debe başlıkları

pul108
profili

  • pelin isimli kızlarda mutlaka bulunan nitelikler

    yıllar önce biz üniversiteyken evimi evi bellemiş erkek bir arkadaşım chat sitelerini denemek istedi. ben internetteki insanların bizimle görüşme amacının bizi öldürmek, tecavüz etmek, soymak veya böbreklerimizi çalmak olduğunu kendisine anlattım ama bana inanmadı. (evet aşırı tedbirliyimdir)
    itirazlarımı sürdürdüm ama sonunda izin verdim çünkü karşılığında maket ödevimi yapmaya söz verdi.

    önce kendi adıyla denedi ama kimse mesajlarına dönmedi. sonra daha havalı bir erkek ismi denedi ama bu sefer de mesaja dönen kızların fotoğraflarını beğenmedi.
    peki o zaman bir de kadın ismiyle deneyelim dedi. ayşe gibi yaygın bir isim denedi ve karşıdakiler fake olduğunu hemen anladı. nihayet adını pelin yaptığında gelen mesajları görmeliydiniz. her mesaj geldiğinde çıkan o bip sesi neredeyse evi yıkacaktı. o kadar talep gördü ki korkumdan önce bilgisayarı kapadım sonra modemin fişini çektim. yemin ederim bir ara ekrandan odaya adam fırlayacak sandım.

    o günden beri pelin isminin erkekler için daha çekici, daha kadınsı ve belki de fonetiği sebebiyle seksi olduğunu düşünmüşümdür. gerçi bu teorimi ispat edecek kadar pelin tanımadım ama kafamdaki pelin taş gibi bir şey. sanki bütün pelinler de öyle gibi geliyor.
    hikayenin sonu benim için iyi bitti. arkadaşım ülkede kadın olmanın ne demek olduğunu çok hızlı bir şekilde öğrendiği için her zaman centilmen ve kadınlara saygılı biri oldu. sonra gay oldu ama bunun konumuzla alakası yok.

  • birbirlerini sevmeyen meslek grupları

    mimarlar ile inşaat mühendisleri özellikle çok belirtilmiş. bunun sebebi farklı yaklaşımları olan iki meslek grubunun aynı iş için çalışırken kendi doğrularını esas bellemeleri. ittire kaktıra orta yol bulunuyor ama neden bilmiyorum her seferinde iki taraf da yeşil vadide karşı karşıya gelen seferoğulları ve tellioğulları gibi davranıyorlar. yine de dikkat ederseniz mimarların çoğu inşaat mühendisleriyle evlidir. çünkü bu düşmanlık sözdedir, uzlaşma sağlanır.

    mimarlar asıl gizli düşmanın mep mühendisleri olduğunu çok iyi bilir. şunca yıllık iş hayatımda en saygı duyduğum, onun gibi olmak istediğim, zekasına hayran olduğum, arkadaş olarak çok sevdiğim insan bir makina mühendisi ama koordinasyon toplantısına girince godzillaya dönüyor. korkudan şaft büyütmüşlüğüm, asma tavan düşürmüşlüğüm var.
    bunları fakültede çiğ etle mi besliyorlar, yavruyken ailelerinden koparıp ölüm kampında eğitim mi veriyorlar, uykuda telkinle "mimarlar ananızı babanızı kesti" mi diyorlar nedir bilmiyorum ama biraz asabiler.

  • ekşi sözlükçüler delikanlıysa adlarını açıklar

    bu internet ortamında "kimsin lan sen" eşiğini atladıktan sonrasına bayılıyorum. bir gün adımı soyadımı açık adresimi telefonumu çat diye verip, "buyurun künyem" demeyi delicesine isterdim de, yemiyor. (gerçi biz vermesek de takıntılı olan stalklayarak, devlet baba da yetkili kişilerden bizzat konum isteyerek buluyor)

    yapanı tanıyorum, ondan böyle özeniyorum.
    yıllar evvel bir sinema forumunda yazıyorum. hala arkadaşlığımın devam ettiği, hayatımda çok özel yerleri olan insanlarla tanıştım orada, hatta sonrasında sinema kritikleri yazmam konusunda bana yol açtı orası ama bildiğin forum ortamı işte. yakın bir grup arkadaşla o zamanki iletişim ağımız msn üzerinden geyik de çeviriyoruz. forumdaki modlardan biri mi yoksa sitenin kurucusu mu hatırlamıyorum bir arkadaş var, kız arkadaşı da bizim ekipten. ama kız tam bir manyak, hala öyledir. bayılırım kendisine.

