Sık geçen başlıklar
Debe Arşivi
arşiv kapsamı: 4 Haz 201526 Haz 2026
ocak- tek aşık olduğum adamla barıştım
mart- evlilik kararı *
mayıs- kariyerde zirve sayılabilecek bir sıçrama
haziran- 35 yaş oldum
haziran - kanser oldum
haziran- terkedildim
haziran- sağlığımla ilgili kaygılar nedeniyle kibarca kovuldum
haziran- yeni iş
temmuz- saçlarımı kaybettim
temmuz- ayrıldığım kurumun batması, yeni patronumun bakan olması *
ağustos- likya yolunu yürüdüm
eylül- yarı maraton tamamladım
eylül- mesleki alanımdaki en önemli uluslararası ödüllerden birini aldım
ekim- ilk botoksumu yaptırdım
kasım- saçlarım çıkıyor
aralık- doçent oldum

2018, beni öldürmedin, güçlendirdin. ağzıma da sıçtın yalnız. 2019’da ölmek de istemiyorum güçlenmek de. saçlarım uzasın. bi de peru’yu göreyim.

edit: çok mesaj aldım, tedavim devam ediyor, iyiyim, süperim. 2019 füze atmazsan böyle ölmüyorum (:
ailem ve 3-5 tanesi dışında arkadaşlarım bilmiyor bu durumları, böyle iyisiyle kötüsüyle topluca bir muhasebe yapmak ve destek mesajları iyi geldi <3 ekşi itirafa yazanlarla dalga geçmicem bi daha :p iyi dilekleri için herkese teşekkür ederim!
bir kaç gündür bu konu tartışılıyor ve tüketicideki genel eğilim yapımcının yanında yer almak şeklinde. oysa taraflardan hiç biri tüketicinin cebinden çıkan parayı düşünmüyor. o çıkan paranın bölüşülmesi ile ilgili bir kavga bu.
tüketicinin bakması gereken pencere şudur:

"bilinen tarih boyunca, olasılıkla neolitik çağın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: yüksek, orta ve aşağı. bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz.

yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır.

orta kesimin amacı, yüksek kesimle yer değişmektir.

aşağı kesimin amacı ise -bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir- tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır.

yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda yitirmiştir. böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek aşağı kesimi de yanına alan orta kesim tarafından devrilmiştir. ne var ki, orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi yüksek kesim konumuna geçer.

bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca aşağı kesimdir. aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır." (george orwell-1984)
sen 16 yıldır çalış, daha önce uyarı cezası dahi almamış bir çalışan ol, içine iğne -iplik koymak için aldığın boş çikolata kutusu yüzünden hem kovul hem de tazminatından ol.

bağzıları da daha önce adam yaralasın, kavgaya karışsın, cinayet gibi bir kazada polis öldürsün serbest kalsın.

biz de buna adalet diyelim.

ekleme : dolu , yarı dolu , içinde azıcık var vs vs. cezası bu mu ??
şu an iktidarda chp olsaydı “cehapeee döneminde poşetler bile paralıydı hülooğ” şeklinde cümleler 20 sene kullanılırdı. siyasal islamcılar iktidarda kimse gıkını çıkarmaz az bile. bence sokakta yürümek bile paralı olsun. sikebildiğin kadar sikecen böyle halkı.
kullanılıp atılmıştır, tıpkı binlerce örneği gibi.
bozulan kantar bugün kendisini tarttı, yarın kantarın bozulmasında emeği geçen bir başkasını.
bizler gecenin şu saatinde kendisine valiz toplatan düzen değişsin diye çırpınırken kendisi yemek masasında kahkaha atıyordu.
şimdi o valizini topluyor, ben sıcak yatağımda kahkaha atıyorum haber bültenlerinin son dakika kısmında yazılan yer değişikliği haberine.
birincisi içindeki dolgu malzemesinden çalıyorlar, örneğin vişneli alıyorsun içi bomboş. ikincisi düzine kastırma çabası. kusura bakmayın o fiyata mis gibi yerel tatlılardan almak varken niye bu içi boş hamur parçasına o kadar para bayılayım?
bundan tam 7-8 yıl kadar önce istanbul üniversitesi iletişim fakültesinde yeni multimedya teknolojileri adlı bir ders almıştım. aslında içi çok dolu olabilecek ve sektörde belki de sizi ön plana çıkaracak bir ders gibi müfredata eklenmesine rağmen oldukça bomboş işlemiştik dersi. ama final sınavı için hocamız bir proje geliştirmemizi söylemişti ve bu projede tamamen bağımsız çalışabileceğimizi, varolmayan ya da varolması yakın gelecekte imkansız olan, tamamen kurmaca teknolojilerden de yararlanabileceğimiz, yeni bir yayın, yayıncı, multimedya teknolojisi geliştirmemizi söylemişti.

