debe başlıkları

pul116
profili

  • istanbul'da çekilmiş akıl almaz fotoğraf

    türkiye'de engelli olmak engelini hiç unutmamak, onunla yaşamayı öğrenememek demektir. öğrenciyken isviçre'ye gitmiştim, sokaklarda gezerken "bu ülkede ne kadar çok engelli varmış" diye düşündüğümü hatırlıyorum. çocuk aklımla anlayamadığım şey, bizim ülkemizde engellilerin olmadığı değil sokaklarda olamadığıydı.
    insanların eğitilmesi gerekiyor evet ama bazen de daha direkt tepkiler vermeliyiz. çünkü eğitim uzun ve zor bir süreç.
    üniversitedeyken almanya'da katıldığım bir workshopta, engelli olmayan mimar ve şehir bölge planlamacılardan oluşan bir gruptan bir tam gün tekerlekli sandalye ile yaşamalarını istemişlerdi. sadece bir güncük bunu deneyimlemek yıllarca alınacak eğitimden çok daha etkiliydi bence.

    günlük hayatımızda bizim için hiçbir önemi olmayan küçücük şeylerin engelli insanlar için ne kadar zorlayıcı olduğunu bilmelisiniz. ama bunu bilmek yetmiyor, bu fotoğraftaki insanlara tepki verebilmelisiniz. haklı olduğunuzda sesinizi yükseltmekten korkmayın.
    birçok defa yaptım bunu, bir kere bir kadın orospu dedi bana, bir kere de bir adam omuz attı. çok büyütülecek olaylar olmadı ama bence bir ders aldılar. toplum içinde yaptıklarının yüzüne vurulup, rezil edilmek pek hoşlarına gitmedi.
    engelli otoparklarına veya yürüme yolunu bloklayacak şekilde park eden insanların araçlarını çektiririm. bir keresinde genç bir kadın koşarak geldi ve çekiciyi ikna etmeye çalıştı. hatta sırıtarak "ya ben de zeka özürlüyüm, ondan yaptım, n'olur bu sefer çekmeyin arabamı" demişti. örneğin o kadının isteği yerine getirilseydi bir kere daha bunu yapacağından eminim. aptal insanlara maddi zarar verdirin. tek öğrendikleri yol bu oluyor çünkü.

    aslında kimseye yardım etmek zorunda da değilsiniz. engel olmayın, hak gasbetmeyin, insan olun yeter.

  • 1 nisan 2019 sözlükçülerin dinlediği şarkılar

    şarkısı değil de vedat türkali'nin istanbul şiirinin son paragrafı dönüyor kafamda. o en son satır özellikle nefis, sen bize layıksın!

    "boşuna çekilmedi bunca acılar istanbul
    bekle bizi
    büyük ve sakin süleymaniyenle bekle
    parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
    mavi denizlerine yaslanmış
    beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
    ve bir kuruşa yenihayat satan
    tophanenin karanlık sokaklarında
    koyunkoyuna yatan
    kirli çocuklarınla bekle bizi
    bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
    bekle dinamiti tarihin
    bekle yumruklarımız
    haramilerin saltanıtını yıksın
    bekle o günler gelsin istanbul bekle
    sen bize layıksın"

  • 31 mart 2019 yerel seçimleri

    ilk kez bir seçimde gündemden bu kadar uzak durdum. bunun sebebi son seçimdeki hayal kırıklığı değildi. günbegün kimseden çekinmeden adalet kavramının yok sayılmasına tanık olmaktı.
    yaşanan kuşatılmışlık hissi, beraberinde gelen çaresizlikle birleştiğinde çoğu insan için alışmak, şaşırmamak sıradan bir durum oluyor.
    ben alışmadım ve alışmak da istemiyorum. öfkem dinmiyor, hafızamdan hiçbir şey silinmiyor.

    evet belki şu an gönül rahatlığıyla oyumu vereceğim, beni temsil etmesinden memnun olacağım bir parti yok. ama varlığımdan rahatsız olduğunu bildiğim, benim gibilere tahammülü olmayan, eline geçecek ilk fırsatta yok olmamı isteyecek bir taraf var. sabit değil, hep hareket ediyor. neyse ki asla yanımda olmayacak, yanında olmayacağım.
    bazen ne istediğini bilmezsin ama ne istemediğinden çok eminsindir. işte aynen öyleyim. o yüzden 31 mart pazar sabahı, oy kullanma hakkımı kazandığım günden beri yaptığım gibi sandığa gideceğim.
    gerisine 1 nisan sabahı bakarız.