    konu kuzey avrupa sineması ve kavga çıktı. tatlışlığa bak, burdan nasıl kavga çıkardınız, teletubbies misiniz? tabi hemen msn'den değerlendirme yapılıyor, herkes online. kavga edenlerden biri bizim kız, diğerini tanımıyoruz. nasıl olduysa bir anda kimsin sen, adres ver, isim ver saçmalığı başladı. dedim ya kız manyak, 40 kilodur ama tekmeye kafa atar. görsen minnak bir kedi gibidir ama damarına bas pantere bağlar. bir anda adresi bıraktı oraya. hem de baya baya ailesiyle yaşadığı adresi. düşünsene akşam evde ailecek oturuyorsun, kapı çalıyor baban kapıyı açıyor biri gelmiş kızını dövecek çünkü sevdiği yönetmen hakkında kötü şeyler söylemiş. hayır ingmar bergman da değildi yönetmen, hatta lars von trier bile değil. şahsen bunlar dışındaki yönetmenler için dayak yemem (evet, bu da benim dayak yeme kriterim)

    biz tavşan gibi kalmışken erkek arkadaşı sildi hemen kızın yazdığı adresi hatta yetinmedi komple başlığı da sildi. herhalde karşıdaki tip de şok oldu ki ekran görüntüsünü alamadı. haliyle aksiyon olmadı ama yapacağım ben de bunu bir gün.
    sadece daire numarasını bir alt katımı verip, 85 yaşındaki lütfiye teyzenin iki ayrı çelikten yapılmış, sekiz kilitli, parmaklıklı kapısının açılmasını beklerken ziyan oluşunu, sorguya çekilişini izlemek için yapacağım. ekran karşısında dayılanmak kolay, yiyorsa gel lütfiye teyzeye bik bikle.*

  • hayatın en acımasız gerçeği

    "kötü günlerin iyi tarafları da vardır. insanları tanırsın, özellikle yanında sandıklarını."

    *

  • türklere özgü davranışlar

    "bizim memleket ızdıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini beceremiyor."
    (bkz: kemal tahir)

  • yazarların sakinleşmek için yaptığı işler

    makinelerin küçük parçalarını söküp temizlemek. geçen gün çamaşır makinesinin deterjan gözünü söküp, dandik bir diş fırçasıyla parlatana kadar temizledim. sonra makinedeki boşluğu kulak pamuklarıyla tertemiz yaptım.
    o an başka hiçbir şey düşünmüyorum. tek sorun ulaşılamayan kirli noktalara tazyikli su verme fikrini uygulayıp uygulamama kararı.
    bisiklet veya motosikletlerin zincirlerini yağmalamak da benzer bir his veriyor.
    ayrıca arabayı iç dış yıkamak da öyle.
    ve tabi dolmakalem temizlemek ve klavye harflerini tek tek sökerek silmek...

    bir de tıkanan boruları açmak var ki bunun için bazen kimyasal kullanmak gerekiyor. tecrübesi olmayanlara önermem, bir arkadaşım böyle zehirlenmişti.
    ama o borulardaki pisliğin gidişini izledikçe içimdeki irinlerden de kurtuluyor gibi hissediyorum. böyle bir dinginlik, böyle bir sakinlik yok. üst üste üç ders yoga yapsam ancak buna denk olur.

  • kişinin en büyük lüksü

    arkadaşlarım çok fazla lüksüm olduğunu söyler. gezmek tozmak, haftasonları arkadaşlarımla eğlenmek, sinema, tiyatro, konser, alış veriş vs.
    oysa bunlar ihtiyaç. lüks dediğin şey olmasa da olur ama olsa ne de güzel olur şeylerdir.
    eve şimdi girdim, salon ve mutfaktaki vazoda bana bakan taze çiçekler benim en güzel ve büyük lüksüm. şöyle bir baktım, içim açıldı.
    birinin çiçek almasını beklemiyorum, alıyorum, koyuyorum vazoya, suyuna da iki küp şeker, bir hafta dayanıyor sıpalar, oh mis.

