debe başlıkları

pul123
profili

  • insanı öldüren şeyler

    çaresizlik, bilinmezlik ve beklemek her gün, yavaş yavaş ve kimse farkına varmadan öldürüyor.
    herkes gibi benim de derdim var. çözmek için okuyorum, araştırıyorum, soruyorum, her yere gidiyorum, kaynak sağlıyorum, boyun eğiyorum, kavga ediyorum ama her seferinde duvara çarpıyorum.
    sonra kalkıp tekrar başlıyorum.

    ama bazen bu tekrar ayağa kalkma anından hemen önce bir his oturuyor şöyle midemle göğüs kafesi arasında bir yere. yük gibi ama ağırlığı yok, acı gibi ama tadı yok. acayip sinsi bir şey. beni pes etmenin, vazgeçmenin rahatlığına çağıran bir ses gibi.
    o sese her gitmediğimde yorgunluktan mı bilmiyorum sanki bir şeyler ölüyor. ama biliyorum ki ben gidersem herkes ölür.* *

  • bir kadının paradan daha çok hoşuna giden şey

    okuduğum bir araştırmaya göre, kadınların pırlanta yüzük ısrarının temelinde erkeklerin pırlanta almaktan nefret etmesi yatıyor.
    kadına göre erkeğin istemediği bir şeyi almaktan kaçınma dürtüsünü yenmek zorunda kalması, sevgisinin büyüklüğünün bir göstergesi.

    örneğin siz zaten elektroniğe düşkün, her yeni model telefon çıktığında kendinizinkini yenileyen birisiniz ve sevdiğiniz kadına da yeni çıkan bir telefon aldınız. bu oldukça etkileyici bir hediye olacaktır ve taktir de göreceksiniz. ancak kadın o hediyeye baktığında bunun ne kadarı onu düşündüğünüz için, ne kadarı sizin o materyale düşkünlüğünüzden kaynaklı bilemeyecek.
    ama almayı istemediğin, hatta alım sürecinden bile nefret ettiğin bir şeyi alırsan o hediye kadına şunu söylüyor "senin için katlanamayacağımdan emin olduğum şeylere bile katlanıyor, sınırlarımı zorluyorum. çünkü seni derin bir aşkla ve bağlılıkla seviyorum."

    şimdi, bunu davranış bilimciler söylüyor. doğru olduğundan da eminim. ancak bir kadın olarak ben böyle düşünmüyorum. hatta böyle başlayan ilişkinin bitmeye mahkûm olacağını bile söyleyebilirim.
    sevgiyi göstermenin çok daha anlamlı, güzel ve orijinal şekilleri var. bir insanın benim için nefret ettiği bir şeyi yapması bende sevgisine inanç değil, kendi karakterine ihanetinden dolayı acıma duygusu uyandırır.
    asıl konuya dönersek, bir kadının paradan daha çok hoşuna giden şey diye bir genelleme yapamazsınız. çünkü adama sorarlar, hangi kadın?
    önce -eğer varsa- elimizdeki kadını tanıyalım, sonra onun özelinde genelleme yapılacaksa arayın ben koşa koşa gelirim.

  • hangi mesleği yapmalısın testi

    iki tane kötü alışkanlığım var. birincisi bu tür testleri veya anketleri gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi istemsizce çözmek, ikincisi de show haber izlemek. her yolu denedim ama bırakamıyorum. tahmin edersiniz ki iq testlerimin sonucu da pek iyi değil zaten.

    sonucumu söylemeyeceğim sadece meslek seçimi yapmak isteyip de buralarda gezen minnaklar varsa onlara huxley'in çok sevdiğim ve doğruluğunu gözlemlediğim bir sözünü yazmak istedim.
    "mutluluk ve erdemin sırrı; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmektir."

    hiçbir seçim geri dönülemez değildir. ancak meslek seçimini doğru yaparak hayata başlamak bir sürü basamağı kolayca atlamanızı sağlar. elbette engeller oluyor karşınızda ama sevdiğiniz ve size uygun olan mesleği seçtiğinizde engeller gözünüze dağ gibi değil minik tümsekler gibi geliyor. pıt pıt atlıyorsunuz.
    siz yine çözün testleri tabii ama iş başvurusunda pek işe yaramıyor, onu hatırlatayım.