  • çocuğunun tedavisi için yemek yapıp satan anneler

    bir yandan ihtiyacı olduğunu bildiğim için doğru bulurken, diğer yandan yöntemin suistimale açık ve kontrol edilemez olduğunu gördüğümden şüpheyle yaklaştığım bir konunun baş rolleri olan annelerdir.
    içinden çıkılması güç bir dilemma.

    şahsen çözümün sosyal devletle mümkün olduğunu düşünüyorum. hadi diyelim bu çok uzak bir ihtimal o zaman çare sivil inisiyatif. hiçbir kadın bu şekilde yaşamamalı.
    -burada açıklama için bir ara vermek istiyorum.
    çocuklarla ilgili yazarken kadın erkek ayırmam. anne demem ebeveyn derim, babayı dışında bırakmam. ancak bir gerçek var ki o da özellikle farklı gelişimdeki çocukların olduğu ailelerde baba bu yükü omuzlayamıyor, maalesef anneyi yalnız bırakıyor. genelde kendisine zor gelen hayatı unutmak için çocuğunu görmemeyi tercih edip, kendisine yeni bir aile kurma çabasına giriyor.
    elbette bu genellemeyi kırmak için eşiyle birlikte çok ciddi mücadele eden, hayranlıkla izlediğim babalar da var ama istatistiki olarak henüz sayıları çok az. o nedenle anne önce kadın olmaktan vazgeçiyor, ardından da çocuğu için tek başına bir savaşa giriyor. o artık toplumun gözünde bir kadın değil, sadece anne.
    bence çocuğun özel durumu kadar kadının yaşamak zorunda kaldığı hayatın zorluğuna da dikkat çekilmeli.-

    ne diyorduk, evet hiçbir kadın bu şekilde yaşamamalı. sosyal devletin eksikliği burada kendini gösteriyor. anne olması devlet ağzıyla desteklenen kadın, çocuk sahibi olduğunda yalnız bırakılmamalı. özel durumdaki çocukların yalnız ebeveynlerine ek hizmetler verilmeli, istihdam sağlanmalı, çocuğun tedavisi tamamen devlet gözetiminde ve ücretsiz yapılmalı.
    gülüyorsunuz değil mi? haklısınız, ben de yazarken güldüm kendime.

    ama işte bunu yapmazsanız ne olur biliyor musunuz? gerçekten ihtiyacı olduğu için bunu yapan bir anneyi gören başka birisi "dur bakalım ben de deneyeyim, belki biraz kolay para kazanırım" diyerek aynı şekilde hesaplar açar, insanları dolandırır, dolandırılan insanlar durumu geneller ve artık bu türde gördükleri her talebin sahte olduğunu düşünür.
    ya da sırf sosyal medyada talep gören biri olmak için bu annede sipariş verip, sipariş verdiğine dair mesajın ekran görüntüsünü paylaşır ama kapıda ödeme olarak gelen sarmaların ödemesini yapmaz. böylece anne hem emek hem para kaybeder. elinde bozulmuş sarmalarla ve kırık bir kalple kalakalır. (uzun süredir takip ettiğim için bu tür durumlar yaşadığına tanık oldum)

    çok uzun süredir bu işlerin içindeyim ama hala kimin vicdan mastürbasyonu yapıp kimin samimi olduğunu anlayamıyorum, siz de anlayamazsınız. devlet bunun için var. o nedenle mücadelenin maddiyat üzerinden değil, hak talepleri üzerinden yürümesi gerektiğini düşünüyorum. bir de haddim olmayarak küçük bir tavsiyede bulunacağım, hangi konuda kime destek olmak istiyorsanız elinizin uzandığı yerde olsun. para vermek dünyanın en kolay şeyi, gözünüzle görmenin etkisi çok başkadır. birçoğumuzun yanıbaşımızdaki drama yüz çevirip uzağımızdakine up up up diye bağırmasının sebebi de bu. "aman üstüme sıçramasın, başıma iş almayayım ama alem de yardımsever görsün."