  • ekşi itiraf

    sevgili oğlumun yeni hobisi müzik. her boş kaldığı anda yanıma gelip "musik ac musik ac musik ac*" diye isteğini makul(!) bir şekilde dile getiriyor.
    takıntı yapmasın diye ona farklı playlistler hazırladım. telefonumu eline aldığının üçüncü günü yine ekranını kırdığı için (aynı telefonun ekranını tam 6 kere değiştirdim, 5'i oğlumun eseri) müzik olayını bluetooth bir hoparlörle çözelim dedik.
    90'ların omzunda teyp taşıyan manyakları gibi elindeki hoparlörü kulağının yanında tutup yarın yokmuşçasına tepiniyor.

    ama bir ay içinde bu masum müzikli dans olayı ritüele dönüşmeye başladı. önce ışıklar kapatılıyor, zaten tv'ye hiç tahammülü yok, es kaza açıksa fişi bile çekiliyor, halının üstünde bir şey varsa koltukların altına atılarak ortadan kaldırılıyor ve parti başlıyor. bana aşık olduğu için bu eğlenceden mahrum bırakılmıyorum elbette. dans alanımız halının sınırları olmak kaydıyla otuz saniye kadar orada durabilirim. sonra ittirilmek suretiyle koltuğa oturtuluyorum.

    bakın bunların hepsi kabulüm. ben zaten dünyaya bunun için geldim. o ister ben yaparım, hatta öyle harika bir sistem oturttu ki o istemeden isteyeceği şeyi tahmin edip alternatifli olarak hazırlıkları tamamlarım. 6 senede benden muazzam bir köle yarattı. takdir etmemek elde değil.

    sonunda korktuğum başıma geldi ve bir playliste takıldı. özellikle iki şarkı incelikli evladımın ruhunun en derinlerine dokunuyor. biri biter bitmez diğerini açtırıyor. ben de fırsatı kaçırmıyorum, bu durumun oğlumun konuşma pratiğine bir katkı sağlaması için "hangi şarkıyı istediğini söyle, yoksa açamam" diyorum. o da önce "eşşşşek" sonra da "ayığğğ" diyerek beni mutluluktan uçuruyor.
    bir kadına söylenebilecek en güzel şey ne diye sorsanız ayı ve eşek derim.
    ama artık domatesine biberine patlıcanına ayrı, hey hey günaydın çocuklar nidalarına ayrı, ayısına eşeğine armutuna ayrı başlayacağım. zaten geçen gün bugün bayram şarkısının aslında hoplanıp zıplanacak değil hüzünlü bir şarkı olduğunu anladım, o anki aydınlamama tanık olmak istemezdiniz. "sen gittin gideli içimde öyle bir sızı var ki yalnız sen anlarsınnnnn" kısmını idrak edip, dans ederken birden "ay adamın annesi ölmüş" diye ağlamaya başladım.
    overdose barış manço da buna sebep olmuş olabilir, bilmiyorum.

    sonra ne yaptım, bu kadar neşeye anti bir şeyler dinlemeliyim deyip her sabah işe gelirken yavuz çetin dinlemeye başladım. bir yere kadar iyi geldi de bugün vapurdan köprüye doğru bakarken kulağımdaki şarkının da etkisiyle o seçenek gözüme makul göründü bir an.
    aman neyse, akşam gider ayağıma gümüş halhal takarım, geçer.

  • korkusuzca ekşi sözlük'te yorum yapabilen yazarlar

    annem ve babam 80 dönemini yaşamış, devrime inanmış aktif hareketin içinde olmuş insanlar. ikisi de devlet memuruyken aralarında bir anlaşma yapmışlar. inandıkları eylemlere, protestolara, grevlere sırayla katılıyorlarmış, böylece birinden biri ceza alır meslekten uzaklaştırılırsa diğerinin maaşı ile idare edebiliyor veya birini içeri alırlarsa diğeri çocuğa yani bana bakıyormuş.
    geçtiğimiz senelerde, devletle ilişkisini çoktan kesmiş, 60 yaşını aşan babam ergenekon davalarını izlemek için silivri'ye giderken annemi yanına almadı, demek ki hala anlaşma devam ediyor.