  • şule çet cinayeti

    davasının devamı bugün görülecek. bu gencecik insan tecavüze uğramış, öldürülmüş ve bir binanın 20. katından aşağı atılmıştır.
    üstünden zaman geçince unuttuk sanılmasın. katil zanlılarının kendilerini aklamak için yaptıklarını görmedik sanılmasın.
    "kızının orada ne işi vardı? madem öğrenciydi neden çalışması gerekiyordu? erkek arkadaşı evine gelir gider miydi?" gibi sorular sorularak evladını kaybetmiş acılı aileyi sindirmeye çalıştıklarını anlamıyoruz sanılmasın.

    insanın en temel hakkı olan yaşam hakkı, elinden canice alındığında onun hakkını hukuk korur. madem hukuk belirli bir azınlık için işler duruma getirildi biz de şule için adalet demek için buradayız, gittik sanılmasın.

  • 23 haziran 2019 istanbul yerel seçimi

    başkan “sanatçıymış, iş adamıymış konuşamazmış. konuşacak, artık konuşma vakti” dedi. orta yolcu, suya sabuna dokunamayan tüm ünlüler içlerinde tuttuklarını dökmeye başladı. müthiş!
    hepsini geçiyorum ba-na hiç-bir-şey ol-maz diyen dokunulmaz gülben ergen bile yazdı arkadaş.
    bu kadının kazananı önceden tespit etme özelliği doğuştan geliyor. biliyor da yazıyor. kazanacağız.
    “lanet olsun artık, ne olursa olsun umutsuzum” demekten chp kadın kollarına bağlamam bir geceye bakıyormuş.
    mahallemde değil en ücra okullarda görev alacağım bu sefer.
    bir oy bir oydur.

    istanbul büyükşehir belediye başkanı sayın ekrem imamoğlu.
    seni yeniden başkan yaptıracağız.

  • sözlükçülerin en uzun yürüyüşleri

    eylül 2016, kurban bayramı ama biz havalimanı projemizi açıp, sorunsuz teslim etmek için evimizden binlerce km uzaktayız.
    günde ortalama 18 saat sahadayız, herkesin adımsayarları açık, kampa dönerken arabada bakıyoruz benimki 40-42 bin adım arasında değişiyor. çıktığım kat da 40-50 arası...
    son gece güvenlik taraması için tüm binayı boşaltıyorlar. sadece ismi alınan kişiler kara tarafı ana terminal girişinde bekleyecek. ben de hava tarafından sorumlu kişi olarak listedeyim.
    karşılıklı 15’erden 30 gate var ve en uçta da bir otel. geceyarsına doğru adım sayıma bakıyorum 42 bin, çıktığım kat 51.
    ayağıma bir numara büyük aldığım ayakkabılar artık sıkmaya başlamış, bacaklarım taşlaşmış, omuzlarımı biraz geriye atmaya çalıştığımda acı çekiyorum, boynum sağa sola dönmüyor, gözlerim kan çanağı ve hep yanıyor. ama iyiyim. çünkü tam da o sıralar özel hayatımda bir yıkım var ve ben hem bedenen hem kafa olarak o kadar yoruluyorum ki o yıkımı düşünmeye mecalim kalmıyor. daha da güzel o anda yıkmıyorum, yapıyorum.

    birazdan işimiz bitecek ve uyumaya gideceğiz diye düşünürken adım anons ediliyor. otel bloğunda bir sorun olduğu ve oraya gitmem gerektiği söyleniyor. yani binanın en ucuna. güvenlik taramasından geçmiş, temiz denilen bölüme geçeceğim için iki kgb polisi ve iki k9 bana eşlik edecek. üstümü aramak istiyorlar ama kadın polis olmadığı için vazgeçiyorlar. sorun olan yere varıyoruz, sorun falan yok. yorgunluktan sinirlenememek diye bir şey varmış, o gece tecrübe ettim.
    aynı yolu tekrar dönüyoruz. o gece nasıl bitti, kampa neyle döndük, yatağa nasıl gittim hatırlamıyorum ama uyandığında bakıyorum 52 bin adım atmışım yani yaklaşık 40 km yürümüşüm.

    çok yorulduk ama açılışı yaptığımızın ertesi günü yaptığımız havalimanından uçmak harika bir duyguydu. sırf o his için aynı yolları tekrar yürümem gerekse hiç tereddüt etmem, yine yürürüm.