  • geceye bir özgürlük sözü bırak

    ”insanlık özgürlük ile mutluluk arasında tercih yapmak zorundadır ve insanların büyük çoğunluğuna mutluluk daha uygundur.” demiş george orwell

    bunu bir hayatta kalma mücadelesi içindeyken yaptığımızda kısa vadede doğru; ama bu kadar büyük bir bedele dayalı mutluluğun sürekliliği olmayacağını da biliriz. eğer böyle bir seçim yapmak zorunda kalsaydım ve mutluluğu seçseydim o mutluluğu alır kendimi cezalandırmak için yaratacağım cehennemimde yakardım.
    bazı durumlarda mutlu olmak haklı olmaktan iyidir; ama özgür olmaktan değil. *

  • barış manço'nun elle tutulur bir eserinin olmaması

    ben hiçbir zaman barış manço dinleyicisi olmadım. ne çocukluğumda ne de sonrasında.
    arkadaşlarımın duyduğu hayranlığı duymadım, özel bir merakım olmadı. sağda solda çaldığı için şarkılarının sözlerini biliyordum ama kendi başıma hiç dinlemedim.
    her ne kadar hayatta olmadığı zamana denk gelse de bir gün aynı mahallenin insanı olduk ama yine bir şey hissetmedim.

    geçen sene oğlumun kreşinde yıl sonu gösterisi yapılacaktı. kreşin harika bir yöneticisi vardı ve riskleri göze alıp benim bambamı da ucundan kıyısından sahneye çıkarmaya karar verdiler. çocuklar haftalar öncesinden çalışmaya başladı. oğlum ilk o zaman duydu barış manço'yu. hep birlikte ayı, arkadaşım eşek, müsaadenizle çocuklar gibi şarkılarda zıpladılar. ne hikmetse o minik canavarların gözündeki neşenin zirve noktası hep barış manço şarkılarına denk geliyordu.

    baktım bizimki seviyor, onun için hazırladığım albümlerden birini de barış manço şarkılarına ayırdım. bir ara aynı şarkıları dinlemekten fenalık geçiriyordum ama oğlum seviyor diye dayandım. sonra da baktım ki alışmışım.
    parka giderken barış manço'nun evinin önünden geçeriz bazen. her seferinde evi gösteririm ama bizimki dikkatini veremediği için anlamaz. genelde otoparkta duran bm 777 plakalı arabaya takılır kalır. son seferinde yine evi gösterdim bu sefer bana bakıp "domates" dedi. normal gelişimde çocukları olan ebeveynler neye sevindiğimi anlayamazlar. çünkü oğlum bir bağlantı kurdu o anda. söylediğim şeyi anlamakla kalmadı, aynı zamanda o şeye ait başka bir bilgiyi verdi.*

    bu sabah da yatağıma zıplayıp elinde tuttuğu telefonumu açtırdı bana ve nane limon kabuğunu çalmaya başladı. "hapşuuu" kısmına çok güler, ben de genelde abartılı şekilde eşlik ederim şarkıya. bugün yalandan kendisi de hapşurdu. hem de ben istemeden. taklit de yapabiliyor kalbimin çiçeği.

    bundan sonra barış manço benim kralım. kusura bakmayın laf edenin kalbini kırarım. eser görmek isteyen buyursun bize gelsin. vazgeçtim gelmesin, en yakınındaki çocuğa bir şarkısını dinletip izlesin. eser o çocukların neşesinde. hem de elle gayet güzel tutuluyor, şöyle karnından veya koltuk altından biraz gıdıklayınca anlarsınız.

