydını yayınladı. videodaki erişkin erkek, kanada’nın montreal kentindeki concordia üniversitesi mühendislik fakültesi’nin bilgisayar bölümünde okuyan 33 yaşındaki bir çinli. wuhan’lı jun lin. ailesi, arkadaşları, mahallesindeki esnaf, jun lin’in nazik, terbiyeli, çalışkan biri olduğunu anlatıyor. bazı tabloid gazetelerde jun ile luka’nın sevgili olduğu yazılmış olsa da, sadece birbirlerini tanıdıkları, aralarında herhangi bir yakınlaşmanın olmadığını belirtiyorlar. her nasıl tanışmış olurlarsa olsunlar, olayın gerçekleştiği yer luka’nın evi. olay yerinin fotoğrafları incelendiğinde iki kişilik yatağın üzerinde geniş bir alana yayılmış kan birikintisi var. luka, kurbanın kol, bacak ve/veya başını yatağın üzerinde bedeninden ayırmış olmalı. buz dolabının alt rafı kanlı. paketlemeden önce soğukta muhafaza etmiş olmalı. ama bu vahşeti bir yana bırakıp iki yıl öncesine dönelim. eğer kanada polisi seri katillerin önemli bir bölümünün çocukluklarında hayvana eziyet edip, öldürdüğünü aklında tutmuş olsaydı, luka’nın youtube’a yüklediği yavru kedi katliamını görür görmez harekete geçerler ve zavallı bir öğrencinin hunharca parçalanmasını engelleyebilirlerdi.işte, los angeles’teki hayvan hakkı savunucularının luka’nın bulunduğu yeri ihbar edene ödül vermesi bundan.

    yıllardır, hayvana fena muamelenin, insana yönelik şiddetin bir risk faktörü olduğunu yineliyorum. hayvana fena muamele ile mücadelenin hayvan hakkının ötesinde, bir insan hakkı olduğunu söylüyorum. çünkü hayvana şiddet gösterenin, insana şiddet gösterdiği sayısız bilimsel yayınla kanıtlanmıştır. bunu fark etmiş ve mahkûm edilmiş olmasalar bile, hayvanlara kötü davranmakla suçlanan vatandaşlarının ad ve adreslerini internet sitelerinde yayınlayan ülkeler var. hayvanlarla cinsel ilişkide bulunanların dna bilgileri pek çok ülkenin dna bankasında, tıpkı insana saldıranlarınki gibi korunuyor.

    italyan suç tarihinin en ünlülerinden vincente verzini, on iki kadını öldürdüğü kariyerinin ilk becerilerini kedileri boğarak elde etmişti. 1883’te dünyaya gelen peter kürten ya da herkesçe bilinen adıyla “düsseldorf vampiri”, her yaştan ve cinsten 50 kişiyi içeren cinayet listesine başlamadan çok önce, köpeklere, koyunlara işkence eden, onların ırzına geçen ve onları öldüren biri olarak tanınırdı. 15 yaşındaki kobe canavarı sakakibara, 11 yaşındaki jun hase’nin başını gövdesinden ayırmadan önce, kedi başı kesmiş, güvercinleri boğmuştu. 19 yaşına varmadan 5 çocuğu öldüren christine falling’in çocukluğu kedi cinayetleri ile doludur. annesini ve iki küçük kızı bıçaklayarak öldüren luke woodham, daha önce kendi köpeğini yakmıştı. 1970’lerde, uzun siyah saçlıları hedeflediğinden kadınların saçlarını sarıya boyatmasına yol açan ve bir yıl içinde altı kişiyi öldüren david berkowitz, komşusunun köpeğini vurmuş, annesinin papağanını zehirlemişti. her iki eşini öldüren richard william leonard’ın, kurbağaları ezmek ve otomobilinin motoruna kedi bağlamak gibi huyları da vardı. katil jack bassenti, köpek yavrularını canlı olarak gömerdi.

    filmlere, romanlara ilham kaynağı olan jeffrey dahmer, kedilerin iç organlarını inceledikten sonra, aynı tekniği 17 küçük erkek çocuğa uyguladı. 14 kişiyi öldüren patrick sherrill, köpeğinin de aynı zevki tadabilmesi için komşularının kedilerini çalardı. dedesini, ninesini, annesini, karısını öldüren edward kemperer, çocukluğunda kedileri ufak parçalara ayırırdı. kaç kişiyi öldürdüğünün hesabı bile bilinmeyen ana katili henry lee lucas, hayvanları da öldürür, onların cansız bedeniyle ilişkiye girerdi. boston canavarı albert de salvo, kedi ile köpeği aynı kafese koyar, aç bırakır, birbirini öldürüp yemelerini seyrederdi. daha sonra 13 kadını boğdu.
    michael cartier, 4 yaşındayken kapalı pencerelere doğru kedi yavrularını fırlatır, tavşanların bacağını kopartırdı. 11 yaşındaki andrew golden ile 13 yaşındaki mitchell johnson köpeklere işkence edip, öldürürlerdi. 24 mart 1998’de arkansas’taki okullarında 4 öğrenci ve bir öğretmeni öldürdüler. theodore robert bundy, dedesinin hayvanlara kötü davranışlarını seyrederek büyüdü. daha sonra otuz iki kadını öldürdü. bu listeyi sonsuza kadar uzatmak mümkün.

