Sık geçen başlıklar
dağın başında askerlik yaparken, her salı ve cuma akşamı askerleri kamyonun kasasına bindirerek hamama götürürlerdi. çünkü görevli olduğumuz yerde duş yoktu. hamam tugay içindeydi.

bense akşamları kaldığım yere döndüğüm ve orada duş imkanı olduğu için şanslıydım.

neyse gel zaman git zaman bu kamyonla giden askerler yine kamyonla döndüklerinde suratlar, yanaklar al al olurlardı. bayağı bi neşe içinde got gel yaparlardı.

biraz zaman geçince askerleri götürme işinde araç komutanı ben olmaya başladım.

gidiyorduk, onlar iniyordu, ben dolanıyordum etrafta, sigara falan içiyordum. bir saat sonra da çıkıyorlardı. kamyonla dönüyorduk.

zaman ilerleyip, sevilen bir yedek subay olmaya başlayınca, askerlerden biri ilk defa "komutanım siz de gelsenize" dedi. nereye dedim, hamama dedi.
içimden bi güldüm yok yok sağ ol dedim. benim mis gibi duşum var la. hamam da neymiş dedim içimden.

sonra samimiyet arttıkça ve bölüğe alıştıkça bir gün ısrarlara dayanamayarak girdim ben hamama.

aman allahım! içeride resmen bir curcuna var. beni yatırdılar göbek taşına. kollarımı iki kişi, bacaklarımı iki kişi ovuyor, tellak olan askerler var. masaj yapan askerler var. kafamı bile ovuyorlar. biri durmadan kaynar su döküyor, diğeri adamı yakacan yakacaaan diye bağırıyor.

yeminle roma imparatoru gibi hamamda göbek taşında yatıyorum. bir üzümüm eksik, onu da istesem bulurlar eminim.

o günden sonra her salı ve cuma araç komutanı ben oldum. askerlerin hamam gününün haftada 3 güne çıkartılmasını talep ettim. kendi duşakabinime ise köpek çektim.

benim en büyük lükslerimden biri bu idi.
fi tarihinde, üniversitede erkek öğrenci yurdunda kalıyordum. iki bloklu yurtta 6 kişilik odalarda kalıyorduk. herkes paspal paspal takılırdı. pis olan çok pisti. temiz olanlar ise mümkün mertebe dikkat ederlerdi işte kendilerine yataklarına filan. sararmış nevresimler, kendinden geçmiş yastık kılıfları, yırtık pırtık terlikler, delik çoraplar, babasının pijaması gibi pijamalarla, yırtık pırtık tişörtlerle kantine inenler, duşun yolunu unutanlar, kesif ter kokuları, saç sakalı zıvanadan çıkan kişiler falan filan.

ikinci senemin sonunda dediler ki, kız yurdu kapanıyormuş, binasında bir problem mi ne varmış.

bizim iki bloktan biri kızlara ayrıldı. bizim odalar 8 kişilik yapıldı. kantin ve bahçe, sundurma, spor sahaları ise ortak olacaktı.

ve kızlar üçüncü seneye başlarken geldi.

sonrası mı,

ilk paragrafta yazdığım her şey ama her şey, sanki bir sihirli değnek değmiş gibi gitti. yerine, gece yatana kadar operaya, sinemaya, tiyatroya, nişana, düğüne gider gibi giyinen, parfüm kokularından geçilmeyen, sanki yurt berberi varmış gibi birbirini tıraş eden, saç sakal dizaynında çığır açan, nevresimlerini evden getiren, her gün nevresim değiştiren, eskiden olsa terkik giymeye erinenlerin ayakkabısını boyamaya başlayan, anasının köyden yolladığı nevaleyi diğer öğrencilere satıp, briyantine yatıran, kantine gitmek için bir saat öncesinden uyanan, bildiğin şu tvlerdeki evlendirme programlarındaki erkek ortamı gibi bir erkek yurdu geldi.

bu da böyle bir anımdır.
kaçırmadık allahtan.

memlekette kalıp, kaçıran arkadaşlarıma da bi bakayım dedim. neler kaçırmışlar neler.