  • kadın fakir erkeğe aşık olur mu

    aşk başka ilişki başka. insan aşık olacağı kişiyi seçemiyor. eğer ortada kriterler varsa bu önceden yapılmış bir yol haritası olduğunu gösterir. bu da aklı başındalık gerektirir. hiç aklı başında aşık gördünüz mü?

    ilişki ise ancak eşitler arasındaysa sağlıklı ve uzun süreli olur. para elbette önemli bir faktör ancak birinci değil. çünkü değişkenlik riski yüksek. paylaşımlar üzerine olan bir ilişkinin bir sürü kolonu vardır. bunlardan birinin zayıflaması yapıyı yıkmaz. evet güçsüzleştirir belki ama düzeltilebilir. biraz çaba gerektirir o kadar.

    kendi adıma maddi olarak varlığı benden çok fazla veya çok az olan insanla bir ilişki sürdürmem zor olur. ama benzer dünya görüşüne sahip olmadığım, iyide-kötüde ortalık kuramadığım, aynı rüyayı görmesek de rüyalarını dinlemeyi sevmediğim, dostluk kuramadığım insanla bir ilişki sürdürmem imkansızdır.

    insan kimi severse onunla eşittir denmişse de insanın eşitini sevme ve sevgiyi sürdürme ihtimali daha fazladır.

  • yazarların uykuya dalmak için kullandığı yöntemler

    uyku biraz huzur işidir. kafanın rahat olması gerekir. bazen de o kafa karışıklığını paylaştığın bir insan olur, çözemeseniz bile paylaşıyor olmak iyi gelir.
    sanırım bir ilişkiye dair özlem duyduğum nadir şeylerden biri uykuya dalarken yanımda uyanık birinin olması hali. bir nefes sesi olmasını severdim. orada birinin olması iyi hissettirirdi, güzel bir histi.

    baktım yanımda birinin yatmasının ön koşulları artık bana uymuyor gittim yatak odama bir televizyon aldım. gün içinde hiç televizyon açılmayan evimde gece yarısından sonra kısık sesle tv açar oldum. maksat bir hayat varmış hissi uyandırmak.
    bilin bakalım o saatte türk kanallarında izlenecek tek şey ne? kanıt tabii ki.
    başlarda katil belli olana kadar uyumuyordum ve benim yöntem tersine çalışır olmuştu ama sağolsunlar üçüncü tekrarları oynattıkları için artık selim saçma sapan bir teori öne sürerken uykuya dalmış oluyorum.
    başkasının derdini çözmeye çalışmak kendi çıkmaz sorunlarından uzaklaştırıyor insanı.
    bir de "adamı kestiler, kadını vurdular, ay bunu zehirlediler, neyse ki ben sıcacık yatağımda güvendeyim, oh bee" rahatlaması var elbette. kesilmemiş kafamı yastığa gömüp anında dalıyorum uykuya.
    (özel not: sevil hanımcığım, özleniyorsunuz. )

  • pelin isimli kızlarda mutlaka bulunan nitelikler

    yıllar önce biz üniversiteyken evimi evi bellemiş erkek bir arkadaşım chat sitelerini denemek istedi. ben internetteki insanların bizimle görüşme amacının bizi öldürmek, tecavüz etmek, soymak veya böbreklerimizi çalmak olduğunu kendisine anlattım ama bana inanmadı. (evet aşırı tedbirliyimdir)
    itirazlarımı sürdürdüm ama sonunda izin verdim çünkü karşılığında maket ödevimi yapmaya söz verdi.

    önce kendi adıyla denedi ama kimse mesajlarına dönmedi. sonra daha havalı bir erkek ismi denedi ama bu sefer de mesaja dönen kızların fotoğraflarını beğenmedi.
    peki o zaman bir de kadın ismiyle deneyelim dedi. ayşe gibi yaygın bir isim denedi ve karşıdakiler fake olduğunu hemen anladı. nihayet adını pelin yaptığında gelen mesajları görmeliydiniz. her mesaj geldiğinde çıkan o bip sesi neredeyse evi yıkacaktı. o kadar talep gördü ki korkumdan önce bilgisayarı kapadım sonra modemin fişini çektim. yemin ederim bir ara ekrandan odaya adam fırlayacak sandım.

    o günden beri pelin isminin erkekler için daha çekici, daha kadınsı ve belki de fonetiği sebebiyle seksi olduğunu düşünmüşümdür. gerçi bu teorimi ispat edecek kadar pelin tanımadım ama kafamdaki pelin taş gibi bir şey. sanki bütün pelinler de öyle gibi geliyor.
    hikayenin sonu benim için iyi bitti. arkadaşım ülkede kadın olmanın ne demek olduğunu çok hızlı bir şekilde öğrendiği için her zaman centilmen ve kadınlara saygılı biri oldu. sonra gay oldu ama bunun konumuzla alakası yok.

