Sık geçen başlıklar

hitler'in türkiye'ye saldırmamasının nedenleri 7

ekşi'de gör
bir çok sebepten oluştan nedenler bütünüdür. aklıma gelen bir kaçını sıralayayim;

1) rusya'yı yenmek için boğazları ele geçirmeye ihtiyaç duymadılar

2) anadolu gerçekten çok ama çok büyük bir yer. ve üstelik dağlık bir coğrafya. ve anadoluyu ele geçirmenin hitlere hiç bir faydası olmayacağı gibi fazlasıyla zararı olacaktı. istanbul-hakkari arasındaki mesafeyle istanbul-viyana arasındaki mesafe hemen hemen aynı. anadoluda bir çok maden kaynağı var, ama hitlerin bu kaynaklara ihtiyacı yoktu. ve üstelik anadolu zorlu bir coğrafyadır.

3) boğazları elinde tutmak için bütün anadoluyu alması gerekirdi, bu da ciddi miktarda ekipman israfı olurdu, pek bir kazanç sağlamadan yığınla ekipman ayırması gerekecekti. şöyle ki, anadolu'ya sahip olmadan marmara'ya sahip olamazdı. marmara'ya sahip olmadan boğazları elinde tutamazdı.

4) türkiye zayıf bir ülke olduğundan savaşı kazandıktan sonra türkiye'yi ana yemeğin üzerine yenilen tatlı gibi ele geçirebilirdi. ama yugoslavya ve yunanistan'a kıyasla askeri olarak nispeten güçlü bir ülke olduğundan savaşın ortasında türkiye'yi işgal etmek hitlerin başını ağrıtırdı.

5) doğu anadolunun bir çok kapısı var, anadolu'yu ele geçirseydi hem kafkasya, hem iran, hem de güneyden olası tehditlere karşı açık olacaktı ve elinde tutması zor olurdu.

6) polonya ve ukrayna ovaları üzerinden dere tepe dümdüz gidip kafkasya'ya ve azeri/hazar havzasının doğal kaynaklarına ulaşmak çok daha kolay olacaktı. anadolu'da petrol yok, ve aşması zor hunharca dağlık bir bölge.

7) boğazları aşıp anadolu'ya girebilmek için o kadar tankı aracı ve askeri ekipmanı taşıyacak filolara ihtiyaç duyacaktı, ki bu da yine kritik bir savaşın ortasında gereksiz bir lojistik problemiydi. 3. maddede de dediğim gibi, sadece trakya ve boğazları alıp yeter diyemezdi, anadolu'yu sindirmedikçe trakya'ya hakim olamazlardı.

8) türkiye'nin işgal edilmeye uygun bir altyapısı bile yoktu. olağan altyapı büyük bir işgal için uygun değildi. türkiye'yi fethetmek hitler için çok büyük zaman kaybı olurdu. demiryolu altyapısı sınırlıydı, yollar kötüydü. döneminin alman ordusu motorize ve mekanize ekipmanlar kullanıyordu, bizim eşeklerle katırlarla açtığımız yollarda düzgün yol katedemeyecekken bizim atlı birlikler umursamadan yol alabilirdi.

yunanistan'ın bile çok küçük bir kısmına nazi almanyası hakimiyet kurabilmiştir, trakya'yı bulgarlar, makedonya'yı almanlar ve yunanistan'ın geri kalanını italyanlar ele geçirmiştir. ki o dönemler 12 ada zaten italyan himayesindeydi. bu üç ülkenin kıç kadar yunanistan'ı işgal etmesi bile 10 ay civarı sürdü, ki 12 ada, iyonya denizinden italya'ya kıyı komşuluğu ve avrupa'dan kara bağlantısına sahip olmalarına rağmen.

koskoca anadolu'yu almaları ne kadar sürerdi dersiniz?

hitler türkiye'ye saldırsaydı bile istanbul-avrupa ve trakya'dan fazlasını elde edemezdi. ve üstelik o bölgeleri de geri almaya çalışan türkiye'ye karşı savunması gerekecekti, ve tabi amerikan-ingiliz koalisyonu da türkiye'ye hunharca destek sağlayacaktı. türkiye'ye saldırmak demek hitler için amaçsız bir hareket olurdu ve boşu boşuna bir cephe açılması demekti.

oysa ki tarafsız bir türkiye en temiziydi, doğudan gelebilecek hiç bir tehlike yok, türkiye'nin tek başına saldırıya geçme ihtimali yok. tarafsız türkiye hitler için güney-doğu avrupa'da rahat bir cephe demekti.

üstelik hitlerin en başından beri amacı lebensraum, yani alman ırkı için yaşam alanı yaratmaktı. avrupa'nın düzlükleri ovaları varken anadolu'nun dağlarına kadar yayılamayacağını kendisi de biliyordu muhakkak.

özetle dünyaya karşı savaş verirken anadolu girmek isteyeceği bir deplasman değildi. türkiye'yi işgal ederek hiç bir şey eline geçmeyeceği gibi kaynak israf edecekti.

edit: imla, düzeltme ve düzenleme. 6. maddeyi kaldırdım, saçmaydı biraz.
zorunlu not: kaynağın üzerinde oturuyorum.
adolf hitler türklere silah yardımı yapmayı teklif edip, 1942 yılının yazına kadar kendi saflarına çekmeye çalışmıştır. daha sonra türkiyeyi işgal etme fikri oluşmuş, fakat türklerin turancılık fikrinden ve kendisine oluşabilecek potansiyel tehditten dolayı bu harekatı mantıklı bulmamıştır.
(bkz: operation gertrude)

adolf hitler ve ismet inönü’nün bu dönemde çeşitli mektuplaşmaları mevcut. aynı zamanda almanya büyükelçisi de ismet inönü’ye çeşitli teminatlar vererek ikna çabalarına giriyor. lakin hepimizin bildiği üzere ismet inönü, muazzam bir denge politikası güdüyor.

bu dönemden sonra ise, çabaları sadece türklerin sovyetlerle birleşmesini engellemek üzere olmuştur. hatta türkiye’ye hammadde ticareti karşılığında, (bkz: focke wulf fw 190) model savaş uçakları tahsis etmiştir.

sovyet işgalinden her daim çekinen türkiye ise, nazilere yakın bir duruş sergilemiş, ancak ittifak olacak kadar ileriye gitmemiştir.

edit: imla
bıyığına tükürdüğümün maçası yememiştir. şaka lan şaka açın biraz tarih okuyun. asıl italya göz koymuştu türkiye'ye ama mussolini yunanistan'da beklemediği bir direnişle karşılaştı. bu yüzden almanya türkiye'ye saldırmak için bulgaristan'a yığdığı askeri yunanistan'a kaydırdı. o yıllarda türkiye'de gerek basın gerek kamuoyu yunanistan'ı canı gönülden destekliyordu. tabi allah rahmet eylesin ismet inönü'nün de bir dış politika zaferidir, türkiye'nin savaşa girmemesi. fakat hat safhada bir savaş hazırlığı da yapılmıştır. neredeyse eli silah tutan bütün gençler orduya alınmıştır. gençler askerde olunca tarım faaliyetleri azalmıştır. bir de devlet savaşa gireceğiz diye bayağı bir gıda stoklaması yapmıştır. bazı temel gıdalar kara borsaya düşmüştür. bu yüzden devlet ekmeği herkese karneyle vermiştir. yani fazla alıp kara borsadan satmasınlar diye. hani şu ''ismet paşa zamanında ekmek karneyleydi'' geyiği bu yüzdendir.
türkiye, osmanlı imparatorluğu’nun yenilgisi, işgal edilmesi ve paylaşılmasıyla sonuçlanan birinci dünya savaşının ardından mustafa kemal atatürk önderliğinde ulusal bağımsızlık savaşı verdi. bu savaş neticesinde, çok yönlü bir devrim gerçekleştirildi ve bağımsız, halkçı bir ulus devlet kuruldu. aslında bu türk devrimi, 20. yüzyıl içinde gerçekleşecek bağımsızlık atılımlarının öncülerindendi. ancak ne türk devrimi emperyalizme karşı verilen ne son bağımsızlık savaşıydı, ne de daha önce gerçekleşmiş olan birinci dünya savaşı, batılı devletlerin dünyayı paylaşmak için giriştiği son büyük kapsamlı çatışmaydı.

birinci dünya savaşının bitmesiyle, avrupa’nın eski imparatorlukları çökmüş, ‘’doğu sorunu’’ denen paylaşım çekişmesi yeni bir yüze bürünmüştü. ayrıca bu savaş büyük bir yıkıma ve dünyanın çoğunu içine alan ilk askeri çarpışmaya sahne oldu. ancak bu savaşın neticesi avrupa merkezli mali sermayenin ve batılı sömürge imparatorluklarının pazar paylaşımı üzerinden giriştikleri çekişmeyi sonlandırmaktan çok uzaktı. savaşın sonunda emperyalist paylaşım yarışı sonuçlanmamış, hatta derinleşmiş ve sertleşmişti. 1918’de yapılan ateşkes veya barış anlaşmaları, bir barıştan çok bir tür molayı andırıyordu. bunu, okuduğum bir kitapta adını hatırlayamadığım fransız bir general, “yapılan, yirmi yıllık bir ateşkestir.” diye belirtmişti.

