Sık geçen başlıklar

nuriye ve semih'in açlığına ses ver 7

ekşi'de gör
"devlete karşısın ve devletten para istiyorsun." gibi aptalca bir argümanı, çok haklıymış gibi bir üslupla savunan angutların ülkesinde, yerini hiç bulmayacak olan çığlık.

anladığım kadarıyla devleti insanlardan bağımsız olarak varolan, kendi iradesi olan bir şey zannediyorlar. devlet memurlarını da, devletin beslediği evcil hayvanlar olarak görüyorlar. - burdan hareketle işçileri de işverenin evcil hayvanı olarak görüyor olmalılar.- işte bu gerizekalılar yüzünden, şu anda elimizde devleti babasının malı, tanrının ona bahşettiği bir hediye olarak gören inanılmaz tatlış bir iktidarımız var.

şu aptalca algıyı milyon yıldır kamburunda taşıyan vasat akıl insanlığın sonu olacak, modernizmin getirdiği iyi güzel ne varsa bir bir düşecek. ne vatandaş tanımını, ne insan haklarını ne de modern hukuku anlayabilen bu öküzlerin, bu iğrenç yaratıkların 3 iq'lu olanları iktidar, 2 iqlu olanları iktidardaki projeksiyonlarını savunan ve savundukları iktidar tarafından neredeyse köle olarak kullanılan bir teba olarak modern toplumu tüketecekler.

belki arada mantık yürütmeye çalışan olursa diye ekliyorum.:devlete karşısın ne demek? eğer bunun cevabı, "bu iki insan muhalif ve şu andaki iktidara karşı, öyleyse iktidar bunları niye memur olarak çalıştırsın?" ise bakın şurdan s*ktirin gidin açıklanacak bir şey yok. sorunun cevabı eğer "bu insanlar devlet konseptine karşı, devlet istemiyorlar." ise bildiğim kadarıyla devleti istemiyor olmak diye bir suç türk hukukunda tanımlı değil, bu insanlar hiç bir mahkeme olmadan yani herhangi bir suç işlediklerine dair herhangi resmi bir şey olmadan işten atıldılar, açlık grevine başlamadan önce üstlerinde herhangi bir dava yoktu, ne zaman sesleri duyulmaya başladı hemen talimatla dava açıldı, kaldı ki henüz sabit olan bir suçları yok. aynı hukuka göre suçsuz bir insanı, keyfi olarak işten çıkartmak diye bir yetki de yok. anayasayı açıkça defalarca çiğneyen bir iktidar öyle söylüyor diye, hiç bir mahkeme tarafından daha resmi olarak suçlu bulunmamış, suçları hakkında bir adet delil dahi bulunmamış insanları, devlete karşı olmakla suçlamak nasıl bir gerizekalılıktır?
masumiyet karinesini reddedenler gördüm bu başlık altında, "masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" diyen gördüm. bir başkası daha da ileri gitmiş, şunları yazmış: "oturma eylemi yapınca, kendini aç bırakınca suçsuz olduğun ispatlanmış oluyorsa tamam. hatta eğer öyleyse kapatalım mahkemeleri, hukuk fakültelerini falan da ne gerek var ki? suçlanan başlasın açlık orucuna ispatlasın masumiyetini."

şimdi sinir sistemimi sakince çıkarıp masaya koydum.

masumiyet karinesi nedir? masumiyet karinesi çok hoş bir şeydir. peki nedir? aksi ispatlanana kadar herkesin masum kabul edilmesidir. bir insan masumiyet karinesini niye sever? başka çaresi yoktur da ondan. yani bir insan, herhangi bir suçla itham edildiğinde, otomatikmen suçlu olarak kabul edilmesinin kendisi açısından pek hayırlı bir durum olmadığını idrak edebilecek asgari zeka ve mantığa sahipse eğer, masumiyet karinesini sahiplenmek zorundadır. eğer suçlu olarak kabul edilmeniz için, suçlu olduğunuzun iddia edilmesinin yeterli olduğunu, bu iddianın ispat edilmesinin gerekmediğini kabul etmek istemiyorsanız, bu durum kulağınıza biraz saçma geliyorsa, masumiyet karinesi sizi ilgilendiriyor demektir.

yani suçlanan kişi, masumiyetini ispat etmek zorunda değildir; müddei iddiasını ispatla mükelleftir. "masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" demek, "bir insanı suçlu addetmem için devletin o insanı suçluyor olması yeterlidir" demektir. bir başka deyişle, devletin bir insanı suçluyor olmasını, o insanı suçlu saymak için yeterli bulmaktır. daha da bir başka deyişle, bir insanın suçluluğuna karar vermek için, suçlanıyor olmasını yeterli bulmaktır. yeteri kadar anlaşılmadığından çok korkuyorum şu an, otuz defa daha tekrar edesim var. yani mesela masumiyet karinesine inanmıyorsanız, polis uyuşturucu baskını için yanlışlıkla sizin evinize girer ve sizi gözaltına alırsa, savunma yapmanız abes olur.

