Sık geçen başlıklar

türkiye'deki sevgisizliğin ve nefretin nedeni 3

ekşi'de gör
herkes. ölmüş, yaşayan ve yaşayacak olan herkes.

insanların dillerine bakıyorum. aile çok kutsal. ama o ailenin içi seviyesizlikten, nefretten geçilmiyor. çaydanlık sapından kavga çıkaracak kadar bıçak sırtında. akrabalar kıymetli. nah kıymetli. ben özünde yengesini, dayısını, kaynanasını, görümcesini, yeğenini tüm kalbiyle seven çok az gördüm. nefret kural, sevgi istisna. mesela birinin çocuğu iyi bişey yapsın, anında dedikodu, çekememezlik. biri dükkanı batırsın anında elti convention: "semra'nın oğlu galeriyi batırmış:))))))))".

alayı en az 3 çocuk yapıyor. ben çocuğuna bu kadar kötü davranan bir millet az gördüm. aşağılama, ezme, gurur kırma, hevesle oynama ne ararsan var. ama sorsan çocuk yapmayanı ya da 1 tane yapıp bırakanı yok.

bu ülkede anket olsun %40 falan "4 karıya evet, rabiaaaaaaa" demezse beni öldürsünler. ama kadından ettikleri nefret burdan aya yol olur. sadece nefret de değil hissettikleri, daha çok korku. ama daha çok karı daha çok çocuk, sabahattin. anladın mı?

vatan toprağı için canımızı veririz biz reyiz. vatan toprağı için canını verirsin ama mesela o toprağın üzerindeki zeytin ağacından nefret edersin, kendi halinde dolaşan kediyi köpeği sikersin. vatan toprağı senin için haritadan ibaret. ayaklarının altında serili olan değil karşı duvarda asılı bire bilmem kaç ölçekli haritayı tercih edersin.

bugün "simülasyon" kelimesini iki kez kullanarak baudrillard'ın kız arkadaşı olmaya hak kazandım ama maalesef ki bu ülkede "sevgi" en yaygın simülasyondur. hoşçakalın.
nurdan gürbilek'in kötü çocuk türk'te ağlayan çocuk resmi ile ilgili bir saptaması vardı. bu kitsch resmin 80'lerden itibaren bu kadar çok "trend" olmasında çok temel bir neden var: hepimizin içi çok buruk. içine doğduğumuz ailenin reisi olan baba, şefkatten ve merhametten oldukça yoksun bir profile sahip. genelde kızar, bağırır, döver, aşağılar, ortalıkta görünmez, başına buyruk yaşar, "karıya" gider, çocuklarının rızkını sigaraya, alkole harcar, ortalıktan kaybolur, annemizi gözümüzün önünde aşağılar, döver. babalarımız bizi sevmiyor; bırakın babalar günü şatafatlarını. babası tarafından gerçekten müşfik bir temasa "layık" görülmüş o kadar az çocukluk var ki... baba saldırgan, ruhsuz, sefil bir yabani gibi dolanıyor duruyor. türkiye'nin "paternalist" bir toplum yapısına sahip olduğu düşünülecek olursa, bu babanın gökten zembille inmediği, bizatihi "devlet baba"nın bu özelliklere haiz olduğu görülecektir. biz tepeden tırnağa gudubet bir babaya batmış durumdayız. 2017 senesindeyiz ve hala "acı çekme" bir numaralı trend konusu. instagram'da "yarine kavuşamayan delikanlı"lar için sigaralar yakılıyor, garibanlık öyküleri hot topic oluyor, efkar dolu bitirim ağız tabloid edebiyat dergilerine hit kazandırıyor. mazlumluk, bitkinlik, tepetaklak olmak hala fiyakalı gözüküyor. e bu kadar "patolojik" bir atmosferde sevgi değil, hep intikam, rövanş, meydan okuma konuşuluyor.
güzelliğin yok denecek kadar az olmasının sonuçlarından biridir.

sevgisizlik ve nefret, çirkinliklerden beslenir. türkiye, pek çok bakımdan çirkinlik içinde. istanbul, ankara, izmir gibi büyük şehirler başta olmak üzere genel olarak şehirler düzgün, estetik değeri yüksek yapılara sahip değil. genel olarak bozuk şehirleşme, estetikten yoksun ve yayılmacı eğilimli gecekondulaşma, yol ağlarının kullanışsızlığı ve bozukluğu, son yeni nesil 'bilmem ne şehirlerin', 'bilmem ne evlerinin' dahi zevksizlik anıtı gibi yükselmesi, insanların hayatından güzelliği alıp götürmekte.