    şimdilerde ben ne zaman bir ortamda sivri bir şey söylesem annem korkuyor. "çocuğun var, ona kim bakacak" diye duygu sömürüsü yapıyor. büyük bir gönül rahatlığıyla "sen bakacaksın" diyorum anneme. "zamanında beni bırakıp giderken iyiydi şimdi diyet vakti" diye iyice iğneliyorum.
    işin şakası elbette ama her şakada olduğu gibi bir gerçeklik payı var. öyle bir korku kültürünün içindeyiz ki toplum polisleri bizim o gözümüzde büyüttüğümüz iktidarın öfkesinden daha zararlı.

    başı sonu belli, niyeti ortada olan bir cümleden akıl almaz bir anlam çıkarmayı başarıyorlar. sonra da işte savcıya git, mahkemeye çık, savunmanı yap, niyetini ve oluşturulmaya çalışılan algının saçmalığını anlat, uğraş dur. ama zaten yıldırma politikaları da tam olarak bu. "kim uğraşacak bunlarla" diye düşünüp içimizdekini dökemeyelim istiyorlar. istedikleri de yavaş yavaş oluyor.

    yapı olarak zaten hakarete, terbiyesizliğe, aşağılayarak üstün çıkma çabasına uygun biri değilim. haliyle niyetimi kendi ahlakım içinde dile veya klavyeye döküyorum. burada takip ettiğim insanlar arasında bu konulara hiç girmeyenler var. yazma mecburiyetinde değiller ama korkudan yazmıyorlarsa bu gerçekten çok acı. dünyaya bir kere geliyoruz, haksızlığa da sesimizi çıkaramayacaksak o sese sahip olmanın ne anlamı var.

    lüzumsuz edit: sorun burada yazıp yazmamak değil, sorun burada yazmanın bile bir korku öğesi olması. yazmak istememek ve yazmamak nasıl bir haksa yazmak isterken yazamamak da o derece büyük bir baskıdır.
    yanlış anlaşılmakla ilgili hiç sıkıntım yok, sadece doğru anlayamayanlar için daha açık belirtmek istedim. hadi sağlıcakla...

  • gay biriyle arkadaş olmak istemeyen erkek

    arkadaşlığını oturttuğu temelleri farklı şekillendirmiş erkektir. elbette kimse buna itiraz edemez ama bu ön yargılı yaklaşım o kişi hakkında bize ipucu verir. erkek diye belirtilmesini doğru bulmuyorum aynı şeyi bir kadın da yapabilir.
    örneğin birçok konuda denk sayıldığım, aynı sosyal çevrenin insanı olduğumuz, tanıdığım bir kadın var. kendisi 180 cm boyundan kısa erkeklerden rahatsızlık duyuyor. üstelik bir sevgili arayışı yok, bahsettiği şey kısa erkeklerin varlığının saçma olduğu. hadi diyelim ki bir şekilde dünyaya gelmişler, bizim çevremizde olmamaları gerektiği. kendisine bunun faşistlik olduğunu söylediğimde "yooo bu bir tercih" diyor.

    benim için bu ikisinin birbirinden farkı yok. bir insanla arkadaşlık ön şartı o kişinin cinsel kimliği veya doğuştan gelen fiziksel özellikleriyse ben de bu kişilerle arkadaş olmamayı tercih ediyorum.

    not: konu sadece arkadaş olmak istememek mi yoksa bilinçaltında o kişiye aslında her alanda ayrımcılık yapacağını bilmenin huzursuzluğu mu, bunu da biraz düşünmekte yarar var.

  • spor tarihinin en karizmatik hareketi

    budur: https://eksiup.com/463ca5d97758

    yıl 1968, aylardan ekim. yani bundan tam 50 yıl önce martin luther king jr. suikaste uğrayıp öleli altı ay olmuş. amerikalı sosyolog harry edwards hem dünyadaki hem de spor camiasındaki ırkçılığa dikkat çekmek için olimpiyatların protesto edilmesini önerir ama bu yapılmaz. onun yerine gördüğünüz bu efsanevi fotoğraf tarihe geçer.

    200 metre yarışının ödül töreni. birincilik kürsüsünde amerikalı tommie smith, üçüncülük kürsüsünde yine amerikalı john carlos vardır. iki sporcunun siyah eldivenli yumrukları havada, başları önde.
    sağ yumruk siyah amerika'nın gücünü, sol yumruk siyah amerika'nın birliğini, ayaklarındaki siyah çoraplar ise amerika'daki siyahların yoksulluğunu temsil ediyor.

    ve bu fotoğrafın ardından yer yerinden oynuyor. iki siyahi sporcu takımdan uzaklaştırılıyor. basın bu kararın arkasında duruyor ama başkaldırının ayak seslerini susturamıyor.

    fotoğrafta en önde gördüğünüz, ırkçılık karşıtı söylemleri olan avustralya'lı sporcu peter norman da bundan payını alıyor ve dışlanıyor. girdiği depresyon ve bağımlısı olduğu ilaçlar sebebiyle yine bir ekim günü 2006 yılında öldüğünde tabutunu omuzlarında smith ve carlos taşıyor.