batı’nın kendi içinde yaptığı ateşkes yirmi bir yıl sürecekti. ancak türkiye için savaş bitmiş değildi. 1918 ve 1922 arasında verilen türk kurtuluş savaşı, türkiye’yi baştan aşağı yeniledi, sömürülen bir imparatorluğun yerine ulusçu ve bağımsız bir devletin doğmasını sağladı. 1923 yılında kurulan genç cumhuriyet, kendini batılıların sömürgeci hesaplarından uzak tutmasına, bölgesinde kendine özgü bir dış siyaset izlemesine ve dünya için o dönemde yeni sayılabilecek bir düşünce ile yaşamını sürdürmesi neden oldu.

yukarıda zikrettiğiniz bu yeni düşünce ulu önder mustafa kemal atatürk'ün şu sözleri ile en iyi şekilde özetlenebilir:

"yurtta sulh cihanda sulh"

bu düşünce çerçevesinde genç türkiye cumhuriyeti, avrupa’nın yirmi bir yıllık ateşkesi süresince hem komşularını, hem de dünyayı yakından büyük bir ilgiyle izledi, tüm ülkelerle barışçıl ilişkiler kurmayı dış siyasetinin temel ilkesi yaptı. kuşkusuz türkiye için batılıların sömürgeci hesaplarından uzak kalmak, avrupa’dan uzak kalmak ve olan bitenden etkilenmemek demek değildi. çünkü dünya’da dönemin konjonktürel yapısı içerisinde yukarıda zikredilen unsurlardan etkilenmek kaçınılmazdı. birinci dünya savaşı’nın avrupa’ya mirası, kendi içinde çatışan sermayenin o zamana değin görülmemiş ölçüde öfkeli yönetimler doğurması olacaktı. birinci dünya savaşından galip olarak çıkan devletler, kaybedenlerle yaptıkları anlaşmalarda bulunan ağır şartlardan ötürü kısa süre içinde önce italya, sonra almanya'da yükselen faşizm ile karşı karşıya kaldı.

birinci dünya savaşı’nın ardından askeri sonuçlar bakımından yenen tarafta yer alan italya, konu ekonomik getiri olduğu zaman, savaşa girerken umduklarının hemen hemen hiçbirini alamadı. almanya ise koşulları yıkıcı versailles anlaşması dolayısıyla yenilgiyi her alanda ve uzun süre hissetti. savaşın sonunda almanya’da imparatorluk yönetiminin yerini weimar cumhuriyeti aldı ve almanya yenilgiyi kabullendi. alman sermayesi ve özellikle de alman toplumu hem ekonomik anlamda, hem de moral olarak büyük bir çöküşe geçti. yönetici sınıf barışın neden gerekli olduğunu kendince biliyordu. ancak halk ve özellikle askerler, savaşın henüz sürdüğünü ve çatışmanın ortasındayken devletlerinin yenilgiyi kabullendiğini ileri sürüyorlardı.

öyle ki, bir alman askeri, “hiç de yenilmiş değildik!” diyecek. “cephedeki askerler kendilerini hiç de yenilmiş görmüyorlardı, ateşkesin niye bu denli aceleyle imzalandığını, mevzilerimizi niye bu denli aceleyle bırakmak zorunda kaldığımızı anlamakta güçlük çekiyorduk. çünkü hala düşman toprakları üzerindeydik ve olan biten bize tuhaf geliyordu.” devam edecekti.

ateşkes ve ardından gelen versailles anlaşması, alman halkı için bir utanç, bir "şeref lekesi" olacaktı. işte bu koşullar altında, pazar paylaşım çekişmesi derinleşecek, avrupa’da almanya ve italya, uzakdoğu’da ise bölgesinde bir emperyal güç olarak varlığını dayatmaya başlayan japonya, pazar payını ve varlığını ingiltere-fransa-abd üçlüsünden alma yönünde adımlar atmaya başlayacaktı.

önce italya’nın, ardından almanya’nın faşizme kayması, 1930’ların başından itibaren avrupa’da savaş öncesi gerginliği canlandırdı. 1918’den 1933’e dek ingiltere ve fransa’nın ağır yaptırımı altında bulunan ve fransa’ya yönelik bir ödün siyaseti izleyen almanya’nın yerini, 1933’te nasyonal sosyalist alman işçi partisi’nin yönetimi ele geçirmesinden sonra, avrupa’yı sessizce ve gitgide artan oranda ürküten bir almanya aldı. bu parti, yani nsdap ya da kısaca nazi partisi, emperyalist paylaşım çekişmesinin dizginlerini kısa sürede eline alacak ve dünyayı temelden sarsacak, kısa sürede kalıcı olarak değiştirecekti.

türkiye, avrupa’yı saran faşizm ve nazizm dalgalarını, güvenli bir uzaklıktan ve kaygıyla izledi. mustafa kemal’in devrimci cumhuriyeti, yarım kalan dünya savaşının yakın zamanda tamamlanacağını düşünüyordu. bu yüzden mustafa kemal atatürk kurduğu genç cumhuriyet bir yandan bölgede etkin rol üstlenirken öte yandan uluslararası alanda barışın öncülüğünü yapmaya çalıştı ve bu yönde bir dış siyaset çizgisi izlendi.

1938’de mustafa kemal’in ölümünün ardından türkiye’de yeni bir cumhurbaşkanı göreve başladı. yeni yönetim yalnızca mustafa kemal’in oluşturduğu devrimlerin devam etmesi için çabalamakla kalmayacak, yaklaşan savaşa yönelik yoğun ilgi ve kaygısını da kendi omuzları üzerinde hissedecekti. kısaca 1938’den sonra türkiye, mustafa kemal'in ölümünden ileri gelen iç değişimiyle dünyayı saran savaş sürecini aynı anda yaşamak zorunda kalacaktı.

birinci dünya savaşı’nda almanya’nın müttefiki olan, avrasya’nın tam ortasında yer alan, nazilerin değer verdiği tüm stratejik hedeflerle o veya bu biçimde yakın ilişkide ve coğrafyada bulunan türkiye’nin, nazi düşüncesinde ve nazilerin savaş tasarılarında yer bulmaması beklenemezdi. benzer nedenlerle ingiltere, abd ve rusya için de büyük önem taşımakta olan türkiye’nin savaş boyunca konumu her iki taraf için de yaşamsal önemde olacaktı. her iki tarafta savaş boyunca türkiye’yi kendi yanında savaştırmak için uğraşacaktı.

bu durumda naziler, türkiye’den ikinci dünya savaşı kapsamında ne beklemekteydi? dünya egemenliği tasarılarında türkiye’nin yeri neydi? savaş boyunca nazi almanyası ve türkiye’nin ilişkileri nasıl ilerleyecekti? bunların yanıtını vermek, yalnızca dış siyaset tarihi açısından değil, türkiye’nin geçirdiği siyasal ve düşüncesel süreçleri anlayabilmek için de, dünya için önemi hiç azalmayacak olan nazizm’i anlamak için de gereklidir.

***türkiye’nin savaşa yönelik temel tutumu***

1938’de devrim önderi mustafa kemal atatürk’ün yaşamını yitirmesinin ardından, türkiye belli konularda 15 yıllık cumhuriyetin birikiminden ve alışkanlıklarından saparken, belli başlı konularda da kusursuz bir süreklilik gösteriyordu. mustafa kemal’in savaşa yönelik hazırlıkları ve bölge odaklı dış siyaset tasarısı 1939’dan başlayarak çekmeceye kaldırıldı. ancak olası bir ikinci dünya savaşı’nda, türkiye’nin savaşın dışında kalması gerektiğine yönelik inancı, ikinci cumhurbaşkanı ismet inönü’nün benimsediği bir düşünceydi.

inönü yönetimi, olası bir savaşa katılmanın türkiye için eninde sonunda yıkıcı olacağına inanıyordu. savaşın büyük bölümünde türkiye’nin dışişleri bakanı olarak görev yapan ve diplomatik pazarlık becerileri dünyaca ün kazanan numan menemencioğlu, bu durumu şöyle açıklayacaktı:

“dış politikamızın amacı, kendi başımıza karar yetkimizin sonuna kadar korunmasıdır. kesinlikle inanıyorum ki savaşa girersek kendi kendimiz karar verme yetkimizi yitiririz ve bundan ülkemin en küçük bir kazancı olmaz.”

ne olursa olsun savaşın dışında kalma düşüncesi, türkiye’nin 1939 ile 1945 yılları arasında dış siyasetinin omurgasını oluşturacaktı. hem coğrafi hem de tarihsel konum bakımından türkiye, birinci dünya savaşının sonunda verdiği bağımsızlık savaşıyla batı’da büyük yankı ve kaygı uyandırmıştı. türklerin verdiği bu bağımsızlık savaşı ingiltere’nin ortadoğu üzerindeki egemenliğini de temelinden sarmıştı. dolayısıyla türkiye'nin şimdi hangi tarafta yer alacağı da hem müttefikler hem de nazi almanya’sı için yaşamsal önemdeydi. çünkü savaşın ikinci yılından itibaren çatışma bölgesi, türkiye’nin çevresiyle dönmekteydi.

inönü yönetimi, altı yıllık savaş boyunca cumhuriyetin dış siyasetini osmanlı’nın dış siyaset modeliyle yürüttü. çöküş dönemindeki imparatorluk da tarihsel ve coğrafi önemine dayanarak büyük güçler arasında bir tür ip cambazlığı yapmış, yıkılmasını böylece geciktirmişti. bu tarihsel birikimden yararlanan inönü yönetimi, aynı yöntemin güncellenmiş ve çağa uyarlanmış bir benzerini kullandı. açıkçası bana göre ismet inönü'nün aldığı sonuçlar osmanlı’nın aldıklarından üstün oldu.