sanatın ilk izleri, mö. yaklaşık 40.000-35.000 yıl öncesine dayanıyor. yani yontma taş devrine. bu da homosapiens'in ortaya çıkmasıyla ilgili. mağara yazıları homosapiens'in sanattaki ustalığını kanıtlıyor. homosapiens ortaya çıktığında, az gelişmiş neandertal insanlar da var; ancak homosapiens'in sanattaki ustalığına karşın neandertal insan, varlığını sürdüremiyor ve kesin olarak soyu tükeniyor; çünkü sanatın varlığı, aynı zamanda daha yüksek zekâ anlamına geliyor. homosapiens sanatla uğraşıyor. dünyanın pek çok yerindeki mağaralarda, yontma taş devri'nden kalma sanat eseri değeri taşıyan kalıntılar bulunuyor. homosapiens, neandertal insanları gibi yok olmamıştı; çünkü o güzelliği yorumlama araçlarından biri olarak sanatı keşfemişti. mağaralarda - ki insanlık buzul çağını mağaralara sığınarak atlatmıştı - hayvan tasvirleri, erkek yüzleri ve kadın görüntüleri vb. çiziliyor ki resimlerin yanında soyut işaretler de bulunuyor. uzmanlar, bu soyut işaretlerin "imza" olduğuna karar veriyor. yalnızca mağara duvarı resimleri değil, kemikten veya taştan ev süslemek amacıyla yapılmış küçük eşyalar da bulunuyor ve kadın süsü olduğu düşünülen takı değerinde eserler de.

homosapiens, başarıyor. küçük eşyalar ve duvar resimleri yerini, zamanla görkemli yapılara, gösterişli şehirlere bırakıyor ve birbirinden ilham alınarak mimari harikası eserler veriliyor. örneğin: venedik'teki san marco bazilikası, bizanslı mimarlar tarafından havariyyun kilisesinden(on iki havari kilisesi) esinlenerek tasarlanmış. bizanslı mimarlara ilham veren havariyyun kilisesi, ne yazık ki istanbul'un fethi ile korunmuyor ve harap durumda olduğu gerekçesiyle yıkılıp yerine fatih camisi ve külliyesi yapılıyor.

san marco'da kendini belli eden gotik mimari ise sonrasında daha da gelişerek güzelliği kavranabilir kıldı. o zaman avrupa'da krallar, papa, kent halkı, rahipler sınıfı kısaca hemen herkes, kendi olanakları dahilinde adeta "güzelliği keşfettik, koşun gelin." diyerek inşaat coşkusuna katıldı. yaratıcı atılım durdulamıyor ve bu bir yükselme. böylece güzelliğin doruk noktası olan rönesansın da temelleri atılıyor.

şehirler güzelleştiğinde yalnızca şehirler güzelleşmez. kadınlar da erkekler de çocuklar da hayvanlar da güzelleşir. herkes ve her şey güzelleşir. güzellik ise ilham verir. bütün o gotik yapılar inşa edilirken eminim, kadınlar daha güzel giyinmeye ve güzelleşmeye başlamıştı. erkekler de belirli bir stil sahibi olmuştu. evler ve insanın uğradığı her yer de güzelliğe adanmıştı. güzel kıyafetler, güzel parfümler, güzel evler, güzel ev eşyaları... insanlar, sanatla birlikte güzelliğin değmediği bir tek yer kalsın istememiştir. sonunda ise güzel müzikler, güzel edebiyat eserleri, güzel tablolar, anıtlar ve hepsinin birbiriyle ahenkli etkileşimi gerçekleşmiştir. tabi bütün bu güzelliklerin içinde insan da güzel olacaktır. sevgi dolu, kendini seven insanlar.

sanat ve güzellik bir taşın üzerinde de kavranabilmeli. bir kaldırım taşında bile ifade edilebilmeli. türkiye'de insanlar, baktığı her yerde, en kalitesizinden yapılar görüyor ve göz okşayıcı yapılardan mahrum. çirkin apartmanlar, daracık ve pek de temiz tutulmayan sokaklar her yerde. ağaçlar ise vahşileşmiş şekilde kesiliyor ve kimsenin sesi çıkmıyor. istiklâl caddesi'nin eski halini beğeniyorduk; çünkü hem tarihi yapılar ve binalar hem de ağaçlar vardı. bunlar gözlerimizden beynimize ve sonra kalbimize uzanıyordu ve bu da aslında bir ruhtu, ruhu olanlar için.

güzellik, homosapiens'in neandertal insana karşı kazanmasını sağlamıştı. biri, var olmuş ve bugüne kadar gelmiş; diğeri ise tamamen ortadan kalkmıştı.