mesela boş vakitlerinde ki bu oldukça fazla,

deniz ayaklarının dibindedir, izlerler, girerler,
canları isterlerse kayık ile balığa giderler,
1975 model dandik 4 çeker araçla off road yaparlar,
dere, tepe, yayla, dağ, bayır yürürler,
haftada bir mangal muhabbeti yaparlar,
evleri bahçelidir, evler arası uzak, insanlar yakındır,
bayramları o eski bayramlar gibi kutlarlar,
herkes herkesi tanır, bir şekilde işleri yürür,
herhangi idari veya kamusal bir işte tıkanmazlar,
sıra beklemezler, otopark aramazlar,
senede bir istanbul'a gelip, benden çok gezerler,
biletlerini o zamana denk getirip, ilgilerini çeken şeylere katılırlar,
izin için bir tarih belirlemezler, bunun için bir yıl önceden plan yapmazlar,
temiz hava, bol güneş, az gürültü ve en değerlisi
istedikleri an kaosa girip çıkabilme tercihlerinin olması gibi ufak tefek detaylara sahiplerdir.

en önemlisi birbirlerini bunları yapmak için itelerler ve zevkin dibine vururlar.

yani benim kaçırmadığım ama yakalamak için de servet harcamam gereken hayatı, bunlar bedavadan biraz pahalı yaşarlar.

ben bunların çoğunu yapmayı bırak planlayamam bile.
baştan söyleyeyim yaptığı yanlış değildir. herkesin hesabı kendine.

bana garip gelen, durumun bu hale gelmiş olması ve toleransların sıfırlanması durumunu gözlememdir.

sabah kahvaltı yapmak için fırından ekmek almış dönüyorken, börekçinin önünden geçerken aklıma su böreği düştü.

börekçiye girip (baya kalabalık ve semtin gözdesi) bir dilim su böreği istedim. dikdörtgen tepsideki dilimlenmiş börekten büyükçe bir dilimi tartıya koydu ve dedi ki;

börekçi; abi 51.5 lira.
ben; kardeş 50 vereyim mi? bozuk taşımayayım.
börekçi; abi 50 kurtarsa dükkan senin.
ben; çatal, peçete de istemiyorum eve gidicem.
börekçi; abi vallaha kurtarmaz.
ben; 50 liralık olsun o zaman.
börekçi; tamam abi.

sonrasında, yemin ediyorum kuşa atsan yemeyecek bir parçayı aldı ve tepsiye geri koydu. koyduğu parça muhtemelen tepsi bittiğinde bulaşıkhaneye giderken üstünde kalan parçalardan biri olur. o derece küçük.

tepside 18 ya da 20 dilim börek var. hemen hemen hepsi aynı ebatta. 20 dilim desek, 50 liradan 1000 tl.

yine de diyorum. esnaf haklıdır. bana garip gelen tavır, davranış, tolerans ve esnafçılığın geldiği nokta.

muhtmelen artık esnaf lokantalarında, pilavın üstünü de kuru fasülye ile ıslatmıyorlardır ya da ekstra yazıyorlardır.
hırs, tırmanmak için başkalarının sırtına basmayı gerektirebilir ve bunu yaparken de beis görmez insan.

azim, insanın kendi kendine, tırnaklarıyla tırmanmasıdır. onda da bazen, kendi kendine aldığın yara bereleri hissetmez hale gelebilir insan.
çünkü hayat dediğin şey bu kadar kolay heba edeceğin zamanlardan oluşmuyor.

hem kötülük görmüşsün bir zaman kaybetmişsin buna rağmen bir de intikam almak için ekstra zaman ayıracaksın.

gereksiz değerli zamanı boşa harcamaktır kanımca.
benim bu. yapım böyle. herhangi bir psikolojik tespit kasacak değilim. kimseyle kötü değilim. kimseyle aram da bozuk değil.

boş muhabbete gelemiyorum.

enteresan şekilde beni arayıp sorarlar mesela.

sanırım nedeni görüşülen akraba sayısının minimum sayıda olması ve iş için başka bir şehirde yaşadığın için geçmişinden uzakta olmak.

ömrümde hiç toplu mesaj da yollamadım mesela.

aslında kalabalık ortamları severim. ama istediğim zaman girip , istediğim zaman da o kalabalıktan çıkıp yalnız kalabilmeliyim.