***ingiltere-sovyetler-almanya üçgeninde denge oyunu***

büyük güçler arasında bir tür denge oyunu sürdürmek, savaşan taraflara eşit uzaklıkta ilişkiler kurmak anlamına gelmiyordu. türkiye, savaşın ilk haftalarında, ingiltere ve fransa’yla bir üçlü anlaşma yaptı. koşulları büyük oranda türkiye’nin yararına olan bu anlaşma, katılımcı ülkelerin saldırıya uğraması durumunda işbirliği yapmasını öngörüyordu. ayrıca türkiye cumhuriyeti ile dış siyasette en sıkı ilişkilere sahip olan sovyetler birliği’yle ters düşmesine neden olacak durumlarda türkiye’nin anlaşma koşullarından geri durmasını olanak sağlıyordu. anlaşmanın doğrudan savaşa girmeyi zorunlu kılmaması ve yardımlaşma ilkesi üzerine kurulu olması, savaş boyunca türkiye-ingiltere ilişkilerinde belirleyici oldu.

ingilizler, üçlü anlaşmayı türkleri kendi yanlarında savaşa çekmek için bir araç olarak görürken, türkler de kendi yararlarına yorumlanabilecek maddeleri ve protokolleri kullanarak ingiltere’nin desteğini, savaşa girmek gibi büyük bir bedel ödemeden sağlamak düşüncesindeydi.

türk dış siyaseti bakımından bu anlaşmanın tamamlayıcısı ilginç bir biçimde türkiye’nin yaptığı bir başka anlaşma olmayacak, sovyetler birliği ile almanya arasında yapılan bir dostluk anlaşması olacaktı.

1939’da türkiye’de önceki 15 yıldan başka bir yönetim vardı. bunu andıran bir değişim de sovyetler birliğinde yaşandı ve dışişleri bakanı değişti. aynı dönemde inönü yönetimi de mustafa kemal’in değişmez dışişleri bakanı tevfik rüştü aras’ı görevden almıştı. her iki ülkenin dışişlerinde gerçekleşen bu dönüşüm, sovyet rusya ve türkiye arasında, mustafa kemal dönemine göre çok sert bir soğuma sayılacak bir uzaklaşma dönemine yol açtı. yeni sovyet dışişleri bakanı molotov, dış ilişkilerde nazilerle işbirliği çizgisine daha yakındı ve 1939 yılında nazilerle sovyetler arasında bir dostluk anlaşması imzalandı.

türkiye, savaşın ilk dönemlerinde işte 1939 tarihli bu iki anlaşmayı terazinin iki kefesine yerleştirecek ve dengeyi buna göre sağlayacaktı. evet, ingiltere ve fransa saldırıya uğramıştı ve türkiye’nin onlara yardım etmesi gerekiyordu. edecekti de... ancak bu yardımın sınırları nazilerle saldırmazlık anlaşması imzalamış sovyetler’i türkiye’ye karşı kışkırtacak bir boyuta ulaşmamalıydı.

***türkiye’nin gücü veya güçsüzlüğü***

yeni kurulmuş ve yaşamının büyük bölümünü yoksullukla savaşarak geçirmiş türkiye cumhuriyeti, kendi içinde bir kalkınma mucizesi yaratmıştı. ancak bu mucizenin ekonomik anlamda emperyalist avrupa devletleriyle doğrudan baş edebilecek bir güç yaratması düşük bir olasılıktı. türkiye’nin dış ticaret hacmi, büyük oranda savaşan devletlere yaptığı ihracatı dayalıydı. savaşın başından sonuna değin bir saldırı olasılığı karşısında hazır bulundurulan yüksek sayılı bir ordu, zaman geçtikçe bütçenin %80’ini kullanmak zorunda kalacak ve bu durumdan dolayı türkiye yoksullaşacaktı. bu yüzden savaş sırasında tarafsızlığına karşın türkiye’nin omuzlarına ekonomik olarak büyük bir yük binecekti.

türk ordusu da ingiliz ve nazi ordularına göre teknik anlamda geri kalmıştı. türk ordusunun savaş gücü yüksekti ve askerin eğitimi nitelikliydi. ancak konu mekanize güce geldiği zaman türkiye’nin caydırıcı tank tümenleri ve bir hava gücünün bulunmadığı ortadaydı. türkiye işte bu durumu kendi lehine çevirecek ve yaptığı tüm dostluk ve ortak savunma anlaşmalarına karşın ‘’savaşa girmek için yeterli gücü bulunmadığını’’ savaşan tüm devletlerle gerçekleştirdiği görüşmelerde öne sürecekti.

savaş boyunca müttefiklerin, yani ingiltere, rusya ve abd’nin türkiye’den beklentisi, nazi almanya’sı ve faşist italya karşısında savaşa girmesi olacaktı. nazilerin beklentileriyse döneme ve savaşın gidişine göre değişti.

***faşizm karşısında türkiye'nin tutumu***

türkiye’nin nazilerle ilişkilerini mercek altına aldığımız zaman bakacağımız ilk yer türkiye-nasyonal sosyalizm ilişkisi değil, türkiye-faşizm ilişkisidir. 1922’de mussolini’nin roma yürüyüşüyle italya’da yönetimi ele geçirmesi, o dönemde kendi bağımsızlık savaşıyla ilgilenmekte olan türkiye’de olağandışı bir yankı yapmadı. ama nazizm’le hemen hemen aynı ilkelere dayanan faşizm de birinci dünya savaşı’ndan beklentileri karşılanmamış bir italya’nın bölgede emperyalist amaçlarının uygulayıcısı olacağı açıktı.

özellikle anadolu’da istediğini alamayan ve beklediği büyük ödülü yunanistan’a kaptıran italya, 1920’lerde akdeniz’e yayılma düşünce ve beklentisi duyuruyor, akdeniz’e ‘’mare nostrum’’, yani ‘’bizim denizimiz’’ diyordu. bu, mustafa kemal önderliğindeki genç cumhuriyette tepkiye neden oldu ve türkiye-italya ilişkileri olası bir askeri çatışmanın gölgesi altında yürütüldü. mustafa kemal atatürk’te bilinenin aksine yaklaşan yeni bir dünya savaşına işaret ederken büyük oranda italyan yayılmacılığından söz ediyordu. dolayısıyla bu dönemde türkiye, kendini italya ile her an savaşacakmış gibi hazırlığını sürdürmekteydi.

1922’de italya’yı ele geçiren faşizm ve 1933’te almanya’yı ele geçiren nazizm, doğal birer müttefik olarak karşımıza çıkmaktadır. dolayısıyla ileride yaşanacak savaşta da mihver bloğu olarak birlikte yer hareket edeceklerdi. türkiye de uluslararası alanda, özellikle akdeniz’in güvenliği bağlamında, bu bloğa karşı kendini güvenceye almaya yönelik hamleler yaptı. 1933’te imzalanan ‘’saldırganın tanımına ilişkin londra anlaşması’’, tevfik rüştü aras’a göre, italyan faşizmi ve alman nazizm’ine bir tepkiydi.

atatürk türkiye’si, tüm dünyayla barışçıl anlaşmalar kurmayı ilke edinmişti. ancak kendine özgü bir bölgesel savunma sistemi de geliştirmiş bulunuyordu. bunun için batıda balkan antantı, doğuda sadabad paktı, kuzeyde sovyetler’le iyi ilişkiler 1930’ların temel dış politika hareketlerine örnek olarak gösterilebilir.

bu dış siyasi hamlelere, 1936’da ingiltere’yle yapılan akdeniz paktı’nı da eklemek gerekir. bu pakt yalın bir savunma anlaşmasıydı ve italya’nın habeşistan’ı işgal etmesi üzerine caydırıcı bir diplomatik girişimdi.

tüm bunlar göz önüne alındığında, türkiye’nin kendini yaklaşan savaşa hazırlamakla kalmadığı, nazi yayılmasına da faşist italya’nın akdeniz üzerindeki egemenlik savlarına da tepkili olduğu anlaşılmaktadır. ancak bu tepki, atatürk sonrası inönü yönetimine, ingiltere’ye yanaşma biçiminde aktarılacaktı.

