nanokozmos5
profili

  • bitcoin

    ahmet ağa eşeğini satmaya karar verir ve 50 lira etmeyen eşek için pazarlık paylı 100 lira fiyat verir. komşu köyden acil eşeğe ihtiyacı olan mehmet ağa ise pazarlık etmeden 100 lirayı öder ve eşeği alır. ama ahmet ağa’nın içi rahat etmez ve mehmet ağa’nın neden böyle yaptığını anlayamaz. sonra eşeğini geri almaya karar verir. pazara gittiğinde ise mehmet ağa’nın eşeği 200 liraya satışa çıkardığını görür. bunu görünce kesin olarak eşeği geri almaya karar verir. pazarlık etmeden 200 lirayı verir ve eşeği geri alır. bu sefer de mehmet ağa’nın mantığına yatmaz ve eşeği geri almaya karar verir. ertesi gün eşeği 400 liraya geri alır. bu alışveriş her gün bu şekilde fiyat artarak devam eder ve bir gün farklı bir köyden gelen hüseyin pazarda karşılaştığı bu manzaraya şaşırır. yaşlı eşeğin fiyatı ise 1000 liraya çıkmıştır. yanındakine sorar; ‘hemşerim nedir bu iş? bu eşek 1000 lira eder mi hiç!’ der. adam cevap verir; ‘valla grafikler ortada, eşeğin fiyatı 1 haftada 50 liradan 950 liraya geldi. 1000 lirayı kırarsa 1500 liraya kadar yolu var’ der.

  • öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

    irlanda eski cumhurbaşkanı mary mcaleese, 2010 yılında türkiye’yi ziyaret ettiğinde sultan abdülmecid’in (1823-1861) ülkesine yaptığı yardımı şöyle anlatıyordu: “19. yüzyılda ulusumuz kıtlığa* bir milyon kurban verdi. bugün bize yardım eden türkleri hala unutmadık. sultanınız bize beş gemi dolusu gıda maddesi yolladı. o yardımlar drogheda limanı’na boşaltıldı. drogheda şehrine bu yardımlar boşaltıldığında halk o kadar minnettar kaldı ki, sizin bayrağınızdaki güzel ay ve yıldız sembolünü kendi sembolleri arasına kattı.”

    sultan abdülmecid konuyu öğrenince irlanda halkına beş bin poundluk yardımda bulunmak istedi (1847). fakat kraliçe victoria, ingiltere ablukasında olan tebaası irlanda halkına kendisi dahi iki bin poundluk göstermelik bir yardımda bulunduğundan buna izin verilemeyeceği ve miktarın düşmesi gerektiğini bildirdi. bu arada hayatta kalanlara yardım etmek bir tarafa, tam bir kolonizasyon anlayışıyla bir deri bir kemik kalmış insanları, düşük ücretlerle kanal ve yol yapımı gibi işlerde çalıştırdı. bunun üzerine abdülmecid çareyi bin poundluk nakdi ve üç gemi dolusu ayni (gıda ve tohum) yardım yapmakta buldu. tabi krallık bu yardımı engellemek için elinden geleni yaptı ve gemileri dublin limanı’na yaklaştırmadı. bunun üzerine gemiler yardımları dublin’e yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki drogheda limanı’na boşalttılar.

    bu vaktinde yapılmış hayırlı davranış, pek çok kişiyi ferahlatmış ve ölümden kurtarmıştır. drogheda halkı bu yardımı hiç unutmaz. nitekim 1995’te yapılan törenle, zamanın irlanda büyükelçisi taner baydok’un da katılımıyla, dönemin drogheda belediye başkanı frank godfrey tarafından yaptırılan ‘şükran plaketi’ bu yardımı ölümsüzleştirmek adına türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına çakılır. burası günümüzde westcourt oteli’dir.

    irlanda bu vefayı lozan’da da göstermiştir. birçok irlandalı, özerklik günü geldiğinde ingilizlere ‘çanakkale’de sizin için savaştık’ dedirtmemek için savaşa dahil olsa da, şu anı abdülmecid’in yardımını unutmadıklarının kanıtıdır;