bak bundan ta 1800 yıl önce, romalı hukukçu paulus ne demiş: "ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat." yani, "ispat yükü müddeidedir, reddedende değil." aha dayıya sor:
http://web.archive.org/…ti/cours/ak/corpus/d-22.htm

masumiyet karinesinin üzerine inşa edilmeyen bir hukuk sistemi düşünülemez. islam hukuku da dahil.

mecelle 8. madde: "berâet-i zimmet asıldır."

nedir mecelle? hanefi fıkhı üzerine bina edilmiş osmanlı medeni kanunudur.

"...imamın yanlışlıkla affetmesi, yanlışlıkla ceza vermesinden daha hayırlıdır." tirmizi, hudud 2

yani islam hukukunda da, şüphe sanık lehine yorumlanır. doğru düzgün hiçbir delil olmadan kafanıza göre toptan insanları işten çıkarıp, hapse atıp, masum olmalarını ispatlamalarını beklemek, islam hukuku açısından da savunulamaz.

"masumiyet karinesi beni ilgilendirmiyor" diyen arkadaş, muhtemelen islamcı bir arkadaş, laik hukukun kendisini ilgilendirmediğini anlatmaya çalışıyor muhtemelen, sorsan darü'l-harp filan diye de saçmalayacak belki. islam hukukundan da en ufak haberi yok elbette.

masumiyet karinesi bir dinde yoktur: o din, devlet dinidir. türkiye'nin resmi dini de, ve hatta dünyadaki en yaygın, en muktedir din de, devlet dinidir. devlete tapanlar için, savcının hakkında iddianame hazırladığı ve bir suç isnat ettiği kişi, hatta bırak lan ne savcısı, polisin gözaltına aldığı kişi, hatta dur polise de gerek yok, bir khk ile ilan edilen listede terörist olduğu belirtilen kişi suçludur, aksini iddia eden de teröristtir.

tanrısı devlet olan bu sefiller için, devletin zulmetme ihtimali yoktur, hiçbir şekilde tasavvur edilemez. bunun düşünülmesi bile suçtur, vatan hainliğidir. devlet dini gereği, insan vatandaşı olduğu devletin asla zulmetmeyeceğine iman etmekle mükelleftir. hakikat, devletten ibarettir, ahlakın zemini devlettir, iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın belirleyicisi devlettir. devlet dini mensubu için devletten anlaşılması gereken de, geniş anlamda devlet (yasama-yürütme-yargı) değil, idaredir çoğu zaman. hele hukuk hiç değildir, salt somut güce, otoriteye tapar. anayasa filan da traş mevzulardır onun için, dolayısıyla anayasaya göre kanun hükmünde olan uluslararası sözleşmeler de. hele gücün tek bir kişide toplanarak somutlaşması, işi çok daha kolaylaştırdığı ve tapınma eyleminin çok daha net bir çerçeveye oturmasını sağladığı için çok güzeldir. o kişi ne diyorsa hakikat odur.

dolayısıyla nuriye gülmen ve semih özakça'nın adli sicil kaydının da bir önemi yoktur, süleyman soylu ne diyorsa, hakikat ondan ibarettir.

arendt, insan hakları hukukunu, "haklara sahip olma hakkı" çerçevesinde ele alırken, "insan hakları" diye bahsedilenlerin özünde "vatandaşlık hakkı" olduğunu vurgular. bu durum mülteciler ve vatansızlar üzerinde somutlaşır. ulus devletler tarafından bölüşülmüş bir dünyada, herhangi bir devletin vatandaşı olmayan veya devletinin hukuki korumasından yararlanamayan mülteciler ve vatansızlar, temel haklara dair her türlü güvenceden de mahrum kalmaktadır.

yani bu dünyada, "insan" olabilmek için, "vatandaş" olmak gerekmektedir. dolayısıyla, insan hakları evrensel beyannamesinin birinci maddesinde yer alan "bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar." ifadesi, pratikte asla vücut bulamamıştır. ülkenizdeki iç savaştan dolayı başka ülkelere kaçmış ve mülteci konumuna düşmüşseniz eğer, ne özgür, ne onurlu, ne de eşit olabilirsiniz.

