Sık geçen başlıklar

babaanne deyince akla ilk gelen şey 5

ekşi'de gör
sözleridir.

- kızım sen niye ders çalışıp duruyorsun?
- atanıp öğretmen olacağım babaanne.
- ee şimdi de öğretmen değil misin? çalışıp duruyorsun işte.
- ee ama babaanne atanınca daha iyi olacak.
- nesi iyi olacak? yine (pencereden karşıdaki okulu işaret ederek) bu okulda çalışmaya devam edecek misin?
- yok babaanne, muhtemelen doğu'ya gider orada çalışırım.
- kendine iş arıyorsun ha! ne güzel işte, evin karşısındaki okulda çalışıyorsun. öğleye kadar çalışıyorsun bir de. ne yapacaksın doğu'ya gidip?
- biraz da oradaki öğrencilere öğretirim. hem daha çok kazanırım, bu işimin garantisi yok ki.
- burada da ne kira ödüyorsun ne de yemek parası. manyak mısın nesin boş ver ders çalışma. sana kim bakacak oralarda?
- ben kendime bakarım.
- özlemez misin bizi?
- ya babaanne, atanmak her türlü daha iyi.
- yav kızım senin işlerine akıl sır erdiremiyorum ben. sana rahat batıyor. öğretmen oldun, hâlâ ders çalışıyorsun. bir de yine öğretmen olmak istiyorum diyorsun. kendini bitiriyorsun farkında değilsin.
- boş ver babaanne. ben ders çalışayım.

babaannemle yaklaşık 4 yıl önce yaptığımız muhabbet. şimdi bir başıma doğu'da bir yerlerde öğretmenlik yapıyorum. görseydi bu günleri yine bana manyak derdi.
burada yazılanları okuyunca ne şanslıymışım diyorum. yazılanların çoğu babaannelerin kötü olduğuyla ilgili.

ama sen bence dünyanın en iyi babaannesiydin, abimle sana taktığımız isminle “babrik”.

çocukuluğumdan genç kızlığıma kadar oda arkadaşımdın, dert ortağımdın, sırdaşımdın. tanıdığım en güçlü, en komik, en akıllı ve en iyi yemek yapan kadındın. 13 yaşındayken sırf yetim ve öksüz olduğun için 39 yaşındaki dedemle evlendirilen, 14, 17 ve 19 yaşında 3 kere anne olan, 29 yaşında doğu'nun bir köyünde dul kalan ama dimdik hayatta kalan küçük bir devdin sen. bugün bu insan olabildiysem senin sayende, hep güçlü kalabildiysem, böyle iyi yemek yapabiliyorsam, narin ve kırılgan değil de mücadeleciysem hepsi senden ötürü.

keşke ölen insanları yılda 1 kez görmemize izin verilseydi, seni o kadar çok özlüyorum ki, insanlar içki içip biraz çakırkeyf olunca sevgililerinden bahseder ya, ben seni anlatıyorum mesela. yemeklerini, gün yüzü görmemiş küfürlü atasözlerini, beraber içtiğimiz sigaraları, sevgililerimi ilk seninle tanıştırmamı, o çok sevdiğin ve şimdi aynı mezarda koynunda yattığın ikinci dedemin mezarına gidişlerimizi anlatıyorum.

ne güzel kadındın be aliye, seni çok seviyorum.
sınırsız bir sabır ve neşeyle karışık saflık. üç aylığım dediği maaşından nasıl beceriyorsa para arttırıp, torunlarına çeyiz biriktiren, bayram harçlıklarını hep hazır tutan, üstüne bunlardan birini de okutan, hiç kimseyle bir problemi olmamış bir melekti. üzüm terekli bahçesinin köşesinde dünyanın en lezzetli incir ağacı olan evinden 1 haftadan fazla ayrı kalamaz, kendi deyimiyle "göresirdi". tatillerde, evine her gittiğimde çok sevdiğimi bildiği için önceden hazırladığı malzemeleri çıkarır, üşenmez, 40-50 tane peynirli, patatesli gözleme yapardı. 2 gün boyunca bitiremezdik. iyice eskidiği için her yıl bir tarafı tamir gören evinin bir duvarında atasının, diğerinde çocuklarının, torunlarının fotoğrafları yıllardır asılı dururdu. tv'de görünce yüzünü ekşittiğinin devrildiğini göremedi. o sefer, bu sefer umarım.
kin, nefret, pislik... bedduadan başka hiçbir şey çıkmazdı lanet ağzından.
kötülük cahillik dar gönüllülük mutsuzluk ayrımcılık adaletsizlik nefret hastalık...