  • birbirlerini sevmeyen meslek grupları

    mimarlar ile inşaat mühendisleri özellikle çok belirtilmiş. bunun sebebi farklı yaklaşımları olan iki meslek grubunun aynı iş için çalışırken kendi doğrularını esas bellemeleri. ittire kaktıra orta yol bulunuyor ama neden bilmiyorum her seferinde iki taraf da yeşil vadide karşı karşıya gelen seferoğulları ve tellioğulları gibi davranıyorlar. yine de dikkat ederseniz mimarların çoğu inşaat mühendisleriyle evlidir. çünkü bu düşmanlık sözdedir, uzlaşma sağlanır.

    mimarlar asıl gizli düşmanın mep mühendisleri olduğunu çok iyi bilir. şunca yıllık iş hayatımda en saygı duyduğum, onun gibi olmak istediğim, zekasına hayran olduğum, arkadaş olarak çok sevdiğim insan bir makina mühendisi ama koordinasyon toplantısına girince godzillaya dönüyor. korkudan şaft büyütmüşlüğüm, asma tavan düşürmüşlüğüm var.
    bunları fakültede çiğ etle mi besliyorlar, yavruyken ailelerinden koparıp ölüm kampında eğitim mi veriyorlar, uykuda telkinle "mimarlar ananızı babanızı kesti" mi diyorlar nedir bilmiyorum ama biraz asabiler.

  • ekşi sözlükçüler delikanlıysa adlarını açıklar

    bu internet ortamında "kimsin lan sen" eşiğini atladıktan sonrasına bayılıyorum. bir gün adımı soyadımı açık adresimi telefonumu çat diye verip, "buyurun künyem" demeyi delicesine isterdim de, yemiyor. (gerçi biz vermesek de takıntılı olan stalklayarak, devlet baba da yetkili kişilerden bizzat konum isteyerek buluyor)

    yapanı tanıyorum, ondan böyle özeniyorum.
    yıllar evvel bir sinema forumunda yazıyorum. hala arkadaşlığımın devam ettiği, hayatımda çok özel yerleri olan insanlarla tanıştım orada, hatta sonrasında sinema kritikleri yazmam konusunda bana yol açtı orası ama bildiğin forum ortamı işte. yakın bir grup arkadaşla o zamanki iletişim ağımız msn üzerinden geyik de çeviriyoruz. forumdaki modlardan biri mi yoksa sitenin kurucusu mu hatırlamıyorum bir arkadaş var, kız arkadaşı da bizim ekipten. ama kız tam bir manyak, hala öyledir. bayılırım kendisine.

    konu kuzey avrupa sineması ve kavga çıktı. tatlışlığa bak, burdan nasıl kavga çıkardınız, teletubbies misiniz? tabi hemen msn'den değerlendirme yapılıyor, herkes online. kavga edenlerden biri bizim kız, diğerini tanımıyoruz. nasıl olduysa bir anda kimsin sen, adres ver, isim ver saçmalığı başladı. dedim ya kız manyak, 40 kilodur ama tekmeye kafa atar. görsen minnak bir kedi gibidir ama damarına bas pantere bağlar. bir anda adresi bıraktı oraya. hem de baya baya ailesiyle yaşadığı adresi. düşünsene akşam evde ailecek oturuyorsun, kapı çalıyor baban kapıyı açıyor biri gelmiş kızını dövecek çünkü sevdiği yönetmen hakkında kötü şeyler söylemiş. hayır ingmar bergman da değildi yönetmen, hatta lars von trier bile değil. şahsen bunlar dışındaki yönetmenler için dayak yemem (evet, bu da benim dayak yeme kriterim)

    biz tavşan gibi kalmışken erkek arkadaşı sildi hemen kızın yazdığı adresi hatta yetinmedi komple başlığı da sildi. herhalde karşıdaki tip de şok oldu ki ekran görüntüsünü alamadı. haliyle aksiyon olmadı ama yapacağım ben de bunu bir gün.
    sadece daire numarasını bir alt katımı verip, 85 yaşındaki lütfiye teyzenin iki ayrı çelikten yapılmış, sekiz kilitli, parmaklıklı kapısının açılmasını beklerken ziyan oluşunu, sorguya çekilişini izlemek için yapacağım. ekran karşısında dayılanmak kolay, yiyorsa gel lütfiye teyzeye bik bikle.*