arendt'i bir kenara bırakıp, devlet dininin vazettiği ahlaka gelebiliriz. devlet sizin hak sahibi olabilmenizin önkoşulu olduğu gibi, ahlak sahibi olabilmenizin de önkoşulunu oluşturur. evet, insan olabilmek için, vatandaş olmanız gerektiği gibi; "iyi bir insan" olabilmeniz için de, "iyi bir vatandaş" olmanız gerekir. iyi vatandaş olmanın koşulu da, devletinin her zaman iyi, doğru ve haklı olduğuna şeksiz şüphesiz iman etmek, hiçbir şekilde sorgulamamaktır. devlet birilerine terörist diyorsa teröristtir, devletin yalan söyleyebileceği, birilerine zulmedebileceği tahayyül dahi edilemez, çok nadiren ufak tefek hatalar olabilse de, bunlar eninde sonunda düzeltilir, adalet kesinlikle yerini bulur.

geçelim, masumiyet karinesi niçin önemlidir, ve devlet dinine iman etmek niçin sizi ahlaksız bir insan yapar, geçtiğimiz günlerde yaşanan bir örnek üzerinden inceleyelim.

iki hafta önce, van'ın gevaş ilçesinde emniyete roketle saldırdığı iddia edilen 3 köylü mantar toplarken yakalandı ve işkenceye maruz kaldı. van valiliği suçlarını itiraf ettiklerini iddia etti. ardından fatih tezcan adında bir canlı şöyle bir tweet attı mesela: https://twitter.com/…zcan/status/873277074722697217

bu köylüler suçsuz oldukları anlaşılınca serbest bırakıldı: http://gazeteport.com/…eti-skandala-donustu-103062/

fatih tezcan adlı varlık da şöyle bir tweet atmakla yetindi: https://twitter.com/…zcan/status/875094778714746881

devlet dini nedir, nasıl bir şeydir, insanı niçin insanlıktan çıkarır, daha net görebilmek için, akp milletvekili ve insan hakları inceleme komisyonu başkanı mustafa yeneroğlu'nun attığı şu tweet'in altına yazılan yüzlerce yorumu üşenmeden okuyun: https://twitter.com/…oglu/status/873848828901949441

olayın soruşturulacağını belirtmesinden sonra küfür kıyamet şeklinde gelen terör destekçiliği ithamları üzerine aynı milletvekili şu acıklı açıklamayı yapmak zorunda kaldı: https://twitter.com/…oglu/status/874291423314673664

"terörün kökünü kazıma ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlama hakkımız sorgulanamaz, zayıflatılamaz, bu hakkın altı oyulamaz" şeklindeki edebi cümlelerden sonra, "bugün avrupa ülkelerinin herhangi bir yerinde, türkiye’deki terör saldırılarının değil onda biri, binde biri gerçekleşseydi, ne denli sert ve insan haklarını kısıtlayıcı önlemler alınacağını, ingiltere örneğinde ve 70’li yılların almanya’sında görüyoruz. avrupa ülkelerinin en küçük terör potansiyeline karşı bile insan haklarını nasıl askıya aldığını, polisin orantısız gücünü nasıl artırdığını ise fransa örneğinde son bir buçuk senedir gözlemliyoruz. bu ülkelerde terörle mücadeleyi destekleyip, söz konusu türkiye’nin haklı mücadelesi olduğunda ise terörü bitirecek adımları eleştiren aktörleri de çok yakından tanıyoruz." şeklinde uzun ve alakasız bir girizgahtan sonra ancak konuyu işkencenin yanlışlığına getirebilen bu açıklama, türkiye'nin nasıl bir dönemden geçtiğinin acıklı bir ifadesi.

bir milletvekili, işkencenin soruşturulacağını bildirdiği için yediği hakaretlerin ve ithamların üstüne, kendisini adeta temize çıkarmak için bu kadar acıklı bir metin kaleme alıyor, ne alakaysa, uzun uzun teröre karşı sert mücadelenin öneminden bahsetmeden, türkiye'nin bu konuda haksız eleştirilere maruz kaldığına ve milli şeytan batının ikiyüzlülüğüne vurgu yapmadan konuya giremiyor, "işkence insanlık suçudur" diyip bırakamıyor. ama bu açıklama da kendisini twitter'daki saldırılardan koruyamıyor, açıklamanın yer aldığı tweet'in altında da "teröristlere gül mü verilsin? az bile yapmışlar. siz kimden yanasınız? bir daha size oy yok. polisimizin askerimizin elini zayıflatıyorsunuz. şehitlerimiz için ses çıkarmayıp teröristler için insan hakkından bahsediyorsunuz" minvalinde yüzlerce yorum yazılıyor.