sinema yeni doğduğu dönemde edebiyattaki anlatı tekniklerini birebir nasıl kopyalayıp, görüntülerle kodladıysa ben de aynı yolu seçmiştim. hatırlayan hatırlar eskiden öykünün gidişatını etkileyebildiğiniz hikaye kitapları vardı, benim de en sevdiğim edward packard'ın yazdığı batık defineadlı kitaptı. ilkokuldayken bu kitabı evirir çevirir sürekli farklı yollar deneyerek okurdum. not: kitabı hala kütüphanemde tutarım.

1
2
3

buradan yola çıkarak,

daha önce yapılıp yapılmadığından tamamen emin olamadan bir proje geliştirmeye başlamıştım ben de; izleyicinin direkt katılımcı bir role büründüğü, interaktif yayın anlayışı. klasik televizyon yayıncılığında bunu uygulamanın zorluğundan dolayı projeyi iki tabana yaydım.

1. sinema salonunda oy tabanlı bir yayın: izleyicilere a,b ve gerekirse c şıklarını oylayabileceği sıradan bir kumandayı koltuklara entegre ederek çoğunluğun tercihine göre interaktif hikaye anlatımı. ama burada bir takım problemler vardı, olası seçeneklere göre en az 5-6 saat kurgulanmış bir sinema filmi gerekliydi. yani maaliyeti oldukça yükseltiyordu bu durum. ama diğer yandan da istediği seçenekleri deneyimleyemeyen izleyiciye bileti çoklu satma imkanı sunuyordu. yine de minimal yaklaşımı ve gelişen internet yayıncılığını tercih ettim. bu minvalde,

2. youtube üzerinden interaktif yayın: işleme prensibi çoklu değil tekil oylama üzerine kuruluydu; sıradaki farklı video seçeneklerinden birinde karar kılıp hikayeye o açıdan devam ediyordunuz.. ayrıca bir sinema filmi kalitesi beklenmeyeceği, bilet satma gibi derdi olmadığı için daha küçük boyutlu projelerin bu mecraya daha uygun olduğu kararına varmıştım. kontrol kısmen ''tekil'' izleyicideydi ve bunu sinema salonunda yapmak genel holywood, klasik anlatı ve katharsis alışkanlıklarından dolayı daha zordu. muhtemelen topluluk çoğunlukla aynı sonuçlara yönelecekti.

o dönem hocamın da bu proje çok hoşuna gitmiş, beraber kafa patlatmıştık. hatta kendisi netflix'ten de bahsetmiş, ''aslında maddi bir beklentiye girilecekse ya da büyük bir yatırımla bu iş yapılacaksa youtube doğru adres değil. ama bak amerika'da netflix diye bir platform var, oraya daha uygun. gelecek platformların olacak'' demişti. ben de o zaman netflix falan bilmediğimden avel avel bakmıştım kendisine.

daha sonra youtube üzerinden böyle bir projeye kalkışmaya çalışmış iyi bir oyuncu kadrosu ve kaliteli bir mekan tasarımı yaratamadığımız için vazgeçmiştik. belki arada yapan olmuştur ya da çok küçük sermayelerle 10 yıl önce bu işe girişen de çıkmıştır ama bugüne kadar böyle büyük bir projenin gerçekleşmemiş olması benim çok garibime gidiyordu.