özellikle büyük şehirlere bakmak gerekir. insanlar bir yerden başlamalı. mimari yoksa hiç olmazsa kendinden ve kendi evinden başlamalı.

çoğu kadın ve erkek, güzelliği istiyor; ancak güzellikte 'hazıra konmak' da istiyor, yani güzelliğin zenginlikle mümkün olabileceğini ya da doğuştan geldiğini düşünüyor. güzellik, evet, doğuştan geliyorsa da sonradan da kısmen elde edilebilir. güzel giyinmek ve stil sahibi olmak için ille de çok para gerekmez. oysa insanlar, güzel ve stil sahibi olarak giyinmenin çok para gerektirdiğini düşünür. aslında bu yalnızca tüketmeye adanmışlıktan kaynaklanan bir başka zevksizlik örneği. yaşadığımız şehirler görsel bakımdan çirkin olunca insanlar neredeyse pijamayla sokağa çıkacak hale geliyor. hemen herkes, özel bir kıyafet aramaksızın mağazalarda bulabildiklerini üzerine geçiriveriyor. bir stil oluşturulamamış; çünkü sanat yok, güzellik yok ve ilham yok. insanların yaşadığı evler daha da içler acısı. ev mobilyaları, o sene hangi mobilyalar modaysa o. sanat zevki ise koltuğun kolluğuna dantel bir örtü sermek ya da kütüphane olarak kullanılacak alanı biblolarla dolduracak kadar. deli s.ki gibi evler... bu devirde hâlâ balkona asılan çamaşırları saymıyorum bile.

insanların hayatında güzellik olmadığı için, elde edilebilecek güzellik paranın varlığına bağlandığı için sevgisizlik de nefret de giderek artmakta. hemen her gün, spor yaparken piknik veya mangal yakmak için deniz kenarına koşan insanlar görüyorum. kadınların da erkeklerin de ellerinde bim veya bakkal poşetleri. gerekli malzemeler, hazırlanan yiyecek-içecekler bu poşetlere doldurulmuş. poşetin içinden belli olan veya görünen küçük tüpler. bu insanlar, güzel bir piknik çantası almayı akıl edemiyorsa güzellik yok demektir. o zaman piknik niye var? onu da anlamak zor. anlıyorum da yazmayayım şimdi.

skinny jeansleri ve pantolonları ise herkes giyiyor. evet, moda ve çok da çirkin bir moda; ancak kimse ilk gördüğü mağazaya girmek zorunda değil. güzel ve özgün kıyafetler arayınca bulunuyor. herkes birbirine baksa, aynı pantolonları görür. yani siyah skinny pantolonlar. güzellik paranın varlığına bağlanınca kadınlar ancak daha çok parayla daha güzel olacağını düşünüyor, bu nedenle zengin koca avına çıkıyor; erkekler de ancak zengin olunca güzel kadınları elde edebileceğini düşünüyor ve o zaman da içi kadınlara karşı nefretle doluyor. emek vermeden "hazıra konmak" da böyle bir şey. sonuç ise kaos, sevgisizlik ve nefret.

bütün bunların nedeni de güzellik ve sanatın olmaması. aksine türkiye'de yükselen arap hayranlığı eğilimi ve islam dininin de pek çok bakımdan yetersizliği ile her türlü güzellikten de estetikten de hatta ve hatta zekâdan da giderek uzaklaşılması. e, tabi sakalı, cübbeli, kokan adamlara bakıp mı ilham alacaksınız yoksa pardösülü ve tesettürlü kadınlara mı? ya da kilim desenli bilmem ne oğulları apartmanı? yerlerdeki çöpler ve ağızdan, burundan çıkmış şeyler? sokak ağzıyla konuşan siyasetçiler? piknikçilerin, mangalcıların taşıdıkları bakkal poşetleri? sahillere her türlü estetikten yoksun olarak yayılmış insanlar? estetikten yoksun arabalar ve akıllı telefonlar? sosyal medya ağlarında küfürler? birbirinin aynısı giyinen ve aynısı yaşayan insanlar? davul - zurnalı düğünler? bele kırmızı kurdele bağlanarak içine edilmiş gelinlikler? arabesk müzik? kalitesiz televizyon programları? zevksiz ve tıpkı insanların giyimi gibi stilden yoksun evler?

insanlar yüzlerinde daha fazlasını isteyen mutsuzlukla dolaşıyor. bu arada o "daha fazla" her şey olabilir. en iyisinden en kötüsüne.