Sık geçen başlıklar
Debe Arşivi
arşiv kapsamı: 4 Haz 201526 Haz 2026
nobel edebiyat ödüllü yazar (bkz: svetlana aleksiyeviç) 2015 yılında ödülü aldığı gün bir konuşma yapıyor ve o konuşmasındaki metin dizide de işleniyor.itfaiye eri ve eşinin olduğu bölümler kastettiğim.çok hoşuma gitti bu durum.

''çernobil nükleer santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. kocamsa itfaiyeciydi. yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. sabahında uçakla moskova’ya götürdüler hepsini. akut radyasyon hastalığı… insan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘seviyorum.’ beni ikna etmeye çalıştılar; ‘o artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. anlıyor musun bunu?’ bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.

geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

o öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. sadece birkaç gün yaşadı. onu ne çok beklemiştik… bense öldürdüm onu. kızım beni kurtardı. tüm radyasyonu üzerine aldı. minicik şey, yavrum… ama ben onların ikisini de sevdim. sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? hep yan yanalar. kim açıklayacak bana? şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…''
onyekuru’nun tekrar kiralanması için tüm şartlar zorlanmalıdır, babel vs kesmez bizi artık.
bir kişinin de sizin taksi plakanız olsa siz ne yapardınız, pastanızı böldürür müydünüz diye ağladığı olay.

oldu amk boğazda karşıdan karşıya sefer yapan tekne sahipleri de o zaman boğaziçi köprüsü mühendislerine mi saldırsaydı işleri azalacak diye?
izmirde yaşıyorum. aktroll değilim, hatta birçok seçimde chp'den partili sandık kurul üyeliği yaptım.

eskiden, özellikle de yaz aylarında, sahil şeridini geçtim taa belkahve'ye kadar bok kokardı bu şehir. özellikle 2000li yıllardan sonra ciddi şekilde azalma oldu. ancak ne "her taraf kokuyor" demek, ne de "hiç koku yok" demek doğru.

mesela ben küçükyalı'da oturuyorum. sık sık da sahilde yürüyüşe çıkıyorum. bizim orası net biçimde kokuyor. hem de yaz kış demeden. ama biraz konak veya üçkuyular tarafına yürüdüğünüzde koku kesiliyor. sonra birdenbire tekrar başlıyor. mesela üçkuyular feribot iskelesine yaklaşırken de koku var. yani belli deşarj noktalarına yaklaştığınızda kokuyu alıyorsunuz.

"koku yok" diyen izmir şovenizmi yapıyordur ya da koku alma duyusu körelmiştir. "her yer kokuyor" diyen net aktroll'dür.
google bu hamleyi yapmasaydı kısa sürede apple'ı geçecekti pazar payında. 2018 4. çeyrek'te apple'ı neredeyse yakalamış gözüküyor (fark sadece %2). ki xioami de 4. en büyük marka olarak gözüküyor. amerikan şirketleri bu fiyatlarda satışa devam ettikleri müddetçe çinli şirketlerin önünü alamazlar. daha bugün iphone'a bin euro vermek yerine 200 euro'ya xiaomi aldım, ki telefon yağ gibi akıyor maşallah. beşte bire hemen aynı telefonu alıyoruz lan, oha! ki ben niye telefona bin euro vereyim? spotify-whatsapp-browser haricinde takıldığım uygulama sayısı 3-5'i geçmiyor, niye iphone'a 5 kat daha fazla para vereyim? bilgilerim çin komünist partisi tarafından toplanıyorsa toplansın, umrumda değil. hatta duyuyorsa buradan xi jinping ağabeye de selamlar.

edit: telefonu soranlar için: https://www.mi.com/global/mi-a2-lite/
görüntüler net aslında.orhan ak sahanın icine kadar girince fatih terim (muhtemelen)gögsünden ya da kolindan ittiriyor.mac esnasında da göründü zaten bu olay.ama gecen yıl adem buyuk e tokat atıp kacan abdullah avcı herkesi kendisi gibi sandığı icin ortaya böyle bir sey attı 40 akıllı cıkaramıyoruz.
seçime kadar, sosyal medya hesaplarından her gün 1 israf ve yolsuzluğu paylaşıp, o gün onu konuşturmalı.
hayatımın her aşamasında, her durumunda, başkalarıyla olan bütün ilişkilerimde, hep davetsiz bir misafir olarak görüldüm. en azından bir yabancı olarak. gerek ailem, gerek dostlarım, beni daima dışarıdan biri olarak algıladılar. bir kez olsun kasten o şekilde davranmış değilim. davrandımsa da, karşımdakilerin farkında olmadan gösterdiği tepkilerden olmuştur o da.