''hiç kimsenin artık diğerleri tarafından tanınmadığı bir toplumda, her birey kendi gerçekliğini tanıyamaz hale gelir. gösteri
kendi bütünlüğü içinde, seyircinin aynadaki imajıdır'' * **

bu yüzden dizinin bölümünden, hikayesinden bağımsız olarak bu yenilikçi yaklaşımı değerlendirmek lazım. zira çok büyük bir kapıyı araladılar ve aslında sosyalleşme üzerinden bireyselleşen bu dünyada kitlesel içeriği en azından algımızda bireysele indirgeyerek de bam başka bir öykünme yolu açtılar. biz tabi üniversitenin ilk yıllarından sonra fransızlara sardığımız, yeni dalga hastası olduğumuz ve godard'ın peşinden koşup, ''klasik anlatı kahrolsun, yaşasın yabancılaşma'' diye haykırdığımız için bir daha bu mecralara bulaşmadık.

uzun lafın kısası bu projeyi ne kadar yenilikçi bulsam da, özellikle sosyal medyanın gelişimiyle pararlel olarak geç geldiğini düşünsem de uzun vadede sinema sanatı için oldukça sakıncalı bir kapı araladığı kanaatindeyim.

not: dizinin bu bölümünü henüz izlemedim. tam manasıyla sindirip tecrübe ettikten sonra belki daha detaylı bir durum analizi yazabilirim.
bu ülkenin sermayesinin dışarı aktığı hiçbir şey için duyar kasmaya gerek yok. elin korelisinin cebine girecek para azalacak diye üzülecek halimiz yok.

kapitalist düzende olan taraflara değil, tüketicilere olur. o yüzden tek bir gerçek varsa o da (bkz: sinema izleyicisine haksızlık yapılması) veya (bkz: yapımcı yayıncıya, yayıncı tüketiciye, sonra herkes tüketiciye)

merak etmeyelim bunun sonunda olan ne mars gruba, ne yapımcılara olur, olan yine sinema severlere yani tüketiciye olur. 3 vakte kadar göreceğiz.
hala bilet satılıyor ve az önce bir satıcıyı bulup elindeki elli elli beş adet bilete baktık, hızlıca baktığımız için amorti vuran bir çeyrek aldık.

durduk yere helal paramızı harama çevirdik amk.
mısırın yanında vizyon filmi hediye ediyor. inceliğe bakar mısınız.
koca yürekli cinemaximus meridius decimus.

tanım: mısırcı.
bir sinema emekçisi olarak büyük saygı duyduğum, türk sinemasına ve sanatına yaptığı katkılardan dolayı yüceltilmesi gereken kişi.

çok mu para kazanıyor? daha da kazanır umarım. parti yalakalığı yapıp, sikimsonik projeler için şişirme bütçelerle devletin parasını alıp,aldığı paranın da 10 da 1 i ile film çekip kalanını cebine indiren, türk sinemasının hakkını yiyen yavşaklar gibi seyirciyle taşak geçmiyor. en azından deniyor, efekt deniyor, kurgu deniyor, teknik deniyor. siz dalyarakların "ulan elin amerikalısı ne filmler çekiyor" iç geçirmelerinizi en asgariye indirmek için elinden geleni yapıyor. setinde çalışan emekçilere de kral gibi bakıyor, çoğunu da filmlerinde verdiği ufak rollerle onore ediyor.
kendi yaptığınız mesleklerinize ne kattınız da kalkmış burda böyle bir cevheri yıkık psikolojilerinizin sahip olduğu sanal yorum hakkıyla yermeye çalışıyorsunuz, insan gerçekten hayret ediyor.
var olan ısıyı korumak, ısıyı arttırmaya çalışmaktan daha az maliyetlidir. ısı yalıtımı bu yüzden önemli.

petek falan ekonomik olmaz. ülkenin üstüne muşamba sereceğiz. sınırlardan da bantlarız bi güzel uçlarını. hem ısıyı içeride tutarız balkan, sibiryadan falan gelen olmaz kışın. hem sınır güvenliğini sağlarız.