***nazilerin türkiye’ye yaklaşımı***

dünyayı üstün, aşağı ve insanlık dışı ırklar olarak bölümlere ayıran nazi düşüncesi, yahudiler, slavlar ve polonyalılar gibi toplulukların ya aşağılık ırklar olduğunu, ya da altinsanlar olduğunu öne sürüyordu. bu sınıflandırmaya göre türkler aşağılık ırklar arasında sayılmıyordu ve hitler, savaşta türklerin kendi yanında yer almasını istemekteydi. ancak hem türkiye’nin nazizm’e atatürk’ten kalan kuşkulu bakışı, hem de inönü yönetiminin 1939 tarihli ingiliz-fransız-türk üçlü anlaşması, almanya’nın beklentilerini güncellemesine yol açtı.

bu beklentiye göre, türkiye en azından savaşın ilk döneminde tarafsız tutulmalıydı ve ingiltere ile fransa yanına geçmesi önlenmeliydi. bunun için türkiye’ye yeni bir büyükelçi atandı. bu büyükelçi, hitler’den önce şansölyelik yapmış olan franz von papen’di. von papen, ilginçtir ki, nazi partisi üyesi değildi, ancak tanınmış bir devlet adamı ve önemli bir diplomattı. adolf hitler’le çoğu zaman karşıt görüşteydi. buna, savaşın almanya’nın yararına olmadığı gibi çok temel bir konu da girmekteydi. savaş çıktığında von papen,

“almanya bu savaşı kazanamaz ve zavallı memleketimizden geriye sadece yıkıntılar kalacak!” diyecekti. (bkz: alman büyükelçi franz von papen’in anıları)

büyükelçi von papen’le dışişleri bakanı numan menemencioğlu’nun görüşmelerinden birinde menemencioğlu, almanya’yı bir kargaşa ve sorun kaynağı olarak niteleyecek, von papen ise buna karşı çıkmaksızın, ‘’görevinin barışı korumak olduğunu’’ belirtecekti.

kuşkusuz bu durumu von papen’in türk yanlılığına yormak olanaksızdır ve deneyimli büyükelçi, yeri geldiğinde türkiye’nin savaşa sokulması için de çalışacaktır. ancak özellikle ilk dönemdeki ilişkiler, von papen’in kişiliğiyle yakından ilişkilidir.

***türkiye’nin işgal edilmesi düşünceleri***

savaşın çeşitli aşamalarında naziler, türkiye’yi işgal etmeyi akıllarından geçirdiler. bu, düşünceler özellikle nazi-türkiye ilişkilerinin üç temel evresinde önemli rol oynadı.

türkiye’nin uluslararası alanda büyük devletler ölçüsünde güçlü olmadığı yönündeki genel kanıya karşın, bir de tarihsel birikim ve gözle görülebilir bir gerçek vardı. evet, türk ordusu çağdaş ölçütlere uymuyordu. ancak bu ordunun ulusal onuru ve savaş gücü yüksekti. bu ordu sayesinde ‘’üzerinde güneş batmayan’’ ingiliz sömürge imparatorluğunu yenilgiye uğratılmış ve ülke özgürlüğünü kazanalı henüz 20 yıl olmamıştı.

hitler, 13 aralık 1940’ta,

“türklerin birkaç alman zırhlı tümeniyle nasıl başa çıkacaklarını görmek isterim... bir yan bakışın istanbul’u kaybetmelerine yeteceğini çok iyi biliyorlar.” demişti.

ancak sorunun istanbul’u ele geçirmek olmadığını herkes biliyordu. sorun türkiye’yi işgal etmek değildi, sorun, bunu yaptıktan sonra, başka hamleler için güç bulup bulamamak ve eninde sonunda türkiye’yi elde tutup tutamamak sorunuydu.

büyükelçi von papen yalnız deneyimli bir diplomat değildi, asker kökenli bir adamdı ve birinci dünya savaşı’nda anadolu’da bulunmuştu. işgalci bir ordunun toroslar’ı aşmada karşılaşacağı güçlüklerin, anadolu’da ordu beslemenin olanaksızlığının ve en önemlisi, türklerin savunma savaşında ne ölçüde dirençli olduğunun farkındaydı. olası bir işgal başarılı olsa bile, bedelinin oldukça yüksek olacağını biliyordu ve bu durumu devlet erkanına raporlamıştı. bir de çanakkale konusu vardı ki, 1915 yenilgisinin tadı hala ingilizlerin damağındayken türkiye’nin caydırıcılığını artırıyordu. von papen, ‘‘türklerin kanının son damlasına değin çanakkale’yi savunacağını’’ görüşüyle nazi hükümetine raporlamıştı.

özetle türkiye, diplomatik değerlendirmelere göre askeri ve ekonomik gücü düşük, ancak coğrafi önemi yüksek; işgal edilebilirliği düşük, ancak desteğinin alınması önemli bir ülkeydi. bu değerlendirme neticesinde nazilerin neden türkiye’yi işgal etmediğinin cevabını kısmen vermiş oluyoruz. ancak naziler de orantısız özgüvenleri kapsamında türkiye’yi işgal etmeyi birkaç kez düşünmedi değil. nazilerin balkanları işgal ettiği dönemde türkiye’nin işgal edilmesi olasılığı ağırlık kazanmıştır. türkiye’nin işgali, savaşın ilk döneminden sonra bir kez daha gündeme gelecekti. ancak özellikle 1941 sonrasında nazi orduları rusya’ya saldırıp rus steplerinde saplanıp kaldıktan sonra bu olasılık büyük oranda masadan kalkacak, diplomasinin önem ve ağırlığı artacaktı. dolayısıyla nazilerin balkanları işgali sırasında türkiye ile ilgili planlarını değerlendirmek ve anlamakta fayda var.

***balkanlar’da nazi ilerleyişi***

türkiye, savaş boyunca sürdürdüğü denge oyunu sırasında hem müttefikler hem de miğfer devletleri için sürekli önemli bir ülkeydi. türkiye, nazilere yönelik kuşkulu ve kaygılı bakışına karşın, ikili ilişkileri hem siyasi hem de ekonomik alanlarda sıcak tutmaya çalıştı. buna ek olarak, nazi yayılması üç ayrı dönemde özel önem kazandı ve nazi-türkiye ilişkileri bu dönemlere göre değişiklikler gösterdi. bunların ilki, 1940-1941 döneminde balkanlar’da gerçekleşen nazi ilerleyişi sırasında türkiye’nin savaşa girmemesine yönelik girişimler kapsamında değerlendirilebilir.

türkiye’nin 1934’te mustafa kemal atatürk yönetiminde imzaladığı ‘’balkan antantı’’, imzacı balkan devletlerinin olası bir saldırı durumunda ortak savunmasını amaçlamaktaydı. bu, mustafa kemal’in dış siyasetinin üç önemli sacayağından biriydi.

ikinci dünya savaşı sırasında türkiye savaşa ne olursa olsun girmemek kararlılığı göstermekteydi ve bir yandan işgale karşı savunmada kullanılacak devasa bir ordu beslerken, öte yandan savaşa girmesini gerektirecek tüm uluslararası anlaşmaların ve ittifak girişimlerinin ‘‘yeterli askeri gücünün olmadığı’’ gibi türlü bahanelerle kendini geri çekmekteydi.

savaşın ilk aşamasında naziler kıta avrupa’sını denetim altına almıştı, ancak istemedikleri ve hazırlıklı olmadıkları yeni cephelerin kendi istekleri dışında açılmasından çekiniyorlardı. bunun için balkan devletleri birer birer işgal edilirken türkiye’yi yatıştırmaya, türklere çatışmaya girme nedeni vermemeye uğraştılar. bunu yapmadıklarında da türkiye’nin tarafsız kalma isteğinin sarsılmazlığına güveneceklerdi.

hitler, bir yandan türkiye’nin ilk yan bakışında istanbul’u kaybedeceğini belirtirken, öte yandan mussolini’ye balkanlar’daki işgallerin ölçülü ve kışkırtıcılıktan uzak olması gerektiğini bildirecekti.

bulgaristan işgal edildiğinde, naziler, türklere sınıra ‘’50 km kala durulacağını’’ bildirdi ve bu, türkiye’yi yatıştırdı. yatışan yalnızca türkiye değildi, almanlar da türklerle çatışmak için birlik ayırmak zorunda kalmayacakları için oldukça hoşnuttular.

türkiye, balkanlar’daki nazi-faşist işgalleri karşısında kaygılı bir bekleyiş içindeydi. bu dönemde türkiye, balkan antantı’nı ‘‘kendi toprak bütünlüğü tehlikeye girince uygulanacak bir anlaşma’’ olarak yeniden yorumladı. öyle ki, italya, balkan antantı’nın varlığını bilmesine karşın şunu söyleyebilecekti:

“yunanistan yalnızdır. türkler, yunanları savunmayacaktır. yunanistan’a saldırılabilir.” (bkz: denge oyunu)

balkan antantı’ndan açık bir geri adım da yugoslavya’nın işgali sonucunda atıldı. antantın 3. protokolüne göre naziler yugoslavya’yı işgal ettiğinde türkiye’nin savaşa girmesi gerekmekteydi. ancak bu işgal gerçekleştiğinde türkiye tarafsız kalmayı sürdürdü ve kendi toprak bütünlüğünün sakınca altında bulunmadığını bildirerek savaşa girmedi.

doğu avrupa ilerleyişi sırasında türkiye’nin savaşa girmemeye, nazilerin de türkiye’yi işgale karar vermemeye yönelik tutumları, türkiye’nin savaştan kaçınması ile birlikte nazilerin de avrasya için ayırdığı güçlerini bölmeme isteğinden ileri gelmekteydi.