    son 40 yılda psikoloji, sosyoloji ve kriminoloji alanında yayınlanan kitap ve bilimsel makaleler, çocuk ve yaşlıları istismar edenlerle, eşlerini dövenler dahil olmak üzere, şiddet suçları işleyen kişilerin, çocukluk ve gençlik dönemlerinde, ciddi boyutlarda ve tekrarlanan nitelikte hayvanlara karşı kötü davranışlar sergilediklerini ve seri katillerin hemen hepsinin küçükken, hayvanlara işkence ettiğini, hatta öldürdüğünü gösteriyor. psikiyatri uzmanlarının bağlı bulunduğu meslek örgütleri, hayvanlara fena muameleyi, davranış bozukluğunun tanısında bir kriter kabul ediyorlar.

    --- spoiler ---

  • resim dersinden bir alan öğrenci

    anılarımı depreştiren başlık.

    ben doğuştan solağım; ancak dindar babaannem sağ olsun, günah diye sağ elimi kullanmaya zorlamış, annem bir iki karşı çıkmış ama tabi susturulmuş, babam bu durumu hiç s.klememiş (geçen konusu açıldı hatırlamıyor bile, öyle alakalı bir baba) benim de hayatım zorluklarla dolmuştu. okumayı okula gitmeden çok evvel öğrendim; ama yazmayı beceremiyordum. sol eli kullanmanın günah olduğuna ben de inandığım için yalnızken bile sağ elimi zorluyordum. çektiğim sıkıntıları bir ben biliyorum. sırf elimi kullanmayacağım diye matematik sorularını aklımdan çözüyordum, çünkü yazmaya çalışınca çok zaman kaybediyordum ya da yanlış yazıyordum. elime resmen laf geçiremiyordum. öss dahil devam etti bu alışkanlığım, kitapçık incelenince işlem sayısı az bulunur da kopya çektiğim düşünülür diye, soruları cevaplamayı bitirince artan zamanda kitapçığın sağına soluna yalandan işlemler yazmıştım, halime bak ya, ne saçmalıklar yaşadım. neticede her iki eliyle de doğru düzgün yazamayan biri oldum çıktım, neyse ki bilgisayar teknolojisi gelişti de el yazısıyla yazmaktan kurtuldum.

    düşünün iki satır yazmayı beceremeyen bu velet bir de resim yapacak. herkese eğlence olan ders, benim kabusum oldu.

    ben anadolu lisesine 5. sınıftan sonra giren nesildenim. kendince işini çok ciddiye alan bir resim öğretmenine 11 yaşındayken denk gelmiş ultra beceriksiz olarak ilk notumu almamla beraber, sonraki 7 yıl resim derslerinden kurtulmamı sağlayacak stratejiyi geliştirdim. sınıfın en iyi resim yapan öğrencisiyle anlaştım. ve tam 7 yıl boyunca ben onun kompozisyon ödevlerini yaptım, o da benim resimlerimi yaptı.

    ateist olmamın yolunu açan babaanneme bir kere, resim yapmaya zorlayan eğitim sistemine iki kere küfrediyorum.

    dişlerimi de halen sol elimle fırçalıyorum, her nasılsa dişimi hangi elle fırçaladığımı hem babaannem hem de ben gözden kaçırmışız.

  • aşırı kilolu insanların ortak özellikleri

    hayatlarındaki insanları hiçe saymaları.

    bu yazıyı ömrü boyunca hep aşırı kilolu olmuş bir babanın kızı olarak yazıyorum.

    babam benden 26 yaş büyük. babamı onun otuz yaşındaki zamanından beri hatırlıyorum. her zaman şişmandı ve her zaman hunharca yerdi. yaşadığı sağlık problemlerini şuradan yazmıştım: #68110364

    peki o bu sağlık problemlerini yaşarken, biz ailece ne yaşadık.

    lise yıllarımın sonuna kadar ben de aşırı kiloluydum; çünkü evimizde yok yoktu. her öğün için ağır et yemekleri, yemek sonrası ağır ağdalı tatlılar, her çeşit hamur işi, her akşam yemeği için mutlaka tereyağlı pirinç pilavı. salata arada kaşıklanmak için vardı, zeytinyağlılar da öyle. ıspanak yemeğinin içine bile kıyma katılırdı, çünkü babam içinde et olmayan bir şeyi yemezdi.

