haykorsamdunyaya2
profili

  • ekşi itiraf

    uzun bir zamandır istediğim hayatın içindeyim son günlerde. inanılır gibi değil.

    cuma günü itibariyle başıma bela olan her şey nihayete erdi, hepsinden kurtuldum. tam bilgisayarın başında şirazem kaymış derin bir nefes alırken, iki adet minnoş elinde pastayla içeri girdi, yeni işimi kutladık :)

    dostlarımı keyifle ağırlayabildiğim, kimseye hesap vermem gerekmediği, kafama göre bir kedi bile bakmaya başlayabildiğim bir yuvam var artık.

    kafamıza esti, çıktık gecenin üç buçuğunda. beşiktaş'tan bebek'e kadar pedalladık. arada durup bomboş sahillerde soğuk şarabımızı yudumladık, sigaralarımızı yaktık. birlikte söylenebilecek şarkılarla dolu zihinler, boğazımız acıyana dek söyledik rüzgarı hissederken.

    boğaziçi köprüsünün altından süzülürken kerim tekin'i andık, tam da öldüğü yaştayım; hayatımın en keyifli yaşlarından birinde oysa.

    kafamız iyice güzelken bir parka daldık. yıllar sonra, çocuklar gibi salıncakta sallandım. ceviz ağacı çalıyordu, uçuyorduk. martı'yla dönmeye karar verdik. gün yavaş yavaş başlamış, insanlar doluşmaya başlamıştı. eve dönmek, kısa bir uyku, güne yeniden başlangıç.

    bugünü uzunca bir süre unutmayacağım.

  • an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı

    neredeyse son on yıldır her yaz muhakkak ayak bastığım şehirdeyim yine. ilk defa tam anlamıyla kendim olarak geldim. bir sürü soru dolu teyze bakışlarını görmezden geldim, yürümeyi en sevdiğim yola vurdum kendimi.

    neredeyse her yazım burada sıkışıp kalmışım gibi geçti. hep birilerini, başka bir yerleri özledim. bitsin diye gün saydım güzel olan hiçbir şeyin tadını çıkaramazken. bir yandan da değerlendiremediklerime üzüldüm. günün birinde buraya bir daha ayak basmamam gerekeceğini düşünerek, hep 'bu sene son' diyerek geldim. her gelişimde de, geçmişe yönelik bir hesaplaşma oluyor.

    geçen yıl bu zamanlar, buradayken özlediğim kişi şu an hayatımın hiçbir noktasına dokunmasını istemeyeceğim kadar uzaklarda. hem fiziksel, hem ruhsal sancılarım içinde arayıp ağlayabildiğim tek dostum demişti: "ölüyorum desen bir bardak su getirmez sana o" diye. insan yaşayarak öğreniyor işte. güzel bir eşik oluşturdu bu cümle, bir ışık yaktı. ölüyorum desem bir bardak su getirmeyecek insanları hayatımdan hızlıca çıkarabilmeyi veya konumlarını değiştirebilmeyi öğretti bana. "zor zamanımda yanımda olsun" beklentisine girmek aptalca gelirdi, insan bu hayatta hep yalnızdır diye. ama bunun insanilikle alakalı bir yanı var, beklentilerle değil. canı acıdığını gördüğün bir hayvanı sarıp sarmalayacak şefkati, sıfatı her ne olursa olsun hayatındaki insanlara göstermekten aciz kişileri fark edebilmeyi öğrenmeye başladım. birbirlerine karşı sorumluluklardan önce birbirlerine karşı insan olmayı bilmeyen nice kişi gördüm.

    daha 17 yaşımda, ağlamaktan nefesim kesilmiş ve belki de kriz geçiriyorken karşımda gözünü kırpmadan beni suçlayabilen ebeveynim öğretmişti bunu esasında. bir sağlık çalışanı olup, sırf gurur ve egosu elvermiyor diye karşısındakine göstermesi gereken insani merhameti unutabilen biriyle her türlü bağımı koparmam gerektiğini, o zaman bir şekilde öğrenmişim şimdi düşününce. ilk ailemden vazgeçtim. o zamanlar kalbendi, zihnendi. beş yıl geçti; her şekilde onlardan vazgeçebilmeyi göze almıştım. yan yana yabancılarız işte.

    her şeye rağmen karşılıklı insan olduğunu unutmamak, birbirini incitmemek için özen göstermek, tartışırken bile bir seviyeyi koruyabilmek, ilişki olsun veya olmasın insan olarak birbirinin hayatında bir değer ifade etmenin mümkün olduğunu öğrendim sonra. bunun güzelliği beni ağlatsa dahi, vazgeçmem gereken noktada bundan da vazgeçtim.

    daha önümde uzun yıllar var. nelerden vazgeçeceğim, hayat bana neler getirecek bilmiyorum. ilk defa bu şehirde, buruk da hissetsem huzurluyum. ilk defa her şeyden bağımsız içime işliyor notalar, kimseyi özlemiyorum.