  • 23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı

    bir saltanatı yıkıyorsunuz, yoksulsunuz, yorgunsunuz, egemenliği halka vereceksiniz, her şey yolunda giderse cumhuriyeti ilan edeceksiniz.
    bu tohumu ekerken gücünüzü alacağınız, beklentinizi yeşertecek tek dayanak çocuklardır.
    o yüzden en büyük bayram bu bayram...hepimize ama en çok çocuklara kutlu olsun.

  • istanbul'da çekilmiş akıl almaz fotoğraf

    türkiye'de engelli olmak engelini hiç unutmamak, onunla yaşamayı öğrenememek demektir. öğrenciyken isviçre'ye gitmiştim, sokaklarda gezerken "bu ülkede ne kadar çok engelli varmış" diye düşündüğümü hatırlıyorum. çocuk aklımla anlayamadığım şey, bizim ülkemizde engellilerin olmadığı değil sokaklarda olamadığıydı.
    insanların eğitilmesi gerekiyor evet ama bazen de daha direkt tepkiler vermeliyiz. çünkü eğitim uzun ve zor bir süreç.
    üniversitedeyken almanya'da katıldığım bir workshopta, engelli olmayan mimar ve şehir bölge planlamacılardan oluşan bir gruptan bir tam gün tekerlekli sandalye ile yaşamalarını istemişlerdi. sadece bir güncük bunu deneyimlemek yıllarca alınacak eğitimden çok daha etkiliydi bence.

    günlük hayatımızda bizim için hiçbir önemi olmayan küçücük şeylerin engelli insanlar için ne kadar zorlayıcı olduğunu bilmelisiniz. ama bunu bilmek yetmiyor, bu fotoğraftaki insanlara tepki verebilmelisiniz. haklı olduğunuzda sesinizi yükseltmekten korkmayın.
    birçok defa yaptım bunu, bir kere bir kadın orospu dedi bana, bir kere de bir adam omuz attı. çok büyütülecek olaylar olmadı ama bence bir ders aldılar. toplum içinde yaptıklarının yüzüne vurulup, rezil edilmek pek hoşlarına gitmedi.
    engelli otoparklarına veya yürüme yolunu bloklayacak şekilde park eden insanların araçlarını çektiririm. bir keresinde genç bir kadın koşarak geldi ve çekiciyi ikna etmeye çalıştı. hatta sırıtarak "ya ben de zeka özürlüyüm, ondan yaptım, n'olur bu sefer çekmeyin arabamı" demişti. örneğin o kadının isteği yerine getirilseydi bir kere daha bunu yapacağından eminim. aptal insanlara maddi zarar verdirin. tek öğrendikleri yol bu oluyor çünkü.

    aslında kimseye yardım etmek zorunda da değilsiniz. engel olmayın, hak gasbetmeyin, insan olun yeter.

  • 1 nisan 2019 sözlükçülerin dinlediği şarkılar

    şarkısı değil de vedat türkali'nin istanbul şiirinin son paragrafı dönüyor kafamda. o en son satır özellikle nefis, sen bize layıksın!

    "boşuna çekilmedi bunca acılar istanbul
    bekle bizi
    büyük ve sakin süleymaniyenle bekle
    parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
    mavi denizlerine yaslanmış
    beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
    ve bir kuruşa yenihayat satan
    tophanenin karanlık sokaklarında
    koyunkoyuna yatan
    kirli çocuklarınla bekle bizi
    bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
    bekle dinamiti tarihin
    bekle yumruklarımız
    haramilerin saltanıtını yıksın
    bekle o günler gelsin istanbul bekle
    sen bize layıksın"

  • 31 mart 2019 yerel seçimleri

    ilk kez bir seçimde gündemden bu kadar uzak durdum. bunun sebebi son seçimdeki hayal kırıklığı değildi. günbegün kimseden çekinmeden adalet kavramının yok sayılmasına tanık olmaktı.
    yaşanan kuşatılmışlık hissi, beraberinde gelen çaresizlikle birleştiğinde çoğu insan için alışmak, şaşırmamak sıradan bir durum oluyor.
    ben alışmadım ve alışmak da istemiyorum. öfkem dinmiyor, hafızamdan hiçbir şey silinmiyor.

    evet belki şu an gönül rahatlığıyla oyumu vereceğim, beni temsil etmesinden memnun olacağım bir parti yok. ama varlığımdan rahatsız olduğunu bildiğim, benim gibilere tahammülü olmayan, eline geçecek ilk fırsatta yok olmamı isteyecek bir taraf var. sabit değil, hep hareket ediyor. neyse ki asla yanımda olmayacak, yanında olmayacağım.
    bazen ne istediğini bilmezsin ama ne istemediğinden çok eminsindir. işte aynen öyleyim. o yüzden 31 mart pazar sabahı, oy kullanma hakkımı kazandığım günden beri yaptığım gibi sandığa gideceğim.
    gerisine 1 nisan sabahı bakarız.