    1923’te lozan’da türkiye ile alâkalı müzakereler yapılırken yahya kemal de oradadır. avrupalı bütün delege ve temsilciler türkiye aleyhine oy verirken sadece irlandalı temsilci her oylamada bizim lehimize parmak kaldırır. bu durum şairimizin dikkatini çeker ve bir fırsatını bulup kendisine ‘herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz, bunu niçin yapıyorsunuz?’ diye sorar.

    irlandalı, yahya kemal’in yüzüne şöyle bir bakar ve ‘böyle yapmaya mecburum. benim gibi her irlandalı da buna mecburdur. biz açlık ve kıtlıktan kırılıp, ölümle boğuşurken (1845-1849) diğer avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. ama sizin osmanlı atalarınız, yardım olarak bize hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. bu ivedi zamanda gerçekleşen osmanlı yardımı, çok sayıda irlandalının hayatta kalmasına vesile olmuştur. o zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!’ diye cevap verir.

    kaynak:

    http://akademikperspektif.com/…e-sultan-abdulmecid/
    http://www.irishcentral.com/…-the-great-hunger.html
    http://www.irishcentral.com/…6681255-237507681.html
    https://mikedashhistory.com/…ring-the-great-famine/
    http://archive.aramcoworld.com/….and.the.sultan.htm

  • öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

    new york’ta ünlü bir restoran son zamanlarda neden sürekli olumsuz geri bildirim aldıklarını tespit etmesi için bir danışmanlık firmasıyla el sıkışır. firmanın ortaya çıkardığı şey inanılmaz. aşağıda bu işbirliği sonunda restoranın nasıl bir gerçekle karşılaştığını craigslist üzerinden kendi sundukları verilerle görebilirsiniz. sonuç sahiden beklenmedik.

    hem buralı müşterilerimize hem de turistlere hizmet veren ünlü bir restoranız. yıllardır yaptığımız bu işte son zamanlarda fark ettik ki bundan 10 yıl öncesine göre daha fazla çalışanla hizmet vermemize ve menüden bazı yemeklerimizi kaldırmamıza rağmen servis müşterilerimiz tarafından çok yavaş bulunuyor.

    restoran yorum sitelerinde en yaygın olarak karşılaştığımız şikayet servisin çok yavaş olduğu ve insanların boş masa için uzun süre beklediği yönünde.

    bu yorumlardan hareketle bu durumu açıklığa kavuşturarak problemin ne olduğunu bulacak bir danışmanlık firmasıyla anlaştık. beklediğimiz bir şekilde ilk olarak çalışanlarımızın daha fazla eğitime ihtiyacı olduğunu, mutfaktakilerin yeterince etkin çalışmadığını belirttiler.

    new york’taki pek çok restoran gibi kapalı devre kamera sistemi ile biz de restoranımızı izliyoruz. şu anda dijital sistemde kayıtlarımızı tutsak da 10 yıl öncesinde hala video kasetlerle kayıt işlemini gerçekleştiriyorduk. günün her anı kayıt gerçekleşiyor ve bu kayıtları 3 ay boyunca güvenlik sebepleriyle tutuyorduk.

    firma bu eski kayıtları bulmamızı ve çalışanlarımızın 10 yıl öncesinde bugünden farklı olarak nasıl hareket ettiklerini bulmamızı istedi. kayıt odasına gittiğimizde hiçbir kaset bulamadık. ancak eski kayıt cihazlarının içinde birer kaset kaldığını gördük.

    eski kaydın üzerindeki tarih 1 temmuz 2004’ü gösteriyordu. restoran o gün oldukça kalabalıkmış. büyük bir monitöre bağlayıp izlemeye başlamadan önce hemen yanında bir başka monitöre de yine oldukça kalabalık bir başka gün olan 3 temmuz 2014 tarihindeki kamera kaydını aktardık.

    çok dikkatli incelediğimiz bu kayıtların sonucunda şu ilginç verilere ulaştık:

    2004

    - müşteriler içeri giriyor.
    - masalara geçiyorlar ve menüleri açıyorlar, 45 müşteriden 3’ü başka bir masaya geçmek istiyor.
    - müşteriler menüyü kapatıp siparişini verene kadar ortalama 8 dakika harcıyor.
    - garsonlar anında masanın yanında belirip siparişleri alıyor.
    - başlangıçlar 6 dakikada hazırlanırken daha zor olanları birkaç dakika daha uzun sürüyor.
    - 45 müşteriden 2’si masaya gelen yemeği geri gönderiyor.
    - garsonlar bu sırada masaları gözlüyor ve herhangi bir ihtiyaç ortaya çıktığında masaya koşuyor.
    - müşteriler yemeklerini bitirdiklerinde hesaplar masaya geliyor ve 5 dakika içerisinde masa boşalıyor.