***nazi-ingiliz savaşında (the blitz) türkiye’nin tutumu***

fransa’nın işgalinden sonra ingiltere’yle almanya arasındaki hava savaşlarının (the blitz) ingiltere’yi savaş dışı bırakmaya yetmemesi sonucunda, naziler ingiltere’yi vurmak için başka stratejiler geliştirmek durumunda kaldı. bu yeni stratejiye göre, süveyş ele geçirilmeliydi ve ingiltere’nin sömürgeleriyle bağlantısı kesilmeliydi. elbette bu sırada süveyş kanalı ile birlikte iran petrolleri de ele geçirilecekti.

planlanan bu harekat ise iki yoldan yapılabilirdi. ya afrika’da verilecek bir savaşla süveyş’e yürünecekti, ya da türkiye işgal edilecek ve anadolu üzerinden ortadoğu’ya inilecekti. bir diğer seçenek türkiye ile anlaşıp askeri geçiş hakkı alınmasıydı, ancak türklerin buna izin vermeyeceği biliniyordu.

yıl, 1941’di. alman dışişleri bakanı ribbentrop, “türklerin, almanya isterse türkiye’yi birkaç haftada haritadan silebileceği konusunda hiçbir kuşkusu kalmamalı.” diyordu.

ancak general jodl ve hitler aynı fikirde değildi. von papen’in de uyardığı gibi, türklerin küçümsenemeyecek bir direnişi olacaktı. üstelik 1941’de işler değişmişti. artık avrupa içinde nazilere direnebilecek biri kalmamıştı. sovyetlerle iki yıllık işbirliği, ingiltere’ye karşı savaşta kullanılmaktaydı. toplama kamplarında üretim çok yüksekti. artık, adolf hitler, 1924’te yazdığı kavgam adlı yapıtta dile getirdiklerini yaşama geçirebilecek güçte ve olanaktaydı. bunlardan biri yahudilerin sistemli olarak soykırıma uğratılması, öbürü ise lebensraum düşüncesinin yaşama geçirilebilmesi için, rusya’nın işgaliydi.

görüldü ki eğer türkiye’ye bir askeri güç ayrılacaksa, rusya’nın işgal edilmesi için gereken güçten ödün vermek gerekecekti. bunun yerine afrika’da savaşmak uygun görüldü ve ‘’çöl tilkisi’’ lakaplı efsanevi nazi generali erwin rommel’a süveyş’i alma emri verildi. aslında bu emirden önce italyan kuvvetleri afrika çöllerinde ingilizlere karşı işgal girişiminde bulunmuştu. ancak italyanlar, ingilizler karşısında ciddi şekilde hezimete uğramıştı. erwin rommel, işte bu başarısızlığı telafi etmek ve nazi planlarını başarıya ulaştırmak için kuzey afrika görevine gönderildi.

dolayısıyla türkiye, nazi işgal tasarılarında öne çıktığı ikinci aşamada da ciddi bir sorun yaşamadan kurtuldu.

rommell ise afrika’da ingilizleri önce ağır yenilgilere uğratacak, ancak ingiliz güçlerini tümüyle yok etmeyi başaramadığı ve kaynakları tükendiği için nazilerin süveyş işgalini gerçekleştiremeyecekti.

***türkiye’nin savaşan ülkelerle ekonomik münasebetleri***

türkiye, nazilerin dünya egemenliği tasarılarında yalnızca coğrafi ve askeri önemiyle öne çıkmıyordu. türkiye’de üretilen ve silah yapımında kullanılan kromun birinci alıcısı almanya’ydı ve bu alışveriş hem alman savaş sanayisinin hem de türk dış ticaretinde oransal olarak ciddi yer tutmaktaydı. ayrıca ingiltere de türkiye’nin krom kaynaklarıyla ilgilenmekteydi ve almanların türkiye üzerinden krom’a kolayca erişebilmesinden büyük rahatsızlık duymaktaydı.

bu denklem, ingiltere ve türkiye arasındaki bir anlaşmayla bozuldu. anlaşma, türkiye’nin ürettiği krom’un tümünü 1943 yılına dek ingiltere’ye satmasını öngörüyordu. böylece nazi silah sanayisine bir darbe indirilmesi ve kaynağın ingiltere’ye akması düşünülmüştü.

almanların krom için ingilizlere göre daha yüksek fiyat vermesi, türklerin ticari anlamda zarar etmesi anlamına geleceği için, anlaşma kapsamında ingilizlerin türklerden bir de kuruyemiş almasına karar verildi.

ticaret iki yıl boyunca bu anlaşma kapsamında devam edecek ve 1943’ten sonra krom bir kez daha diplomatik ilişkilerde belirleyici rol oynayacaktı. savaşın son aşamalarına gelindiğinde ingilizlerin türkleri savaşa sokma yönündeki baskıları arttı. türklerin de buna direnci eşit oranda arttı. bundan ötürü ingiliz-türk ilişkileri durma noktasına geldiğinde türkiye bir kez daha almanya’ya krom satışını artıracak ve bunu diplomatik düzlemde bir silah olarak kullanacaktı.

1941’de ikinci dünya savaşı vites yükseltti. nazi almanyası, adolf hitler’in öngördüğü üzere rusya’yı işgal etmek üzere barbarossa harekatı’na girişti. savaşın en kanlı, en yıkıcı evresi böylece başladı. türkiye de, bu kapsamda, nazilerle ilişkilerinde üçüncü aşamaya geçmiş oldu.

balkanlar’daki işgalin tamamlanması ve süveyş’e afrika üzerinden ilerlenmesinin kararlaştırılması sonucunda nazi-türkiye ilişkileri görece dengeli bir niteliğe büründü. şimdi işgal tasarıları hemen hemen tümüyle rafa kaldırılmıştı. artık alman ordusu tüm gücüyle rusya’da savaşacaktı. türkiye’yle işbirliği olasılıklarının zorlanmasının zamanı gelmişti.

coğrafi gerçekler göz önüne alındığında, doğu avrupa üzerinden rusya’ya saldıran bir güç için türkiye’nin paha biçilemez bir müttefik olacağı açıktır. naziler de bunun farkındaydı. türkiye’yi yanlarına çekmek için 25 yıl önceki görüşlerine geri döndüler: türkiye’yi emperyalist almanya’nın uydusu konumundaki bir ‘‘küçük emperyalist’’ devlet konumuna getirmek.

barbarossa harekatı’nın başlamasından birkaç gün önce türkiye ve almanya arasında bir dostluk anlaşması imzalandı. bir yandan tarafsızlık siyasetine oldukça uyumlu olan bu hamle, öte yandan ingiltere için kaygı vericiydi. çünkü türkiye’nin naziler için önemi savaşın başka aşamalarında değişip başka anlamlar taşırken, ingilizler için hiç değişmeyecekti ve türkiye’nin ingilizlerin yanında savaşa girmesi, ingiltere’nin türkiye’den altı yıl boyunca değişmeyen beklentisi olmuştu.

ingiliz büyükelçisi hugessen, 1941’de “türkiye, almanya yanlısı olsaydı halimiz ne olurdu?” demişti. aynı yıl içinde imzalanan türk-alman anlaşması, kısa süre içinde daha da yaşamsal bir önem kazandı. çünkü alman-rus savaşında türkiye sonucu doğrudan etkileyebilecek rol oynayabilirdi.

alman dışişleri bakanı ribbentrop, türklerin kafkasya’da nazilerin yanında savaşması için uğraşılması gerektiğini öne sürüyordu. tıpkı birinci dünya savaşında olduğu gibi birleşik bir türk dünyası düşüncesi türkiye’ye satılabilirse, rusya’nın paylaşımında türkiye’nin de yararlanacağı bir şeylerin bulunduğu noktasında inandırıcı olunabilirse, rusya’yı yalnızca birkaç cephede vurmak değil, kafkas petrollerini ele geçirerek kaynaksız bırakmak da olanaklı olabilirdi.

türkiye, savaşın başlarında kesin bir duruş göstermemiş ve denge siyaseti gütmüştü. hatta eski ittihatçılardan bir kısmının almanya ile yarı resmi ilişki kurmasına göz yumulmuştu. almanya bu görüşmeler neticesinde, umutlanmıştı. ribbentrop bile, “türkiye’nin bir süredir yatışmış görünen emperyalist eğilimlerini canlandırmalıyız." diyordu.

balkanlar’ın işgal edilmesi sırasında savaşa girmeyen, bunun için imzalamış olduğu anlaşmalara yüz çeviren inönü yönetiminin rusya’ya karşı savaşa girmesini beklemek, herhalde türkiye’den habersiz olmak demekti. inönü’nün 1941’de ingilizlere söylediği şu sözler, yalnız türkleri turancılıkla kandırmaya çalışan almanlara bir yanıt oluşturmuyor, aynı zamanda türkiye’nin ikinci dünya savaşı’ndaki tüm dış siyasetini özetliyordu:

“ben enver paşa değilim. beni savaşa sürükleyemezler.”

nazilerin rusya saldırısı 1941’in yaz aylarında bitmeliydi. ancak ingiltere’de hava savaşı nasıl bir düş kırıklığı olduysa, barbarossa harekatı almanlar için daha da büyük bir düş kırıklığı oldu. nazi ordusu rusya’dan 1943’e dek çıkamayacak, 1942’de kalkıştığı ikinci büyük saldırı rusya’nın stalingrad şehrinde düğümlenecek ve buradaki alman yenilgisi, savaşın gidişini değiştirecekti.

yukarıdaki gelişmeler yalnızca savaşın değil, türk-nazi ilişkilerinin de gidişi değişti. rusya’daki savaş süresince göz yumulan turancı akım, savaşın nazilere aleyhine dönmesiyle gözden düştü ve cezalandırıldı.