  • uzun yola çıkma isteği uyandıran şarkılar

    tabii ki the ship song - nick cave*

    karayolları sizin olsun biz denizlere, tekneyle uzun yollar aşmaya gidiyoruz.

    “come sail your ships around me
    and burn your bridges down
    we make a little history, baby
    every time you come around”

    gelmem mi? yakmam mı?

  • bilinen en uzun sıra bekleme kuyruğu

    fransız konsolosluğu bahçesindeki vize kuyruğu. 2007 yılıydı sanırım. yeşil pasaportumla yıllarca estirmiş biri olarak böyle bir şeyin varlığına şaşırırken tipik bir ortadoğulunun isyanına eşlik eden itaatle bekliyorum. iş arkadaşımla günün belli saatleri gelip bu kuyrukta sosyalleşiyoruz. evet günlerce sürdü kuyruk.
    aslında medeniyet de var ortamda çünkü ertesi gün geldiğinde senin sıranı kimse kapmış olmuyor. selamlaşıp, gününü anlatıyorsun.
    çay kahve kek getiren, mekan önerisinde bulunan, mesleğini öğrenip iş teklif eden, daha neler neler...
    hah işte neler biliyor musun? kuyrukta aşırı, dev, manyak yakışıklı bir adam var. o zamanlar benim de iş arkadaşımın da manitası olduğu için uzaktan izlemekle yetiniyoruz. ama imkanı olan arkadaşlar fırsatı değerlendiriyor ve bir kızımız tavlıyor adamı.
    ne kuyruklar var değil mi? geçen yıl öğrendim ordan sonra işi ilerletip evlenmişler bunlar. ama sonra boşanmışlar. olsun yaşadıkları kar...*

  • herkesle aram iyi olsun insanları

    kendisiyle barışık, kısmen de olsa iç huzurunu dengelemiş insan, başkalarına dostça yaklaşır ama gereğinde onlara karşı çıkar ve haklarını savunmak için savaşır, bazen de yalnız kalmayı yeğler. içinde bulunduğu duruma göre tavrını belirler.

    bir de herkes beni sevsin, herkesle aram iyi olsun insanları vardır. karşısındakinin sevgisini ve onayını kazanmak için kendi kişiliklerinden bile ödün verebilirler. eğer bu durum süreklilik gösteriyorsa genellikle bu tavırların gerisinde öfke ve korku duygularının yattığı görülür.
    bu insanlar, kendilerini kabul ettirebilmek için karşısındakine mutlaka bir şeyler vermeleri gerektiğini düşünürler. sürekli ve ayrım yapmaksızın* vermenin gerisinde de kişi diğer insanları kendisine bağımlı kılarak kendi bağımlılığına doyum sağlar.

    aşırı bağımlı kişi, yakınındaki kişilere karşı beslediği düşmanca duyguların çoğu kez farkında değildir. hatta bu kişileri sevdiğine inanır ama aslında sevmeden sevilmek istemektedir. bu nedenle onlara kendini sevdirmek için çaba gösterir veya kendi kişiliğini silerek sürekli karşısındakinin beklentilerine göre hareket eder*.
    kendisini ve çevresindekileri "iyi" bir insan olduğuna inandırmaya çalışır. kendi isteklerini ortaya koymadığı gibi, kendi çıkarlarına ters düşen durumlara da karşı çıkamaz. sürekli çevresindeki insanların görüşlerini paylaşır*, ya da kendinden bahsetmeyip onları dinler. kimseye yük olmamaya çalışırken kendisinden yardım istenmese de hep yardıma koşar*.