  • hayatın en acımasız gerçeği

    "kötü günlerin iyi tarafları da vardır. insanları tanırsın, özellikle yanında sandıklarını."

    *

  • türklere özgü davranışlar

    "bizim memleket ızdıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini beceremiyor."
    (bkz: kemal tahir)

  • yazarların sakinleşmek için yaptığı işler

    makinelerin küçük parçalarını söküp temizlemek. geçen gün çamaşır makinesinin deterjan gözünü söküp, dandik bir diş fırçasıyla parlatana kadar temizledim. sonra makinedeki boşluğu kulak pamuklarıyla tertemiz yaptım.
    o an başka hiçbir şey düşünmüyorum. tek sorun ulaşılamayan kirli noktalara tazyikli su verme fikrini uygulayıp uygulamama kararı.
    bisiklet veya motosikletlerin zincirlerini yağmalamak da benzer bir his veriyor.
    ayrıca arabayı iç dış yıkamak da öyle.
    ve tabi dolmakalem temizlemek ve klavye harflerini tek tek sökerek silmek...

    bir de tıkanan boruları açmak var ki bunun için bazen kimyasal kullanmak gerekiyor. tecrübesi olmayanlara önermem, bir arkadaşım böyle zehirlenmişti.
    ama o borulardaki pisliğin gidişini izledikçe içimdeki irinlerden de kurtuluyor gibi hissediyorum. böyle bir dinginlik, böyle bir sakinlik yok. üst üste üç ders yoga yapsam ancak buna denk olur.

  • kişinin en büyük lüksü

    arkadaşlarım çok fazla lüksüm olduğunu söyler. gezmek tozmak, haftasonları arkadaşlarımla eğlenmek, sinema, tiyatro, konser, alış veriş vs.
    oysa bunlar ihtiyaç. lüks dediğin şey olmasa da olur ama olsa ne de güzel olur şeylerdir.
    eve şimdi girdim, salon ve mutfaktaki vazoda bana bakan taze çiçekler benim en güzel ve büyük lüksüm. şöyle bir baktım, içim açıldı.
    birinin çiçek almasını beklemiyorum, alıyorum, koyuyorum vazoya, suyuna da iki küp şeker, bir hafta dayanıyor sıpalar, oh mis.

  • ekşi itiraf

    sevgili oğlumun yeni hobisi müzik. her boş kaldığı anda yanıma gelip "musik ac musik ac musik ac*" diye isteğini makul(!) bir şekilde dile getiriyor.
    takıntı yapmasın diye ona farklı playlistler hazırladım. telefonumu eline aldığının üçüncü günü yine ekranını kırdığı için (aynı telefonun ekranını tam 6 kere değiştirdim, 5'i oğlumun eseri) müzik olayını bluetooth bir hoparlörle çözelim dedik.
    90'ların omzunda teyp taşıyan manyakları gibi elindeki hoparlörü kulağının yanında tutup yarın yokmuşçasına tepiniyor.

    ama bir ay içinde bu masum müzikli dans olayı ritüele dönüşmeye başladı. önce ışıklar kapatılıyor, zaten tv'ye hiç tahammülü yok, es kaza açıksa fişi bile çekiliyor, halının üstünde bir şey varsa koltukların altına atılarak ortadan kaldırılıyor ve parti başlıyor. bana aşık olduğu için bu eğlenceden mahrum bırakılmıyorum elbette. dans alanımız halının sınırları olmak kaydıyla otuz saniye kadar orada durabilirim. sonra ittirilmek suretiyle koltuğa oturtuluyorum.