    * ortalama masada kalma süresi: 1 saat 5 dakika.

    2014

    - müşteriler içeri giriyor.
    - masalara geçiyorlar ve menüleri açıyorlar, 45 müşteriden 18’i başka bir masaya geçmek istiyor.
    - menüyü daha açmadan müşteriler telefonlarını çıkarıyor. bazıları fotoğraf çekerken bazıları telefonlarında başka şeylerle ilgileniyor. (müşterilerimizin kablosuz ağ hareketlerini incelemediğimiz için detaylı bilgi edinemiyoruz.)
    - 45 müşteriden 7’si garsonları hemen yanına çağırıyor ve telefonlarından garsonlara bir şeyler gösterirken yaklaşık 5 dakika geçiyor. garsonlara burada ne yaptıklarını sorduğumuzda internet şifresini soran müşterilere yardımcı olmaya çalıştıklarını söylediler.
    - nihayet garsonlar masaya yaklaşarak müşterilerin siparişini almak istiyor. büyük çoğunluk henüz menüyü bile açmadığından garsonlardan biraz beklemelerini istiyor.
    - müşteriler menüyü açıyor. tekrar ellerine telefonlarını alıp menünün üzerinde telefonlarıyla ilgilenmeye devam ediyor.
    - garsonlar, müşterilerin sipariş vermeye hazır olup olmadığını öğrenmek için masaya gidiyor. müşteriler biraz daha zaman istiyor.
    - en sonunda sipariş vermeye hazırlar.
    - müşteri masaya oturduktan sonra sipariş verene kadar geçen ortalama süre: 21 dakika.
    - yemekler 6 dakika içerisinde servis ediliyor, bazı zor yemeklerin servisi birkaç dakika daha uzun zaman alıyor.
    - 45 müşteriden 26’sı ortalama 3 dakikasını yemeklerin fotoğrafını çekmeye ayırıyor.
    - 45 müşteriden 14’ü birbirini yemek önlerindeyken ya da yemeği yerken çekiyor. fotoğraflar üzerine konuşulması ve bazen tekrar çekilmesi ortalama 4 dakika alıyor.
    - 45 müşteriden 9’u yemeklerini soğuduğu ve tekrar ısıtılması gerektiği için geri gönderiyor. açıkça belli ki telefonla biraz daha az zaman geçiren müşteriler yemeğinin soğuduğundan şikayet etmiyor.
    - 45 müşteriden 27’si garsondan grup fotoğrafı talep ediyor. 14’ü fotoğrafı beğenmeyip yeni bir tane çekilmesini isterken bu esnada yaşanan havadan sudan muhabbetler ve fotoğraflar üzerine yorumlar sebebiyle ortalama 5 dakika geçiyor. dolayısıyla garsonlar başka masalarla bu esnada ilgilenemiyor.
    - müşterilerin çoğunun yemeği bittikten sonra hesabı masaya istemesi arasında yaklaşık 20 dakika geçiyor. bunun ötesinde bundan 10 yıl öncesine kıyasla hesap geldikten sonra masadan kalkılması ortalama 15 dakika daha uzun sürüyor.
    - 45 müşteriden 8’i telefonuyla ilgilenerek yürüdüğünden restorandan ayrılırken ya garsona ya da başka müşterilere çarpıyor.

    * ortalama masada kalma süresi: 1 saat 55 dakika.

    restoran son olarak ekliyor: “dışarıda o kadar seçenek varken restoranımıza gelen herkese teşekkür ederiz. ancak lütfen biraz daha anlayışlı olabilir misiniz?”

    akıllı telefonları akıllıca kullandığımız zamanlar diliyor, afiyet olsun diyorum.

    kaynak

  • öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

    internet ortamında bir şeyi yasaklamaya çalışmanın çoğu zaman yan etkileri de olabiliyor. bu yan etkilerden birisi de, adını ünlü aktris barbra streisand’dan alan streisand etkisi.