bi kaç yerden de iğneyle deleriz, havasız da kalmayız.
tabi ya, ben de diyorum niye evde kaldım. bir erasmus yetmeyip iki erasmus yaparak kendi kendime kısmetimi kapattım. nasıl da aptalım. alnımda da iki adet erasmus yaptığıma dair damga var. haliyle beni gören karşı cinsler olduğu gibi kaçıyorlar. gitmeyenler bilmez, çoğunlukla alınan schengen vizesinin yanında bir adet de sevişme vizesi veriliyor. burada sevişemeyen kadınlar avrupa'da kendilerini portekiz, italyan, alman adamların koynuna atıyor. tek dertleri de o hani. zaten niye erasmus yapılır ki değil mi? bütün bir amaç avrupa ülkelerini gezerek çeşitli milletlerden adamların yataktaki performanslarını deneyimlemek. dolayısıyla da erasmusa gitmiş bir kızla evlenmek demek yataktan yatağa atlayan bir kızla evlenmek oluyor değil mi?

bu ironi dolu paragrafımı anlamayan okurlar söylediklerimin gerçek olduğunu, hakikaten de sevişme vizesi diye bir şey olduğunu zannedecek ya ben işte ona şaşırıyorum. sevgili türkiye'min bitmeyen temel sorunu da uğraşılmaktan bir türlü vazgeçilmeyen kadınlar değil mi? sevişir orospu dersiniz. sevişmez kezban dersiniz. gezer sürtük dersiniz. evde vakit geçirir evde kalmış dersiniz. erasmusa gider yine orospu dersiniz. daha da yetmez. erasmusa gitmiş bir kızla evlenmek diye özelleştirip bu olayı "gavatlık" diye tanımlarsınız. siz kimsiniz? siz erasmusa gidemeyip uzaktan bakınca bütün bir olayın sevişmek olduğunu zannedenler mi? ya da ulaşamadığı kadınlara mundar diyenler mi? ya da erasmusa gittiği gibi kadınları ve/ya erkekleri düzenler mi? siz hangi gruptasınız bilmiyorum; ama sizin o erasmusa gitmiş kız olarak etiketlediklerinizden biri olarak söyleyebilirim ki sizin hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok iyi niyetli insan tanıyıp, çok çeşitli yerlerde bulunup, mutlulukla hatırladığım anılar edindim. neyse ki dünyanın çeşitli yerlerinde sizin gibi olmayan kişilerle karşılaşmak mümkün.

tanım: tek başına ülke sınırlarının dışına çıkabilip, bir süre tanıdıklarından uzakta yaşayabilme yetisine sahip bir kadınla evlenmektir. bu yetinin kişiye öz güven ve sorumluluk kazandırması olasıdır. genellemek pek doğru olmasa da genellikle yabancı dil bilip kendini ifade edebilen, sosyalleşebilen, yeni yerler keşfetmeyi seven bir kadınla evlenmek olarak da tanımlanabilir.
sanat toplum için midir sanat sanat için midir sorusuna sanatın para için olduğunu haykıran kişidir.
mars grubun para kazanması için yapımcıları hiçe sayabileceğini, sanatın bir yetenek işi değil, pazarlama sonucu değer kazandığını ifade etmiştir. bu sayede en içi işi bile mısırın yanında pazarlayabileceğini sanmaktadır.

en kısa zamanda gereken cevabı gişede alır umarım.
5 lira, 10 lira, 20 lira otopark paraları adebayorun maaşına yetmemesinden kaynaklı olabilir. bence en az 50tl olmalı otopark ücreti, böylece arda turan falan daha rahat yaşayabilir.
dert etmesin, yıl içinde de yalnız olacağı uzun geceler, günler, haftalar, aylar olacaktır. alıştırsın kendini bu duruma. insan doğası gereği yalnızdır. kabullensin, direnmesin.
benim dünyayı kurtarmak, dünya barışını sağlamak ve daha güzel bir dünya meydana getirmek gibi bir misyonum var mesela. bir de fok balıkları. onları da korumak lazım. onun için buradayım.
düzenli rakı içen biri olarak yurt dışında tutmamasının en büyük sebebinin rakının basit ve niteliksiz bir içki olmasından kaynaklandığını rahatça söyleyebilirim.

