Sık geçen başlıklar

askerde sahip olunan en büyük lüks 9

ekşi'de gör
bundan yıllar önceydi. iskenderun deniz er eğitim alayında kısa dönem askerlik yapıyordum.

hava her gün 40 derecelerde. duş imkanı sadece haftada bir gün ve o da sadece 5 dakika. 3 gün boyunca leş gibi yatağa girmeye başlayınca bir çözüm bulmaya çalıştım.

koğuşumuz eksi kottaydı ve üst ranzadan toprak zemine pencere açılıyordu. ranzaya uzanmış hayallere tam dalmıştım ki dışardan çim sulayan fıskiyelerinin sesini duydum. bir anda zihnim berraklaştı ve ben bundan faydalanmalıyım fikri uyandı. saat gecenin 2'si. herkes uyumuş, etraftan el ayak çekilmişti.

açık olan pencereden usulca dışarı süzüldüm. etrafta sağlı sollu devriye atan askerlerden başka kimse yoktu. bir ağacın arkasına gizlenip devriyelerin gitmesini bekledim.

devriyeler gittikten sonra yavaşça süzülerek fıskiyelere su taşıyan sulama hortumlarına ulaştım. etrafta bulduğum bir taş parçasına sürte sürte 1 metre kadar boruyu kesmeyi başardım.

eşofmanımın lastik kısmına gelecek şekilde belime dolayarak koğuşa girdim. hemen yatağımın altına boruyu sakladım. ertesi geceyi iple çekiyordum artık.

neyse ki yorucu bir günün sonunda yine gece oldu. el ayak çekilince ve herkes uykuya dalınca hafifçe hortumun ucundan tutarak yatakla ranza arasından çıkarmayı başardım. hortumu belime dolayarak tuvaletin yolunu tuttum. bir ucunu taharet musluğuna, bir ucunu da tırnak makasıyla arkasını deldiğim pet şişeye bağladım. ilkel duşum hazırdı. artık zor şartlarda duş alabilirdim.

yaklaşık 1 aylık askerliğim boyunca her gece bu yöntemle duş aldım. askerde sahip olduğum en büyük lüks buydu sanırım.
sanırım türkiye'de en rahat askerlik yapmış insanlardan biriyim.

günlerden bir gün ankara'da bir nisan akşamı. hafif bir bahar meltemi eşliğinde bir asker, yıldızları izleyerek bruschettasını afiyetle yedi ve beyaz şarabını keyifle yudumladı…

bazı spor dallarında lisanslı ve kentli olduğum için beni spor salonu sorumlusu yapmışlardı. tek görevim öğlen 12'de yarım saat boyunca spor tesisini açık tutmaktı. kısa dönem askerlik yapmıştım.

tesisten 4 kadar komutan yararlanıyordu ve nadiren geliyorlardı. bunun dışında tüm gün kapalı bir spor salonunda oturdum. benim askerliğim böyle geçti. salonda sauna, duş, kaliteli bir ekipman bütünü vardı. istediğim zaman saunaya girdim, yıkandım, tüm dünya kanallarını izlediğim tvye baka baka spor minderlerinde yatıp uyudum.

salonun dışındaki bahçe ile uğraştım, zaman geçirdim. onlarca kitap okudum. nöbet sorumluluğum da gece 2 saat kamera gözlemiydi, yani yine oturarak 2 saat ekrana baktım.

tesisin görünmeyen arka bahçesine, çok güzel organik tohumlar ektim ve kendime bruschetta yapacak malzemeleri yetiştirdim. gerekli malzemeleri birliğin hemen karşısındaki tekelden getirttim. kimsenin bilmediği küçük bir gazlı kamp ocağım ve tavam da vardı.

o gün sporumu yaptım, saunada gevşedim, duşumu aldım. ardından bruschetta'mı hazırladım, şarabımı açtım ve yıldızları izleye izleye keyifle yiyip içtim. iyi terliklerimi çalmışlardı, ayaklarımda da on liralık terlik. bir anlık zihnimde arno nehri'nin kıyısındaydım. ayağımda asker terliği ile. askerliğimin de tam ortasıydı. gülümseyerek hafızama yazmıştım.
kısıtlı imkanların içinde kahvedir, içkidir, duştur, bir sürü başka şey sayılabilir; bunlar önemli de lüksler. ama bana denk gelen, özellikle ikinci yarısında, bambaşka bir mevzuydu. gidenler bilirler, tsk'da er ve erbaşın değeri bahçedeki köpeklerden, heladaki sabunluklardan, nizamiyedeki ağaçtan falan birkaç seviye aşağıdadır. mehmetçik kıymetsizdir demiyorum, celal yapmayın :d ama gördüğü muamele bu bahsi geçen mehmetçik kıymetinin çok ötesindedir.