    2003 senesinde fotoğrafçı kenneth adelman, kıyılardaki yalı erozyonuna dikkat çekmek için kaliforniya kıyılarından yaklaşık 12 bin hava resmi çekmiştir. bu resimlerden bir kısmı pictopia.com isimli sitede yayınlanmıştır. ünlü sinema aktrisi barbra streisand’ın evinin havadan görüntüsü de bu resimler arasındadır. streisand, kamuya açık yayınlanan bu resimlerin arasında, kendi özel mülkiyeti olan evinin havadan çekilmiş görüntülerine karşı dava açarak, bu görüntülerin kaldırılmasıyla birlikte 50 milyon dolar da tazminat istemiştir. streisand, dava dilekçesinde mahremiyetinin ihlal edildiğini öne sürmüştür.

    bu davanın açılması, medyanın oldukça ilgisini çekince her tarafta davanın ayrıntılı haberleri yayınlanmaya başlandı. haberin yoğun bir şekilde yapılması, okuyucuların ve internet kullanıcılarının yoğun ilgisini çekti ve sonuçta dava konusu resimler bir ayda 420.000 kişi tarafından ziyaret edildi. tabi iş sadece bununla kalmadı, mahkeme streisand’ı davasında ayrıca haksız buldu.

    olayın dikkat çekici yanı barbra streisand, davayı açana kadar fotoğraflar siteden yalnızca 6 kez indirilmiştir. bu 6 indirmelerden 2'si de streisand’ın avukatı tarafından gerçekleştirilmiştir. dava kamuoyunda duyulmaya başlayınca fotoğraflar 420.000'in üzerinde görüntülenme alır ve sansürleme çabasının tam tersi bir etki yarattığı görülür.

    internet tarihine “streisand effect” olarak geçen bu olay gösterdi ki, yasaklanmaya veya sansürlenmeye çalışılan her şey, aslında bir çığ gibi büyüyüp sakınılanın aksine çok daha büyük bir kitleye ulaşabiliyor. dünyada, streisand’dan başka bir çok ünlü kişi ve şirket, saklamaya çalıştığı şeyin daha fazla yayılmasına engel olamadı.

    2006’da brezilyalı ünlü manken, plajda erkek arkadaşıyla sevişmesini gösteren videonun kaldırılması için youtube’un brezilya’da erişime kapatılmasını sağlamıştı. bu görüntüler, youtube’da belki de sadece binden daha az kişi tarafından izlenmişken, erişim engelleme haberlerinin tüm dünyaya ajanslar tarafından duyurulmasıyla neredeyse bütün dünya tarafından izlendi.

    iran’da hükümet muhalif internet sitelerini sansürledi. hatta, daha da ileri giderek sosyal ağ sitelerine erişim engeli koydu. fakat, muhalifler ve destekçilerinin bile bilmediği birçok sosyal ağ sitesi bir anda kulaktan kulağa yayılarak popüler oldu ve muhaliflerin seçim kampanyası sırasında en çok kullandığı haberleşme araçlarının başında geldi.

    bu etkinin benzer örnekleri türkiye’de de yaşandı.

    yemeksepeti.com üzerinden sipariş ettiği pizzanın altı yanık olduğundan pizzayı satan restoran zinciri hakkında olumsuz yorum yapan bir tüketiciye, adı geçen pizza zincirinin hukukçuları tarafından ihtarname gönderildi. tüketici, ihtarnameyi ekşi sözlük üzerinden paylaşınca pizza zinciri, tek bir müşteri değil konuyla ilgili tepki gösteren yüzlerce kişilik öfkeli bir kalabalıkla karşılaştı.

    twitter, youtube gibi sitelerin yasaklanmasına rağmen kullanımının artması da bu streisand etkisine birer örnek. 20 mart 2014'te twitter yasağının uygulanmaya başlaması ile beraber milyonlarca kişi engeli aşarak twitter’a giriş yaptı. atılan tweet sayıları daha önceki günlerle kıyaslandığında büyük oranda artış gösterdi.