1943 sonrası, almanlar için uçurumdan aşağı yuvarlanmaktan farksızdı. japonların saldırısıyla savaşa girmiş olan abd, ingiltere ve rusya’yla birlikte avrupa’da nazi karşıtı bir işgal başlamıştı. normandiya’ya yapılan çıkartma sonrasında naziler avrupa’da yenilgi üstüne yenilgi aldılar, batılı güçler bir yandan, ruslar diğer yandan nazi ordusunu erite erite ve yok ederek berlin’e ilerledi.

****nazilerle ilişkilerin sonu***

savaşın açıkça nazilerin yenilgisi yönünde gelişmesi, türkiye’nin savaşa girmesi tartışmalarını dindirmek yerine alevlendirdi. ingilizler, nazilerin balkanlar’dan kalıcı olarak atılması süresince türklerin de yardımını istiyordu. türklerin yaman bir pazarlıkla savaştan kaçınması, abd ve ingiltere bloğunu öfkelendirmiş ve ilişkileri durma noktasına getirdi.

türkiye, seçeneksiz olmadığını göstermek için, nazilere krom satışını artırdı. ancak durumlar değişmişti. şimdi, 1939’dan beri ilişkilerin kötü olduğu ve türkiye üzerinde yayılmacı düşünceleri olduğuna inanılan sovyetler birliği, avrupa’nın en büyük gücü olarak nazi ordusunu berlin’e dek kovalamaktaydı. türklerin, belirecek rus tehdidine karşı güvenceye gereksinimi vardı. inönü yönetimi, ruslara karşı kendilerini koruyacak gücün ingilizler olacağına inanmaktaydı.

ingiliz büyükelçisi hugessen, 1944’te,

“menemencioğlu savaşın bitiminde ingiltere ve sovyetler'in birbirine düşeceğini varsayıyor. rusya'nın karşısında türkiye'nin bizim için vazgeçilmez bir müttefik olacağına güveniyor.” diyecekti.

bu yeni koşullara uyarlanmak için türkiye, 2 ağustos 1944’te nazi almanya’sı ile diplomatik ilişkilerini sonlandırdı. savaşın tartışılmaz olarak müttefikler yararına dönmesi türkiye’nin ünlü ‘‘tarafsızlık’’ söylemini gereksiz kılmaya başlamıştı.

avrupa’da nazi egemenliğine son verilmesi ve artık güç dengelerinin abd-rusya biçiminde yeniden kurulması, türkiye’yi konumunu yeniden düşünmeye itti. rusya’yla 1939’dan beri bozulan ilişkilere ve stalin’in türkiye’ye karşı olumsuz, yayılmacı tavırları göz önüne alınırsa, türkiye’nin abd ve ingiltere karşısında yakınlaşabileceği bir ikinci seçenek kalmayacaktı. bu nedenle hem rusya’yla, hem de özellikle abd ve ingiltere’yle iyi ilişkilerin kesin olarak kurulması için, türkiye, savaş sonrası dünyada yer alabilmek ve birleşmiş milletler konferansı’na katılabilmek amacıyla 23 şubat 1945’te almanya ve japonya’ya savaş açtı.

***sonuç***

ikinci dünya savaşı, yarım kalmış emperyalist paylaşımın, ırkçı ve yayılmacı bir devlet olan nazi almanyası’nın yayılmacı politikası ile başladı. daha sonra sovyet birliği ve abd’nin önce avrupa, sonra da dünya üzerinde bir paylaşım savaşına tutuşmasıyla sonuçlandı.

savaş boyunca nazi-türkiye ilişkilerinin temel öğesi türklerin müttefik cephesine almanların ‘‘uygun gördüğünden’’ çok yanaştırılmaması için verilen kesintisiz uğraş oldu. türkiye’nin tüm tarafsızlık politikasına karşın 1939 türk-ingiliz-fransız anlaşmasından tutun ‘’1941 krom anlaşmasına’’ değin tüm keskin dönemeçlerde ingiltere’ye daha çok münasebete girdiği rahatlıkla söylenebilir.

bu kesintisiz uğraşın yanı sıra türkiye, nazi almanya’sının üç ayrı cephesinde özel önem kazandı. balkanlar’daki ilerleme sırasında uluslararası anlaşmaları dolayısıyla türkiye’nin de savaşa girmesi gerekirdi ve nazilerin savaş stratejileri hazırdı bile. bundan kaçınılmasının ardından, süveyş’e yönelik saldırıda türkiye’den asker geçirilmesi düşünüldü ve bunun için yeniden türkiye’nin işgal edilmesi masaya yatırıldı. bu risklere karşın nazi-türk ilişkilerinin bir tür denge içinde yürütüldüğünü söylemek gerekir. rusya’ya saldırılırken türkiye’nin desteğine başvurmak için türklere kafkasya’nın önerilmesi de, ilişkilerin üçüncü evresiydi. buradaki alman yenilgisinin ardından, akdeniz’deki deniz savaşlarında kısa bir evre dışında, nazi-türkiye ilişkileri önce yavaş, sonra hızlı bir biçimde bozuldu ve kesildi.

elbette savaş süresince ilişkilerin nasıl yürütülmüş olduğu, bir devrim ülkesi olan türkiye’yle nazi düşüncesinin her yeri kapladığı almanya arasındaki ilişkileri anlamakta görece küçük bir alan kaplamaktadır. ancak denebilir ki nazi-türkiye ilişkilerinin en önemli sonucu, türkiye’nin bir korku duygusu içinde ingiltere-abd bloğuna itilmesi olmuştur. çünkü nazilerin türkiye emelleri ve beklentileri, türkiye’yi kalıcı bir kaygı durumunda tutmuş, savaşa ve işgale sürekli hazır bulunma zorunluluğu, bağımsız bir devleti dış güçler arasında denge kurmak zorunda kalan bir duruma getirmiştir. bu kalıcı kaygı, nazilerin tarih sahnesinden silinmesinin ve uluslararası çekişmenin abd ile rusya arasında dünya çapında ‘’soğuk’’ bir çatışmaya yol açmasının ardından, türkiye’nin kurtulamadığı bir alışkanlığı olmuş ve türkiye uzun süre kendini koruyacak dış güçler aramıştır. dolayısıyla sovyetler birliğinin yayılmacı düşüncesi ve politikası türkiye’yi batılı müttefiklerin eksenine sokmuş; bunun neticesinde de türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri de gün geçtikçe önemini yitirmek yerine çoğalmıştır. bu itibarla; ikinci dünya savaşı sırasında girilen dış siyaset rotası 80 yıldır değişmiş değildir. bu anlamda türkiye’nin o dönemde kurmuş olduğu ilişkiler daha iyi kavranmalıdır. çünkü o dönemde kurulan ilişkiler günümüzde güncelliğini korumaktadır. dolayısıyla şu günlerde eksen sapmasından bahsederken 2. dünya savaşı sırasında türkiye’nin izlediği dış politikayı iyi irdelemek gerekiyor.
kavgam'ı okuyan herkesin cevabını bildiği, yıllardır bıkmadan sorulan sorudur. adolf hitler'e göre versay anlaşması ve öncesinde yaşananlar alman tarihinin kara lekesiydi. 1930 öncesi olan olaylarda, başta avrupa'yı parmağında oynatan zengin sanayici ve gizli siyasetçi yahudiler, fransa, ingiltere ve doğu avrupa ülkeleri almanya'nın bu savaşta yenilgisine sebep olan kesinlikle yok edilmesi gereken düşman ülkelerdi. ruslar ise büyük roma imparatorluğundan beri alman imparatorluklarının her daim ebedi düşmanıydı.

bu nokta da adolf hitler'in türklere bakış açısı "1. dünya savaşında onları bu savaşın içine biz soktuk, işgal edilmelerine neden olduk fakat buna rağmen türkler o dönemde ki alman hükümetinin yaptığını yapmayıp savaşarak kendi bağımsızlıklarını tekrardan ilan etmişlerdir." şeklinde olmuştur. türklere büyük bir saygı duyup, içten içe türkler gibi olamamanın acısını yaşamakta ve atatürk gibi bir lider olup almanya'nın tekrardan en saygın devletlerden biri olmasını hayal etmektedir.

bu sorunun cevabı adolf hitler'in düşünce tarzını ve bu yola nasıl çıktığını anlamaktan geçiyor.

edit: imla
üzerine gereğinden fazla kafa yorulan olay.

neredeyse tüm başlığı okudum. komedyenleri, trolleri ve yanlış bilgi verenleri saymazsak konuya dış politika kabiliyeti ve/veya ekonomi temelli cevapları verenler çok olmuş. ama işin yazılmayan tarafları da var. ben de biraz onları anlatayım.

almanya'nın daha doğrusu hitler'in 2. dünya savaşı'nda yaptığı çoğu şeyin bir plan dahilinde olduğunu düşünebilirsiniz. ama gerçek böyle değil. neden böyle olmadığını anlatmaya başlamadan önce alman siyasi ve askeri liderliğinin nasıl işlediğini bilmeniz gerekiyor.

