Sık geçen başlıklar

bursa bülbülü 6

ekşi'de gör
zaten güzel bir metaforu var filmin. kafesteki "bülbül ötümlü kanarya."
ama izleyenlerin anlamama ihtimaline karşı, ata demirer hayvanat bahçesi sahnesinde pelikan sahnesini de yazmış, orada hem metaforu anlatıyor hem de şarkısını yazıyor.
şu sahneyi, bir de "kuş uzmanı"nın olduğu (bıçaklı kovalama ve balık tezgahına düşmeli) sahneyi kesebilseydi mükemmel bir film olurdu.

filmde aynı durumda olan iki canlı var (üçüncüye sonra geleceğim.): bülbül gibi ötmesi beklenen ve bu uğurda pipisine ilaç sürülen kanarya ve cengiz.
o zamana kadar taklit yapan cengiz, kendi sesini aşk sayesinde buluyor. ve asıl başarıyı da bu noktadan sonra yakalamaya başlıyor. dönüşümünü tamamlamanın yolu, önce kendi sesini kullanmaktan, duygularını şarkı olarak ifade edebilmekten, peruğundan kurtulmaktan ve aşkını kalbine gömmekten geçiyor.
kafesteki kanarya ise başka bir kuş gibi ötmeye zorlanıyor. ama o da sesini belirli bir noktadan sonra buluyor. hiç hesapta yokken kendini bir kuş sahibi olarak bulan cengiz'in hikayesini takip ediyor hikayesi. o kendi sesini sahibi sesini (en azından filmde) son kez kullanınca bulabiliyor.

o sahnede her şey üst üste geliyor. fonda bülbül kasidesi, deli ayten, içe oturan bir ayrılık sahnesi...

yukarıdaki paragrafta "dönüşümü tamamlamak," dedim. olgunlaşmak ya da delirmek olarak da okuyabilirsiniz.

buradan da üçüncü kişiye geleceğim: deli ayten'e.
filmde cengiz'e odaklandığımız için gölgede kalsa da deli ayten bu filmde çok şeye hizmet ediyor. çünkü o cengiz'in geçtiği yollardan yıllar yıllar önce geçmiş.
hikayesi başrolden daha acıklı olan yan karakterler beni her zaman çok etkilemiştir.
izleyenler hatırlar, eternal sunshine of the spotless mind'da* clementine ve joel'i izleriz ama mary zaten hafızasını sildireli çok olmuştur.

deli ayten, cengiz'in artık çıkmaya hazır olduğu yolda onu bekliyor. cengiz'in sonu ayten gibi olur mu bilemem ama bu filmde ata demirer senaryo kurgusunda çıtayı arşa çıkardığını göstermiş oldu.
bayıldım.
eğer sözlükte bu kadar övgü dolu sözlerle karşılaşmasaydım, fragmanda eyyvah eyvah'ın bursa versiyonunu andıran bir film diye izlemeyi düşünmüyordum.

şarkıları apayrı enfes bir film olmuş. ata demirer'in en iyi filmi olabilir, üzerinde çok büyük emek var.

özellikle beyaz zambaklar şarkısı kelimenin tam anlamıyla mükemmel olmuş. "her şarkının bir hikayesi, bir geçmişi vardır" mesajı vererek şarkıya çok güzel bir hikaye yazılmış. filmin adı beyaz zambaklar olsaydı eminim sırıtmazdı.

ayrıca filmde dinlediğimiz üç güzel şarkı
*beyaz zambaklar link
*unutma benilink
*bursa kızı link
ata demirer'in sözleri kendine ait olan şarkılar.
adam bir film hikayesi yazıyor ve üstüne mükemmel ötesi yıllar geçse de unutulmayacak bir şarkı yapıyor, şaşırmamak elde değil. büyüksün ata demirer.
benzer bir hikayeye sahipseniz eğer benim gibi, sakın izlemeyin derim. öyle bir yamulttu ki o final sahnesi, hala kendime gelemedim.

özellikle o "kendi plağını da dinlemiyormuşsun" kısmını o kadar iyi biliyorum, o kadar fena yaşadım ki neyse ona en son dokunuruz.