    20 mart günü atılan toplam tweet : 17.752.168
    20 mart günü 13:00’ten önce atılan tweet : 6.119.904
    20 mart günü 13:00’ten önce tweet atan kişi sayısı : 1.174.081
    21 mart günü 13:00’ten önce atılan tweet : 8.153.109
    21 mart günü 13:00’ten önce tweet atan kişi sayısı : 1.299.462
    21 mart saat 12.00’ye kadar atılan toplam tweet sayısı : 6.07 milyon
    21 martta kullanıcı sayısı artışı : 1.75 milyon

    kaynaklar:
    1
    2
    3
    4
    5
    6

  • öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

    2000’lerin ünlü mp3 çalma cihazı apple ipod shuffle kullanıcılarının bir şikayeti vardı: karıştırma özelliğinin şarkıları rastgele çalması gerekiyordu, ama kullanıcılar sık sık aynı albümden birkaç şarkının arka arkaya çalındığından, hatta aynı şarkının sık sık tekrarlandığından şikayet ediyorlardı.

    ipod shuffle’ın belleği 512 mb idi ve yaklaşık 120 şarkı depolayabiliyordu. bir ipod kullanıcısının, sevdiği her albümden en az 5-6 şarkı yüklemiş olabileceğini düşünürsek, 20 veya daha az albüm içinde bazılarının arka arkaya çalınmasında şaşılacak bir şey yok. şarkılardan birinin kısa aralıkla tekrar çalınması da aynı şekilde olasılık dahilinde. aslında, hiçbir albümün veya şarkının kısa zaman içinde tekrarlanmaması daha şaşırtıcı olurdu.

    yine de apple, şikayetler üzerine ipod’un şarkı karıştırma algoritmasını değiştirdi. tam rastgelelik yerine, benzer şarkıların gelmesi ihtimalini azaltan bir algoritma kullandı. steve jobs’un deyimiyle “daha rastgele gibi hissedilmesi için, rastgeleliğini azalttı.” bugün itunes ve spotify’ın karıştırma algoritmaları da aynı sebeple gerçek rastgelelikten kaçınırlar.

    insan zihni için rastgeleliği algılamak çok zordur. beynimiz gördüklerimizi bir şemaya oturtma konusunda uzmanlaşmıştır. bunun bir yan etkisi olarak da rastgeleliği kabullenememek, her şeyin altında bir gizli bir yapı aramak gibi hatalar yapar. böylece, rastgelelik içinde üretilen verilerin içindeki geçici düzeni ve öbeklenmeleri gizli bir yapının işareti gibi görmeye yatkın oluruz. “bu tesadüf olamaz” deriz.

    bir yazı-tura dizisini ele alalım. olasılık yasalarına göre atışların yarısının yazı, yarısının tura gelmesini bekleriz. ama bu, 100 atıştan tam 50 tanesi yazı gelecek demek değildir. 45 tane de gelebilir, 55 tane de. üstelik, bir kere yazı geldiyse, sonrasında yazı veya tura gelmesi ihtimali %50’dir. bu yüzden arka arkaya birçok yazı (veya tura) gelebilir.

    gayet basit bir kural, değil mi? o zaman şöyle bir deney yapalım: şu anda bu yazıyı okumayı bırakın, hilesiz bir parayı arka arkaya attığınızı düşünün. gerçek bir para atmayın, kendi sezginize göre yazı için y ve tura için t yazın. canınız sıkılana kadar bunu tekrarlayın ve bir yazı-tura dizisi oluşturun.

    rastgele atılan hilesiz bir parayla üretilen bir yazı-tura dizisinde bazı özellikler olmalı. bu özelliklerden biri bağımsızlık: her atıştan sonra, atışın sonucu ne olursa olsun, yazı veya tura gelmesi ihtimali eşit, yani %50 olmalı.

    gelin görün ki, insanların bir para atışını hayal ederek ürettikleri diziler bağımsızlık şartına uymuyor. bu işlemin yapıldığı psikoloji deneylerinde, deneklerin bir yazıdan hemen sonra tura işaretleme, veya bir turadan hemen sonra yazı işaretleme ihtimalleri %60. oysa rastgele bir para atışında bu ihtimalin %50 olması gerekirdi.