hitler almanya'nın fiili kontrolünü 30 ocak 1933'de aldıktan sonra devlet ile partiyi giderek artan bir hızda bütünleştirdi. ancak ordu doğrudan parti kontrolüne girmedi. hitler ile ordu generalleri arasında adı konulmayan bir mutabakat sağlandı ve hitler ülke içinde gücünü rahatça arttırıp karşılığında ordu generallerine istediklerini vermeyi sürdürdü. çoğu kişinin görmediği veya ufak bir detay diyerek atladığı bir nokta vardır hitler'in karakteriyle ilgili. hitler çok zorda kalmadıkça birisiyle veya bir kurumlar doğrudan kavgaya girişmeyen birisi ve işine yaradığı sürece hemen hemen herkesi ve her kurumu kendi yanında tutmasını bilen ve bunları kullanan bir adam. örneğin kavgam'da ve diğer birçok yazısında, konuşmasında eşcinselliğe ve cinsel konulara yönelik çok katı muhafazakar görüşleri olmasına rağmen ernst röhm (bkz: sturmabteilung), julius streicher (bkz: der stürmer) gibi tipleri sürekli yakınında tuttu ve/veya kendi adamları arasında nazi öğretisine göre rant paylaşımı, eşcinsellik vb. konularda gayrı ahlaki olarak sayılabilecek yüzkızartıcı kavgaların özellikle çıkmasına seyirci kaldı. bu bir yönetim taktiği aslında ve işine yarayan herkesi bir noktaya dek kullanma amacı güdüyor ve hitler'in karar verici tek adam olarak kalmasını sağlıyordu. ordu ile ilişkilerinde de aynısı yaşandı ve ordunun istediklerini yapıp bir noktaya kadar kendi yaptıklarına ses çıkarmamalarını sağladı ama o nokta geçilince de hem kendi isteği hem de yanındaki adamların baskısı (bkz: heinrich himmler), (bkz: rudolf hess) ile ordu üzerinde kalıcı hakimiyetini kurmaya başladı. ipleri koparak ve sonun başlangıcı olan olay da ordu içinde sözü geçen, saygı duyulan ve nazileri kontrol altında tutabileceklerini düşünen iki tutucu general üzerinden patlak verdi. hem de polonya seferinden hemen öncesine.

blomberg–fritsch olayı olarak bilinen süreçte önce ordu başkomutanı ve savaş bakanı werner von blomberg'in yeni evlendiği karısının eski bir fahişe ve pornocu olduğulafları ortaya atıldı. hitler nikah şahidi olduğu için anında küplere bindi ve blomberg görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. kara kuvvetleri komutanı werner von fritsch ise reinhard heydrich tarafından hazırlanan bir dosya ile serserinin biri ile eşcinsel ilişki kurmakla suçlandı. von fritsch bunu şiddetle reddetti ama tüm aklanma çabalarına rağmen hem pozisyonunu hem de rütbesini kaybetti (buna dayanamayan von fritsch polonya seferine albay rütbesi ile katıldı ve orada resmen ölüme gitti.).

hitler bu iki etkin ismi yolundan çektikten sonra ordunun kumandalarını tamamen eline aldı ve yerlerine kendisine sadık isimleri atadı. kukla olan bu tiplerin ardında duran aslında hitler idi ve polonya seferinden itibaren tüm askeri karar mekanizmalarına hitler girmeye başladı. bunu giderek artan bir yoğunlukta yaptığını görebiliriz, örneğin alman genelkurmayı polonya seferinden sonra yaldır yaldır fransa taarruzuna hazırlanırken bir anda hitler'in kuzey avrupa'yı yani norveç ve danimarka'yı işgal etmek için kendilerinden tamamen alakasız bir şekilde başka bir generali görevlendirmesi (lantirn161/blücher), dunkirk rezaleti, az sonra aşağıda anlatacağım barbarossa planı değişiklikleri, bırakın stratejik olanını neredeyse alay/tabur seviyesi taktik geri çekilmeleri bile yasaklayıp "son adamına ve son mermiye kadar savaşma" emri vermesi vb. olayları giderek artan bu etkinin işaretleri. ancak ne yaparsa yapsın ordu içinden hitler'e yönelik eleştirilerin gelmeye devam ettiğini ancak bunun da 20 temmuz 1944 suikastine kadar olduğunu biliyoruz. bu tarihten sonra ordu tamamen nazi partisi güdümüne girmiş, klasik asker selamı bile kaldırılıp sağ kolun kaldırılmasıyla yapılan nazi selamı resmi alman ordusu selamı olarak kabul edilmiş, bırakın subayları generallerin bile hitler'in yanına girerken kişisel tabancaları toplanmaya başlanmıştı (bu çok büyük bir hakarettir. subayın tabancası ancak subay teslim olursa elinden alınabilir).

işte burada anlattığım gibi hitler'in alman ordusunun karar alma mekanizmasındaki etkisi çok fazlaydı. siyasi alanda da hitler'in son sözü söyleyen bir adam olma gibi bir misyonu vardı ama özellikle savaş ilerledikçe ve hitler askeri alanla daha fazla meşgul oldukça yanındaki diğer adamlar kendi çaplarında küçük birer führer olup siyasi manevraları koordine etmeye başladılar. gelgelelim son karar daima ve asla değişmez bir şekilde hitler'e aitti. dolayısıyla savaş sürecindeki siyasi olayların da bir numaralı sorumlusunun hitler olduğunu kabul edebiliriz.

polonya seferi öncesi hem hitler'in hem de diğer alman yetkililerin en büyük korkusu işin büyüyüp fransa ve ingiltere'nin de almanya'ya karşı savaşa katılması ve almanya'nın iki cepheli bir savaşa girmesi idi. gelgelelim burada hitler hem doğru hem de yanlış yaptı. hitler fransa ve ingiltere'nin polonya'nın ortadan kaldırılmasına ses etmeyeceklerini çünkü iki savaş arasında ekonomik olarak son derece kötü bir durumda olduklarını ve bunun sonucunda bu iki ülke silahlı kuvvetlerinin almanya'nın yeni kurulan, son derce modern silah ve taktiklere sahip, iyi eğitilmiş ordusu karşısına çıkmaya cesarete edemeyeceklerini değerlendirdi. evet şurada haklıydı, hem fransa hem de ingiltere iki savaş arası periyodu ekonomik zorluklar ve siyasi çekişmelerle geçirmiş ve silahlı kuvvetlerini neredeyse ihmal seviyesinde kendi başlarına bırakmışlardı ancak avrupa üzerinde hala etkiliydiler ve kendi çıkarları konusunda emperyalist refleksleri ortadan kalkmamıştı. zaten sovyet-alman saldırmazlık paktı şok edici bir gelişme olsa da yine de almanya'ya savaş ilan ettiler.

savaşı yalnızca ekonomik veya sadece politik olarak yorumlamak hatalı bir yaklaşımdır. savaş, siyaseten konuşacak daha fazla birşey görmeyen iki milletin sopayla haklılıklarını ispat etme yoludur.

polonya halkı yıllardan beri (taaa prusya devleti zamanlarında ortaya çıkan bir durum bu) doğu almanya'da yerleşik olan almanlar tarafından ırksal anlamda değersiz görülen ama zengin junker'leri ucuz işgücü kaynağı olarak kullanmakta da vazgeçmediği bir insan grubudur. 1. dünya savaşı sonunda burada bağımsız bir polonya devleti kurulması ve su katılmamış bir alman şehri olduğuna inanılan danzig'in polonya içinde kalan bir şehir devleti olması almanları resmen delirtti ve yalnız hitler değil neredeyse tüm alman siyasileri ve askerleri bir gün polonya'nın yeryüzünden silineceğine inanmaya başladı.

şunu kabul etmelisiniz ki hitler ideolojik bir liderdir. yani ekonomi, profesyonel yönetim, sanat, spor vs vs konular hitler'in iktidarı ele geçirme ve onu kullanma yönündeki emellerinde bir ideolojik faktör kadar etkili değildir. hitler ırksal ideolojisini kurmuş, bunu gerçekleştirmek için ekonomik, askeri, sanatsal vb faktörleri ateşleyici güç olarak görmüştür. burada almanya'nın lokomotifi ırksal ideolojidir. diğer herşey bu lokomotifin ilerlemesi için olması veya yanması gereken bir odundur, kömürdür.

hitler savaş planlarını yaparken en azından görünüşte kesinlikle ekonomik faktörlere göre hareket etmedi. bunu şöyle anlatayım; aklında olayın bir avrupa ve daha sonra dünya çatışmasına gitmeyeceği düşüncesi olmadığından polonya seferi öncesi batı, kuzey avrupa, balkanlar ve afrika için bir planı olmadı. doğal müttefikleri olan italya, japonya ile asla koordineli hareket etmedi. şurasını alayım orada tarla tapan var, petrol var demedi. bunu diyenler oldu elbette ama asli karar verici olan hitler'in motivasyonu ırksaldı. neden dunkirk oldu, neden ingiltere işgal edilmedi soruları aslında hitler'in kafasındaki mantığın tezahürüdür. bunları iyi incelemek lazım. siz zannediyor musunuz ki salt bir hava savaşı (bkz: ingiltere savaşı) kaybedildi diye ya da elde gerekli teçhizat yok diye almanlar ingilteye çıkmaktan vazgeçti... almanların hiçbir zaman ingiltere'yi işgal planı olmadı çünkü hitler ingiltere'nin avrupa yönetiminde bir figür olarak olması gerektiğine inanan biriydi ve o nedenle çok da fazla ingilizlere bulaşmadı.

