masumiyet karinesini reddedenler gördüm bu başlık altında, "masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" diyen gördüm. bir başkası daha da ileri gitmiş, şunları yazmış: "oturma eylemi yapınca, kendini aç bırakınca suçsuz olduğun ispatlanmış oluyorsa tamam. hatta eğer öyleyse kapatalım mahkemeleri, hukuk fakültelerini falan da ne gerek var ki? suçlanan başlasın açlık orucuna ispatlasın masumiyetini."
şimdi sinir sistemimi sakince çıkarıp masaya koydum.
masumiyet karinesi nedir? masumiyet karinesi çok hoş bir şeydir. peki nedir? aksi ispatlanana kadar herkesin masum kabul edilmesidir. bir insan masumiyet karinesini niye sever? başka çaresi yoktur da ondan. yani bir insan, herhangi bir suçla itham edildiğinde, otomatikmen suçlu olarak kabul edilmesinin kendisi açısından pek hayırlı bir durum olmadığını idrak edebilecek asgari zeka ve mantığa sahipse eğer, masumiyet karinesini sahiplenmek zorundadır. eğer suçlu olarak kabul edilmeniz için, suçlu olduğunuzun iddia edilmesinin yeterli olduğunu, bu iddianın ispat edilmesinin gerekmediğini kabul etmek istemiyorsanız, bu durum kulağınıza biraz saçma geliyorsa, masumiyet karinesi sizi ilgilendiriyor demektir.
yani suçlanan kişi, masumiyetini ispat etmek zorunda değildir; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. "masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" demek, "bir insanı suçlu addetmem için devletin o insanı suçluyor olması yeterlidir" demektir. bir başka deyişle, devletin bir insanı suçluyor olmasını, o insanı suçlu saymak için yeterli bulmaktır. daha da bir başka deyişle, bir insanın suçluluğuna karar vermek için, suçlanıyor olmasını yeterli bulmaktır. yeteri kadar anlaşılmadığından çok korkuyorum şu an, otuz defa daha tekrar edesim var. yani mesela masumiyet karinesine inanmıyorsanız, polis uyuşturucu baskını için yanlışlıkla sizin evinize girer ve sizi gözaltına alırsa, savunma yapmanız abes olur.
bak bundan ta 1800 yıl önce, romalı hukukçu paulus ne demiş: "ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat." yani, "ispat yükü müddeidedir, reddedende değil." aha dayıya sor:
http://web.archive.org/…ti/cours/ak/corpus/d-22.htmmasumiyet karinesinin üzerine inşa edilmeyen bir hukuk sistemi düşünülemez. islam hukuku da dahil.
mecelle
8. madde: "berâet-i zimmet asıldır."
nedir mecelle? hanefi fıkhı üzerine bina edilmiş osmanlı medeni kanunudur.
"...imamın yanlışlıkla affetmesi, yanlışlıkla ceza vermesinden daha hayırlıdır."
tirmizi, hudud 2 yani islam hukukunda da, şüphe sanık lehine yorumlanır. doğru düzgün hiçbir delil olmadan kafanıza göre toptan insanları işten çıkarıp, hapse atıp, masum olmalarını ispatlamalarını beklemek, islam hukuku açısından da savunulamaz.
"masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" diyen arkadaş, muhtemelen islamcı bir arkadaş, laik hukukun kendisini ilgilendirmediğini anlatmaya çalışıyor muhtemelen, sorsan darü'l-harp filan diye de saçmalayacak belki. islam hukukundan da en ufak haberi yok elbette.
masumiyet karinesi bir dinde yoktur: o din, devlet dinidir. türkiye'nin resmi dini de, ve hatta dünyadaki en yaygın, en muktedir din de, devlet dinidir. devlete tapanlar için, savcının hakkında iddianame hazırladığı ve bir suç isnat ettiği kişi, hatta bırak lan ne savcısı, polisin gözaltına aldığı kişi, hatta dur polise de gerek yok, bir khk ile ilan edilen listede terörist olduğu belirtilen kişi suçludur, aksini iddia eden de teröristtir.
