Sık geçen başlıklar

paris denince akla gelenler 5

ekşi'de gör
metrolarda durak isimlerinin iki kere; önce soru cümlesi, sonra cevap tamlaması ile tekrarlanması. victor hugo? victor hugo!

her yerden her yere geçiş yapılan charles de gaulle etoile durağı.

louvre'da aynı koridorda ilerlerken durduk yere inilip çıkılan merdivenler. döne dolana geçen gün sonunda feleğinin şaşması.

lüksemburg bahçesi ve sarayının ihtişamı.

sacre cour'a çıkan füniküler.

ressamlar tepesinde elinde makasla kağıttan portreni kestiğini iddia eden kendine ressam süsü vermiş dayılar.

manyak güzel yemekler. anormal restaurantlar. en ucuz şarapların dahi fazla iyi olması.

hangi boulangerie'ye girsen aynı lezzeti bulacağın müthiş croissantlar, tartlar, viennoiserieler.

bolca zenci, bolca arap, bolca japon turist, azca beyaz.

ve tabi ki, eyfel'in görüldüğü ilk an hissedilenler.
notre dame’ın yakınında, seine kenarında oturup içilen sigaralar. orsay müzesi, bol bol monet. inanılmaz lezzetteki baget sandviçler. gençlik, itlik, serserilik.

unutmadan, bir de la jetee.
çok üşümek ilk aklıma gelen şey.

ben bir istanbullu olarak ne paris'ten ne de roma'dan etkilendim diyemeyeceğim. istanbul daha güzel. avrupa'da gördüğüm küçük ama özgün kentler daha güzeldi.
pahalılık. bencil insanlar. birbirine benzeyen geniş cadde ve sokaklar. sıkıcı kasvetli bir hava.
(bkz: montmarte) sanirim en guzel, ya da benim en sevdigim yeri.

buradaki bir seyyar saticidan alisveris yaparken, satici bizim turk oldugumuzu anlayinca cebinden 1 tl cikarip, “alin sizde kalsin, bunu bana 1 euro diye vermislerdi.” demisti. gulmekle bozulmak arasinda ne diyecegimiz bilememis, gonlu olsun diye baya bir alisveris yapmistik kendisinden.