Sık geçen başlıklar
2003'te lgs'ye girdiler. tercihi önden yapip sinava sonrasinda giren, tuhaf tercih doneminin son nesliydi.

34 olan ülke yaş ortalamasının 1 yaş üstündeler. ne üst kusaklariyla ne sonraki kusakla tam anlaşabilirler. ama huysuz değiller anlarlar 2 tarafın da dillerinden. muhabbetleri iyidir. boomer denmez bu arkadaşlara.

dezavantajlari, aldıkları maddi ve manevi eğitimin günümüzde pek karşılığı yoktur.
aslinda erkeksilikle birlikte hüzün barındırır.

çok yönlü ele alınabilir. yapi işlerini öğrenme konusunda level atlama sayilabilecegi gibi bir vazgeçiştir ayni zamanda. başka şeylere adanmislik başlamıştır. idare etsin yeter, kaç kere kullanacağım lüzumu yok derken kendine ait bir matkap satın almak orayı burayı delme arzusuyla evde/bahçede yeni meşgaleler başlatır. sosyalleşmek, görmek/kendini göstermek, gezmek, çiftleşmek, arkadaş ortamlarinda faydasız meselelere laf kalabalıgi şeylere kafa yormak yerine bir nevi sürüden kopuş, kendine dönüştür.

matkap alan herkes yukaridakileri bırakır anlamı çıkmasın. kimilerine göre kankaliktan abilikten emmilige geçmek de olabilir. ama şu nettir, matkap almak bir erkeğin bazı şeylere küsmüşlüğüdür, vazgeçmişliğidir. çokça da doymuşluğudur.
4-5 haftada bir gelen derin iç sıkıntısı ve yalnızlık hissi.

peşinden gelen mutluyum lan yasamak çok güzel enerjisi.

bu git geller arasındaki geçişlerde yaşadığım zihin yorgunluğu.
leş bi kültürdü. hatta kültür değildi. cd'ler çizik çıkar, kimisinin içi boştur. bir de film kiralamak diye bişey vardı ki sorma gitsin. ikinci cd çalışmaz, donar, filmin içine ederdi.

şimdilerde merak ediyorum güzel ve izlemeye değer olup olmadığı meçhul filmleri almak için dakikalarca yol yürümeye motive eden şey neydi. belki şu an seçeneğin çok olması bizi tatminsiz bireyler hâline getirdi ama eski zamanlar da çok keyifli değildi. geçmişe özlem yanılgısı bizdeki.
sigarayı bırakmak.

kıç üstü yarım saat yatamazdım aklımda sigara varken. hava buz gibi de olsa, deli gibi rüzgar da esse enayi gibi balkona çıkar zıkkımlanır götüm donardı. leş gibi kokusu, ağızda bıraktığı kötü tadı ayrı dert.. biraz sabredip bırakınca o ihtiyaç da gidiyor. ha aklına geliyor mu, evet. ama mahkum olmadığını hissedip hayatına, meşgalene devam etmek çok güzel. bırakmak, bi kere de olsa denemeye değer.
10 liralık french press alıp süslü çakma entel ortamlarda öğrendiği bikaç kahve ismini söyleyince, özendiği seçkin hayatı yaşadığını zanneden sonradan görmelerin küçük gördüğü insandır.

sağlıklı veya lezzetli olup olmamasını konuşmak değil; başkasını hor görmek, kendini yüksekten satmak için milletin ufak fakir zevkleriyle alay etmek işleri.

eskisi kadar olmasa da çokça insan var evine alıp keyifle içen. yaşadığı ilçeden dışarı çıkmamış kadın nerden bilsin lan senin orda burda kafelerde içtiğin bilmem ne aromalı kahveyi? herkes anasının karnından latteyle guatemala kahvesiyle mi doğdu, büyüdü? herkes zevk sahibi olmak zorunda mı? tadı hoşuna gitmiştir, keyif alıyordur seviyodur. nedir lan -bu kaliteli ve zevk sahibi birey olarak yaşıyorum- mesajı verme çabası.
haftasonları ankara 19 mayıs stadı yanında, tren garına doğru sıra sıra dizilen sahalarda oynanan maçları izleyen dayılara sorun bunu. kafalarında bere, ellerinde külaha sarılmış çekirdekle nasıl keyifli olduklarını görseniz böyle demezsiniz. bizim gibi yeni nesil internetten o link senin bu link benim gezerken bu dayılar mevzuyu canlı yaşıyor. keçiörengücü orta sahasının oyun planını anlatan dayıları gördü bu gözler.
maçtaki en anlamlı kareler;

-buffon'un 4. gol sonrası, çakmak çakmak gözleriyle bakışı,
-zidane karizması ve takımı seyredişi,
-yenilen her gol sonrası italyan juventus tribünlerinden yükselen sigara dumanları.