tanrısı devlet olan bu sefiller için, devletin zulmetme ihtimali yoktur, hiçbir şekilde tasavvur edilemez. bunun düşünülmesi bile suçtur, vatan hainliğidir. devlet dini gereği, insan vatandaşı olduğu devletin asla zulmetmeyeceğine iman etmekle mükelleftir. hakikat, devletten ibarettir, ahlakın zemini devlettir, iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın belirleyicisi devlettir. devlet dini mensubu için devletten anlaşılması gereken de, geniş anlamda devlet (yasama-yürütme-yargı) değil, idaredir çoğu zaman. hele hukuk hiç değildir, salt somut güce, otoriteye tapar. anayasa filan da traş mevzulardır onun için, dolayısıyla anayasaya göre kanun hükmünde olan uluslararası sözleşmeler de. hele gücün tek bir kişide toplanarak somutlaşması, işi çok daha kolaylaştırdığı ve tapınma eyleminin çok daha net bir çerçeveye oturmasını sağladığı için çok güzeldir. o kişi ne diyorsa hakikat odur.
dolayısıyla nuriye gülmen ve semih özakça'nın
adli sicil kaydının da bir önemi yoktur, süleyman soylu ne diyorsa, hakikat ondan ibarettir.
arendt, insan hakları hukukunu, "haklara sahip olma hakkı" çerçevesinde ele alırken, "insan hakları" diye bahsedilenlerin özünde "vatandaşlık hakkı" olduğunu vurgular. bu durum mülteciler ve vatansızlar üzerinde somutlaşır. ulus devletler tarafından bölüşülmüş bir dünyada, herhangi bir devletin vatandaşı olmayan veya devletinin hukuki korumasından yararlanamayan mülteciler ve vatansızlar, temel haklara dair her türlü güvenceden de mahrum kalmaktadır.
yani bu dünyada, "insan" olabilmek için, "vatandaş" olmak gerekmektedir. dolayısıyla, insan hakları evrensel beyannamesinin birinci maddesinde yer alan "bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar." ifadesi, pratikte asla vücut bulamamıştır. ülkenizdeki iç savaştan dolayı başka ülkelere kaçmış ve mülteci konumuna düşmüşseniz eğer, ne özgür, ne onurlu, ne de eşit olabilirsiniz.
arendt'i bir kenara bırakıp, devlet dininin vazettiği ahlaka gelebiliriz. devlet sizin hak sahibi olabilmenizin önkoşulu olduğu gibi, ahlak sahibi olabilmenizin de önkoşulunu oluşturur. evet, insan olabilmek için, vatandaş olmanız gerektiği gibi; "iyi bir insan" olabilmeniz için de, "iyi bir vatandaş" olmanız gerekir. iyi vatandaş olmanın koşulu da, devletinin her zaman iyi, doğru ve haklı olduğuna şeksiz şüphesiz iman etmek, hiçbir şekilde sorgulamamaktır. devlet birilerine terörist diyorsa teröristtir, devletin yalan söyleyebileceği, birilerine zulmedebileceği tahayyül dahi edilemez, çok nadiren ufak tefek hatalar olabilse de, bunlar eninde sonunda düzeltilir, adalet kesinlikle yerini bulur.
geçelim, masumiyet karinesi niçin önemlidir, ve devlet dinine iman etmek niçin sizi ahlaksız bir insan yapar, geçtiğimiz günlerde yaşanan bir örnek üzerinden inceleyelim.