    çevresi genellikle ondan "iyi insan" olarak bahsetse de bu özelliği dışındaki kişiliğini tanımlayabilmekte güçlük çeker. çoğu geçmişin uslu çocuğu olan bu insanlar çevrelerine sevgi karşılığı rüşvet dağıtırken, kendi kişiliklerinden vazgeçmiş olmanın yarattığı düşmanlık duygularını da sürekli baskı altında tutmak zorunda kalırlar ve kendilerine yabancılaşırlar.
    çünkü iyi insan, çevresine olduğu kadar kendine karşı da iyi olan kişidir.*

    ben demiyorum, engin geçtan diyor.
    (bkz: insan olmak)

  • ekşi itiraf

    bugün sevgili oğlumun doğum günü. altı yıl önce bugün, yine bir pazartesi günüydü ve benim küçük canavarım canımı hiç yakmadan dünyaya merhaba dedi. saat tam 12.33'tü, o dakikadan sonra hayatıma bambaşka renkler eklendi. gerisi bildiğiniz gibi, bolca kaygı, daha bol kahkaha, arada bir gözyaşı, birkaç kalp kırıklığı, biraz veda, biraz merhaba.
    bu altı yılda en çok neyi öğrendim diye düşünüyorum. sanırım en net olan, affetme duygusunu kontrol etmeyi öğrenmiş olmam. artık başkalarını eskisi kadar kolay affetmiyorum.

    çocuğumla ilgili yoruluyorum, üzülüyorum ve çok para harcıyorum diye düşünen bir arkadaşım "bazen böyle bir çocuğum olacağına hiç olmasaydı diyor musun?" diye sormuştu. önce ne demek istediğini anlayamadım, kızmadım, kavga etmedim, oturup sakin sakin konuşmadım. hiçbir şey yapmadım. bu onu son görüşümdü, affetmedim.

    sağlıklı, normal gelişimde çocuğu olan bir arkadaşımı, değişen sınav sistemi sebebiyle mağdur olduklarında arayıp üzüntüsünü, endişesini paylaşmak istediğimde bana "sen aslında çok daha şanslısın, senin hiç böyle dertlerin olmayacak" demişti. bunu o anki kızgınlığına vermedim. sonra birkaç kere daha gördüm onu ama midem kaldırmadı, affedemedim.

    haftanın bir iki gününü kendime ayırıyorum, ayda bir arkadaşlarımla kısa tatillere gidiyorum, kendime bakıyorum, eğleniyorum diye anneliğim hakkında yorum yapmaya kalkan, farklı gelişimdeki çocukların annelerinin yalnız, mutsuz, yoksul, acınacak durumda olmasını normal saydığı için benim ayrık otu olduğumu düşünen ve bunu hadsizce dile getiren insanların hiçbirini affetmiyorum.

    belki zaten olacağı vardı da oğlum sayesinde hızlandı bu ayıklama işlemi ama tertemiz, mis gibi, az ama öz insanlardan oluşan güzel ve huzurlu bir dünyamız var artık.
    birazdan iş seyahati için havalimanına doğru yola çıkacağım. ilk kez oğlumdan ayrı geçecek bu doğumgünü. vicdan azabından son bir haftadır her gün pasta kesip parti veriyoruz, hediyelere boğuyoruz küçük bambamı. şu an yeterince kalabalık bir evde, mutlu ve şişman.
    o yüzden kendimi affediyorum.

    ha bu arada;
    iyi ki doğdun bebeğim, her şey seninle güzel...

  • 27 haziran 2018 istanbul yağmuru

    dünkü fos çıkan dolu tahmininden sonra bu akşamki yağmurda bir arkadaşımla konuşuyoruz. meteoroloji bilim mi değil mi, eskiden bu işler nasılmış derken ben de yakın zamanda okuduğum bu tür bir bilgiyi paylaşayım da bana azıcık hayran kalsın dedim (insanları böyle tavlarım)

    -bak şimdi, eğer o hasatta soğan kabukları inceyse veya meşe ağaçlarında çok palamut varsa kış sert geçecek demekmiş.
    kuşlar yere yakın uçuyorsa veya solucanlar yuvalarından çıkıyorsa mesela yağmur yağacak.
    +ilginç, şimdi nerden bulacağız zaten solucan falan.
    - bir de şöyle bişey var, kuzey yarımkürede sırtını rüzgara dönüp bulutlara baktığında, eğer bulutlar ileri geri hareket ediyorsa hava aynı kalacak, eğer soldan sağa gidiyorsa hava bozacak, eğer sağdan sola gidiyorsa hava güzelleşecek demekmiş.
    +soldan sağa gidiyorsa kötüleşiyor demek. bak aynı türkiye gibi, hep sağa kayın amk, hep beraber batalım. ne biçim seçim lan bu, biz neyi yanlış yaptık vs. vs. vs.
    -?#??!*!&

