çorap öldü. iki gün önce.
o kadar üzgünüm ki. canımdan can kopmuş gibi. aklımdan bir saniye çıkmıyor.
benim güzel kedim.
insan emek verdiği, hele de hasta olan bir canlıya ayrı bağlanıyor. sürekli elinde, sürekli gözünün içine bakıyor. üstelik o çok minnettar bir kediydi. çok. başta korkudan beni çok tırmaladı, ısırdı. sonra ne olduysa bir anda güvendi, kendini öylece teslim etti.
klinikte onu ilk ziyaretimde verdiği tepkileri unutamıyorum. bir köpek gibi üstüme atladı, tırmandı, sürtündü sürtündü, gırıldadı. ben ise tanımasını bile beklemiyordum.
ne yazacağımı bilmiyorum. onu gömdük. yağmur yağıyordu. ağacın köklerine denk geldik, onları sağlam bıraktık, altındaki toprağı çıkardık. çorap'ı ağacın köklerinin arasına, rahat edebileceği bir şekilde yerleştirdik. ellerimle koydum. "sırtını biraz daha geriye doğru, sol patisi rahat değil, arka bacaklar iyi görünüyor, başı rahat". yanına da peluş oyuncağı. yalnız kalmasın. toprağa karışsın, canlansın tekrar. ertesi gün de mezarına bir köpek biblosu diktim. koruyacak kedimi.
veteriner bize "öldü" diye teslim ettikten sonra defalarca kontrol ettim. yaşıyor gibi geldi bana. ya yaşıyorsa? toprağa götürürken bile kuyruğunu oynattı sanki. ama ölmüştü.
hala inanamıyorum. mama ve su kabı dolu. yatağı gözümün önünde. ancak her zamanki gibi sehpanın altında değil. o akşam aniden fenalaşınca panikle çekip almıştım çorap'ı. öylece duruyor. ne zaman dokunurum bilmem. sehpanın üzerinde de ateş ölçer. o da öylece duruyor.
ben onu sokaktan aldım, tekrar sokağa bırakmak için değil. şu an dışarıda olması, üstelik hava soğukken, toprak ıslakken... tüyleri de ıslak demek ki. insana üşür gibi geliyor. boğulur gibi geliyor. boynu, sırtı ağrır gibi, acıkır, susar, daralır, çıkmak ister gibi. oysa ben onu hep rahat ettirmeye çalışmıştım. ne olurdu sanki biraz daha kalsaydı. bir evi, ailesi olmasının tadını çıkarsaydı, mutlu olsaydı. ben de olsaydım.
akşamlar en zoru sanki. belki de sabahlar. uyanıyorsun, yarasına klorhekzidin toz dökecek, mamasını yedi mi diye kontrol edecek, kumunu temizleyecek, okşayacak bir kedi yok. bugün işten eve gideceğim ve beni kapıda karşılamayacak. hemen koşup yarasına bakamayacağım. severken çıkardığı mırıltıları duyamayacağım. cuma günü de karşılamamıştı. salak kafam, düşünemedim.
bu kadar erken gitmesi çok üzücü.
çimleri yeni çıkmıştı, sözlükten hiç tanımadığım
seabiscuit göndermişti, vitamin ve klorhekzidin tozlarla birlikte. heyecanlıydım acaba sevecek mi diye, yiyemedi. manuka balı yaralara iyi geliyor dediler, abd'den bulup getirttim. elime ulaştı ama kullanamadım. devedikeni tohumunun damla formu türkiye'de bulunmuyor. gümrükte kaldı, onunla uğraşıyordum. az önce de
evde liyakat kalmamis'ın kargosu geldi. ağlarım sanıyordum ama gülümsedim. sevindim yine de.
yeni yatak almıştım, bir kere yattı daha. ev kedi maması dolu, iştahı olmadığı için farklı markalar deniyordum. buzlukta küçük parçalar halinde dondurduğum etleri var. klorhekzidin toz var elimde 5 tane. hepsi buradaki yazarlardan geldi. bir tanesi de
snowflake'ten. üç tane daha var, gönderilecek olan. farklı kedi kumlarını deniyordum sonra. uzun zaman kullanabileceğimiz bir kum arıyordum. en son organik bir kum aldım. onu da kullanamadı. yumuşak taşıma çantası vardı, kırmızı, onu ilk kez veterinere giderken kullandık, dönüşte de cansız bedenini getirdik içinde.