her zaman, her yerde iyi karşılandım. benden daha az çatık kaş, kötü muamele görmüş, azar işitmiş insan herhalde enderdir. ama hiç eksik olmayan bu sevecenlikte sevgi yoktu. doğal olarak, en yakınlarım için bile misafirdim, bunun için de iyi ağırlanmalıydım, ama yabancılara gösterilen o hesaplı özenle, davetsiz misafirlerin payına düşen sevgisizlikle.

bana yönelik bu davranışların, esasen kendi mizacımdaki birtakım karanlık taraflardan kaynaklandığına hiç şüphem yok. işin doğrusu bende bulaşıcı bir soğukluk var, elimde olmadan başkalarını da benim gibi az hissetmeye zorluyor.

cana yakın bir insan sayılırım. karşımdakinden de hemen yakınlık görürüm, sevgi ise hiç gelmez. bugüne dek bir tek kimsenin bile bana bağlandığını hatırlamam. günün birinde sevilmek, bir yabancıyla senli benli konuşmak kadar imkânsız gelir bana.

bütün bunlar canımı mı yakıyor, yoksa ıstırap ya da tevekkül getirmeyen, kayıtsız bir kader gibi kabulleniyor muyum, bilemiyorum.

hep hoş bir insan olmaya çalıştım. oldum olası, kayıtsızlıktan başka şey bulamamanın acısını çektim. feleğin bir öksüzü olarak, bütün öksüzler gibi ben de biri beni sevsin istedim. ama sevgiye hiç doyamadım ve bu yararsız açlığa o kadar güzel ayak uydurdum ki, bazen doymam şart mı, onu da bilemiyorum.

her ne olursa olsun, yaşamak canımı yakıyor.

başkaları onlara gönül verecek bir varlık bulur mutlaka. ben ise, bana bağlanmayı hayal eden biriyle bile karşılaşmadım henüz. herkes başkaları için kendini parçalıyor; bana ise kibar davranmakla yetiniyorlar.

saygı uyandırmayı becerebiliyorum, sevgi uyandırmaya ise yeteneğim yok. ne yazık ki, saygı duyan insanlara karşı bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yapmadığım için, sonunda ortada gerçek bir saygı da kalmıyor.

bazen acı çekmeyi sevdiğimi düşünüyorum. ama aslında tercihim bu değildi.

ne önderlik vasıfları var bende, ne de madunluk. kaderine razı bir adamın özelliklerine bile sahip değilim, oysa kıtlıkta bunlar da idare ederdi.

benim kadar akıllı olmayanlar daha güçlü bir karaktere sahip. hayatta kendilerine yer edinmekte daha ustalar; zekice yeteneklerini kullanmakta daha becerikliler. karşımdakini etkilemek için gereken bütün özelliklere sahibim, tek eksik bu işin sanatı, hatta sırf bunu dilemeyi isteyebilsem, o da yetecek.

günün birinde sevecek olsam, sevilmem.

not: buraya kadar okuduklarınız, benim değil, meşhur ''huzursuzluğun kitabı'' kitabının yazarı fernando pessoa hazretlerinin sözleri. adam altı yüz yetmiş beş sayfalık kitap yazmış, elden ele dilden dile dolaşıyor, lakin benim anlayabildiğim tek yeri, şu ekşi itiraf tadındaki bölümü oldu. bu da benim aczimin itirafı olsun efendiler.
net bir şekilde kum plajın kazanacağı versus. bunun sebebini çakıl plajda ayaklarının altı yarılan, parmak arası çizilen insanlar iyi anlar.
acı ama gerçek.
fütursuzca başlıklar açıyorlar.
çoğu yeni üye.
ve altlarında hemen standart 50 civarı fav oluyor.
başlığın ilk bir kaç entrysi de bunlardan oluyor.
çok organizeler. ve bence sözlük yönetiminden de destek alıyorlar.