geçen yıl almanya'da en çok satan 3 araba modeli vw golf, mercedes c ve vw passat,
fransa'da reno clio, pejo 208 ve pejo 3008,
italya'da fiat panda, lancia ypsilon, fiat tipo ve fiat 500,
isveçin en çok satan 2 modeli volvo cx60 ve volvo v90,
ispanya'da seat leon ve seat ibiza,
romanya'da, evet iyi tahmin ettiniz dacia.
devam edelim;
dünyanın en büyük otomobil pazarının olduğu, her yıl en çok araç satılan ülke çin'de en çok satılan üç model trumpchi, baojun ve geely;
ikinci büyük pazar a.b,d'de chevrolet ve ford;
üçüncü sıradaki japonya'da toyota prius, nissan note, toyota aqua ve toyota chr; şunu da ekleyelim ki japon vatanseverliğinin ne olduğunu duymayan kardeşimiz kalmasın; 'geçen yıl japonya'da en çok satılan 30 modelin 30'u da japon üretimi!'
insanların sokaklarda alanen sıçtığı, 'kanalizasyon sistemi bile yok' deyip daşşak geçtiğimiz hindistanda bile en çok satan 4 modelin 4'ü de hint malı maruti...
2017'de 'dünyada' en çok satan 3 model ise japon toyota corolla, amerikan ford f ve alman volkswagen golf; sonra fransızlar geliyor.
dünyada en çok araba satan ülkelerden japonya, a.b,d, almanya ve fransa'da makam aracı sayısı 10.000'in altında.
peki dünya otomotiv sektörü lideri ülkelerde durum buyken bizde durum ne?
bizde makam aracı sayısı tam 125.000.
dünyada en çok mülteci barındıran, en çok insani yardım yapan, en çok antibiyotik kullanan ve kişi başı en çok çay içen ülke olduğumuz gibi bu konuda da dünyada açık ara birinciyiz!
(finlandiya cumhurbaşkanı sauli niinistö'nün türkiyeyi son ziyaretine thy'nin tarifeli uçağıyla geldiğini duyduğumuzda çevremde çok kişi takdir etmekten çok adamla 'ezik' diye dalga geçmişti. finlandiya'nın kişi başı milli geliri veya eğitim sistemi şudur, budur diye başınızı ağrıtmayacağım. ek bilgi isteyen bizzat atatürk'ün isteğiyle türkçeye çevrilip zamanında müfredata konulan şu kitabı okuyabilir veya en azından sağdaki yeşili tıklayıp ekşi sözlükten bilgi sahibi olabilir. (bkz:
beyaz zambaklar ülkesinde)
dünya lideri ülke türkiyemizde ne yazık ki hala otomobil üretemiyoruz.
üretemediğimiz gibi elalemin yaptığı otomobil markaları yüzünden birbirimize hakaret ediyor ve hatta boyun damarlarımuzı şişire şişire ana avrat küfrediyoruz. ekşi sözlükte bile entryler arasında biraz dolaşın, 'tok kapı golfçüler, mazdacılar, alfacılar, volvocular, japoncular, amerikancılar' filan diye gruplaşan kardeşlerin birbirlerini avanaklıkla, aptallıkla, enayilikle, kerizlikle, mallıkla, hıyarlıkla, dalyaraklıkla suçladığını ve sırf kendi bindiği arabaya binmiyor diye ağıza gelmeyecek hakaretler, küfürler ettiğini göreceksiniz.
aynı durum samsung ve ayfon telefon kullananlar arasında da oluyor ki, heryıl milyonlarcasını milyarlarca dolara ithal ettiğimiz bu iki markayı da tıpkı uğruna dövüşüp hırlaştığımız otomobiller gibi maalesef biz üretmiyoruz.
ne olduğu hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı yurtdışından ithal siyasi ideolojiler yüzünden yıllarca birbirimizi yediğimiz gibi, yurtdışından ithal araba ve telefon markaları yüzünden fanatikleşip birbirimizi yemeye devam ediyoruz.