--- spoiler ---

15 yıl oldu. işyerinde topluca sinemaya gidilecek dendi. ben gelmem falan diyordum. beraber çalıştığımız abla vardı, ya istemem bunu biliyorsun ama kızım çok izlemek istiyor, film bitince de bizi eve bıraksan, sinema eve çok uzak, o saatte de otobüs ya gelir ya gelmez dedi. kendisini çok sevdiğim için kırmadım, ne demek tabii ki gelirim abla dedim. işte bazen bir evet bir hayır böyle değiştirir hayatını.

akşam oldu kızı geldi. hep bahsederdi ama hiç görmemiştim. görmemle nefesimin kesilmesi de bir oldu. bir çift deniz mavisi göz en fazla ne kadar güzel gülebilirse ondan da güzel gülüyordu. o buğday teni, omuzlardan aşağı dökülen kahverengi saçlar., kusursuz bir tablo gibi. tanıştık ama hayatımda ilk defa böyle bir şey hissettim, kulaklarım yanmaya başladı. öyle bir gülüyordu ki hiç konuşmasın sadece tebessüm etsin ömrümden beş yıl verirdim yani o derece.

filmi izledik evlerine bırakıyorum ama arabayı nasıl sürdüm hala hatırlamıyorum. o sıralarda da hanım kızımız istanbul'da memurluğa başlayacak. sonraki günler yere göğe sığamıyorum nasıl olacak, nasıl yapmalıyım da bir şekilde tanışma yolunu bulmalıyım falan diye çırpınıyorken durdum düşündüm. ulan dedim insan sınırını bilecek, bir kıza bak bir kendine bak yakışmıyorsun bile yanına, haddini bil dedim kendi kendime.

ama işte sen dursan da kader ağlarını örüyor bir şekilde. iki hafta sonra istanbul'a maça gidecektim, annesi dedi ya biz de kızın eşyalarını götüreceğiz eğer araban müsaitse biz de gelsek yol parasını biz veririz. dedim ne yol parası, sırtımda taşırım ben o eşyaları. bu sefer rahatım ama kızı güldürmek için yapmadığım hokkabazlık kalmıyor yol boyunca. sadece o gülüşü görmek için. hayatımdaki en güzel yolculuktu o. hani deselerdi ki 1 hafta uyumadan, dinlenmeden araba süreceksin gık dersem namerdim.

neyse aradan biraz zaman geçti. şimdiki gibi her şey internetten hallolmuyor. kızın da meslek eğitimi var merkezde o yüzden birkaç belge göndermesi gerekiyor. faks makinesi bir türlü çalışmadı. allahım inşallah çalışmaz diyorum, çünkü kafamda plan hazır. duam kabul oluyor, bilgi işlem alıyor faks makinesini doğru servise. canım faks makinesi kolların olsa da sarılsam diyerek uğurluyorum ve şahane çözümümü sunuyorum. abla sen söyle o belgeleri benim hotmail'e atsın, ben çıktı alır yetiştiririm hemen. hay aklınla bin yaşa övgüleriyle beraber hotmail adresime mail geliyor. neyse işi hallediyorum vs hemen mail adresini msn'e ekleyip bekliyorum bakalım kabul edecek mi derken o malum "oturum açtı" bildirimiyle başlıyor sohbet.

öyle güzel konuşuyoruz ki günler, geceler boyu. uyumasak uyumayacağız yani. ki bir hafta sonu sabah 06.00'yı bulmuştu yani. havadan sudan, geçmişten gelecekten, şundan bundan. sürekli bir şeyler anlatıyoruz birbirimize. bende yine aynı fren sistemi çalışıyor gerçi. kendini kaptırma, kız belki sadece arkadaşı olarak görüyor, yerini bil diye telkin veriyorum kendime ama rüyalar da dahil 24 saat o var aklımda.

bir gün istanbul'a çağırdı beni. ya dedi kafa dengi kimse yok burada. izin alsan da burada deli gibi gezsek eğlensek. eğlenmekten kastımız da sahilde dolaşmak, vapura binmek, müzeleri gezmek vs. uça uça gittim tabii. yol boyu sokağın tavanı kadar dinlemiştim arabada. 13 yıldır dinlemiyorum mesela.

istanbul'dayız hakikaten gülüyoruz, eğleniyoruz, moda taraflarında köpek kovalıyor, üsküdar'da oyuncak tüfekle balon patlatmaya çalışıyoruz, beşiktaş'ta onun çok sevdiği sinop mantıcısına gidiyoruz, püfür püfür eserken donma pahasına vapurda dışarı çıkıp sigara içiyoruz. bu sefer gözlerimin içine bakarak gülmeye başlıyor. iki gram aklım da gidiyor artık. ertesi gün çengelköy'de oturuyoruz. durup dururken bakıyor ve "ya şu manzarayı artık el ele mi izlesek" diyor. sonraki yarım saat yok bende. nasıl yaa diye kalkmışım deniz kenarına doğru gidip sigara yakmışım falan cidden hiç ama hiç hatırlamıyorum.