işte ben onbaşı rütbemle biraz tşşak basmıştım. elbette hiyerarşide değişen bir şey yoktu ama birlikteki diğer rütbelilerin de çoğu benim yaptığım işleri bildiklerinden severlerdi beni, güvenirlerdi. zaten sürekli tabur ve tugay yazıhanelerinde rütbelilerle bir şeyler yapan, mahkeme, maaş dosyaları hazırlayan, müptezellerle uğraşan, sabah 7 gece 11 çalışıp üstüne kendine nöbet yazan saykedelik bi yazıcıydım ben :d hatta iki alt dönemleri 7-9'a gönderip benim badiyle kendime 1-3 yazdığım gün bizim devre iyice celallenecek gibi olmuştu da yaş, ıvır zıvır derken saygılarından bir şey demediler, deli bu adam diye tşşağa vurdular. denetlemeye gelen komutanlar falan birbirlerine beni gösteriyordu işleri bu yapıyor diye. bakmayın olm, oralarda acayip önemli şeyler bunlar. şubeleri falan arayıp "benim askerim" diye giriyordum telefonda, karşıdaki de rütbeli, onbaşı olduğumu bilse belamı sker :d

çıkarken çok acayip olmuştu ama. sertliğiyle bilinen, lojistik yönetimden tanıdğım bir komutan vardı, kıdemli başçavuş, "senin gibisi gelir mi acaba bir daha." demişti, ne gtüm kalkmıştı.

şeyi hiç unutmayacağım galiba; malum akıllı telefon yassah. bir akşam yazıhane kapısını kilitleyip çalışmaya başladım. taslak kara kalem maaş hazırlıkları yapıyorum. telefon şarjda, inceden bi ludovico çalıyor, bir yandan sigara içiyorum :d sayko bi astsubay vardı birlikte, o gece nöbetçiydi. kapıyı tıklattı biri, boş bulundum, gittim açtım. mala bağlamışım işlerden zaten. bi girdi içeri, telefon şarjda, müzik çalıyor, içerisi sigara dumanı... aha dedim kökünden yedik... baktı, napıyon lan bu saatte dedi. dedim maaşları hazırlıyorum komutanım. şimdiden mi dedi, dedim anca yetişiyor. telefonu görmemiş gibi yaptı, klasik müzik eşliğinde çıktı gitti.
dağın başında askerlik yaparken, her salı ve cuma akşamı askerleri kamyonun kasasına bindirerek hamama götürürlerdi. çünkü görevli olduğumuz yerde duş yoktu. hamam tugay içindeydi.

bense akşamları kaldığım yere döndüğüm ve orada duş imkanı olduğu için şanslıydım.

neyse gel zaman git zaman bu kamyonla giden askerler yine kamyonla döndüklerinde suratlar, yanaklar al al olurlardı. bayağı bi neşe içinde got gel yaparlardı.

biraz zaman geçince askerleri götürme işinde araç komutanı ben olmaya başladım.

gidiyorduk, onlar iniyordu, ben dolanıyordum etrafta, sigara falan içiyordum. bir saat sonra da çıkıyorlardı. kamyonla dönüyorduk.

zaman ilerleyip, sevilen bir yedek subay olmaya başlayınca, askerlerden biri ilk defa "komutanım siz de gelsenize" dedi. nereye dedim, hamama dedi.
içimden bi güldüm yok yok sağ ol dedim. benim mis gibi duşum var la. hamam da neymiş dedim içimden.

sonra samimiyet arttıkça ve bölüğe alıştıkça bir gün ısrarlara dayanamayarak girdim ben hamama.

aman allahım! içeride resmen bir curcuna var. beni yatırdılar göbek taşına. kollarımı iki kişi, bacaklarımı iki kişi ovuyor, tellak olan askerler var. masaj yapan askerler var. kafamı bile ovuyorlar. biri durmadan kaynar su döküyor, diğeri adamı yakacan yakacaaan diye bağırıyor.