gelelim barbarossa harekatına. barbarossa harekatının ilk dönemlerini ve hedeflerini incelediğinizde askeri hedeflerin ağırlıkta olduğu bir plan görürsünüz. aslında harekatın planlama sürecinde nazi partisinin ekonomik yetklilileri ile alman ordusunun planlamacıları arasında ciddi tartışmaların döndüğü, hedefler konusunda birbirlerini yedikleri biliniyor. nazi partisinin üst düzey yetkilileri ırksal politikalarının tamamlayıcısı olarak ekonomik hedefler üzerinde yoğunlaşırken (tarımsal arazilerin ele geçirilmesi, buraların alman ailelerine tahsis edilip yerleşik halkın köle statüsüne indirilmesi ve kendi kendine yetme anlamında ancak %90'lara çıkabilen anavatının %100 kendi üretimiyle beslenmesi misyonunun gerçekleştirilmesi) alman genelkurmayı sovyet ordusunun ana gövdesinin kırılması, devletin merkezi olan moskova'nın ele geçirilip ülkenin yönetimsel açıdan felç edilmesi ve bir başıbozukluğun oluşmasını sağlamaya odaklanmıştı. bu konuda ırksal kökenli ekonomik hedefler açısından himmler'in ciddi baskılar yaptığı da biliniyor çünkü ekonomi yönetiminde ss'in parti devleti içinde büyük bir etkisi vardı ve özellikle köle işçi programları için ss çok fazla adama ihtiyaç duymaktaydı. işte barbarossa tüm bu karmaşa ve mücadele içinde planlandı ve en azından başlangıçta askeri hedeflerin yokedilmesi ön plana alındı.

gelgelelim operasyonun devamında ordu gruplarının hitler'in farklı faktörlerce etkilenmesi sonucu ekonomik hedeflere doğru çevrilmesi, karargahta bizzat hitler'in önünde cereyan eden çok sert tartışmalara neden oldu. sovyet askeri gücünün beklenenden daha fazla ve dirençli çıkması çok geçmeden barbarossa'nın askeri hedeflerine dönülmesine yolaçtı ama iş işten geçmiş ve çok değerli zaman kaybedildiğinden mockova'yı alıp rusları psikolojik olarak yıkma planı başarısızlığa mahkum olmuştu.

işte bu noktadan sonra alman planı ekonomik hedeflere dönmeye başladı. 1942 yazında bir ordu grubunun ukrayna yönüne dönerek sonu stalingrad'da bitecek bir yola girmesi bunun bir işaretidir.

afrikakorps'a gelelim. afrikakorps aslen bir kolordu gücünde olan bir grup. askeri terminolojiyi bilmeyenler için anlatırsak kolordu dediğimiz yapı 2 veya 3 tümenin birleşiminden oluşan bir gruptur. ordu veya alman tabiriyle ordu grubu ise birkaç kolordudan müteşekkil çok daha devasa bir yapıdır. işte italyanları afrika'da tokatlayan ingilizlere karşı almanların kuzey afrika'ya göndrmek zorunda kaldığı tümenlerdn oluşan afrikakorps aslında budur ve asıl görevi akdenizin tamamen bir ingiliz gölü haline gelmesini, müttefiklerce sicilya'ya ordan da italya'ya bir çıkarma yapılıp almanya aleyhine üçüncü bir cephe açılmasını engellemektir. rommel fransa seferinde kendini kanıtlayan bir asker olarak buraya atandı ve türlü yokluklar içinde, sırtını mısır gibi çok güçlü bir garnizona dayayan ingilizlere karşı çok iyi bir mücadele verdi. gelgelelim ne hitler'in kafasında bir kolordu ile mısır'ı alıp ordan suriye-ırak-iran üzerinden kafkasya'ya ulaşma planı vardı ne de bu kolordunun bunu yapacak gücü. rommel'in amacı ingilizleri mümkün olduğunca mısır'a doğru sürmek, akdeniz'deki italyan bölgesini rahatlatmak ve ingilizleri burada oyalayarak (süveyş üzerine bir sefer yapma riskini sürekli olarak canlı tutarak) müttefik kuvvetlerini bölmekti. hitler asla afrika cephesine çok ilgi duymadı çünkü burasının almanya'nın savaşında belirleyici bir cephe olmadığını biliyordu. onu gözünde yalnızca yanda kalan bir çatışma bölgesiydi.

balkanlar da italya sayesinde almanların ayağına dolandı ama müttefik bulgaristan, romanya, ilhak edilen avusturya sayesinde türkiye'den almanya'ya gönderilen hammadde transferinde zaten neredeyse 1944 sonuna dek bir sorun olmadı.

şimdi asıl soruya yavaştan gelelim.

türkiye almanlar için 2. dünya savaşında adı konulmamış bir müttefik sayılabilir çünkü savaş süresince hammadde kaynağı olarak almanları beslemiştir. ancak almanya için türkiye neyse ingiltere için de odur. ingilizler için de müttefik sayılabilir türkiye çünkü ülkeyi almanlara açmamış, akdenizdeki ciddi bir ingiliz üssü olan kıbrıs ve süveyş kanalını strateji olarak riske sokmamıştır. denge siyaseti zaten budur. o dönemin karmaşasında savaştan uzak kalmak için uygulanabilecek en akıllıca yol da budur.

bununla birlikte alman askerlerinin türkiye'yi işgal etmesi için pratikte geçerli bir avantaj da yoktur. diyelim ki türkiye işgal edildi ve bir şekilde boğazlar da aşıldı. bunun ne gibi bir faydası olacak? düşündüğünüz yanıtı biliyorum; kafkaslara kolayca ilerlemek, azerbaycan petrollerini ele geçirmek. ama bu hatalı bir yanıt. alman ordusunun yakıt ihtiyacı zaten romanya bölgesindeki petrol alanlarından ve alman endüstrisinin harika imkanları (kömürden ve patatesten üretilen yakıt) ile sağlanıyordu. ayrıca alman ordusu her ne kadar modern ve motorize bir ordu olsa da lojistik ikmali hala 1. dünya savaşı'ndaki gibi büyük oranda demiryolu ve at ile sağlanmaktaydı. dolayısıyla stalingrad yönüne taarruz eden ordunun bir yan görevi olan azerbaycan petrollerinin ele geçirilmesi isteğinin asıl hedefi sovyetlerin petrol ihtiyacına darbe vurmaktı.

bununla birlikte savaşı türkiye üzerine taşıyıp türkiye'yi işgal etmek zaten aşırı uzun olan alman doğu cephesini yüzlerce kilometre daha uzatmak anlamına gelir. almanların doğu cephesinde kaybetmesinin bir nedeni de haddinden fazla uzun olan ve ince katmanlı birliklerce, doğru düzgün bir tahkimat yapılmadan savunulmaya çalışılan aşırı uzun bir cephede mücadele etmeleridir. rusya'nın sert iklimi, yetersiz ulaşım altyapısı d işin içine girince bir yerinden delinen cepheyi toparlamak kolay olmadı ve alman birlikleri sürekli yollarda oradan oraya savruldu. işin içine bir de ordularınaa geri çekilmeyi yasaklayan, neredeyse tabur ve alaylara bile bizzat "yerinizde kalın ve savaşın!" emri veren bir hitler figürü de girince çoğu durumda basit taktik geri çekilmelerle kurtarılabilecek birlikler ve bölgeler de kaybedildi. işte tüm bu tantana ışığında almanların doğu cephesine yüzlerce kilometre daha ilave etmesi, buralara birlik ayırması ve stratejik açıdan yararsız yeni çatışma bölgeleri açmasının pratikte kazançlı hiçbir tarafı yoktu.

bunun yanında zaten istediği hemen her ürünü kendisine satan ve iyi kötü geçinilen bir ülkenin işgal edilip bir de yönetimsel zorluklara girişmenin mantığı çok tartışılır. almanlar aptal değillerdi. nazi kademelerinde osmanlı devleti zamanında türkiye'de savaşan çok insan mevcuttur ve bunlar ilk elden türk milliyetçiliğinin şahididir. bundan başka ortada ingiltere ve fransa'ya karşı verilen bir kurtuluş savaşı vardır ve işgale uzanan bir hareketin ülke içinde ne gibi bir tepkiyle karşılanacağını almanlar idrak etmişlerdir. dolayısıyla coğrafi zorlukların, kayıp-kazanç anlamında pratikte faydasız olacak bir işgal hareketine girişmenin kendilerine bir yarar sağlamayacağı almanlar tarafından görülmüştür.

hafif destan gibi yazdım ama genele bakmak lazımdı ve durum kısaca bundan ibaret. aslında çok da fazla karmaşık bir olay değil elbette bu. sonuçta askeri her harekatın fayda-kazanç analizi yapılıyor ve neticede türkiye'nin işgal edilmesi yararsız görülmüş, hepsi bu...