başlıyor hikaye ama ne başlıyor. hani mutluluğun resmi çiziliyor artık. öyle mutluyum ki tarif edemiyorum. geceleri yatağa giriyorum tavana bakıyorum allahım diyorum ben ne yaptım da bu kadar mutlu olmayı hak ettim. mesaj geliyor, o zaman whatsapp yok * uyumadıysan konuşalım. kaç gece hem de kaç gece sıfır uykuyla tüm gece sohbet edip işe gittim sayısını bilmiyorum. bir gram da yorgunluk, uykusuzluk yok hani. ulan diyorum aşk buymuş demek ki ya. istanbul'a bir gidişimde de aşırı yağmurlu bir gündü. beşiktaş'ın bursayla maçı vardı hatta. aralık ayıydı, cuma gecesi, maltepe'de o çatı katında cam kenarında yatıyoruz, o uyuyor, ben nefes alışverişine kitlenmişim, ara sıra deli gibi sarılıyorum. uyuyacağım ama öyle güzel sarılmıştı ki o haline kıyıp uyuyamıyorum, öylece onu izliyorum. allahım bu gece bitmesin diyorum. sanki bir daha böyle bir an olmayacakmış gibi doya doya yaşamak istiyorum o anı.

bir gün annesi geldi yanıma, öğlen yemekten sonra bir çay içip biraz konuşalım mı? tabii dedim ama aklımda bin tane soru. kızımdan uzak dur mu diyecek, yazıklar olsun mu diyecek vs sürekli bir şey kuruyorum kafada. neyse oturduk, oğlum lafa çat diye gireceğim bak dedi. kızım anlattı, çok mutlu, hatta o kadar mutlu ki aklı başından gitmiş. ben de çok sevindim, sen çok düzgün birisin. allah sonuna kadar hayırlıca götürsün sizi inşallah çok sevindim dedi. hani böyle kadın konuşuyor ama ben rampasından fırlayıp uzaya gidecek roket gibiyim. içim içime sığmıyor.

e dedim madem öyle gel bakalım ben de seni annemle tanıştırayım. şansımıza o sırada da tayin işi halloldu, temelli geliyor. kurban olduğum verdikçe veriyor. beyaz eşya bakıyoruz, salon takımı, yatak odası falan. annemle tanışıyorlar çok seviyorlar birbirlerini. öyle bazı günler benimle değil annemle buluşup bir yerlere oturmaya gidiyorlar.

ben yavaştan evlilik teklifi hazırlıklarına başlıyorum. ufak tefek organizasyon düşünüyoruz arkadaşlarla. ama o ara bir şeyler kötü gidiyor. bir sebep yok ama hissediyorum bir şeyler var.

bir gün aramadan mesaj atıyor, biraz konuşmamız lazım şurada buluşalım. geliyor ama suratta aşırı ciddi bir ifade. bir şey yemeden içmeden, biraz konuşacağım kesmeden dinlersen sevinirim dedi. başıma geleceği anladım ama niye lan diyorum sadece. sebebi ne diye soruyorum kendi kendime.

bana hiç bakmadan "ben bitirmek istiyorum, dürüst olacağım açıkçası böyle bir hayat yaşamak istemiyorum. memur olarak ne uzayıp ne kısalmadan yaşayıp hep bir şeylere iç geçirmek istemiyorum, tatil, gezme, ev, araba her şeyin en iyisini istiyorum, bir kere yaşıyorum sonuçta bu hayatı, beni anlayacağını umuyorum" dedi, kalktı gitti.

öyle kaldım, tek kelime konuşmadan, mıh gibi oturdum, saplandım oraya. zaman durdu, hayat durdu her şey bitti. hayatımda ilk defa o an cidden intihar etmeyi düşündüm. annemin çekeceği acıyı düşünüp vazgeçtim. babamdan sonra canını dişine takıp büyüttü bizi.

öyle bir boşluğa düşmüştüm ki tarif edemem o bir iki günü. anneme belli etmemeye çalışırken tutamadım kendimi ağladım. yarım saat ağladım belki. kadın çocukluğumdan sonra ilk defa ağlarken gördü beni. öyle bir çaresizlik hissi ki bu, avaz avaz bağırmak geliyor ama susuyorsun.

bir sonraki hafta fenalaştım, hastanede serumlar falan. annem üzülüyor haliyle ama toparlayamıyorum. bir umut gözüm hep telefonda. ya arayacak ya mesaj çekecek özledim diyecek. dedim ulan gurur yapma sen ara. arıyorum, aradığınız numara kullanılmamaktadır sesi. o konuşmanın üzerinden bir ay geçtikten sonra nişanlandığını öğrendim. sinirden gülmüştüm. ama kızamadım. dediğinde haklıydı bir kere yaşayacak. en iyi şekilde yaşamak da en doğal hakkı.

ben ceset gibiydim. hoş hala öyleyim de neyse. çok geçmeden evlendi. düğün lüks bir otelde yapıldı. meğer o ara bir tane ensesi kalın müteahhitin oğlu görmüş bunu beğenmiş. bunu alalım demiş ve aldı. hayatın gerçeği bu maalesef. sevgi, aşk şu bu hepsinin üstünde bir para gerçeği olduğunu gördük, tecrübe ettik. sen gözünden sakınırsın, uyurken aldığı nefesin sesini duymak için bütün gece uyumazsın ama parası olan biri gelir, görür, beğenir, iyiymiş ya bu alalım bunu der ve alır. doğanın kanunu bu, dişi aslan güçlü olanı seçiyor.

