Sık geçen başlıklar
zamanın birinde bir arkadaşla newcastle'dayız, trenle tynemouth'a gidip deniz kenarında turlayacağız. istasyondan otomattan biletimizi aldık, 3 pound muydu ne, hatırlamıyorum, arkamızı dönüp iki adım attık, şişman bir ingiliz polisi karşımıza dikildi. neticede türkiye'de büyümüşüz, polis görünce elimiz ayağımız birbirine dolandı, adama öylece korkuyla bakıyoruz. ingilizcenin neredeyse yazıldığı gibi okunduğu meşhur newcastle aksanıyla "siz bu biletleri almak için kaç pound attınız makineye?" diye sordu. biz kekeleyerek "6 pound. ne oldu ki?" dedik. meğer o gün çarşamba, halk günü imiş, kişi başı 1.5 pound ödemeliymişiz. "ee, aldık zaten biletleri, ne yapabiliriz ki?" dedik. "burada bekleyin" dedi, çekti gitti, sonra elinde bir anahtar olan bir adamla birlikte geldi, şaşkın bakışlarımız arasında makineyi açıp bizim fazla paramızı ödediler, biletlerimizi değiştirdiler, iyi yolculuklar dilediler ve gittiler. bu da böyle bir şokumdur.
zamanı değil ama bilinsin, telekom'un varlıklarının arap zenginleri tarafından hortumlanmasının ve borçlarının bize yıkılmasının baş aktörlerinden birisidir, o kadar sever memleketini.
herkes burada kendi deneyimini yazmış, ben de geri kalmamayım: bilirkişilik için gittiğimiz abhaz köyünde keşfi bitirip dönerken gidemeyelim diye arabamızın önüne traktör çekmişlerdi. neymiş, kimse "ben abhaz köyüne gittim ama bana yemek yedirmediler" diyemezmiş. bütün isveç kurban olsun lan size...
biliyorsunuz, bu sıralamayı odtü yapıyor. bir kaç sene önceye kadar hep odtü birinci çıkıyordu. sonra kendilerine torpil geçiyorlar demesinler diye ikinci olmaya başladılar işte. dünyanın en iyi 400 üniversitesi arasında üniversitemiz yok, kendi aramızda kayıkçı dövüşü yapıyoruz işte. bomboş işler.
"gata'mıza ne olmuş" diye sayıklayan arkadaşlar var, valla yedik onu biz. öyle bir yer yok artık, gitti, bildiğiniz yok. adı "gülhane eğitim ve araştırma hastanesi". sağlık bakanlığına bağlı onlarca hastaneden biri sadece, hiçbir farkı yok. haliyle adını artık sokaktaki çoluk çocuğun bile bildiği tarikatın yuvası olmuş. merak eden diğer başhekim yardımcılarına da bir göz atabilir. bütün hastane yönetiminin (başhekim yardımcısı kadın doktorlar dahil) bu arkadaş ile aynı fikirde olduğuna da kalıbımı basabilirim.
pekala olabilir. olmaması için bir sürü bahane var, ama bir o kadar da olması için neden var, neden olmasın? ancak bu başlıkta "biz suriyeliler gibi değiliz, kaçmayız, vatanımızı kanımızın son damlasına kadar savunuruz, mustafa kemal'in askerleriyiz, şöyle yaparız, böyle yaparız, türkler öyledir, böyledir vs.vs." yazan arkadaşların iç savaş konseptini hiç anlamadıklarnı düşünüyorum. yahu beyler, iç savaş amerika'ya, rusya'ya, yunanistan'a, israil'e, ya da herhangi bir işgalci güce karşı verilen bir savaş değil, o başka bir şey. iç savaş, alevi komşuna, iki sokak ötendeki kürt tanıdığına, devrimci amca oğluna ya da izmirli laik teyze kızına karşı verdiğin bir savaş, alabildiğine vahşi ve kirli, kimsenin masum kalamayacağı, rezil bir olay, ve inan, belki o gün geldiğinde, bir taraftan olmak ve komşunu, yakınını öldürmek zorunda kalmak yerine kaçmak en doğrusu olacaktır, öyle kahramanlık filan sökmez.

neden olabileceğini de söyleyeyim, otoriter yönetimler sıkıştıklarında, halk desteğini kaybetmeye başladıklarında kitlesini yeniden arkasına almak için savaş çıkarırlar. bu savaş çoğunlukla dışarıdaki (sanal ya da gerçek) bir tehdide karşı açılır, afrin, pyd filan gayet iş görür. ancak buna cesaret edemediklerinde iktidarı kaybetmemek için iç savaş çıkarmaktan geri durmayacaklardır. nitekim bizde de, uzun boylu bir vatandaşın "iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz" dediği rivayeti mevcuttur. o yüzden çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin, size de çıkabilir.
iflah olmaz bir rus sempatizanı olarak derim ki, böyle şeylere hemen atlamamak lazım. dugin namlı arkadaş zaten bu tür şeyler söyleyip duruyor, ayrı mesele de, olan olay şu: idlip konusunda rusya ile türkiye arasında bir anlaşmazlık var. rusya türkiye'nin idlip olayını "bir şekilde" halletmesini istiyor, yani orası suriye'ye teslim edilecek, ya çok kanlı olacak, bunu kimse istemiyor, ya da bir şekilde anlaşılacak, bu iş de türkiye'ye havale edildi. türkiye ne yaptı? orayı elinde tutan cihatçılarla anlaştı, gidip afrin için iki üç noktada konuşlandı, o kadar. kısaca "bizim derdimiz cihatçılarla değil, kürtlerle" mesajını çaktı. rusya da yapılacak suriye halkları kongresi'ne pyd'yi davet ederek karşılık verdi. bizimkiler (ve iran) bu kez "olmaz öyle şey" diyerek toplantıyı erteletti. şimdi de rusya "bakın, 15 temmuz'da sizi biz kurtardık, unutmayın" diyor, "madem ihaleyi aldınız, görevinizi yapın" diyor, "öyle kendi kendinize köylü kurnazlıkları yapmayın, yemiyoruz" diyor, "dötünüz başınız ayrı oynamasın" diyor. bir de tabii, son paragraf mühim, kürtlere ilişkin yeni bir stratejisi var sanki rusların, bunun yolunu yapıyorlar.