15 temmuz'dan bu yana, işkence öylesine normalleşti ve alenileşti ki, insanları hukuka, akla, vicdana davet eden her türlü söyleme küfürlerle böğürerek saldıran koca bir kitle yaratıldı, şimdi kendi yarattıkları bu canavardan kendileri de ürküyorlar.

15 temmuz'un ardından generallerin maruz kaldıkları işkencenin görüntülerinin devletin resmi ajansı tarafından çekilip yayınlanmasıyla başlayan süreçte, işkenceyi bu kadar alenileştirdikten sonra, bu kadar pervasızca sergiledikten sonra, bir de bu kitle "idam" vaatleriyle ve hamaset edebiyatlarıyla daha da coşturuldu. sonra da batı ülkelerine darbecileri iade etmedikleri için kızıyorlar şaşkın bir şekilde.

kişilerin, ölüm cezası veya işkenceye maruz kalma tehlikesinin söz konusu olduğu ülkelere geri gönderilmemesi yasağı, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biridir, cenevre sözleşmeleri başta olmak üzere, ilgili pek çok uluslararası sözleşme vardır, türkiye de bu sözleşmelere taraftır, tck'da da bu hüküm yer alır.

türk ceza kanunu 18/3: "kişinin, talep eden devlete geri verilmesi halinde ırkı, dini, vatandaşlığı, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle (ek ibare: 6545 - 18.6.2014 / m.57) “soruşturulacağına ya da” kovuşturulacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence ve kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebepleri varsa, talep kabul edilmez."

türkiye gibi, her gün idam çığlıkları atılan ve bu çığlıkların devletin en tepesinde karşılık bulduğu, işkenceye karşı durmanın terör destekçiliği olarak addedildiği, barbaros şansal'ın apronda havalimanı çalışanları tarafından dövüldüğü ve dövenlerin elini kolunu sallayarak işine gücüne devam ettiği bir ülkeye, hiçbir ülke herhangi bir kimseyi iade edemez, ederse uluslararası hukuka göre suç işlemiş olur.

işkencenin bu kadar normalleştirildiği bir toplum, ahlaki açıdan tefessüh etmiştir, sefil bir barbarlığa teslim olmuştur. ve bu vahşiliğin sonu yoktur, yani suçluların arenada dövüştürüldüğü ve sonunda vahşi hayvanlara yedirildiği bir toplumda yaşıyor olsak, "yahu böyle yapmasak da sadece kafasını kesip öldürsek olmaz mı" diyen kişi lanetlenirdi, suçluların yanında olmakla, "duyar kasmak"la itham edilirdi.

bu entry bu gidişle bitmeyecek, ama toparlamaya çalışayım.

türkiye'de bugün aklı başında olan herkes, asgari bir müşterekte, asgari bir hukuk talebinde buluşmalı, kime yapıldığına bakmaksızın her türlü hukuksuzluğa ortak bir şekilde ses çıkarmalıdır. ohal'in derhal bitirilmesi ve tüm hukuksuz ihraçların geri alınması, herkes için adil yargılanma hakkı talep edilmeli, işkence hep bir ağızdan lanetlenmelidir. örgütlenmiş bir barbarlığa karşı, bir insanlık çağrısı örgütlenmelidir.

bu çağrı, kürt sorununun barışa yönelik bir siyasi çözümünü de içermelidir, pkk ve devlete şiddeti bırakma çağrısını da içermelidir, her iki tarafa da işledikleri cinayetlere son verme ve ateşkes çağrısını da içermelidir. bugün yaşadığımız her türlü sorun, mutlaka kürt sorununa da temas etmektedir, "terör" kavramı üzerinden her türlü hukuksuzluğun ve işkencenin meşrulaştırılmasının temelinde kürt sorunu yatmaktadır. bu savaş sürdüğü sürece her iki taraf da çirkinleşmeye, toplum da insanlıktan çıkmaya devam edecektir. ohal bitse de, bu savaş sürdüğü sürece bu ülkede asgari bir demokrasi ve hukukun teneffüs edilebilmesine imkan yoktur, askeri veya sivil bir bürokratik vesayetin ortadan kalkmasına da imkan yoktur, darbe ihtimalinin ortadan kalkmasına da imkan yoktur. darbeden dolayı en çok tutuklanan subaylara bakın, doğu ve güneydoğuda görev yapanların çoğunlukta olduğunu göreceksiniz. savaşın komuta tepesinde yer alan adem huduti de buna dahil. çözüm sürecinin bitmesiyle tekrar başlayan savaşta yaşanan sivil cinayetlerine alkış tutanlar, aynı cinayetleri işleyenlerin 15 temmuz gecesi ankara'da istanbul'da insanları nasıl öldürebildiklerini gördükleri halde bu savaşı asla sorgulamıyor, bm ve insan hakları kuruluşlarının raporlarıyla da tescillenen hukuksuzluklara arka çıkmaya devam ediyor. cizre'de insan öldürdüğün zaman kahraman mehmetçik olurken, ankara'da öldürdüğün zaman vatan haini terörist oluyorsun. aynı şekilde, gezinin ilk günlerinde eylemcilere vahşice saldıran, çadırları yakan polislerin destan yazdığına inananlar, şu an dönemin valisi ve emniyet müdürü dahil pek çok destan kahramanının tutuklu olmasından da hiç ders almıyor, devlete aynen tapmaya devam ediyor. yarın bir gün bugünkü hukuksuzlukları yapanlar da yargılandığı zaman, onlar yine devletin asla zulmetmeyeceğine iman etmeye devam edecek.