  • çocuğunun tedavisi için yemek yapıp satan anneler

    bir yandan ihtiyacı olduğunu bildiğim için doğru bulurken, diğer yandan yöntemin suistimale açık ve kontrol edilemez olduğunu gördüğümden şüpheyle yaklaştığım bir konunun baş rolleri olan annelerdir.
    içinden çıkılması güç bir dilemma.

    şahsen çözümün sosyal devletle mümkün olduğunu düşünüyorum. hadi diyelim bu çok uzak bir ihtimal o zaman çare sivil inisiyatif. hiçbir kadın bu şekilde yaşamamalı.
    -burada açıklama için bir ara vermek istiyorum.
    çocuklarla ilgili yazarken kadın erkek ayırmam. anne demem ebeveyn derim, babayı dışında bırakmam. ancak bir gerçek var ki o da özellikle farklı gelişimdeki çocukların olduğu ailelerde baba bu yükü omuzlayamıyor, maalesef anneyi yalnız bırakıyor. genelde kendisine zor gelen hayatı unutmak için çocuğunu görmemeyi tercih edip, kendisine yeni bir aile kurma çabasına giriyor.
    elbette bu genellemeyi kırmak için eşiyle birlikte çok ciddi mücadele eden, hayranlıkla izlediğim babalar da var ama istatistiki olarak henüz sayıları çok az. o nedenle anne önce kadın olmaktan vazgeçiyor, ardından da çocuğu için tek başına bir savaşa giriyor. o artık toplumun gözünde bir kadın değil, sadece anne.
    bence çocuğun özel durumu kadar kadının yaşamak zorunda kaldığı hayatın zorluğuna da dikkat çekilmeli.-

    ne diyorduk, evet hiçbir kadın bu şekilde yaşamamalı. sosyal devletin eksikliği burada kendini gösteriyor. anne olması devlet ağzıyla desteklenen kadın, çocuk sahibi olduğunda yalnız bırakılmamalı. özel durumdaki çocukların yalnız ebeveynlerine ek hizmetler verilmeli, istihdam sağlanmalı, çocuğun tedavisi tamamen devlet gözetiminde ve ücretsiz yapılmalı.
    gülüyorsunuz değil mi? haklısınız, ben de yazarken güldüm kendime.

    ama işte bunu yapmazsanız ne olur biliyor musunuz? gerçekten ihtiyacı olduğu için bunu yapan bir anneyi gören başka birisi "dur bakalım ben de deneyeyim, belki biraz kolay para kazanırım" diyerek aynı şekilde hesaplar açar, insanları dolandırır, dolandırılan insanlar durumu geneller ve artık bu türde gördükleri her talebin sahte olduğunu düşünür.
    ya da sırf sosyal medyada talep gören biri olmak için bu annede sipariş verip, sipariş verdiğine dair mesajın ekran görüntüsünü paylaşır ama kapıda ödeme olarak gelen sarmaların ödemesini yapmaz. böylece anne hem emek hem para kaybeder. elinde bozulmuş sarmalarla ve kırık bir kalple kalakalır. (uzun süredir takip ettiğim için bu tür durumlar yaşadığına tanık oldum)

    çok uzun süredir bu işlerin içindeyim ama hala kimin vicdan mastürbasyonu yapıp kimin samimi olduğunu anlayamıyorum, siz de anlayamazsınız. devlet bunun için var. o nedenle mücadelenin maddiyat üzerinden değil, hak talepleri üzerinden yürümesi gerektiğini düşünüyorum. bir de haddim olmayarak küçük bir tavsiyede bulunacağım, hangi konuda kime destek olmak istiyorsanız elinizin uzandığı yerde olsun. para vermek dünyanın en kolay şeyi, gözünüzle görmenin etkisi çok başkadır. birçoğumuzun yanıbaşımızdaki drama yüz çevirip uzağımızdakine up up up diye bağırmasının sebebi de bu. "aman üstüme sıçramasın, başıma iş almayayım ama alem de yardımsever görsün."