yeminle roma imparatoru gibi hamamda göbek taşında yatıyorum. bir üzümüm eksik, onu da istesem bulurlar eminim.

o günden sonra her salı ve cuma araç komutanı ben oldum. askerlerin hamam gününün haftada 3 güne çıkartılmasını talep ettim. kendi duşakabinime ise köpek çektim.

benim en büyük lükslerimden biri bu idi.
1 metre kar üstünde - 25 derecede gece 2'de en yakın yapay ışık kaynağından kmlerce uzakta yatıp milyonlarca yıldıza bakarak ot içmek. hala normal hayatımda bile bu seviyeye gelemedim.
bayağı zor bir askerlik geçirdim. lefkoşa kıbrıs'ta yaptım bilen bilir kırmızı bölge. sürekli tatbikat vs. top atış talimleri, arazide çadırda kalma, dağda nöbetler, sağlam disiplinli komutanlar, düzenli idman, uçak savar atışları vb. tüm tatbikatlara katıldım. land rover ehliyeti aldım. bir uçaksavarı 30 saniyede söküp takabilecek kadar her allahın günü çıkardım ve atış talimlerine de gittim. çamurda bir yerime uçaksavarı kurarken bir demir girmiş ama gece koğuşta fark ettim kanamış bir sürü yara bere olmuş kan toplamış. revire gitsen hiçbir şey yapmaz neden geldin der... neyse vatani görevimi severek yaptım ama gerçekten çok zorluydu. hatta alay komutanına amerikan bir komutanın askeri makalesini bile çevirdim lan bak düşündüm de iliğimi kemiğimi kullanmışlar lol. feda olsun vatanıma... devrecilik desen var, catering yok asker kendi yemeğini yapıyor ve taşıyor, her şey eski düzen, yataklar belki 15 yıllık... saymakla bitmez... gidenler hak verecektir. şimdi nasıl bilmem ...

bir de gelecek kaygım var tabii. mezun olmuşum, dönünce ne yapacağımın stresi kafamda... neyse en sonunda kendimi bilgisayar kullanmaktan ve ekonomiden anlıyorum diye ve daha önce bir kaç muhasebe programı kullanıyorum diye sonunda merkez kantin görev seçmelerinde masa başı bir işe attım. son 2-3 ay daha düzenli ama yoğun, bu sefer de stresli bir işte çalıştım. her allahın günü birileri bir şey çalıyordu marketten, komutan ağzımıza sıçıyordu. bilen bilir kıbrıs'ta sivillere de çalışıyor bu kantinler ve aşırı yoğun olurlar ucuz olmaları nedeniyle. neyse...

gelelim gönül işlerine. sevgilim de var. askerden hemen önce tanışmışız. daha birbirimizi tam tanıyamadan askere gitmişim. ama biliyorum. bu kız o kız yani. bazı şeyleri bilirsin... güzel mi güzel, huysuz mu huysuz bir ponçik. bazen 1 hafta görüşemiyorduk. dağda kalıyorduk telefon alamıyorduk yanımıza ki zaten yasaktı. günde bir konuşabilsem büyük olaydı. daha birbirimizi tam tanımadan askere gitmem ayrı bir zorluk. ve problem. psikolojim bozuk her gün bir sürü şey yaşanıyor falan. e bunları bilemez de... bazen anlatıyorum dinliyor üzülüyor ben de bazı şeyleri anlatmıyorum artık. görüşebilecek bir başka yöntem de yok zaten. hal böyle olunca artık yeni görevde bir ofiste bilgisayarım vardı ve sevgilim ile tuşlu telefondan sabaha kadar konuşabiliyordum. arada mesajlaşabiliyordum. inanın o kadar büyük lükstüki bu o zamanlar. akşamları da küçük bir teras vardı merkez komutanlığı koğuşunda. orada gökyüzünü izlerken çaktırmadan konuşurduk. saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdım. onca zorluğa rağmen uykusuz güne başlamak hiç koymazdı. hayaller kurar, tüm yaşadığım zorlukları unuturdum sayesinde. ya da bir saçma şey bulur sabaha kadar kavga ederdik de, ben de askerliği unuturdum yine sayesinde... her gün kavuşmanın hayalini kurardık. soğuk gecelerim ısınırdı.