(herkes aynı tip arabaya binip, aynı tip telefon kullansa ve dahi aynı renklerden hoşlanıp, aynı müzik türünü dinlese robotlardan ne farkımız kalacak, o başka bir konu başlığı)
istanbul veya ankara'da organize sanayi bölgelerine giderseniz 10-15 yaşında hurda halinde almanyadan getirilen matbaa-etiketleme-ambalaj makinelerinin burada tamir edilip türkiye'nin 81 vilayetine satıldığını göreceksiniz.
dış ticaret şirketlerini dolaşırsanız içten yanmalı pistonlu motoru filan geçtim plastik, levha, plaka, dişli, boru, fan, davlumbaz, vida ve hatta iğne, evet bildiğimiz iğneyi bile avrupa'dan, çin'den ithal ettiğimize şahit olacaksınız.
zarar ettiği iddiasıyla 2005'de seka kapatıldığı için ülkede kağıt bile üretemez haldeyiz.
keza, 2 sene önce afyon ve kütahya'da hayvanların yiyeceği samanın bile ithal edildiğine bizzat şahit oldum.
dün ülkenin en büyük süpermarket ağlarından birine gittim. ülkemizin en çok satan kuruyemiş markasının ürünlerinden birine el uzattım. eriğin üstünde sırbistan yazıyordu.
tezgahta satılan çay sri lanka, pirinç ve ceviz a.b.d'den gelmiş.
sebze, meyve reyonunda satılan elma şili'den, muz ekvatordan, sarımsak çin'den, bezelye rusya'dan, karpuz ve soğan iran'dan, havuç avustralya'dan;
balık reyonundaki somon norveç'ten.
alkol reyonunda adını ilk kez duyduğum alman, belçikalı bira markalar vardı.
abarttığımı düşünen en yakın süpermarkete gitsin ve dediğim ürünlere baksın.
ülkenin en garip gureba, en fakir fukara kesimi de en okumuş, en aydın entellektüel birikimi yüksek kesimi de mütemadiyen herşeyin en iyisini istiyor.
ülke olarak el arabasını bile üretemezken, herkes dünyanın en çok satan b ve c segment araba modellerine burun kıvırıp premium araçlara binmek istiyor.
ayfonun, samsungun en pahalı modelleriyle fotoğraf çekip, en güzel manzaralı otellerde kalıp, en güzel yemekleri yemek istiyor.
ayağına spor ayakkabının, götüne kotun en pahalısını, en kalitelisini giymek istiyor.
peki elimizde ne var?
ankastre mutfağını götüne sokacağımız, 10 yıl krediyle aldığımız 180 derece beton manzaralı bilmemkaçıncı kattaki yarım milyonluk apartman daireleri,
gecekonduların önünde 5 yıl krediyle alınmış kendi kendine park edebilen yeni kasa alman arabaları,
anasının babasının boğazından arttırıp kıt kanaat okuttuğu talebelerin elinde 48 ay krediyle alınmış yüz tanıyan, parmak iziyle açılan bilmem kaç bin liralık telefonlar, tabletler...
çalışmadan üretmeden, alnı bile terlemeden kredi çekip bitkoine, dövize parayı gömüp zengin olma sevdalısı, emlaktan voliyi vurma aşkıyla yanıp tutuşan ben, sen, o, biz, siz, hepimiz...
zengin olunca da en büyük hayalimiz ülkeyi kalkındırmak filan değil ha... bizim üretmediğimiz en pahalı arabalardan birine binip, gene bizim üretmediğimiz telefonla, tabletle instagrama fotoğraf/video yüklemek, gavur ellerini gezmek.
ne kadar sağda solda 'heryere beton diktiler' filan desek de paranın bi kısmını o da havuzlu, güvenlikli bir betona gömeceğiz tabi...
burada yazan bazı suser'ların siyasetçileri suçlayarak kendisini ve halkı konunun dışında tuttuğunu esefle görüyorum,
siyasetçi dediğimiz kişiler halkın, milletin, seçmenin ta kendisidir değerli kardeşlerim.
bir milletin çoğunluğunu oluşturan güruhun yansımasını sosyal ve siyasal anlamda siyasetçilerin bizzat kendisinde görürüz.