    yüzde elli veya altmış arasında çok önemli bir fark varmış gibi görünmüyor, ama zihnimiz için önemli bir algı farkı yaratıyor. insanların hayalindeki rastgele paranın çok özel bir hatası var: paranın aynı tarafının fazlaca tekrarlanmasından kaçınıyoruz. oysa hilesiz bir parayı elli kere atmak mesela şöyle bir dizi yaratıyor:

    ytttttyttttytyytyttytytttytytttyyyyyttytyyttytyyyt

    bu dizi, içerdiği öbeklenmelerden dolayı insanlara pek tesadüfi gelmiyor. mesela başta arka arkaya beş kere tura gelmiş. sonra bir yazı, ardından yine dört kere tura. bu bizim rastgelelik duygumuza aykırı kaçıyor, bu kadar tekrarlanma tesadüf olamaz diyoruz. o yüzden de rastgele bir dizi üretmemiz istendiğinde daha az öbek içeren, daha sık değişen bir dizi hazırlıyoruz. buna karşılık, ytytytytytytyt gibi, her adımda değişen bir dizinin de tesadüfi olmadığının farkındayız, bu aşırı uçtan da kaçınıyoruz.

    insan zihni, hafızası olan, aynı şeyin tekrarlanmasından oluşan öbeklerden kaçınan bir para hayal ediyor. gerçek rastgelelik bize “yeterince rastgele” gelmiyor; daha düzgün dağılmış, topaksız, “iyi karıştırılmış” bir yapı bekliyoruz. ipod’un karıştırma algoritmasının tatmin edici olmaması da bundan.

    bu yanılgımız kumarbaz safsatası diye bilinen yanılgıyla yakından ilişkili. kumar makinesinin başındaki kumarbaz defalarca kaybetse de, “artık kazanma zamanı geldi” diyerek umutla oynamaya devam eder. evet, uzun vadede kazanmaya başlayacaktır, ama bunun ne zaman olacağı belli olmaz. gerçek rastgelelikte öbekler tahminimizden çok daha uzun olabilir. kumarbaz ise yakın zamanda kazanmaya başlayacağını düşünür, tıpkı yukarıdaki deneye katılanların yazı veya turayı, olması gerekenden daha sık aralıklarla değiştirmesi gibi.

    yoğun stres altında kaldığımızda yanılgılarımız baskın çıkar, rastgele ortaya çıkmış yapılarda bir amaç ve düzen aramaya yatkın oluruz. hele tepenize bombalar yağarken böyle bir stresten kaçınmak zordur.

    1940-1941 döneminde nazi almanyası, manş denizi’nden aşırttığı v1 füzeleri ile londra’ya bombalar yağdırmaktaydı. ingilizler bir yandan “tabağı boş göndermek olmaz” nezaketiyle berlin’i uçaklarla bombardıman ederken, bir yandan da v1’lerin düştüğü yerleri dikkatle haritada işaretliyorlardı.

    haritada noktaların düzgün dağılmadığı, güneybatı ve kuzeydoğu bölümünde boşluklar olduğu görülüyor. neden oralara fazla füze düşmemiş? bu bir tesadüf olabilir mi? deniz ötesinden roketli bombardımanı icat edecek kadar ileri olan almanlar buralara füze düşürmüyorsa bir sebebi olması gerekmez mi? yoksa içimizdeki hainler, casuslar orada mı oturuyor?

    tekrar sakin olalım. şarkı listesi ve yazı-tura örneklerinde gördüğümüz gibi, aklımız ve gözümüz rastgeleliği algılamakta gayet başarısızdır. rastgele dağılımla düzgün dağılımı karıştırırız. nasıl ki para atışlarında arka arkaya aynı yüzün gelmesi ihtimalini küçümsüyorsak, rastgele atılan bombaların belli yerlerde öbeklenme ihtimalini de küçümseriz. yeni bir teknoloji olan v1 füzelerinin isabetliliği pek de yüksek değildi. almanlar iyi mühendis olabilirler ama mucize yaratamazlar. o yüzden, bombaların rastgele düştüğünü varsaymak yanlış olmaz.

    bir sürecin rastgele mi yoksa belli bir düzenle mi gerçekleştiğini anlamanın tek yolu istatistik testler uygulamaktır. 1946’da r.d. clarke, londra’ya bombaların rastgele düşüp düşmediğine dair bir analiz yaptı. bu amaçla önce londra haritasını küçük karelere böldü; ve her bir kareye düşen bomba sayısının poisson dağılımı denen bir formüle uyduğunu gösterdi. bu da v1’lerin düştüğü yerlerin rastgele olduğunu, herhangi bir plan veya düzenle nişan alınmadığını gösteriyordu.

    kaynak