yıllar önceydi... dün gibi..

terhise 3 gün var...

ve ne mi oldu...

bir gece birden bazı arkadaşlar koğuşta telaşla bir şeyler söylüyor kalktılar... herkes uyandı bir tedirginlik var... derken öğrendik ki türkiyede 15 temmuz darbe girişimi var. herkes tutuştu. ne olacak, buraya yansır mı falan... ulan ülkeden uzak olmak da berbat. ne oluyor orada... uçaklar uçuyormuş tanklar çıkmış piyasaya, ailem, sevgilim. tanıdıklarım iyi mi? lan bı saniye ... ben de askerim... hasiktir. ya komutan bize de emir verirse bilmediğimiz bir şey için. bu işler böyle dedim telefona sarıldım. koşarak yastık altından aldım. her kafadan bir ses çıkıyor koğuş ayaklandı. hemen aradım sevgilimi ağlıyordu ya da ağlamış, belli. merak etme bizde bir hareket yok dedim. der demez komutan merdiveni çıktı ve beni elimde telefonla gördü. aha dedim şimdi sıçtık ya darbeci falan ise ya da beni öyle sanarsa.... neler düşünüyorum. herkes ailesini bir daha görecek mi şimdi ne olacak diye bakarken komutan sağolsun bana kızmadan kesinlikle bu gece bir daha görmeyrceğim dedi, duymuş olacak yakınlarıyla konuşan korkan bir çok er var... helal olsun o adam gibi adama. beni o an anında alıp sorguya çekebilirdi... tabi ben hemen emredersiniz çekip koğuşa koşar adım. girdi koğuşa, 100 başıydı genç bir komutan. arkadaşlar kimse dış dünyayla iletişim kurmasın bu bizim bilgimiz dışındadır herhangi bir hareket yok kıbrısta lütfen metanet gösterin ve ikinci bir emre kadar herkes lütfen kimseyi aramasın ve asla ve asla koğuştan çıkmasin ve gürültü yapmasın dedi. derken 15-20 dk içinde yerleşkeye bir kaç komutan geldi tirstik biz bir emir gelirse kıbrıs'ta da diye... sanırım toplantı yaptılar. çok şükür kıbrısta hiçbir şey olmadan atlattık. ülkem de bu bataktan kurtuldu. ama o askerleri ben o gün anladım... komutan bize haydi dışarı çıkın dese dünyadan tamamen bir haberiz. darbe olduğunu duymasak hatta duysak bile kimin tarafinda oldugumuzu bilmeden emirlere itaat ederiz. türk askeriyiz eriz, profesyonel de değiliz. ama halka silah sık dese iş değişirdi... o zaman işin rengini anlardım diye düşünüyorum. ama askerde bunu anlayamayacak kadar saf ve hatta temiz köy çocuğu,cahil, psikopat ne ararsan var. neyse bu başka bir zamanın konusu...

bize ne oldu... kalkışma. bastırıldı dediler. askerlik de uzayabilirdi. seferberlik her şey olabilir diye kendimizi hazırlamıştık.

şükür.
kavuştuk...

hem de sonsuza kadar... sonra o ponçik karım oldu. iyi ki de oldu... iyi ki o zor gecelerde yanımda oldu... ben de iyi ki uykusuz kaldım ve her fırsatta onunlaydım hayatımın en zor dönemlerinden birinde... işte benim de en büyük lüksüm buydu. sağ salim kurtulup sevdiğimle tüm askerlik boyunca görüşebildiğim nadir anlar ve 15 temmuzdan sıkıntı olmadan kurtulup kavuşabilmek...

herkese nasip diyorum. tekrar tekrar şükrediyorum...

sevgiler...
kuzey ırakta olduğumuz için türk operatörlerini kullanıp arama yapamıyorduk, ailemizi aramak için fastlink diye buradaki vınn şeklinde modem kullanıyorduk, rütbeliler de mecbur olduğumuz için akıllı telefon kullanmamıza bir şey demiyorlardı.

yanımdan üsteğmen geçerken ailem ya da arkadaşlarımla görüntülü falan konuşabiliyordum, bence gayet lüks bir durum.