peteğe takılı bir yatağı var. masamı yanına çekmiştim. yatak hala orada, masam da yanında. hep de orada kalacak. onu çıkarmayı düşünmüyorum.
kumunun durduğu oda evdeki en sevdiğim odaydı. küçücük, aydınlık bir yer. geçenlerde kumuna başka yer aradım odamı almak için, bulamadım. böyle bir şey istediğim için bile pişmanlık duyuyorum. insan pişman olacağı, kendini suçlayacağı şeyleri bir şekilde buluyor. ama bunlar değil beni üzen gerçekten. onun acı çektiği anlar. ta en başından son gününe kadar. hele de son üç saati.
ve bunca senelik ömründe, ilk kez yuva bulmuşken tadını çıkaramadan gitmesi.
yine de bir tarafım huzurlu. en azından sokakta ölmedi. bir kenarda, üşüyerek, yalnız, acı çekerek ölmedi. ellerimiz üstünde, başı okşanarak gitti. son iki dakika hariç. orada ben dayanamadım, dışarı çıktım.
insan korktuğu başına gelince sakin olurmuş. benim de korktuğum başıma geldi ve öldüğü gece çok sakindim. başımı yastığa koyana kadar. çok koydu evde olmayışı, dışarıda, toprağın altında oluşu. o soğukta, yağmur altında. çorapcık.
dedim ya en çok son üç saatine, hele hele son dakikalarına felaket üzülüyorum. öyle böyle değil. acıdan ölünse rahat rahat ölürdüm. o gün acilen götürdüğüm
juen veteriner kliniği'ne (ki köpeklerimin kliniğidir) inanılmaz kızgınım. belki haksızımdır onu da bilmiyorum. içeri girdiğimiz an kedi ölüyor, nolur acı çektirmeyelim ölecekse dedim. uyutalım. asıl veterineri ile detaylıca konuştu telefonda. tüm test sonuçlarını, yapılan tedavileri öğrendi. ona rağmen dedi ki uyutmak için benim de tetkik yapmam lazım. o kedinin nesine tetkik yapacaksın, zaten gidiyor. yine de yapın o zaman dedim çaresizce. yapılmadı, çünkü böyle bir şey çok saçma olacaktı.
tabii ki hemen uyutmasını beklemiyorum. onu ben de yaptırmazdım zaten, ancak öleceğinden emin olduktan sonra hiç değilse, yapılmalıydı.
altına sıcak su torbası koydular,
atkımı üzerine serdim. serum verdiler. yanlış hatırlamıyorsam iki enjeksiyon yaptı, biri vitaminli bir şeyler, diğeri bağırsaktaki gaz için dedi. kediye kesinlikle iyi davrandılar, o konuda teşekkür ederim ancak bu kadar bekletmenin anlamı yoktu bana göre. sabaha çıkmayacağını kabul ettikleri halde öylece başında durup izledik. kendi kedimin kalbini durdurmak için ısrar edecek halim yoktu. destekleri lazımdı. en son, şu ana kadar miyavladığını duymadığım kedim üst üste yüksek sesle bağırarak ayağa kalkmaya çalıştı, başka detay vermeyeceğim. o noktada ben "nolur bir şey yapın gidiyor" diyerek, kulaklarımı tıkayarak odadan çıktım, dayanamadım. 2 dakika içinde geri döndüm, ölmüştü. ya kendi öldü ya da yaptıkları sakinleştiriciden. sakinleştiriciyi damara verdikleri saniye ölmüş. ben kendi öldü kabul ediyorum.
kedim 40 günden fazla
pruva veteriner kliniği 'nde kaldı. orada testler yapıldı, birçok ilaç/destekleyici kullanıldı. yarasına düzenli pansuman yapıldı. a/d mama yedi. masraflarını geçtim, hekimin harcadığı vakit bile kimbilir kaç saat etmiştir. haftasonları kitaplarını eve götürüp çorap'ın durumunu araştırdığını, hocalarıyla görüştüğünü de biliyorum. bir de benim aramalarım, telefonda sabırla nasıl gittiğini anlatması. o kadar uğraştı ve juen'in aldığı ücretin 4 katını istedi. onu da utanarak sıkılarak söyledi. ısrarlarımla azıcık artırdı. vicdan başka şey. biri 40 gün bakarken, biri 3 saat baktı ve aradaki fiyat farkı 4 kat. son saatlerini yaşayan, sokaktan kurtarılan bir kedi için öyle bir para istemek. parasında tabii ki değilim, hiç değilim, feda olsun.
