geçen günlerde bu başlıkta çok güzel bir entariye rastlamıştım, futbol sadece futboldur minvalindeydi, belki de sözlük hayatımda ilk ve tek futbol maçı başlığına entry yazmama sebep olan o yazara öncelikle teşekkür etmek istiyorum. futbol sadece futboldur diyebilen adamları çok seviyorum.
eski kafalı bir beşiktaşlıyım ben, nuh nebiden kalma
süleyman seba kafası da diyebilirsiniz, endüstriyel futbola hiç alışamadım ama başarısızlığı da beşiktaş romantizmiyle örtmeye çalışmayan bir yerde durmaya çalışıyorum. belki birçoğunuz hatırlamazsınız, 90'ların ortalarında
ali şen,
ömer çavuşoğlu,
aziz üstel,
fatih altaylı vb. abilerimizin fenerbahçe-galatasaray düşmanlığını başlatan, ana akım medyanın bu basitliği ve sığlığı tv ekranlarından pompaladığı günler iki büyük takımlı bir ligi ön plana çıkarmaya çalışıyordu. belki bilinçsiz belki de bilinçli uygulanan bir politikaydı hiç bilmiyorum. beşiktaş, bu iki rakibinin ön plana çıkartıldığı düşmanlıkta, sadece olaylara dışarıdan laf atan bir seyirci konumunda kaldı. işin ilginç yanı, fenerbahçe ve galatasaray arasındaki bu düşmanca rekabet, iki takımın başarısını artırıyor, galatasaray ligde ve uefada başarılar yakalıyor, fenerbahçe de şampiyonluklarına şampiyonluklar ekliyordu. beşiktaş hep sakinleştirici, ortam yumuşatıcı bir
katalizör olma görevini üstlendi, arada çıkan ufak tefek sürtüşmeleri, kavgaları saymazsak, bir nevi üçüncü takım olarak son 25 yıllık lig tarihinde ufak başarılarla, ona endüstriyel futbol politikasıyla biçilen rolle yerini korudu.
yukarıda bahsettiğim ali şen'le başlayan o dönemde fenerbahçe'nin ve fenerbahçe taraftarının hırsı ve kibri, fenerbahçe'yi antipatik, nefret edilen bir takım haline getirmişti, o zamanlar inönü'de " ayağa kalkmayan fenerli olsun " diye herkesi ayağa kaldırmaya çalışan bir tezahürat yapılırdı hala var mıdır bilmiyorum. fenerbahçe ve fenerbahçe taraftarının başarıyı yakalayıp, doyuma ulaşmasıyla o kibir ve hırsın; kendini sakinliğe, rakibinin galibiyetini alkışlamayı bilmeye, başarının her şey olmadığını anlamaya bıraktığını düşünüyorum,
volkan demirel,
emre belözoğlu'nu bu konumda kadro dışı bıraktığımı söylemeliyim ki zaten ikisinin de saha içi ve dışı davranışları herkesin hafızasına kazınmıştır diye düşünüyorum. işte tam bu noktada, fenerbahçe kibir ve hırsı bırakmışken, kibir ve hırs meşalesini eline galatasaray ve galatasaray taraftarı aldı. sırf başarı için, nasıl olursa olsun galip gel felsefesiyle futboldan başka her türlü oyunu oynayan
felipe melo,
burak yılmaz'ı savunur hale geldiler, hırstan gözü dönmüş bir takım olma yolunda ilerlediler.
metin oktay'ın,
ergün penbe'nin güzide takımı; saldırganlığın, holiganlığın, kendi futbolcusunu ağır bir şekilde yuhalamanın türk futbolunda baş aktörü haline geldi. şu an başarısızlar ve sesleri pek çıkmıyor. önümüzdeki süreç, galatasaray ve taraftarını ne yöne doğru çekecek göreceğiz. belki de başarı hırsı dediğimiz şey, bu devir daimi etkiliyordur kim bilir; endüstriyel futbolun açmazı diyelim.
ben yaklaşık iki aydır, en yakın arkadaşımla
şükrü saraçoğlu'nda, beşiktaşlı passolig kartımla, fenerbahçe maçlarına gidiyorum. en yakın arkadaşım hasta fenerbahçeli, gel bana yarenlik et dedi, sayesinde beleş fenerbahçe maçı izliyorum, maç çıkışlarında " ibne galatasaaaaray" diye fenerbahçeli ergenlere eşlik ediyorum. en son lokomotiv moskova maçındaydım, fenerbahçe orta sahasının rakibe kaptırılan topları nasıl canla başla geri aldığını, gökhan gönül'ün inanılmaz performansını, futbolcuların azmini izledim, nani'yi saymazsak çok güzel bir oyun ortaya koydular.
gökhan gönül demişken, 25 yıldan beri izlediğim türk futbolu'ndan 11 kur deseler, sağ bekim her daim gökhan gönül olur. bu sene beşiktaş'ın hiçbir maçını kaçırmadım, çocuklar sahada ter dökerken, ben de evin salonunda pas atıyorum, kafa toplarına çıkıyorum, bazen gözyaşlarıma hakim olamıyorum. dün akşam zor bir gençlerbirliği maçı geçirdik, kafalarında oynanmayan trabzon maçı ve fenerbahçe deplasmanı olduğunu düşünüyorum.
neyse demem o ki, bilirsiniz
beşiktaş-
fenerbahçe derbileri her zaman oynanan futbolla göz doldurur, seyir zevki müthiş maçlar çıkar ortaya. ligin bu dönemecinde, iki takım da performanslarının en üst seviyesindeyken, çok zevkli ve güzel bir karşılaşmanın bizi beklediğine inanıyorum.
rekabeti, aşağılamak ve hakaret etmek zannedenler birbirlerine " eziktaş, fenevbahçe, " diyip, küfür savuracaktır, bu güruh için zaten beklentiyi yüksek tutmamak lazım ama rekabetin en güzeli; kalp kırmadan, futbolu sadece futbol olduğu için, mario gomez'in adam eksiltmeleri, van persie'nin kafa vuruşları, gökhan gönül'ün driplingi, atiba hutchinson'un top kapmaları için sevmektir.
hakemler her zaman hata yapabilir, önemli olan maçtan sonra eller omuzda sarılıp ayrılabilmektir. 90 dakika taraftar olup, o 90 dakikanın sonunda kendi kimliğine dönebilmektir. bugüne kadar 90 dakika sonunda, maç sonucunu değiştirebilen medya maymunu maç yorumcusuna rastlamadım ama sırf onların gerdiği ortamdan etkilenip, birbirine saldıran, küfür eden gruplar, hatta ölümle sonuçlanan çok olay gördüm. o yüzden futbol sadece yeşil sahada güzel, medya dilinde güzel futbola çok ender rastlarsınız. 29 şubat akşamı sadece 90 dakikalık futbol şöleniyle anılsın.
baba hakkı'ya,
lefter'e,
seba'ya,
oğuz çetin'e,
metin tekin'e, çubuklu formalara, emlak bank ve beko reklamlarına, alın terine, emeğe, çivili kramponlara, papazın çayırına, dolmabahçe saatine, deniz ve dere tarafındaki kalelere,
alex'e,
koray avcı'ya selam olsun.
dipnot: uçuk rakamların telaffuz edildiği, bahis batağına saplanmış 21. yy. türk futbol sektörü içinde, temiz futbolu sadece derbilerde beklemek hepimizin ayıbı olsun; belki bir gün yaptıklarından utanacak birileri çıkar.