iki hafta önce, van'ın gevaş ilçesinde emniyete roketle saldırdığı iddia edilen 3 köylü mantar toplarken yakalandı ve işkenceye maruz kaldı. van valiliği suçlarını itiraf ettiklerini iddia etti. ardından fatih tezcan adında bir canlı şöyle bir tweet attı mesela:
https://twitter.com/…zcan/status/873277074722697217bu köylüler suçsuz oldukları anlaşılınca serbest bırakıldı:
http://gazeteport.com/…eti-skandala-donustu-103062/fatih tezcan adlı varlık da şöyle bir tweet atmakla yetindi:
https://twitter.com/…zcan/status/875094778714746881devlet dini nedir, nasıl bir şeydir, insanı niçin insanlıktan çıkarır, daha net görebilmek için, akp milletvekili ve insan hakları inceleme komisyonu başkanı mustafa yeneroğlu'nun attığı şu tweet'in altına yazılan yüzlerce yorumu üşenmeden okuyun:
https://twitter.com/…oglu/status/873848828901949441olayın soruşturulacağını belirtmesinden sonra küfür kıyamet şeklinde gelen terör destekçiliği ithamları üzerine aynı milletvekili şu acıklı açıklamayı yapmak zorunda kaldı:
https://twitter.com/…oglu/status/874291423314673664"terörün kökünü kazıma ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlama hakkımız sorgulanamaz, zayıflatılamaz, bu hakkın altı oyulamaz" şeklindeki edebi cümlelerden sonra, "bugün avrupa ülkelerinin herhangi bir yerinde, türkiye’deki terör saldırılarının değil onda biri, binde biri gerçekleşseydi, ne denli sert ve insan haklarını kısıtlayıcı önlemler alınacağını, ingiltere örneğinde ve 70’li yılların almanya’sında görüyoruz. avrupa ülkelerinin en küçük terör potansiyeline karşı bile insan haklarını nasıl askıya aldığını, polisin orantısız gücünü nasıl artırdığını ise fransa örneğinde son bir buçuk senedir gözlemliyoruz. bu ülkelerde terörle mücadeleyi destekleyip, söz konusu türkiye’nin haklı mücadelesi olduğunda ise terörü bitirecek adımları eleştiren aktörleri de çok yakından tanıyoruz." şeklinde uzun ve alakasız bir girizgahtan sonra ancak konuyu işkencenin yanlışlığına getirebilen bu açıklama, türkiye'nin nasıl bir dönemden geçtiğinin acıklı bir ifadesi.
bir milletvekili, işkencenin soruşturulacağını bildirdiği için yediği hakaretlerin ve ithamların üstüne, kendisini adeta temize çıkarmak için bu kadar acıklı bir metin kaleme alıyor, ne alakaysa, uzun uzun teröre karşı sert mücadelenin öneminden bahsetmeden, türkiye'nin bu konuda haksız eleştirilere maruz kaldığına ve milli şeytan batının ikiyüzlülüğüne vurgu yapmadan konuya giremiyor, "işkence insanlık suçudur" diyip bırakamıyor. ama bu açıklama da kendisini twitter'daki saldırılardan koruyamıyor, açıklamanın yer aldığı tweet'in altında da "teröristlere gül mü verilsin? az bile yapmışlar. siz kimden yanasınız? bir daha size oy yok. polisimizin askerimizin elini zayıflatıyorsunuz. şehitlerimiz için ses çıkarmayıp teröristler için insan hakkından bahsediyorsunuz" minvalinde yüzlerce yorum yazılıyor.
15 temmuz'dan bu yana, işkence öylesine normalleşti ve alenileşti ki, insanları hukuka, akla, vicdana davet eden her türlü söyleme küfürlerle böğürerek saldıran koca bir kitle yaratıldı, şimdi kendi yarattıkları bu canavardan kendileri de ürküyorlar.