devlet dediğin senin benim gibi insanlardan oluşan bir örgüttür, kutsal bir tarafı yoktur, yanılmaz ve zulmetmez bir tanrı değildir. ve hatta devlet, her türlü iktidar gibi, sorgulanmadığı ve denetlenmediği sürece kaçınılmaz olarak bir zulüm ve tahakküm aygıtına dönüşmeye meyyaldir. hele ki şu ekonomik ve toplumsal formasyonda, devlet her türlü eşitsizliğin ve adaletsizliğin bekçisidir, kendisine sürekli teyakkuzla ve şüpheyle yaklaşılması gereken, sürekli adalete davet edilmesi gereken bir şeydir.

fethullah gülen cemaati, tabanındaki mensuplarının çoğunluğunun devlet dinine iman eden bir çizgiye sahip olması ve devletin zulmüne karşı ses çıkarma geleneğinin olmaması nedeniyle, bugün yaşadıkları şey karşısında tamamen dağınık ve sessiz bir halde, muhalefetin büyük çoğunluğu gibi, sessizce bir mucizenin gerçekleşmesini ve bir sabah kalktıklarında her şeyin düzelmesini bekliyor gibi. ama bir adalet ve insanlık çağrısı, onlara yapılan zulümlere de ses çıkarmayı gerektirir. bir insan sırf devletin faaliyet yürütmesine izin verdiği bir bankaya para yatırdı diye, devletin faaliyet yürütmesine izin verdiği bir sendikaya üye oldu diye, bir cemaatin sohbetlerine katıldı diye darbeci veya terörist addedilemez; darbe girişiminde bir şekilde yer almadığı veya cemaatin yıllar boyu işlediği suçlarda bilfiil sorumluluğu bulunmadığı sürece, sırf bir cemaate sempati duyduğu için terörist ilan edilemez.

vicdan, kendinden olmayanlara gösterildiği zaman vicdandır. kendinden olana, kendisine yakın olana, sevdiklerine herkes merhamet eder, en azılı piskopat mafya babası da kendi ailesine şefkatle yaklaşabilir. mesele, kendinden olmayana, sevmediklerine, farklı ve hatta zıt bir dünya görüşünü ve yaşam tarzını paylaşanlara yapılan zulmü hoşgörmemektir; vicdanınızın sıkleti, sizden olmayanlara yapılan adaletsizliğe ses çıkarıp çıkarmadığınız zaman ortaya çıkar. akp'li olabilirsiniz, erdoğan'ı seviyor olabilirsiniz, kendinizi sonsuz haklı ve ahlaklı taraf addediyor olabilirsiniz, ama bilin ki bu ülkede zulüm haddini çoktan aştı, bunu görmemek için kendinizi gitgide daha fazla zorlamanız gerekiyor. bütün bu yapılanları hoşgörmeye devam ettikçe ahlaken çürümeye de devam ediyorsunuz, her geçen gün sırtınızdaki yük daha da artıyor, beliniz daha da bükülüyor, farkında olsanız da olmasanız da.
nuriye gülmen'in milli folklor dergisinde yayımlanmış bir makalesini buldum: http://www.millifolklor.com/….aspx?sayi=79&sayfa=11

2008 yılında henüz yüksek lisans öğrencisi iken yazmış. 2008 yılında bilkent türk edebiyatı yüksek lisans programında aynı isimli başka birinin olması gibi çok büyük bir tesadüf yoksa ortada ilgili makale onundur. buradaki ak troller, onların yardakçısı bir takım "vatana millete beş kuruş fayda sağlamayıp en fazla vatan millet edebiyatçılığı" yapan cahil tayfa "türk düşmanı, vatan düşmanı, millet düşmanı" olarak yaftalıyorlar kadıncağızı. halbuki kadının yazdığı makaleninin konusu dede korkut hikayeleri yani oğuzların, türklerin en eski anlatılarından, türk dilinin en eski örneklerinden biri hakkında.