  • geceye bir özgürlük sözü bırak

    ”insanlık özgürlük ile mutluluk arasında tercih yapmak zorundadır ve insanların büyük çoğunluğuna mutluluk daha uygundur.” demiş george orwell

    bunu bir hayatta kalma mücadelesi içindeyken yaptığımızda kısa vadede doğru; ama bu kadar büyük bir bedele dayalı mutluluğun sürekliliği olmayacağını da biliriz. eğer böyle bir seçim yapmak zorunda kalsaydım ve mutluluğu seçseydim o mutluluğu alır kendimi cezalandırmak için yaratacağım cehennemimde yakardım.
    bazı durumlarda mutlu olmak haklı olmaktan iyidir; ama özgür olmaktan değil. *

  • barış manço'nun elle tutulur bir eserinin olmaması

    ben hiçbir zaman barış manço dinleyicisi olmadım. ne çocukluğumda ne de sonrasında.
    arkadaşlarımın duyduğu hayranlığı duymadım, özel bir merakım olmadı. sağda solda çaldığı için şarkılarının sözlerini biliyordum ama kendi başıma hiç dinlemedim.
    her ne kadar hayatta olmadığı zamana denk gelse de bir gün aynı mahallenin insanı olduk ama yine bir şey hissetmedim.

    geçen sene oğlumun kreşinde yıl sonu gösterisi yapılacaktı. kreşin harika bir yöneticisi vardı ve riskleri göze alıp benim bambamı da ucundan kıyısından sahneye çıkarmaya karar verdiler. çocuklar haftalar öncesinden çalışmaya başladı. oğlum ilk o zaman duydu barış manço'yu. hep birlikte ayı, arkadaşım eşek, müsaadenizle çocuklar gibi şarkılarda zıpladılar. ne hikmetse o minik canavarların gözündeki neşenin zirve noktası hep barış manço şarkılarına denk geliyordu.

    baktım bizimki seviyor, onun için hazırladığım albümlerden birini de barış manço şarkılarına ayırdım. bir ara aynı şarkıları dinlemekten fenalık geçiriyordum ama oğlum seviyor diye dayandım. sonra da baktım ki alışmışım.
    parka giderken barış manço'nun evinin önünden geçeriz bazen. her seferinde evi gösteririm ama bizimki dikkatini veremediği için anlamaz. genelde otoparkta duran bm 777 plakalı arabaya takılır kalır. son seferinde yine evi gösterdim bu sefer bana bakıp "domates" dedi. normal gelişimde çocukları olan ebeveynler neye sevindiğimi anlayamazlar. çünkü oğlum bir bağlantı kurdu o anda. söylediğim şeyi anlamakla kalmadı, aynı zamanda o şeye ait başka bir bilgiyi verdi.*

    bu sabah da yatağıma zıplayıp elinde tuttuğu telefonumu açtırdı bana ve nane limon kabuğunu çalmaya başladı. "hapşuuu" kısmına çok güler, ben de genelde abartılı şekilde eşlik ederim şarkıya. bugün yalandan kendisi de hapşurdu. hem de ben istemeden. taklit de yapabiliyor kalbimin çiçeği.

    bundan sonra barış manço benim kralım. kusura bakmayın laf edenin kalbini kırarım. eser görmek isteyen buyursun bize gelsin. vazgeçtim gelmesin, en yakınındaki çocuğa bir şarkısını dinletip izlesin. eser o çocukların neşesinde. hem de elle gayet güzel tutuluyor, şöyle karnından veya koltuk altından biraz gıdıklayınca anlarsınız.

  • kadın fakir erkeğe aşık olur mu

    aşk başka ilişki başka. insan aşık olacağı kişiyi seçemiyor. eğer ortada kriterler varsa bu önceden yapılmış bir yol haritası olduğunu gösterir. bu da aklı başındalık gerektirir. hiç aklı başında aşık gördünüz mü?

    ilişki ise ancak eşitler arasındaysa sağlıklı ve uzun süreli olur. para elbette önemli bir faktör ancak birinci değil. çünkü değişkenlik riski yüksek. paylaşımlar üzerine olan bir ilişkinin bir sürü kolonu vardır. bunlardan birinin zayıflaması yapıyı yıkmaz. evet güçsüzleştirir belki ama düzeltilebilir. biraz çaba gerektirir o kadar.

    kendi adıma maddi olarak varlığı benden çok fazla veya çok az olan insanla bir ilişki sürdürmem zor olur. ama benzer dünya görüşüne sahip olmadığım, iyide-kötüde ortalık kuramadığım, aynı rüyayı görmesek de rüyalarını dinlemeyi sevmediğim, dostluk kuramadığım insanla bir ilişki sürdürmem imkansızdır.

    insan kimi severse onunla eşittir denmişse de insanın eşitini sevme ve sevgiyi sürdürme ihtimali daha fazladır.