15 temmuz'un ardından generallerin maruz kaldıkları işkencenin görüntülerinin devletin resmi ajansı tarafından çekilip yayınlanmasıyla başlayan süreçte, işkenceyi bu kadar alenileştirdikten sonra, bu kadar pervasızca sergiledikten sonra, bir de bu kitle "idam" vaatleriyle ve hamaset edebiyatlarıyla daha da coşturuldu. sonra da batı ülkelerine darbecileri iade etmedikleri için kızıyorlar şaşkın bir şekilde.
kişilerin, ölüm cezası veya işkenceye maruz kalma tehlikesinin söz konusu olduğu ülkelere geri gönderilmemesi yasağı, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biridir, cenevre sözleşmeleri başta olmak üzere, ilgili pek çok uluslararası sözleşme vardır, türkiye de bu sözleşmelere taraftır, tck'da da bu hüküm yer alır.
türk ceza kanunu 18/3: "kişinin, talep eden devlete geri verilmesi halinde ırkı, dini, vatandaşlığı, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle (ek ibare: 6545 - 18.6.2014 / m.57) “soruşturulacağına ya da” kovuşturulacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence ve kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebepleri varsa, talep kabul edilmez."
türkiye gibi, her gün idam çığlıkları atılan ve bu çığlıkların devletin en tepesinde karşılık bulduğu, işkenceye karşı durmanın terör destekçiliği olarak addedildiği, barbaros şansal'ın apronda havalimanı çalışanları tarafından dövüldüğü ve dövenlerin elini kolunu sallayarak işine gücüne devam ettiği bir ülkeye, hiçbir ülke herhangi bir kimseyi iade edemez, ederse uluslararası hukuka göre suç işlemiş olur.
işkencenin bu kadar normalleştirildiği bir toplum, ahlaki açıdan tefessüh etmiştir, sefil bir barbarlığa teslim olmuştur. ve bu vahşiliğin sonu yoktur, yani suçluların arenada dövüştürüldüğü ve sonunda vahşi hayvanlara yedirildiği bir toplumda yaşıyor olsak, "yahu böyle yapmasak da sadece kafasını kesip öldürsek olmaz mı" diyen kişi lanetlenirdi, suçluların yanında olmakla, "duyar kasmak"la itham edilirdi.
bu entry bu gidişle bitmeyecek, ama toparlamaya çalışayım.
türkiye'de bugün aklı başında olan herkes, asgari bir müşterekte, asgari bir hukuk talebinde buluşmalı, kime yapıldığına bakmaksızın her türlü hukuksuzluğa ortak bir şekilde ses çıkarmalıdır. ohal'in derhal bitirilmesi ve tüm hukuksuz ihraçların geri alınması, herkes için adil yargılanma hakkı talep edilmeli, işkence hep bir ağızdan lanetlenmelidir. örgütlenmiş bir barbarlığa karşı, bir insanlık çağrısı örgütlenmelidir.
bu çağrı, kürt sorununun barışa yönelik bir siyasi çözümünü de içermelidir, pkk ve devlete şiddeti bırakma çağrısını da içermelidir, her iki tarafa da işledikleri cinayetlere son verme ve ateşkes çağrısını da içermelidir. bugün yaşadığımız her türlü sorun, mutlaka kürt sorununa da temas etmektedir, "terör" kavramı üzerinden her türlü hukuksuzluğun ve işkencenin meşrulaştırılmasının temelinde kürt sorunu yatmaktadır. bu savaş sürdüğü sürece her iki taraf da çirkinleşmeye, toplum da insanlıktan çıkmaya devam edecektir. ohal bitse de, bu savaş sürdüğü sürece bu ülkede asgari bir demokrasi ve hukukun teneffüs edilebilmesine imkan yoktur, askeri veya sivil bir bürokratik vesayetin ortadan kalkmasına da imkan yoktur, darbe ihtimalinin ortadan kalkmasına da imkan yoktur. darbeden dolayı en çok tutuklanan subaylara bakın, doğu ve güneydoğuda görev yapanların çoğunlukta olduğunu göreceksiniz. savaşın komuta tepesinde yer alan adem huduti de buna dahil. çözüm sürecinin bitmesiyle tekrar başlayan savaşta yaşanan sivil cinayetlerine alkış tutanlar, aynı cinayetleri işleyenlerin 15 temmuz gecesi ankara'da istanbul'da insanları nasıl öldürebildiklerini gördükleri halde bu savaşı asla sorgulamıyor, bm ve insan hakları kuruluşlarının raporlarıyla da tescillenen hukuksuzluklara arka çıkmaya devam ediyor. cizre'de insan öldürdüğün zaman kahraman mehmetçik olurken, ankara'da öldürdüğün zaman vatan haini terörist oluyorsun. aynı şekilde, gezinin ilk günlerinde eylemcilere vahşice saldıran, çadırları yakan polislerin destan yazdığına inananlar, şu an dönemin valisi ve emniyet müdürü dahil pek çok destan kahramanının tutuklu olmasından da hiç ders almıyor, devlete aynen tapmaya devam ediyor. yarın bir gün bugünkü hukuksuzlukları yapanlar da yargılandığı zaman, onlar yine devletin asla zulmetmeyeceğine iman etmeye devam edecek.