    bakın bunların hepsi kabulüm. ben zaten dünyaya bunun için geldim. o ister ben yaparım, hatta öyle harika bir sistem oturttu ki o istemeden isteyeceği şeyi tahmin edip alternatifli olarak hazırlıkları tamamlarım. 6 senede benden muazzam bir köle yarattı. takdir etmemek elde değil.

    sonunda korktuğum başıma geldi ve bir playliste takıldı. özellikle iki şarkı incelikli evladımın ruhunun en derinlerine dokunuyor. biri biter bitmez diğerini açtırıyor. ben de fırsatı kaçırmıyorum, bu durumun oğlumun konuşma pratiğine bir katkı sağlaması için "hangi şarkıyı istediğini söyle, yoksa açamam" diyorum. o da önce "eşşşşek" sonra da "ayığğğ" diyerek beni mutluluktan uçuruyor.
    bir kadına söylenebilecek en güzel şey ne diye sorsanız ayı ve eşek derim.
    ama artık domatesine biberine patlıcanına ayrı, hey hey günaydın çocuklar nidalarına ayrı, ayısına eşeğine armutuna ayrı başlayacağım. zaten geçen gün bugün bayram şarkısının aslında hoplanıp zıplanacak değil hüzünlü bir şarkı olduğunu anladım, o anki aydınlamama tanık olmak istemezdiniz. "sen gittin gideli içimde öyle bir sızı var ki yalnız sen anlarsınnnnn" kısmını idrak edip, dans ederken birden "ay adamın annesi ölmüş" diye ağlamaya başladım.
    overdose barış manço da buna sebep olmuş olabilir, bilmiyorum.

    sonra ne yaptım, bu kadar neşeye anti bir şeyler dinlemeliyim deyip her sabah işe gelirken yavuz çetin dinlemeye başladım. bir yere kadar iyi geldi de bugün vapurdan köprüye doğru bakarken kulağımdaki şarkının da etkisiyle o seçenek gözüme makul göründü bir an.
    aman neyse, akşam gider ayağıma gümüş halhal takarım, geçer.

  • korkusuzca ekşi sözlük'te yorum yapabilen yazarlar

    annem ve babam 80 dönemini yaşamış, devrime inanmış aktif hareketin içinde olmuş insanlar. ikisi de devlet memuruyken aralarında bir anlaşma yapmışlar. inandıkları eylemlere, protestolara, grevlere sırayla katılıyorlarmış, böylece birinden biri ceza alır meslekten uzaklaştırılırsa diğerinin maaşı ile idare edebiliyor veya birini içeri alırlarsa diğeri çocuğa yani bana bakıyormuş.
    geçtiğimiz senelerde, devletle ilişkisini çoktan kesmiş, 60 yaşını aşan babam ergenekon davalarını izlemek için silivri'ye giderken annemi yanına almadı, demek ki hala anlaşma devam ediyor.

    şimdilerde ben ne zaman bir ortamda sivri bir şey söylesem annem korkuyor. "çocuğun var, ona kim bakacak" diye duygu sömürüsü yapıyor. büyük bir gönül rahatlığıyla "sen bakacaksın" diyorum anneme. "zamanında beni bırakıp giderken iyiydi şimdi diyet vakti" diye iyice iğneliyorum.
    işin şakası elbette ama her şakada olduğu gibi bir gerçeklik payı var. öyle bir korku kültürünün içindeyiz ki toplum polisleri bizim o gözümüzde büyüttüğümüz iktidarın öfkesinden daha zararlı.

    başı sonu belli, niyeti ortada olan bir cümleden akıl almaz bir anlam çıkarmayı başarıyorlar. sonra da işte savcıya git, mahkemeye çık, savunmanı yap, niyetini ve oluşturulmaya çalışılan algının saçmalığını anlat, uğraş dur. ama zaten yıldırma politikaları da tam olarak bu. "kim uğraşacak bunlarla" diye düşünüp içimizdekini dökemeyelim istiyorlar. istedikleri de yavaş yavaş oluyor.

