babam devlet memuruydu. devletin istihdamı yüksek kurumlarından birinde personel amiriydi. benim için babamın ankara ulus'taki iş yeri, atatürk bulvarına bakan kocaman bir pencere, oralet pulu ve babamın bizi güldürmek için kırk takla atan mesai arkadaşları idi. o büro hep güzel bir yerdi bize göre.
üniversiteyi geç de olsa bitirdikten sonra girip 25 yıl çalıştığı memuriyetinin özellikle son yıllarında, ki bu 90'lı yılların başlarına denk geliyor, işiyle ilgili hep keyifsizdi babam. çoğunu sonradan öğrendik; bakanlardan-vekillerden torpil baskıları, hamili kart teraneleri, babam reddedince ertesi gün gelen müfettişler, disiplin soruşturmaları. neyse ki o zamanlar kurumunun müfettişleri düzgün adamlar olduğundan hiçbir şey bulmayınca dosyayı kapatıp geri dönerlermiş. babamın üstleri de sağlam durunca babam bir süre daha durabilmiş işinin başında (hatta bir süre sonra müfettişlerin göstermelik olarak teftiş bile yapmadan gelip çay içip gittikleri olmuş, babamın eski bir çalışanı anlatmıştı).
işte o zamanlarda başlamış sağ iktidar/cemaat eksenli bu baskılardan bıkan ve yorulan, o sırada 3 çocuğu da okuyan babam, sürgün ihtimali üzerine 25. yılını doldurduğu gün emeklilik dilekçesini verdi. prosedürün bittiği gün emekli oldu ve bize şunu tembihledi; "
devlet memuru olmayın".
babamın emekliliğinden birkaç sene sonra üniversiteyi kazandım. 17 ağustos depremiyle, 11 eylül ile, ekonomik krizlerle geçen öğrencilik hayatım bitip de iyi kötü mezun olup artık önüme bakacağım dönemde, günümüze kadar süregelen akp iktidarı başladı. o yıl aynı zamanda kpss'nin de başladığı yıldı. zaten babamın telkiniyle memur olmayı hiç düşünmediğim için ömrü hayatımda hiçbir kpss sınavına girmedim, başvuru formlarına bile bakmadım. benim için memurluk fikri çok uzaktı.
erkeklerin üniversite bitince yaşadığı "askerlik mi, iş mi, yüksek lisans mı?" dönemlerinden bir gün, ankara dışından gelen bir arkadaşımın yanında devletin şu an kapatılmış ve o zaman için en saygın ve gözde kurumlarından birine sınav başvurusu için gitmiştim, çıkışta da bir şeyler içip muhabbet edecektik. kurum uzman yardımcısı alacaktı, o kadroların önü kariyer olarak çok açıktı. sınav kpss harici olan son sınavlardan birisiydi ve başvurmak için sayılı bölümden yüksek mezuniyet notu istiyordu. benim bölümüm ve derecem de ucu ucuna tutuyordu ve arkadaşımın da ısrarı ile başvuru yaptım.
ilk yazılı sınava 1000 kişi kadar katıldı, sınavı geçen sadece 150-200 kişi civarıydık. ikinci bilim sınavı ingilizceydi ve çok daha zordu, geçen çok azdı ve aday sayısı 20'ye kadar düşmüştü, biz son 20'ye de kalmıştık. ingilizce mülakatı yapıldı, sayı 15'e düştü, sonra bilim mülakatına girdik, sayı 10'a düştü. arkadaşım da ben de son 10'a kalmıştık.
arada eklemem lazım, bu sınavlar aynı gün yapılmıyor, genelde aralarında 1-2 hafta ara oluyordu. bu da şehir dışından gelen arkadaşım gibi adaylar için yol paraları, masraflar derken çok zorlayıcı oluyordu.
neyse son 10 kişi yine mülakata girdik. ben kaldım, geçemedim o mülakatı. zaten o gün sonuna sadece iki kişi kalmıştı. arkadaşım ve odtü mezunu cevher gibi bir kız. kantinde koridorda beklerken baya bi samimi olmuştuk. "onu alıyoruz" deseler helal olsun der giderdik, çok ciddiyim. velhasıl, 1000 kişinin katıldığı çok zorlu bir süreçten son ikiye kalan bu iki kişi, bir süre sonra bir mülakata daha girdiler. sonuçlar açıklandı:
ikisi de alınmadı.
evet, ülkenin en seçkin üniversitelerini çok iyi derecelerle bitirmiş, yapılan tüm yazılı sözlü sınavları geçip son ikiye kalmış iki pırlanta gibi genç, kabul görmemişti. arkadaşım seçilemediğine mi yansın, yaptığı harcamalara mı, üzüle üzüle memleketine döndü. neyse ki iyi bir fabrikada üretim mühendisi oldu. çalışkandı zaten, yükseldi, iyi yerlere geldi. iki kızı var şimdi, mutlu mesut yaşıyorlar.
bu kadar şeyi niye anlattım; sınava giren yüzlerce kişinin, benim, arkadaşımın, o odtü'lü kızın hakkı göz göre göre yendi ve o kadroya sınavsız mülakatsız şekilde cemaate yakın olduğu bilinen bir bakanın tanıdığı alındı. o kadar aleniydi ki adını sanını herkes biliyordu, mezun mail gruplarında konuşuluyordu.
işte, geçen gün yayınlanan khk'ler var ya, o hak yiyen utanmazın da adı vardı o listede.
bu cemaat öyle durup dururken gelmedi buralara. hak yiye yiye, hırsızlıkla, suçla, cinayetle, yalanla, iftirayla ama en çok da desteklenerek geldi. babam gibi onuruyla çalışıp yıllarını vermiş insanların emeğini, gencecik hayatların umutlarını, kahraman askerlerin canlarını çaldılar. sağ'ın himayesinde siyasal islamın bayrağıyla içimizi çürüttüler. büyüdükçe azdılar, azdıkça büyüdüler. el ele, kol kola.
şimdi sadece fark şu, cemaat hesap ödemeye başladı. eskiler der ya "çıkar bir yerden yaptıkları" diye, bir bir çıkıyor işte.
daha çok çıkacak. sıra herkese gelecek.