daha önce
ada veteriner polikliniği'ne yavru köpek götürmüştüm. yine acildi. baktı, ilgilendi, kurtarmaya çalıştı. köpek ölünce de "bir ücret alamam, vicdanen bunu yapamam" dedi.
kızgınım ama bir taraftan da iyi ki götürdüm diyorum elbette. kedime iyi davrandılar. oksijen neden vermediler mesela onu bilmiyorum. vardır bir nedeni, hekim değilim, bilemem. acı çekerken beklettikleri için affetmeyeceğim. böyle şeyler yazınca da kendimi çok kötü hissediyorum. haksızlık mı ediyorum diye. olabilir. siz gerçek bilgi gibi kabul etmeyin. hislerim bunlar.
çok tatlılar, çok nazikler, çok ilgililer, özellikle faik hoca. hatta o iyi ki geldi son anda, o dedi acı çektirmenin manası yok diye. ama çekeceğini çekmişti zaten.
ve beni hiç rahatlatmadılar. aksine,
- bu saatten sonra nedenini bilsek ne olur, olan olmuş, bağırsaklarında gaz var, onu bu noktaya gaz getirmiş olabilir.
- gaz neden olur?
- yediği bir şeyden olabilir.
şimdi gel de vicdan azabı çekme. biz bir ton test yaptık o kediye. daha da devam ederdik, ancak yaşlı bir kedi, karaciğeri zayıf ve daha fazla ilaç alamazdı. lokal yaklaşmak zorundaydık. daha fazla test yapıp nedenini bilsek ne olur? denek mi bu kedi? fazla hassas ve alıngan da olabilirim. kendime de güvenmiyorum, tepkilerim ne kadar normal bilmiyorum.
ya ne bileyim. kendi gittiği için de seviniyorum bir taraftan. ama hayır, düşündüm de, hiç değilse sakinleştiriciyi erken vermeliydik. yardım etmeliydik ona giderken.
ertesi gün doktoruyla detaylı konuştum. yaşlılığa bağlı çoklu organ yetmezliğinden öldüğünü düşünüyor. hocasına da anlatmış yine, videolarını izletmiş, semptomları söylemiş, o da aynı fikirde. daha erken getirsem kurtulur muydu dedim, çok zor dedi, "ben yaşlılığı tedavi edemem ki, organların da bir ömrü var". sağ olsun içimi rahatlattı, moral vermeye çalıştı.
her neyse. çorap gitti sonuçta. son anlarının videoları var elimde. asıl hekimine yolluyordum anbean, fikrini almak için. o videolar bende. içimi yakıyor. şimdi de o sıralarda acı çekti mi, ne kadar çekti diye araştırıp duruyorum. aklımdan çıkmıyor ne yapayım.
şaka gibi. bir kedim vardı ve artık yok.
çok uzun yazdım biliyorum ama bana da anı kalsın bu yazı.
benim minnettar kedim. iyi ki almışım seni, iyi ki geldin evimize. bir kediyi kucağına alıp sevmek, mırıltılarını dinlemek nasıl bir huzurmuş bunu en çok senin sayende anladım. üçüncü bir hayvanı kesinlikle istemiyordum, kesin karar vermiştim ama sen iyi ki geldin. keşke çok daha uzun kalsaydın.
özledim. çok. acın ne zaman geçer bilmiyorum.
nefes alamamayı denedim, ne çektiğini anlamak için ama olmadı. anlayamadım.
seni son anlarınla değil de bu
huzurlu halinle hatırlamak istiyorum. mesai bitse de rahat rahat ağlasam.
bu süreçte bana yardım eden herkese de teşekkür ederim. yalnız bırakmadınız. sağ olun.
bir daha yeni bir hayvan almayacağım. kaldıramıyorum. kısırlaştırmaya bütçe ayırmaya karar verdim.
son bir şey.
çorap seni özledim. bitti. bu kadar.