Sık geçen başlıklar

6 şubat 2023 kahramanmaraş depremi 6

ekşi'de gör
resmî verilere göre 50 bin, dönemin çevre bakanı bugünün ibb başkan adayı murat kurum’un ağzından kaçırmasına göre 130 bin, şahsi düşünceme göre en az 250 bin insanımızı kaybettiğimiz, dünya tarihinde çok nadir görülen iki büyük depremin birkaç saat arayla gerçekleştiği olay.

o günlerde hatay’a neden yardım gitmiyor, kızılay nerede diye sorguladığımızda tayyip bey bize tam olarak şöyle seslenmişti: be ahlaksız be namussuz adi!
kaynak

depremin üzerinden 1 sene geçti ve kendisi şu itirafı yaptı: "bir gerçeği sizlere şu anda söylüyorum. merkezi yönetim ile yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma hâlinde olmazsa, o şehre herhangi bir şey gelmez. hatay'a geldi mi? bak, şu anda hatay garip kaldı, hatay mahzun kaldı"
(bkz: rte'nin hatay'a neden yardım gitmediğini söylemesi)

ülkemizi yöneten zihniyete istediğiniz ismi verebilirsiniz. siyasal islam, milli irade, halk yönetimi vs.

siyasetçisi, sanatçısı, bilim insanı, normal vatandaşı, çaycısı, odacısı, memuru, esnafı. hiçbir ayrım yok. akp’ye en alt seviyesinden dahi bulaşmış bütün bu insanların tek bir ortak özelliği var: kötüler!

bu insanların kalpleri, vicdanları yok. tdk sözlükte kötü insanın tanımı olsa, karşısına akp ile ilişkisi olan insan yazılmalıdır.

unutmamanız gereken bir şey bu. oy verin, vermeyin, seçim kazanın, kaybedin zerre önemi yok. bu insanlar çok kötü insanlar.

ülkemizi 21-22 yıldır saf ve organize kötülük yönetiyor. siyasi çıkarı uğruna yardıma muhtaç insanlara sırt çeviren, o insanlara yardım etmek için çığlık atanlara da ahlaksız, namussuz, adi diyen inanılmaz vicdansız ve çok kötü kalpli bir zihniyet yönetiyor.