  • yazarların uykuya dalmak için kullandığı yöntemler

    uyku biraz huzur işidir. kafanın rahat olması gerekir. bazen de o kafa karışıklığını paylaştığın bir insan olur, çözemeseniz bile paylaşıyor olmak iyi gelir.
    sanırım bir ilişkiye dair özlem duyduğum nadir şeylerden biri uykuya dalarken yanımda uyanık birinin olması hali. bir nefes sesi olmasını severdim. orada birinin olması iyi hissettirirdi, güzel bir histi.

    baktım yanımda birinin yatmasının ön koşulları artık bana uymuyor gittim yatak odama bir televizyon aldım. gün içinde hiç televizyon açılmayan evimde gece yarısından sonra kısık sesle tv açar oldum. maksat bir hayat varmış hissi uyandırmak.
    bilin bakalım o saatte türk kanallarında izlenecek tek şey ne? kanıt tabii ki.
    başlarda katil belli olana kadar uyumuyordum ve benim yöntem tersine çalışır olmuştu ama sağolsunlar üçüncü tekrarları oynattıkları için artık selim saçma sapan bir teori öne sürerken uykuya dalmış oluyorum.
    başkasının derdini çözmeye çalışmak kendi çıkmaz sorunlarından uzaklaştırıyor insanı.
    bir de "adamı kestiler, kadını vurdular, ay bunu zehirlediler, neyse ki ben sıcacık yatağımda güvendeyim, oh bee" rahatlaması var elbette. kesilmemiş kafamı yastığa gömüp anında dalıyorum uykuya.
    (özel not: sevil hanımcığım, özleniyorsunuz. )

  • pelin isimli kızlarda mutlaka bulunan nitelikler

    yıllar önce biz üniversiteyken evimi evi bellemiş erkek bir arkadaşım chat sitelerini denemek istedi. ben internetteki insanların bizimle görüşme amacının bizi öldürmek, tecavüz etmek, soymak veya böbreklerimizi çalmak olduğunu kendisine anlattım ama bana inanmadı. (evet aşırı tedbirliyimdir)
    itirazlarımı sürdürdüm ama sonunda izin verdim çünkü karşılığında maket ödevimi yapmaya söz verdi.

    önce kendi adıyla denedi ama kimse mesajlarına dönmedi. sonra daha havalı bir erkek ismi denedi ama bu sefer de mesaja dönen kızların fotoğraflarını beğenmedi.
    peki o zaman bir de kadın ismiyle deneyelim dedi. ayşe gibi yaygın bir isim denedi ve karşıdakiler fake olduğunu hemen anladı. nihayet adını pelin yaptığında gelen mesajları görmeliydiniz. her mesaj geldiğinde çıkan o bip sesi neredeyse evi yıkacaktı. o kadar talep gördü ki korkumdan önce bilgisayarı kapadım sonra modemin fişini çektim. yemin ederim bir ara ekrandan odaya adam fırlayacak sandım.

    o günden beri pelin isminin erkekler için daha çekici, daha kadınsı ve belki de fonetiği sebebiyle seksi olduğunu düşünmüşümdür. gerçi bu teorimi ispat edecek kadar pelin tanımadım ama kafamdaki pelin taş gibi bir şey. sanki bütün pelinler de öyle gibi geliyor.
    hikayenin sonu benim için iyi bitti. arkadaşım ülkede kadın olmanın ne demek olduğunu çok hızlı bir şekilde öğrendiği için her zaman centilmen ve kadınlara saygılı biri oldu. sonra gay oldu ama bunun konumuzla alakası yok.