  • 25 haziran 2018 sabahı hissedilenler

    hislerimi anlatmakta geç kaldım biraz, ben yazana kadar gün döndü ama suç 25 haziran’da. sabah için önceden ayarlanmış bir toplantı, öğleden sonra da oğlumun raporlarını konuşmak için aldığım doktor randevusu vardı.
    çünkü sanıyordum ki bu iş mutlaka ikinci tura kalır. tatil programlarımızı bile ona göre yapmıştık, bilseydim bu günü boş bırakır kendimi yataklara atar hülya koçyiğit gibi silkine silkine ağlardım.
    şaka şaka, ne ağlayacağım ya, ben kaybetme yüksek lisansı sahibi insanım. bu da bana mücadeleci olmayı öğretti. çok hızlı toparlanır “ee şimdi napıyoruz?” moduna geçerim.
    bazı arkadaşlar depresyona girmişti önce onları çıkardık ordan, sonra 1-2 kadeh bişeyler içtik, oğlumun beyninde yapısal bir sorun yokmuş, epilepsi değilmiş onu kutladık, twitter’da gördüğümüz esprilere güldük, hüznü dağıttık evlere dağıldık.

    sonra biraz düşündüm neyin bizi böyle bir anda umutlandırdığını. o sırada ince’li bir videoya denk geldim. benim oğlumu akşamları uyuturken söylediğim şarkıyı kullanmışlardı.
    burada sık sık bu konuyu yazıyorum, oğlumun dermansız dedikleri bir derdi var. ben dermansız olduğuna inanmıyorum. o da benim en büyük savaşım oldu işte. bu şarkıyı da o yüzden söylüyorum zaten.

    şarkıda diyor ki “her şey seninle güzel yolda yürümek bile, olmayacak düşlerin peşinde koşmak bile, her şey seninle güzel bu toprak bu taş bile, içimdeki bu korku gözümdeki yaş bile”
    kilit kısım olmayacak düşlerin peşinde koşmak ve içimizdeki korku.
    insan hiç olmayacağını bildiği düşün peşinde koşar mı? koşmaz.
    peşinde koşulan olmayacak düşe umut denir. insan pusun arkasında da olsa minicik bir umut ışığı gördüyse onun peşinde koşar. bu bilinmezlik de insana korku verir.
    ben senelerdir bunu yapıyorum, içimdeki korkunun tarifi yok. ama hiç vazgeçmedim. kaç ilaç denedik, kaç deneysel çalışmaya katıldık, kaç eğitimden geçtik. hepsine başlarken nasıl hayaller kurdum, olmadığında nasıl yıkıldım ben bilirim.
    e peki yıkılıp kalayım mı orda, öleyim mi? çocuğuma ne olacak o zaman?
    kaybetmek insana çok şey öğretir. biraz taşlaştırır belki. olsun, onun da işe yaradığı zamanlar var.
    bir şey için mücadele etmek insana sorumluluk duygusu veriyor. yalnız olmadığını biliyorsun. kendini unutsan da birlikte mücadele ettiklerin için kalkıyorsun ayağa.

    ne var yani, bir kere daha kaybettik. ama kazanacağımızı hayal ederken çok mutlu olduk, güldük, ağladık. ayrıca tam da kaybetmedik, bir sürü kazanım da var bu seçimde. sor en yakın arkadaşına anlatsın, arkadaşlarınla dünyanın dertlerini konuşuyorsun işte, bundan büyük kazanım mı olur?
    bu siyaset değil, bir gelecek kaygısıydı. derdin dermansız olmadığına inanmaktı. ne parti ne liderdi dert, daha yaşanılır bir ülke olmak için mücadele etme isteğiydi ve o istek hala aynı yerde duruyor. her şey seninle, benimle güzel.

    yavaş pes edin, daha ölmedik!