bunu bilin.
ruhumun ve bu ülkeye olan inancımın öldüğü depremdir. ciddi ciddi intiharı düşündüğüm bir yaz geçirdim, bir yakınımı veya tanıdığımı kaybetmiş de değilim. ailem deprem bölgesinde bile yaşamıyor zaten. gönüllü olarak katıldım. hayatıma devam edemiyorum bir süredir, tutkularım öldü gitti, alkol daha fazla yer tutuyor hayatımda, daha çok yalnızlığı seviyorum. bizler bu hallere gelmişken, her şeyini kaybetmiş insanlar ne haldeler, inanın o insanları düşündükçe saçlarım tel tel dökülüyor. 1 yıldır allah'ın tek bir günü bile hatay' ı düşünmeden geçirmedim. yıldönümü geliyor, yine drone görüntüleri, acılı müzikler, ajitasyon sever muhabirler, birkaç vakfın şovu, sosyal medyada bir günlük paylaşımlar ve geriye kocaman bir sessizlik kalacak. daha uzun şeyler, daha köklü şeyler yazmaya lüzum yok, keşke ağlayıp rahatlayabilseydim, 1 sene nasıl geçti hala anlayamıyorum, daha dün gibi. özellikle artık antakya'ya gidecek cesareti kendimde bulamıyorum. gidenlerin yanına tez zamanda bütün dünya olarak gideriz umarım. iyi geceler.
yaşadıklarımı gördüklerimi kimseye anlatmama kararı aldım hem ben tekrar tetklenmeyeyim hem de insanlar o durumun vahametini bir de benden dinlemek zorunda kalmasın diye. ama anlatmak zorundayım yoksa çıldıracağım. 6 şubat günü sabah hastaneye gitmek için kalktığımda öğrendim depremi. üzerimi değiştirip ameliyathaneye girdiğimde herkes depremden konuşuyordu ama kimsenin net bir bilgisi yoktu oluşan zararla ilgili. öğlene doğru "deprem bölgesine gönüllü gitmek isteyen var mı?" diye soruldu başhekimikten. ben ve benimle çalışan bir kadın arkadaş gönüllü olduk. öğleden sonra izin alıp çantamı hazırladım sonra saat dört gibi hastaneden havaalanına gittik ve bizim gibi ilk gönüllü olan diğer sağlık çalışanlarıyla birlikte bir uçakla adıyaman'a gittik. ben cehennemi orada gördüm. adıyaman havaalanında askeri kargo uçaklarına ambulanslarla sürekli yaralılar geliyordu. teknik detayları bilmemekle birlikte sanırım o uçaklar aynı zamanda böyle sevkler yapmak için de gerekli ekipmanlara sahipti. adıyaman eğitim araştırma hastanesi il merkezindeki tek hastaneymiş orada öğrendik bir tane yanlış hatırlamıyorsam özel hastane varmış ama yıkılmış. doğru ya da yanlış bilmiyorum oradakiler söyledi. hastane ya da alandan yaralıları havaalanına getiren ambulanslar geri dönerken de bizleri hastaneye taşıdılar. hastanenin bahçesine kadar ambulansın içinden dışarıyı göremedim. hastanenin bahçesinde inince gördüğüm manzaralar çok kötüydü. ilk önce hastanenin uzantısı olarak tek katlı ve konteynır olarak yapılmış acil servisin yeşil alanına girdik. bizden önce gelen ekipler de oradaydı. yetkililere isim ve mesleki ünvanlarımızı, çalışma alanlarımızı bildirip onlar tarafından eksiklik bulunann alanara yönlendirildik. ben ameliyathane hemşiresi olduğum için önce ameliyathaneye gönderildim. ama tek başımaydım benden sonra istanbul'dan beraber gelmiş bir ameliyathane ekibi geldi. ameliyathaneyi tekrar aktif hale getirmek için onlara yardım ettim ama onlar ekip oldukları için bana fazla iş kalmıyordu. kendimi orada etkisiz hissedince tekrar ilk baştaki koordinasyon birimine gidip durumu anlattım ve acile geçtim. acil servisin kırmızı alanı tam bir can pazarıydı. ambulanslar enkaz altından çıakrtılan yaralıları direkt kırmızı alana getiriyordu. orada acil doktorları tarafından muayene ediliyorlar, tetkikler isteniyor ve muayene ve tetkik sonuçlarına göre diğer branşlara danışılıyor ya da acil içinde tedavilerine devam etmek için sarı alana gönderiliyordu. bu süreçte enkazdan çıkartılan yaralıların bazıları ambulansla getirilirken ya da acil serviste muayene ve tedavi sırasında arrest oluyordu (kalp durması). hayatım boyunca yapmış olduğum tüm ileri yaşam desteklerinden, kalp masajlarından daha fazla müdaheleyi orada sadece ilk gece yapmışımdır. en kötüsü çocuklara müdahale etmekti. o küçücük bedenlerin yaşamaya devam etmeleri için verilen mücadeleyi emeği, başarılamayınca akıtılan göz yaşlarını hala unutamıyorum. belki o çocuk dışında tüm ailesi enkaz altında vefat etmiş sadece canlı olarak evladı çıkmış, tüm umudu o an evladı olan bir anne babaya bir kardeşe abiye ablaya bu haberi vermek kadar acı hiçbir şey yaşamadım. bir haftam böyle geçti adıyaman'da bazen birinin vefatına bazense enkaz altından üç gün sonra sapasağlam çıkmış bir çocuğun üzerine serilen termal battaniyenin hışırtısına gülüşüne, bir köşede sigara içerken birkaç damla gözyaşı dökerek. ben mucizeyi de, cehennemi de adıyaman'da gördüm. ilk üç gün yatacak yer bulamayıp yerlere karton serip çantalarımızı başımızın altına montlarımızı üzerimize sererek uyuduk. herkes daha önce hiç görmediği insanlar için oradaydı. gönüllü gelmiş israil'li bir doktorun bizimle birlikte hastalara yardım edişinde gördüm insanlığı. cenazeleri koyacak yer bulunamadığı için acil servisin içinde camları açılıp soğuk tutulmaya çalışılan morga çevrilmiş gözlem alanının önünde yakınlarının cenazesini bekleyen insanlarda çaresizliği ve acıyı gördüm. "siz ailenizi sevdklerinizi bırakıp bizim için buraya koştunuz. önce siz" diyerek elindeki kumanyayı, bir bardak çayı, bir sigarayı gördüğü sağlıkçılara, afad ve umke görevlilerine vermeye çalışan insanlarda minneti gördüm. adıyaman'da cehennemin nasıl bir şey olduğunu yaşadım. yardım edemediğim, acısına çare olamadığım, hayatını kurtaramadığım her insandan özür diliyorum. benim elimden sadece bu kadar geldi, özür dilerim.
depreme balçık zemin dedikleri maraş sütçü imam üniversitesi çevresinde merkez üssüne 35 km uzakta yakalandım. ikinci yıkıcı deprem olmadan önce kilometrelerce kuyruğu aşarak şehirden çıkmayı başardık 1 yaşındaki çocuğum ve eşimle. çıkışta da tipiyi aşmak zorunda kaldık, an itibariyle de gelecek kaygısı ve aç kalma korkusuyla başbaşa kaldık.