    yapı olarak zaten hakarete, terbiyesizliğe, aşağılayarak üstün çıkma çabasına uygun biri değilim. haliyle niyetimi kendi ahlakım içinde dile veya klavyeye döküyorum. burada takip ettiğim insanlar arasında bu konulara hiç girmeyenler var. yazma mecburiyetinde değiller ama korkudan yazmıyorlarsa bu gerçekten çok acı. dünyaya bir kere geliyoruz, haksızlığa da sesimizi çıkaramayacaksak o sese sahip olmanın ne anlamı var.

    lüzumsuz edit: sorun burada yazıp yazmamak değil, sorun burada yazmanın bile bir korku öğesi olması. yazmak istememek ve yazmamak nasıl bir haksa yazmak isterken yazamamak da o derece büyük bir baskıdır.
    yanlış anlaşılmakla ilgili hiç sıkıntım yok, sadece doğru anlayamayanlar için daha açık belirtmek istedim. hadi sağlıcakla...

  • gay biriyle arkadaş olmak istemeyen erkek

    arkadaşlığını oturttuğu temelleri farklı şekillendirmiş erkektir. elbette kimse buna itiraz edemez ama bu ön yargılı yaklaşım o kişi hakkında bize ipucu verir. erkek diye belirtilmesini doğru bulmuyorum aynı şeyi bir kadın da yapabilir.
    örneğin birçok konuda denk sayıldığım, aynı sosyal çevrenin insanı olduğumuz, tanıdığım bir kadın var. kendisi 180 cm boyundan kısa erkeklerden rahatsızlık duyuyor. üstelik bir sevgili arayışı yok, bahsettiği şey kısa erkeklerin varlığının saçma olduğu. hadi diyelim ki bir şekilde dünyaya gelmişler, bizim çevremizde olmamaları gerektiği. kendisine bunun faşistlik olduğunu söylediğimde "yooo bu bir tercih" diyor.

    benim için bu ikisinin birbirinden farkı yok. bir insanla arkadaşlık ön şartı o kişinin cinsel kimliği veya doğuştan gelen fiziksel özellikleriyse ben de bu kişilerle arkadaş olmamayı tercih ediyorum.

    not: konu sadece arkadaş olmak istememek mi yoksa bilinçaltında o kişiye aslında her alanda ayrımcılık yapacağını bilmenin huzursuzluğu mu, bunu da biraz düşünmekte yarar var.

  • spor tarihinin en karizmatik hareketi

    budur: https://eksiup.com/463ca5d97758

    yıl 1968, aylardan ekim. yani bundan tam 50 yıl önce martin luther king jr. suikaste uğrayıp öleli altı ay olmuş. amerikalı sosyolog harry edwards hem dünyadaki hem de spor camiasındaki ırkçılığa dikkat çekmek için olimpiyatların protesto edilmesini önerir ama bu yapılmaz. onun yerine gördüğünüz bu efsanevi fotoğraf tarihe geçer.

    200 metre yarışının ödül töreni. birincilik kürsüsünde amerikalı tommie smith, üçüncülük kürsüsünde yine amerikalı john carlos vardır. iki sporcunun siyah eldivenli yumrukları havada, başları önde.
    sağ yumruk siyah amerika'nın gücünü, sol yumruk siyah amerika'nın birliğini, ayaklarındaki siyah çoraplar ise amerika'daki siyahların yoksulluğunu temsil ediyor.

    ve bu fotoğrafın ardından yer yerinden oynuyor. iki siyahi sporcu takımdan uzaklaştırılıyor. basın bu kararın arkasında duruyor ama başkaldırının ayak seslerini susturamıyor.

    fotoğrafta en önde gördüğünüz, ırkçılık karşıtı söylemleri olan avustralya'lı sporcu peter norman da bundan payını alıyor ve dışlanıyor. girdiği depresyon ve bağımlısı olduğu ilaçlar sebebiyle yine bir ekim günü 2006 yılında öldüğünde tabutunu omuzlarında smith ve carlos taşıyor.

  • uzun yola çıkma isteği uyandıran şarkılar

    tabii ki the ship song - nick cave*

    karayolları sizin olsun biz denizlere, tekneyle uzun yollar aşmaya gidiyoruz.

    “come sail your ships around me
    and burn your bridges down
    we make a little history, baby
    every time you come around”

    gelmem mi? yakmam mı?