babam, içilebilir etil alkolün satışı durdurulana dek rakıyı kendi yapıyordu: etil alkol, anason yağı, şeker, su. rakıyı yapması sanırım beş dakika falan sürüyordu ve yeni rakı'dan daha güzel bir rakı ortaya çıkıyordu. bu verdiğim örnek bile rakının ne kadar niteliksiz olduğunu kanıtlamaya yeter.

damıtılmış başka bir içki olan viskiyle kıyaslayayım: bir iskoç viskisinin üç seneden daha az fıçılarda bekleme ihtimali yok (kanunen yasak), 50 yılın üzerinde yaşlandırılmış viskiler bile var, günümüzde ulaşılabilir ve güzel tek maltlar 12 yıl civarında seyrediyor. yapımdaki emek ve ustalığa, viskinin yapıldığı coğrafyanın önemi gibi konular da cabası.

alkollü içeceklerin her türlüsüne ilgi duyan, mümkün olduğunca farklı türleri ya da aynı türlerin farklı yorumlarını deneyen biriyim. rakının da tekel'den sonra çıkan her türünü denedim, denemediğim yok (en çok mest rakıyı severdim damla sakızlı) buna karşın şundan eminim ki, eğer türk olmasaydım rakıyı ikinci kez denemezdim.
türk olmak neyi değiştiriyor? arkadaşlarla buluşulduğunda, dışarı çıkıldığına, yemek yeneceği zaman, mangala gidildiğinde insanların aklına rakı geliyor, çünkü aklımızın erdiği zamandan bu yana çevremizde-ailemizde rakı gördük. şimdi hala bu tür organizasyonlarda rakıyı keyifle içiyorum, ancak her türlü içkiyi evde içmeme karşın rakıyı evde içesim gelmiyor. nedeni "rakı muhabbet ister" tarzı iğrenç rakı edebiyatı değil, aslında rakıyı sevmiyor oluşum.

yine niteliksiz bir içki olan votkanın ise dünya çapında tutulma nedeni tadının olmaması. her türlü kokteyle baz olabildiği ve karıştığı bileşenlerin tatlarını bastırmadığı için votka popüler olabiliyor. aromalı versiyonları da cabası. ruslar dünyanın kalanı gibi meyve suları ya da enerji içecekleriyle karıştırmayıp içiyorlar çünkü onların da alıştığı kültür bu. rakı ise bu elastikiyetten uzak, hiçbir kokteyle dahil olamadığı gibi sek ya da su ile tüketimiyle insanları etkileyecek bir lezzete de sahip değil.

zaten hepsi bir yana, rakı pazarlanabilecek bir ürün olsaydı yunanistan bunu çoktan yapardı, onlar bile rakıya nazaran daha yumuşak içimli uzolarını kimseye içiremiyor.
tüm türkiye'yi silkiyorlar, milli piyango acilen yasaklanmalı, gerçekten tarafsız yapılana kadar.
garibanların hayallerini bile çaldılar varın gerisini siz düşünün.
vladimir putin'in haftanın her günü yapıp üzerine yüzdüğü aktivite. demek ki vladimir putin de boş adam. çünkü sivilceli, obez, günde 5 posta 31 çeken ekşi sözlük yazarı mühendis cankut öyle söyledi. teşekkürler kastamonulu cankut. iyi ki varsın.

edit: (bkz: #84957364) numaralı girdide bu sporu yapanların boş adam olduğu belirtilmiş. hemen bakıyoruz. girdi sahibinin 141 girdisinin 62'si (%44) ilişkilerle ilgili, 48'i (%34) anket başlıklarına cevap girdileri, 20'si ise (%14) ekşi sözlük denen sikindirik siteyle ilgili girdiler. adamın girdilerinin %92'si çöp konularla ilgili kısaca. kalkmış akıllı adam işi değil diyor. senden mi öğreneceğiz akıllı adam işini? hadi babacım hadi, türk kızı başlıklarına abanmaya devam. boş yapıp yormayın şu siteyi.