elazığ 6.8 dahil çok deprem yaşadım. depremler ilk önce yavaş başlar, noluyor dersin sonra şiddeti zirve olur, yavaşlayarak dururdu.

bu deprem yataktan fırlatarak uyandırdı. can havliyle karım ve bebeğime doğru koşarken binanın muhtemelen bir yana yatması nedeniyle kapıya çok şiddetli savruldum ve şu an sol kol üstüm büyük bir alanda tamamen mosmor. sonra sağ tarafa savrularak eşim ve bebeğimin yanına vardım, beraber yere kapaklandık kanepe kenarına.

bu esnada sanki sabit gök gürültüsü kasırga tarzında ses devam ediyordu. binanın döküntüleri duyuluyordu. elektrikler depremin 1.dakikası civarında tamamen gitti ve karanlığa gömüldük. bu esnada bağırarak dua ediyordum. yerde yuvarlanmaya başladık depremin etkisiyle. trambolindeki dikey hareket gibi yatay eksende çok ciddi salınım hareketi yaptık, inanılmaz bir şeydi. binanın sesi, elektriğin gidişi ve moloz sesleri aklıma sürekli hala geliyor ve ağlıyorum sürekli.

deprem durdu, üzerimde incecik eşofmanımla çocuğumun üzerine hiçbir şey almadan çıktım. yerlere yalın ayak molozlara bastım ve ayakkabımı giyip çıktım. ne mont ne anahtar ne cüzdan ne telefon, gözlüğümü bile almadım. eşim arkadan seslendi ben hallederim siz inin diye.

soğuktan titreye titreye araca indik, araba çapraz hale gelmiş, dikiz aynası bile yamulmuştu.

siteden çıkarken ikinci deprem geldi, 6.6 şiddetindeymiş aracım sürekli zıpladı yan devrilmeyi bekledik.

hastane açık otoparkı yakındı, ordaki açık alana zorlukla ulastık. hava dondurucu seviyedeydi.