13 yıl oldu. o günden beri hareketli şarkı bile dinlemiyorum. yaşadığım şehrin yarısı yok. onunla vakit geçirdiğimiz yerlere gidemiyorum hala. gülerken eğlendiğimiz şarkılar çıkınca dinleyemiyorum. 13 yıldır iki üç şarkı dinliyorum sadece. her gün ama her gün aklımda şu mesela evde, arabada her yerde kulağımda. arkadaşlar birileriyle tanıştırmak istedi ama ne o gücü kendimde bulabildim ne de kendi yaramı sarmak için başkasını kullanmak istedim. nefes alıp veren bir ceset gibi yaşıyorum.

işyerinde tayin istedim. öyle sahil kasabası falan da değil. bildiğin bozkırın ortasında, kimsenin hayatına etki etmeyen, ufacık yerlere. göndermediler. en son çıktım durumumu açık açık anlattım. her saniyem ızdırap, biraz anlayış gösterin en azından başka bir binaya gönderin beni dedim kırmadılar.

bırakıp gittikten üç yıl sonra annem de vefat etti. koca dünyada kaldım tek başıma. hatıralar çok can yakıyor. bir ara aklımı kaybettiğimi düşünmeye başladım. yolda gördüğüm bambaşka insanlar onun suretine bürünüyordu. biraz daha sürseydi o rezil durumu yaşamaktansa kendimi öldürüm demiştim neyse ki o çok sürmedi.

birlikteyken geçirdiğimiz her saniye aklımda. yediğimiz yemekler, izlediğimiz filmler, güldüğümüz olaylar, sevdiğimiz şarkılar. hiçbirini izleyemiyorum, dinleyemiyorum hala. bir gün unuturum demeyi de bıraktım.

ara ara haberleri geldi. bir kızı olmuş, aynı onun gibi gözleri, saçı. hayal ettiği hayata kavuşmuş. normalde şunu yazan birine siktir lan derdim ama kendim yaşadım biliyorum hakikaten hep mutlu olmasını çok istedim, istiyorum.

ben sadece ölüm gününü bekleyen bir adam olarak bomboş yaşıyorum. yılbaşı, sevgililer günü, doğum günü vs oldukça aklımda hep o. bakalım hangi sürprize sevindi, nereye tatile gitti, ne anıları oldu. ara ara da olsa aklına bile gelmediğime eminim. en fazla biri hatırlatsa "yaa öyle biri vardı evet" demiştir en fazla. geride bir ceset bıraksa da hiç kötü dileğim yok kendisine. hayatımda çok çok mutlu geçirdiğim iki yılım oldu. ölene kadar da aklımdan çıkmayacak. en azından az da olsa yüzüm güldü hayatta diyerek.
--- spoiler ---

işte o son sahnede "kendi plağını dinlememe" olayı, dinleyip içinin yanmasından değil. hayatta ilk ve son kez o kadar mutlu olduğunu ve bir daha asla öyle mutlu olamayacağını bildiği için.

sıçtın ağzıma ata. yıllardır kaçtığım şeyi gözüme soka soka izlettin. kendime geldiğim zaman bir teşekkür mesajı yazarım sana.
ata demirer bir duvar dibinde çekirdek çitlese izlerim, öyle severim kendisini.

bana kalırsa film çok güzel olmuş, burada ki tespitlere katılıyorum ata demirer'in en güzel filmi olmuş. hem müzikler, hem dönem şahane.

--- spoiler ---

dikkatimi çeken bir nokta var insanlar verdiği sözleri tutuyor. önce baba şarkıyı vermek için, ardından osman alt grup için doktora söz verdiğini söyleyerek sözlerini çiğneyemeyeceklerini söylüyor. sanırım bu kısa bir dönem eleştirisi. şimdi insanlar yemek yer gibi sözlerini yiyorlar.

--- spoiler ---
ata demirer'in filmlerini komik olmaktan ziyade eğlenceli bulur ve beğenerek izlerim. bu film eğlenceli olmanın ötesinde fazlasıyla emek verilmiş ve güçlü bir hikayeye sahip. ata'nın en iyi filmi diyebilirim.
başı mafya ile derde giren şantör komedisi sandım lakin ki öyle değilmiş.
olumlu.