bir ülkede siyasetçi eğer son model makam aracına biniyorsa, bilin ki siyasi görüşü farketmeksizin seçmenin çoğunluğu oraya geldiğinde aynı araca ve hatta daha iyisine bineceğin içindir.
siyasetçi kendi gibi düşünmeyenleri adam yerine koymayıp dalga geçiyorsa, bilin ki seçmenin çoğu o makama geldiğinde kendine zıt görüşlüleri adam yerine koymayıp dalga geçeceği içindir.
istisnasız bütün ülkelerde seçmen kendisine en çok benzettiği, yerinde olmak istediği, kendisiyle özdeşleştirebildiği tip adaylara oy verir.
herhangi bir ülkenin tepesindeki siyasetçilerinin yaşayış tarzına ve hitabetine bakarak o ülkede çoğunluğun fikrini, zikrini, eğitim durumunu, hayata bakışını ve dahi hayallerini öğrenebilirsiniz.
seçmen siyasetçiler istediği için öyle davranmaz, bilakis seçmen öyle istediği için siyasetçiler böyle davranır.
dolayısıyla bir veya birkaç kişiyi suçlayarak gelişen olaylar karşısında çıkarım yapmak pek de mantıklı değildir.
benim aklım erdiğinden beri babamdan duyduğum bir laf vardır;
'... peki sen bunu hak ettin mi?'
yıllarca babama hak, hukuk diye bir şey kalmadığını, hakkın da hukukun da seneler önce ortadan kalktığını söyledim. çalışma hayatında hak, hukuk diye bir şey olmadığını çünkü hayatı boyunca çalışan milyonlarca işçinin, emekçinin hayatında bir kere olsun yüzünün gülmediğini anlattım. hak etmek diye bişey olsa burnu sürtülen çalışanların eninde sonunda feraha, refaha kavuşacağını; ancak ve ancak teknoloji sayesinde ileride insanların çalışmadan, yorulmadan beyler gibi sultanlar gibi yaşayacağını iddia ettim.
o ise bana hep mağrur mağrur gülümseyip aynı kelamı etti;
'peki sen bunu hak ettin mi, ben bunu hak ettim mi, insanoğlu bunu hak etti mi?'
'biz başımıza gelen bütün bu olanları hak ettik mi, etmedik mi, yoksa daha bile fazlasını mı hakettik?'
bilmiyorum.
'bu gelen ekomomik kriz veya adı her neyse ne kadar sürer?'
onu da bilmiyorum.
ama bir şey biliyorum;
yetkililer eğer çok acil önlemler almaz ise, önümüzdeki yıl çok zor geçecek.
nedir bu önlemler derseniz, daha önce de yazdım;
iç ve dış siyasette duygusal ve hayalci değil akılcı ve pragmatik davranmak,
beton değil üretim ekonomisine yönelmek,
kalifiye olmayan eğitimsiz, kimliksiz (gerçekten çoğunun suriye kimliği bile yok) suriyeli göçmenleri bir an önce güvenlikle ülkelerine geri döndürmek,
ülkesinden ümidini yitirmiş gençlere karşı hoşgörülü olup genç girişimcilere teşvik vermek,
turizm ve tekstil başta üretim teşvikleri ile vergi indirimi sağlamak,
çocuklarımıza 2018 yılına uygun bir eğitim verip, daha fazla teknik ve fen lisesi açmak
ve en önemlisi yandaşçılığı acilen bırakıp liyakat sahiplerini göreve getirmek!
bunlar ilk aklıma gelenler.
15-20 sene içerisinde dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girebilecek bir genç nüfus potansiyelimiz ve coğrafik konumumuz var. bunu mutlaka değerlendirmeliyiz.
aksi takdirde seksenlerde ve doksanlardaki gibi yıllık % 60-70 faiz ve enflasyona geri döner,
2018 gibi 2019-2020-2021 krizleri başlığı altında 'körler sağırlar birbirini ağırlar' tarzı yazıp okumaya;
elalemin evladı haftalık çalışma saatlerini 20 saate düşürüp, nano teknolojiyi tartışıp 4. endüstri devrimini gerçekleştirirken biz hiçbir sike derman olmayan boş tartışmalarla birbirimizi yemeye devam ederiz.