    beslenme alışkanlığımı düzeltmem yıllarımı aldı diyebilirim. üniversiteye gidip o evin düzeninden ayrılınca bir yılın sonunda doğrudan bir diyet yapmamama rağmen tam 14 kilo verdim, 74 kilodan 60 kiloya indim. sonradan diyet de yaparak 50-55 kg arası bir yerde kendimi sabitlemeyi başardım. ama çocukluğumdan getirdiğim kötü beslenme alışkanlıklarımla halen boğuşuyorum. an itibariyle otuz bir yaşımdayım ve şekere bağımlıyım. kilomu kontrol altında tutmaya çalıştığım için usturuplu yesem de önüme bir kilo ağır ağdalı tatlı koyun, tıkanmadan yiyebilirim. samimiyetle günün her anında içimde yeme isteği var. 6 yıl sigara kullanıp "of" demeden bıraktım; ama şeker düşkünlüğümden kurtulamıyorum. bir gün bir evlat sahibi olursam onu şekerle tanıştırmamaya yeminliyim. deneyimlerimle çok iyi biliyorum ki, damak tadı çocuklukta gelişiyor ve sonradan değiştirmek de hiç kolay değil.

    ben bunları yaşarken annem ne yaşadı ona bakalım. o hep 50 kg civarındaydı. özellikle çiğ yeşilliği ve meyveyi çok sever, tatlıdan nefret ederdi. bizim evin yeme çılgınlığında sağlığını muhafaza etmeyi bu şekilde başardı. şu an 50 yaşında, inanılmaz atletik ve güçlü. enerjisine hayran kalmamak imkansız. ben de onun beslenme alışkanlıklarını benimsemeye çalışıyorum.

    babam 40 yaşından itibaren, felç, gut, damar tıkanıklığı ve diyabet gibi hastalıklarla boğuşmaya başladı. hiçbir doktorun tavsiyesine uymayarak berbat yeme alışkanlığında ısrarcı oldu. haliyle yaşam kalitesi yerlerde. vücut sağlığını geçtim, artık mantıklı düşünüp davranamaz da oldu. nasıl anlatayım bilmiyorum, gerçekten aptallaştı. geçirdiği felcin de muhakkak etkisi var. önemli bir karar almamız gerektiğinde babama danışamıyoruz. annem bu yükü de omuzlamış durumda. hem bir sürü hastalıkla boğuşan hem de inatçılıkta çığır açan kocasına bakmak da anneme kaldı. kız kardeşim tıp doktoru, babamın en iyi tıbbi bakımı almasını sağlıyor. ben yanlarına sık gidip geliyorum; ama annem babamla birlikte yaşayan kişi olduğundan derdin en büyüğünü o çekiyor. ömrü babama bakmakla geçiyor. evlilik dediğin insanların birbirine destek olması gereken bir kurumdur. annemin hiç de iyi bir evliliği olmadığını düşünüyorum. çok güzel, çok zarif bir kadın. çocuklarını okutmuş, iş güç sahibi etmiş, hayatın ona yüklediği sorumlulukları savdıktan sonra tamamen kendi için yaşaması gereken yıllarını hasta bakmakla geçiriyor. gerçekten üzülüyorum.

    tabi işin bir de maddi boyutu var. babamın felç geçirmesi benim üniversite 2. sınıftaki zamanıma denk gelmişti. annem o sırada çalışmıyordu, sadece babamın geliri ile yaşıyorduk. felç ile beraber büyük maddi yıkım yaşadık. üniversite yıllarımda hem çalışıp hem okumak zorunda kaldım. çok zor zamanlardı.

    bütün bunları görmüş yaşamış biri olarak, şişman insanları gördükçe içim buruluyor. onların bu yeme aşkları yüzünden çocukları aileleri ne çekiyor diye düşünmeden edemiyorum. insan sosyal bir yaratık. benim hatalarımdan, en yakınlarım da etkileniyor, bile isteye hata yapmaya hakkımız yok.

    babam çok yemeseydi de alkolik olsaydı mesela, hemen hemen aynı sıkıntılardan geçerdik. aynı maddi manevi acıları yaşardık. babam çok yediği için kimse ona kızmıyor, "hasta oldu adam, vah vah" deniyor. alkolik olsa herkes onu suçlardı, ama çok yemek toplum nezdinde yanlış değil. oysa netice itibariyle aralarında çok da bir fark yok. babam da kendini bununla savunuyor, "içkim, sigaram, kumarım yok; sadece yemeye düşkünüm, ne olmuş yani?" diyor rahatlıkla.

    ne yazsam bitmiyor bu yazı, öyle doluyum ki bu konuda. babamı affedemiyorum, hastalıkları nedeniyle acı çektiğinde ona üzülsem de tam bir merhamet hissedemiyorum. yazımı okuyan aşırı kilolu biri varsa, lütfen şu sitemimi kabul etsin: inanın sadece sizin bedeniniz sizin kararınız değil. sizinle birlikte sizin yeme düşkünlüğünüz ve hastalıklarınız yüzünden acı çekecek yakınlarınızı düşünün, onlara bunu yapmaya hakkınız olmadığını kabul edin ve yeme isteğinizle yalnız baş edemiyorsanız mutlaka profesyonel destek alın. bu bir diyetisyen olabileceği gibi bir psikiyatr da olabilir. yediklerimizin uyuşturucu etkisi yapabildiğine dair şu yazıyı bırakıyorum.

    amacım kimseyi kırmak yaralamak değil, aşırı kilolu insanların yakınlarının neler yaşadığını aktarmaktı. üzdüğüm, kırdığım varsa affetsin lütfen.