  • birbirlerini sevmeyen meslek grupları

    mimarlar ile inşaat mühendisleri özellikle çok belirtilmiş. bunun sebebi farklı yaklaşımları olan iki meslek grubunun aynı iş için çalışırken kendi doğrularını esas bellemeleri. ittire kaktıra orta yol bulunuyor ama neden bilmiyorum her seferinde iki taraf da yeşil vadide karşı karşıya gelen seferoğulları ve tellioğulları gibi davranıyorlar. yine de dikkat ederseniz mimarların çoğu inşaat mühendisleriyle evlidir. çünkü bu düşmanlık sözdedir, uzlaşma sağlanır.

    mimarlar asıl gizli düşmanın mep mühendisleri olduğunu çok iyi bilir. şunca yıllık iş hayatımda en saygı duyduğum, onun gibi olmak istediğim, zekasına hayran olduğum, arkadaş olarak çok sevdiğim insan bir makina mühendisi ama koordinasyon toplantısına girince godzillaya dönüyor. korkudan şaft büyütmüşlüğüm, asma tavan düşürmüşlüğüm var.
    bunları fakültede çiğ etle mi besliyorlar, yavruyken ailelerinden koparıp ölüm kampında eğitim mi veriyorlar, uykuda telkinle "mimarlar ananızı babanızı kesti" mi diyorlar nedir bilmiyorum ama biraz asabiler.

  • ekşi sözlükçüler delikanlıysa adlarını açıklar

    bu internet ortamında "kimsin lan sen" eşiğini atladıktan sonrasına bayılıyorum. bir gün adımı soyadımı açık adresimi telefonumu çat diye verip, "buyurun künyem" demeyi delicesine isterdim de, yemiyor. (gerçi biz vermesek de takıntılı olan stalklayarak, devlet baba da yetkili kişilerden bizzat konum isteyerek buluyor)

    yapanı tanıyorum, ondan böyle özeniyorum.
    yıllar evvel bir sinema forumunda yazıyorum. hala arkadaşlığımın devam ettiği, hayatımda çok özel yerleri olan insanlarla tanıştım orada, hatta sonrasında sinema kritikleri yazmam konusunda bana yol açtı orası ama bildiğin forum ortamı işte. yakın bir grup arkadaşla o zamanki iletişim ağımız msn üzerinden geyik de çeviriyoruz. forumdaki modlardan biri mi yoksa sitenin kurucusu mu hatırlamıyorum bir arkadaş var, kız arkadaşı da bizim ekipten. ama kız tam bir manyak, hala öyledir. bayılırım kendisine.

    konu kuzey avrupa sineması ve kavga çıktı. tatlışlığa bak, burdan nasıl kavga çıkardınız, teletubbies misiniz? tabi hemen msn'den değerlendirme yapılıyor, herkes online. kavga edenlerden biri bizim kız, diğerini tanımıyoruz. nasıl olduysa bir anda kimsin sen, adres ver, isim ver saçmalığı başladı. dedim ya kız manyak, 40 kilodur ama tekmeye kafa atar. görsen minnak bir kedi gibidir ama damarına bas pantere bağlar. bir anda adresi bıraktı oraya. hem de baya baya ailesiyle yaşadığı adresi. düşünsene akşam evde ailecek oturuyorsun, kapı çalıyor baban kapıyı açıyor biri gelmiş kızını dövecek çünkü sevdiği yönetmen hakkında kötü şeyler söylemiş. hayır ingmar bergman da değildi yönetmen, hatta lars von trier bile değil. şahsen bunlar dışındaki yönetmenler için dayak yemem (evet, bu da benim dayak yeme kriterim)

    biz tavşan gibi kalmışken erkek arkadaşı sildi hemen kızın yazdığı adresi hatta yetinmedi komple başlığı da sildi. herhalde karşıdaki tip de şok oldu ki ekran görüntüsünü alamadı. haliyle aksiyon olmadı ama yapacağım ben de bunu bir gün.
    sadece daire numarasını bir alt katımı verip, 85 yaşındaki lütfiye teyzenin iki ayrı çelikten yapılmış, sekiz kilitli, parmaklıklı kapısının açılmasını beklerken ziyan oluşunu, sorguya çekilişini izlemek için yapacağım. ekran karşısında dayılanmak kolay, yiyorsa gel lütfiye teyzeye bik bikle.*

  • hayatın en acımasız gerçeği

    "kötü günlerin iyi tarafları da vardır. insanları tanırsın, özellikle yanında sandıklarını."

    *

  • türklere özgü davranışlar

    "bizim memleket ızdıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini beceremiyor."
    (bkz: kemal tahir)