yüksek lisans tezinde nazım hikmet'in oyunlarından ferhad ile şirin gibi yine bu toprakları anlatan, bu toprakları var eden kıymetli metinleri konu edinmiş kendine. nazım hikmet gibi bu ülkenin çıkardığı en büyük insanlardan birini incelemiş. nuriye bu ülke için çabalamış, bu ülke halkı için kendi alanında çalışmış. buradaki gerzekler de akşamları elde kılıç yalan yanlış, hiç bir müspet kaynağa dayanmayan, senaristinin kıçından uydurduğu ve faşistçe bir parti propagandası aracı olarak kullandığı diriliş denen berbat bir diziyi izlemekten başka bir halta yaramazlar. işleri güçleri götlerini devirip yatarak bu ülke neden gelişmiyor muhabbeti yapmaktır. hiç bir katkıları yoktur, liyakatları yetmediği halde kimliksel kadrodan işgal ettikleri makamlarla memlekete en büyük zararı verirler bir de.

nuriye gülmen 2012 yılında 103 gün hapis yatmış. kendisi sağlam bir solcu, eylemci, düzenli protestocu olabilir, en tabi hakkıdır. esas böyleyse "bin yıl dursa bile devletten tek bir hak talebinde bulunmayacak milyonlarca koyun" barındıran bu ülkeye en faydalı insanlardan biridir nuriye gülmen. defalarca soruşturma geçirmiş, işinden okulundan olmuş dava açıp geri dönmüş. çok vakit kaybetmiş, yüksek lisans diplomasını ancak 2016 yılında alabilmiş. akepe döneminde sosyalist arkadaşlarımın neler çektiğine kendi gözlerimle şahit oldum. sosyalist adam mimlenmiş adamdır, bu net bir bilgi. okuldan beraber proje yaptığım adam o kadar haksız yere 2 yıl hapis yattı ki bunları gören aklı başında birinin çıldırmaması elde değil, başlarına bu saçma sapan haksızlıklar hem de bu basiretsiz islamcı iktidar eliyle gelenler nasıl dayanabiliyor anlayabilmek mümkün değil. akepe nuriye gülmen'i hem dhkp-c'li diye suçluyor hem de fetöcü diye işten atıyor. bu durumda gülmen'in bir terörist olup olmadığı konusunda akepeye mi inanacaksınız yoksa kendi zekanıza mı? sözlükteki gerzek trollerin tutarsız "vatan millet edebiyatı"na aldırmayın. bu çomarlar konuşur konuşur gider akşama kadar kahvede göt büyütürler sonra da utanmadan pişmiş kelle gibi sırıtarak memleketin aydınına hesap sorarlar 90 yıldır ne yaptınız diye. eziktirler çünkü, ezikliklerini tenlerine yayılmış halde derinden hissederler.

nuriye gülmen'in ufak bir röportaj içeren videosunu izledim youtube'dan. "bir gecede bir listeye insanların ismini yazarak işten kimseyi işten çıkaramazsınız, ohal'i de khk'yı da tanımıyoruz" diyor. cesaretine, meydan okumasına hayran kaldım sadece. keşke bende de onun çeyreği kadar cesaret olsaydı.
kafamın almadığı eylem. ben şu dakikadan sonra artık pes ederdim yav, belli ki bu ülkenin insanları yeterince vicdanlı değil, çözmeye çalışmıyor problemi. kendine niye zarar veresin?

ve işte tam da bu nedenle devletin vs tepkisini de kafam almıyor. yahu açlık grevi zaten yapandan başka kimseye fiziksel bir zarar vermeyen bir eylem. bir insan yemek yemeyi bırakıyor. bütün eylem bundan ibaret. lan bunu niye yasadışı, tutuklanması/eleştirilmesi gereken bir şey gibi görür ki insan? yürüş yapsan illegal, açlık grevi yapsan illegal, e ne illegal değil yani o zaman? insanlar tepkilerini nasıl gösterecekler?
prensip olarak süresiz açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına karşı olmakla birlikte, birileri seni açlığa mahkum ediyorsa, buna karşı açlık grevine gitmeyi ahmakça bir eylem olarak görmüyorum.

devletler, yargı kararıyla mahkum olmuş kişilere dahi cezaevlerinde en temel insani ihtiyaçlarını sunmakla yükümlüdür. cezaevine giren bir kişi aç bırakılmaz, sağlık ihtiyaçları karşılanır ve cezaevinin tanımı gereği kendisine bir barınma yeri sağlanır.