  • 24 haziran'da sandığa gitmeyecek sözlük yazarları

    mevcut düzene muhalif duranlar için söylüyorum, şu şartlar altında kesinlikle mazereti olmayan bir davranış sergileyecek insanlardır.

    elie wiesel "adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı" der.
    bugün ülkemizdeki en büyük sorun adaletsizliktir. olağanüstü hal koşullarında yapacağın her itiraz gözaltına alınmana, yargılanmak için aylarca sebepsiz hapiste kalmana, işinden olmana, okulundan atılmana, beş parasız kalmana, fişlenmene sebep olabilir. bir insanın bunlardan korkması makuldür, tamam.
    ama itirazını ve taleplerini özgürce ortaya koyabileceğin en kolay ve en güvenli yol oy kullanmakken bunu yapmamak saçmalıktır.
    bir insan hem muhalifim deyip hem de oy kullanmıyorsa en hafif tabirle hayatta her şeyi onun için başkasının yapmasını isteyen asalağın tekidir.

  • fazla ilgili erkek

    beyler sorun fazla ilgi değil, sorun ilgiyi sizden değil başka birinden istiyor olması olabilir. bunu bir kontrol edin, boşa yakmayın o cağnım ilgileri. görüyorum bazen, üzülüyorum.

    sevmediğin/sevemediğin birinden gelen ilgi, karnın tıka basa doluyken önüne konulan çok güzel bir yemek gibidir. yemek istesen de bünyen kabul etmez. ha yok mu yiyen, var tabi ama işte onlar hep obez oldu sonra.

    sizi gerçekten sevmeyen kimse için çabalamayın derim ben naçizane.
    nezaketinizi bırakmayın da, onu da görüyorum bazen. yaygın adı köpek çekmek olan davranış biçimi insana yakışmaz, onu da yapmayın. o davranışa gelen kadınla bir ömür geçmez.
    insana özsaygı, bu sıcak günlerde kedilere bir kap su gerek. aklınızda bulunsun.

    kamu spotu: 24 haziran 2018 seçimlerinde oy kullanın. ilginizi memlekete göstermeyi ihmal etmeyin.

  • ekşi itiraf

    biz nasıl delirmiyoruz?

    cuma gecesi caddedeki mitingin coşkusu sarmış her yeri, tam böyle umutlanıyor gibi oluyorsun aynı anda kadıköy'de polis otobüsünde dövülen çocukların videoları düşüyor. bir anda çocukluk travmaları fırlıyor saklandığı yerden. manisa davası, o daha çok küçük...
    gecenin bir yarısı, bir yanında umut diğer yanında işkence görüntüleri. insan aklını nasıl kaçırmıyor? öfke ve sabır bir türlü yenişemiyor.

    sonra şahsiyet'i bitireyim diyorsun. türkiye'nin olmaz olası gerçekleri sarıyor her yerini. sert bir tokat iniyor suratına, hatırla diyor. hatırlıyoruz da bu sadece acı veriyor. birileri hiç unutmamış bak üstüne bölümlerce dizi çekmiş diyorsun. iyi bir şey bu. biraz için rahatlar gibi oluyor ama o gece de kabus görüyorsun. * *

    tam o ara ince'nin başak demirtaş'ı ziyareti için sosyal medyada yazılanları okuyorsun. ülkeye atom bombası atasın geliyor. bunlarla olmaz diyorsun, bu zihniyetle temiz bir başlangıç yapılmaz. yılıyorsun.

    yetmedi gidip üstüne ahlat ağacı izliyorsun. ülkedeki tüm babaların kaderi oğluna... nasıl bir iç sıkıntısı, nasıl güzel bir çaresizlik anlatımı. bir yanın mutlu diğer yanın bezgin.

    sonra ülkenin cumhurbaşkanı seçimdeki rakiplerinden birini idam etmekten bahsediyor. kalabalık idam diye bağırıyor, cumhurbaşkanı önüme yasa gelse imzalarım diyor. dünya siyaset tarihinde eşi benzeri var mı bunun? ve biz neden delicesine şaşırmıyoruz da sadece "bunu da mı söylediler" deyip geçiyoruz. delirdik mi yoksa sabırdan erdik mi?

    kandil gecesi alkol komasına girene tedavi hakkı vermeyen hemşireyi görüyorsun. insanlardaki cür'ette şaşıp, aklından sadece liyakatı geçiriyorsun.

    bak bunların hepsi üç günde oluyor. psikolojin böyle inip çıkıyor. daha arada kişisel dertlerimizi sevinçlerimizi hiç söylemiyorum. oğlan çarşamba anestezili mr'a girecek, karnımda bir ağrı, geçmiyor.
    çare yok, beşinci günün şafağında doğuya bakacağım ben. belki gelir...