devlet dediğin senin benim gibi insanlardan oluşan bir örgüttür, kutsal bir tarafı yoktur, yanılmaz ve zulmetmez bir tanrı değildir. ve hatta devlet, her türlü iktidar gibi, sorgulanmadığı ve denetlenmediği sürece kaçınılmaz olarak bir zulüm ve tahakküm aygıtına dönüşmeye meyyaldir. hele ki şu ekonomik ve toplumsal formasyonda, devlet her türlü eşitsizliğin ve adaletsizliğin bekçisidir, kendisine sürekli teyakkuzla ve şüpheyle yaklaşılması gereken, sürekli adalete davet edilmesi gereken bir şeydir.
fethullah gülen cemaati, tabanındaki mensuplarının çoğunluğunun devlet dinine iman eden bir çizgiye sahip olması ve devletin zulmüne karşı ses çıkarma geleneğinin olmaması nedeniyle, bugün yaşadıkları şey karşısında tamamen dağınık ve sessiz bir halde, muhalefetin büyük çoğunluğu gibi, sessizce bir mucizenin gerçekleşmesini ve bir sabah kalktıklarında her şeyin düzelmesini bekliyor gibi. ama bir adalet ve insanlık çağrısı, onlara yapılan zulümlere de ses çıkarmayı gerektirir. bir insan sırf devletin faaliyet yürütmesine izin verdiği bir bankaya para yatırdı diye, devletin faaliyet yürütmesine izin verdiği bir sendikaya üye oldu diye, bir cemaatin sohbetlerine katıldı diye darbeci veya terörist addedilemez; darbe girişiminde bir şekilde yer almadığı veya cemaatin yıllar boyu işlediği suçlarda bilfiil sorumluluğu bulunmadığı sürece, sırf bir cemaate sempati duyduğu için terörist ilan edilemez.
vicdan, kendinden olmayanlara gösterildiği zaman vicdandır. kendinden olana, kendisine yakın olana, sevdiklerine herkes merhamet eder, en azılı piskopat mafya babası da kendi ailesine şefkatle yaklaşabilir. mesele, kendinden olmayana, sevmediklerine, farklı ve hatta zıt bir dünya görüşünü ve yaşam tarzını paylaşanlara yapılan zulmü hoşgörmemektir; vicdanınızın sıkleti, sizden olmayanlara yapılan adaletsizliğe ses çıkarıp çıkarmadığınız zaman ortaya çıkar. akp'li olabilirsiniz, erdoğan'ı seviyor olabilirsiniz, kendinizi sonsuz haklı ve ahlaklı taraf addediyor olabilirsiniz, ama bilin ki bu ülkede zulüm haddini çoktan aştı, bunu görmemek için kendinizi gitgide daha fazla zorlamanız gerekiyor. bütün bu yapılanları hoşgörmeye devam ettikçe ahlaken çürümeye de devam ediyorsunuz, her geçen gün sırtınızdaki yük daha da artıyor, beliniz daha da bükülüyor, farkında olsanız da olmasanız da.