mevcut ohal khk'ları ise içeri atmayıp da dışarı bıraktıklarını bu haklardan dahi mahrum bırakıyor. işten atıyor, yetmezmiş gibi işe girmesine de engel oluyor. malvarlığına el koyuyor. yani ne birikimine dokunduruyor, ne de gelir elde etmesine izin veriyor. sosyal güvence, sağlık sigortası, işsizlik sigortası... bunların da hiçbiri yok. ya ne olacak bu insanlar? ne yapacaklar? nereye gidecekler? pasaport da iptal...

söylemesi kolay, ama düşünmesi korkunç: bu insanlara idam mahkumuna bile sağlanan hakların sağlanmamasından, açlığa mahkum edilerek yavaş yavaş ölüme terk edilmelerinden söz ediyoruz.

fethullahçılardan nefret eden, hatta bu sözlükte "nur terör örgütü" başlığına yazdığı yazı yüzünden vakt-i zamanında başı belaya girmiş bir yazar olarak söylüyorum bunları. sadece nuriye ve semih olayı değil bu. insanlar, suçlu olsalar dahi açlığa terk edilemez; suçu kanıtlanmadıkça da hayatını idame ettirecek bir gelir kapısı bulması engellenemez.

bugün bu yapılanları destekleyenler yarın ortadan kaybolacak, sanki hiç kimse "oh olsun" dememiş de biz halisünasyon görmüşüz gibi bir atmosfer yaratacaklar. tıpkı 12 eylül anayasasına %91.5 evet oyu verip de kenan evren ölünce hepsi sanki zamanında darbe karşıtı mücadele vermiş gibi ucuz kahramanlık taslayan sahtekar milletimizin daha önce yaptığı gibi. o yüzden belgeleyin bugün kimin ne dediğini. arşivler yalan söylemez. suratlarına vurmak için her söylediklerini bir bir kaydedin ki, bir 30 yıl sonra bu kötülük tekrar palazlanamasın yanı başımızda.
o denli büyük bir hissizlik, empatisizlik ve zenofobi ile enfekte oldu ki bu topraklar, ve her gün sistematik biçimde o kadar büyük bir nefret hortumuyla sulanıyor ki, net bir şekilde hukuksuzluğa karşı başlatılan bu girişim ölümle sonuçlansa dahi, sorumluların, sessiz kalanların en ufak bir azap duyacaklarını zannetmiyorum. yine de, eğer bu satırları okuyorsan ses ver. çünkü ses, onu duyanlar olmasa bile kaybolmaz evrende.
adalet kelimesi kendisi için en ufak bir anlam ifade eden herkesin kulak vermesi gereken çağrı.

o adalet duygusudur ki, seni bir parça et ve kemik yığınından daha büyük, daha değerli bir şey kılar.

o adalet duygusudur ki, kıytırık bir futbol maçında hakemin verdiği haksız bir penaltıya bile milyonlarca insan isyan eder, ekran başından küfreder, tribündeyse eğer bazen sahaya iner. sözlükte ilgili maç başlığında, hakem başlığında sayfalarca, günlerce yazar ha yazar.

hani diyor ya şair, "ola ki şeytana satacak kadar bile bende ondan yok..."

bu ülkede yüz bini aşkın insan hiçbir yargılama yapılmadan, hiçbir muhakeme süreci yürütülmeden, neyle suçlandığını bilmeden, hiçbir delil gösterilmeden, savunması alınmadan, kısacası en temel insan hakları olan savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı tamamen çiğnenerek işten atıldı ve terörist olarak damgalandı. yetmedi, ohal süresiyle sınırlı olması gereken khk ile ömür boyu kamu hizmetinden yasaklandı. yetmedi, özel sektörde de iş bulamaması için her türlü önlem alındı. yetmedi, yurt dışına da çıkamaması için pasaportları iptal edildi. yetmedi, geçici işsizlik maaşını da almalarına engel olundu.

devlet açık bir şekilde, bu insanlara "ölün, intihar edin" diyor. ve bu insanların pek çoğunun çocukları var, aileleriyle birlikte yüzbinlerce insan söz konusu. onlar da cezalandırılıyor.

hukukun en temel, binlerce yıllık ilkeleri üstüne basa basa çiğneniyor. suç ve cezanın şahsiliği çiğneniyor, ailesinden biri işten çıkarılan memurlar zincirleme şekilde ihraç ediliyor. yani mesela amcaoğlun fetöden tutuklandı diye işten atılabiliyorsun. mesela kadın işten atıldıysa, kocası da en geç bir sonraki khk ile atılıyor. e tabi iyice aç kalmaları için ikisini birden atmak lazım, yoksa geçinmeye ve yaşamaya devam edebilirler.