2-3 saat arabada araba çalışır halde durduk, bu sefer bebeğimiz mama dışında beslenemediği için ağlamaya başladı. 1 saat boyunca ne yaptıysak susturamadık. eve kalıntıların arasına dönmek zorunda kaldık, mutfak kapısı açılmayınca hiç zaman kaybetmeden döndük.

bir şok market açık gördüm sanırım kapı kendiliğinden açılmıştı, 1 tane mama aldım ve başkalarının ihtiyacı olabilir diye sadece mamayı alıp çıktım. çocuk sakinleşti ama devamını alamayacağımız belliydi. hal böyle olunca yola koyulduk.

neyimiz var neyimiz yok evimizde kaldı. bütün yıllarımın emeği, çocuğumun kıyafetleri oyuncakları arabası sandalyesi, bütün eşyalarımız elektroniklerimiz kıyafetlerimiz, her şeyimiz evde. ikinci depremin sonucunu görmedim, tamamen yıkılmamış ama girilebilir gibi de değil.

memleketimiz malatya, orda da yaşanacak hiçbir yer yok.

maraştan geçerken sadece duman ve yangınlar gördüm çok az bina vardı, onlar da ikincide yıkılmıştır veya ağır hasarlıdır.

30 yaşımı geçtim. bu yaştan sonra aracım dışında hiçbir fiziki varlığım(don atlet dahil) kenarda birikimimimiz olmadan, 1 yaşındaki bebeğim ve hamile testi yaptırmayı düşündüğümüz eşimle hayata sıfırdan başlayacağız. üstümüzdekiler dışında kıyafetimiz bile yok. önümüzdeki birkaç seneden hiçbir umudumuz yok. çocuğuma nasıl bir gelecek verebilirim hiçbir fikrim yok. enkaz altında olmadığımıza şükretmek dışında fikirlerim bunlar.

allah enkaz altında kalanların yardımcısı olsun. dünya tarihinin en büyük doğal felaketlerinden biri olsa gerek. lütfen bir an önce buralara akaryakıt ve su ikmali yapılması en büyük dileğim. şaşkın bir haldeyiz depremzedeler olarak, dışardan fiziken ve psikolojik olarak sağlam insanlara ihtiyacımız var. bir de lütfen devletimiz yağmaya izin vermesin, bu hırsızlıktan çok daha aşağılık bir durum. lütfen devletimiz yağma ve hırsızlığa karşı önlem alsın. ordan çıkarabileceğimiz en ufak şeyle bile hayatımız bir dirhem daha iyiye gidebilir.

nolur ama nolur yağma ve hırsızlığa izin vermeyin yalvarıyorum.
1999 depreminde dönemin başbakan yardımcısı mesut yılmaz'ın şu beyanatını aklıma getirmiş depremdir.

--- spoiler ---

sivil savunma hizmetlerimiz aksamıştır, kurtarma işlerimiz yetersiz kalmıştır, müteahhitlerimiz malzemeden çalmıştır, imar düzenimiz laçkadır. hepsinde gerçek payı var. kısa zamanda bu yaraların sarılması mümkün değildir. nasıl sevgi paylaştıkça çoğalırsa, acı da paylaştıkça azalır.
--- spoiler ---

zamanında bir hükümet üyesi çıkıyor ve yukarıdaki özeleştiriyi veriyor, inanabiliyor musunuz? o zamanlar da türkiye'nin durumu pek parlak değildir lakin, en azından sorumlular sorumluluk kabul ediyordu ve özeleştiri veriyordu. lümpenlik şimdiki gibi kurumsal hale gelmemişti.
ya cnn türk'te deprem uzmanı jeolog konuşuyor. spiker çok çok önemli bir bilgi geldi diyip, adamın sözünü kesiyor ve cumhurbaşkanı erdoğan valiyle telefonda görüştü diyor. kafayı yiyeceğim ya, erdoğan'ın telefonu, deprem uzmanının dediklerinden nasıl daha önemli olabilir. sinirden ağlayacağım hakikaten. bir de sonrasında diğer spikere diyor ki, "sen de tekrar et istersen cumhurbaşkanının telefonunu"... size diyecek söz bulamıyorum. şu trajedide bile nasıl yalakalığı düşünüyorsunuz, nasıl bir düşüklük, ucuzluk ve korkudur bu?