“
liderlik; bir unvan veya isimlendirme değildir. o, bir etki, nüfuz etme ve ilhamla ilgilidir”
sizi geçmişe götüreceğim.analoji kurmanız açısından metaforik gideceğiz.
sinemada altın bir kural vardır: “
anlatma göster”
bir yönetmen meramını anlatmak için ne kadar çok karakter diyaloğuna ihtiyaç duyuyorsa o kadar eksik kabul edilir.
kameranın diyaframından girip makaraya işlenen görüntü kafidir.
bu cepte. yazının finalinde bağlayacağız…
mourinho rüya gibi geçen porto, chelsea ve inter döneminden sonra
real madrid’e imza atmıştı.
bu öyle alelade bir imza değildi.
dünya futbol tarihinin açık ara, bakınız açık ara en büyük
meydan okumasıydı…
mourinho’dan bir önceki sezon manuel pellegrini hocalığında real madrid mükemmel futbol oynamıştı.
şampiyonluğu da ismail kartal’a çok benzer şekilde sadece 3 puanla kaybetmişti.
barça:99
rma:96
-lakin florentino perez acil durumda camı kırdı ve mou ile anlaşıldı.
mourinho’nun karşısında genel kabule göre futbol tarihinin
en dominant futbolunu oynayan ekip vardı.
üstelik bu takım çocukluktan beri arkadaştı. altyapıdan beraber yükselmişlerdi.
bir çoklarına göre futbolu değiştiren adam
pep guardiola ise hocalarıydı.
peki mourinho’nun elinde ne vardı? büyük isimlerden oluşan ama toplama bir oyuncu grubu.
takımın iskeleti sadece 1 sene önce kurulmuştu.
öte tarafta ise 100 senede 1 denk gelecek altın jenerasyon ve başlarında guardiola ismindeki canavar.
işler iyi başlamamıştı. barça’ya 5-0 kaybedilen el clasico ise hayalleri sekteye uğratmıştı. lakin o maçta real madrid’in 1 penaltısı verilmemiş üzerine david villa
ofsayttan gol atmıştı.
şimdilerde mahkemesi “
negreira” ismi altında görülen davanın yıllarında, barcelona hakem kuruluna el altından milyonlarca avro veriyor, işte mourinho hem tarihin en dominant takımına hem de tüm sisteme karşı kazanması gerektiğini o maçta anlıyordu.
çeviri diliyle: dostum, bundan daha imkansız bir görev görmedim…
ve sanıyorum mou, ingiltere’deki bir basın toplantısında söylediği “i think i'm a special one” vecizesini hatırladı. kendisine karşı olan sistemden, hep kazanan ama hep mağdur gösterilen barcelona’dan, pep’ten messi’den çekinmiyordu. gittikçe agresifleşti.
savaşıyor, savaşıyor ve savaşıyor. henüz ilk senesinde “tarihin en dominant takımını” üstelik finalde paketleyip kral kupasını almıştı. üzerine açıklamaları sertleşiyordu.
barça oyuncularını “
tiyatrocu” olmakla suçluyordu.
özetle “şimdi siz beni şampiyon yapmıyor musunuz” demiş ve 90 senelik laliga tarihinin puan ve gol rekorunu kırarak, deplasmanda 1 golü sayılmamışken 1 tane daha atarak prime barça’yı yenip, 2.kez paket ediyordu. bu defa ise laliga şampiyonu olmuştu.
ertesi sezon pep guardiola bayern’e kaçıyor. mourinho bunun üzerine bir de süper kupa’da “tarihin en dominant takımını” paket edecekti.
lakin o sezon
casillas önderliğinde takım karıştırılacak ve mourinho onurluca ayrılacaktı.
tarihin en dominant takımı denilen prime barça’yı bizzat kendisi bitirdi.
barça sonra yine başarılı oldu ama bir daha asla prime olamadı.
tüm zamanların en büyük meydan okumasını medyaya, messi’ye, pep guardiola’ya ve hakemlik sistemine karşı kazanmıştır. öyle bir hocadır.
yazının başında “cepte” dediğim yere döneyim. sinemanın altın kuralı “anlatma göster” düsturu futbolda mourinho demektir.
oyunu övülmez, sahte bekleri konuşulmaz lakin ofisine gittiğinizde gördüğünüz madalyalar onu “gösterir”