kesk'in ulaştığı veriye göre, khk ile ihraç edilenler arasından mart sonuna kadar 27 kişi intihar etti. http://www.kesk.org.tr/…ultayimizi-gerceklestirdik/ buna ek olarak, benim bildiğim 27 nisan'da da bir polis intihar etti. http://www.birgun.net/…zip-intihar-etti-157215.html

her neye inanıyorsanız inanın, kendinizi ne olarak tanımlıyorsanız tanımlayın, eğer şu dünyada durduğunuz yer açısından "adalet" kavramı sizin için bir anlam ifade ediyorsa, bu yapılan zulmü hoş görmemekle mükellefsiniz.

savunma hakkı, hukukun ta kendisidir. hukuk dediğimiz şey, şüphelendiği kişiyi doğrudan cezalandırmak yerine, önce bir dinlemeye karar veren insanla başlamıştır. savunma hakkı yoksa, ortada keyfi bir şekilde uygulanan şiddetten ve zulümden başka bir şey yoktur.

aihs'in adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde belirtildiği gibi, "bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır." ve "bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir: a) kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek; b) savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak..."

anayasanın 15. maddesine göre, ohal, sıkıyönetim ve seferberlik durumlarında bile asla dokunulamayan temel haklar vardır, bunlara "çekirdek haklar" denir: "birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."

yani hakkında hiçbir mahkeme kararı olmaksızın, insanları terörist olarak damgalayamazsınız ve bu damgayla işten atamazsınız. bu ilkeler durduk yere uydurulmadı, insanlığın binlerce yıllık deneyimlerinin, mücadelelerinin, birikimlerinin ürünü. bu ilkelere uymazsanız masumları cezalandırırsınız ve hukukun bir başka temel ilkesi der ki; bir masumu cezalandırmak, bir suçlunun cezasız kalmasından daha kötüdür. bu yüzden yüzde yüz emin olmadan cezalandıramazsınız, bu yüzden şüpheden sanık yararlanır. bu yüzden ceza muhakemesinin amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır.

bu apaçık hukuksuz ihraçlar eninde sonunda yargılanacak, iç hukukta çözülmezse aihm'de ağır tazminatlara mahkum edilecek, aihm'in yargı yetkisinden kaçmak için avrupa'dan kopulursa eğer, bunun ülkeye maliyeti zaten mahkum olunan tazminatları kat be kat aşacak. her halükarda, bu sürekli zulüm ve cinayet üreten ohal düzeni ilelebet sürmeyecek. ama şimdiden yol açtığı geri döndürülemez haksızlıkların haddi hesabı yok.

gelinen noktada, ihraç edilenler için "gerçekten fetöcü müymüş, değil miymiş" diye tartışmak abestir, bu hukuksuzluğa ufacık bile olsa bir meşruiyet kapısı açmaktır. bu usulsüzlükle fethullah gülen'in kendisini de işten atsanız hukuksuz bir işlem yapmış olursunuz. nitekim, ilerde verilecek aihm kararlarıyla, en tescilli cemaatçiler bile tazminata hak kazanacak çünkü işten çıkarılmalarının hukuksuz olduğu tescillenecek.

insanların darbeyle ve herhangi bir örgütle ne gibi bir bağlantısı olduğuna dair ortaya hiçbir delil konulmadan ve adil bir yargılama süreci yürütülmeden yapılan her iş hukuksuzdur ve tarihe not düşülmektedir. bu ülkede şu an kimsenin hayatı, işi, temel hakları en ufak bir güvence altında değildir. böyle bir zulme ortak olmak istemeyen, böyle bir muz cumhuriyetinde, böyle ilkel ve vahşi bir kabile düzeninde yaşamayı istemeyen herkes, nuriye gülmen ve semih özakça'nın sesine kulak vermelidir.

"terörist" diye diye sizi her türlü hukuksuzluğa, ahlaksızlığa, vicdansızlığa göz yummaya çağırıyorlar. başınıza bir iş gelmesin diye sesinizi çıkarmadan hayatınıza devam etmeyi dayatıyorlar. geçtim ideal hukuku, yürürlükteki hukuku bile savunmak, anayasanın uygulanmasını istemek, terörist olmanıza yetiyor. yani baya baya, yürürlükteki anayasayı, ceza kanununu filan savunarak terörizme destek vermiş, terörün yanında durmuş olabiliyorsunuz.

kimse için değil, herkes kendisi için, kendi akıl sağlığını, kendi mantığını, kendi vicdanını, kendi haysiyetini muhafaza etmek için bu zulme elinden geldiğince ses çıkarmalıdır.