aylardan kasım.
yer:
düzce'nin
melen deresi yanı.
sonbaharın son günleri derenin kıyısında dört arkadaş rakı sofrasını kurup alem yapıyoruz. arabanın bagajında tabureden tut, piknik tüpüne kadar herbir şeyimiz var. yalnız sofrayı kurduğumuz yer de derenin hemen kıyısı. iki metre mesafe var suya. yemyeşil ormanlık bir alan. arkadaşlar ''dereye yakın olsun, hem içeriz hem şırıl şırıl su sesi dinleriz'' dedi.
peki dedik, oturduk taburelere çekiyoruz kafayı. çekerken arkadaşın biri panda yavrusu gibi birden tabureden yuvarlanmaya başladı. lannnnnn dedi, hoppp dedi, hıg mıg falan gitti düştü dereye mal.
dere de akıntılı olunca sürükleniyor bu. laannnnn diye bağırıyor giderken. kankisi samet de ''dönmezse ön koltuğa ben otururum ha'' diyor. öyle rahat. baktık bu harbiden gidiyor. kalktık taburelerden koşmaya başladık. adamı kıyıya çekeceğiz ama önümüzde çalılar var, o sürükleniyor biz koşuyoruz. biz koşuyoruz o gidiyor. '' dayannnnn '' diye bağırıyoruz peşinden. çalılar bitince geldi kıyıya yüze yüze, titriyor adam. neredeyse hipotermi geçirecek. yanaştığı yer de biraz yüksek yer olunca tutup çıkarmamız lazım. çıkarmayın diye bağırıyor samet ''ön koltuğa ben oturacağım kalsın'' diyor.
yahu sus deyip elimi uzattım. küt beni de suya çekti. uvv hakket buz gibi su. ayağımın altından toprak kayınca sarıldık suda dans ediyoruz. 1 dakika kadar çırpındık ama yok böyle soğuk. çiftleşen leylek gibi çenemiz şakıyor. meme meme metin sakin ol dedim. çıçı çıkarın beni burdan diye bağırıyor. metin sakin falan, çıkarınnn ölüyorum diye inliyor.
neyse, kıyıda kalan arkadaşlar elele tutuşup teker teker bizi kıyıya çıkardı. çıktık çıkmasına ama su soğuk olunca ve elbiseler de çamur olunca hemen küçük bir ateş yakıp hem elbiseleri yıkayıp kurutalım, hem de ısınalım dedik.
sağ olsun çetin çalı çırpı toplayıp ateş yaktı. samet de bildiğimiz samet, o uzakta kalan içki masasına tekrar gidip içiyor. biz de metin'le beraber elbiseleri komple çıkarıp derede yıkadıktan sonra ateşin yanına vardık. ısınırken leylek gibi hâlen şakıyoruz. avava avava çenemiz istemsiz bir şekilde titriyor. ıslak elbiselerden kurtulup ateşin yanında külotla duruyoruz. altımızda sadece boxer var. hemen yandaki küçük kaya parçasına da şak şak kot pantolonu vurup kurutmaya çalışıyorum. suları süzülürse hemen kurur biliyorum. hem titriyorum hem de hareketli olup vücut ısımı arttırmak için pantolonu taşa vuruyorum. metin de önümdeki ateşin yaninda çıplak bir şekilde eğilmiş o da titreye titreye elbisesini çitiliyor.
kot pantolonun bel kısmını da taşa vurup kurutmak için kemeri çıkartayım dedim. güzel tokalı bir kemerim var parçalamasın. tam kemeri çıkardım ki ''ohaaaa, ohaaaa'' diye bir ses geldi.
yerde eğilmiş vaziyette duran metin sesin geldiği yöne doğru kafasını çevirdi. avava avava durmuyor ağzı. ben elde kemerle şok bir vaziyet sese doğru döndüm.
''nabıyonuz lan siz'' diyen tüfekli üç adam.
ormana ava çıkmış adamlar.
şöyle bir kendimize baktım da gel de durumun izahını yap. külotla yarı çıplak bir vaziyet elde kemerle duruyorum, önümde de yine külotla domalmış ağzı titreyen bir adam var. bi kemere bi metine bakıyorum, metin hâlen avava avava yapıyor. eheh abi dedim, yani olay sandığınız gibi değil, biz çamaşır yıkıyoruz burda dedim.
adamlar birbirine bakmaya başladı. biz titriyoruz. sonra tekrar döndüler, metinle horon çeker gibi titremeye devam ediyoruz, bakıyo dayılar. sonra hep bir ağızdan "siktirin gidin lan burdan" diye bağırdılar.
o seslere çetin ve samet de içki sofrasından kalkıp geldi. hayırdır dayılar dedi samet, adamlar ellerini kaldırıp bizi gösteriyor. biz yarı çıplak titriyoruz. sonra böyleyken böyle bu salaklar dereye düştü falan olay tatlıya bağlandı...
ulan ne gündü. hayatımda o kadar üşüdüğümü bilmem. giydik elbiseleri gittik. ön koltuğa samet'i oturtmadık ameke.