haci sakirin 90 lira olmus olmasi normal mi yoksa ben mi fakirim
Sık geçen başlıklar
hayat pahalılığını hissettiren ürün 17
ekşi'de görsüzme yoğurt, peynir, akaryakıt, ayçiçek yağı, tuvalet kağıdı...
koladır ama hangi kola?
özellikle cafe ve restaurantlarda satılan. 12 değil, 18 mi? yok o da değil, 22? bazen ama her zaman değil.
bir kolayı 28-30 liraya satıyorlar. kaç yaşında adamım, yemeğin yanında kız arkadaşımla 1 tane alıp ikimiz içiyoruz genelde. lan ben 250 ml’lik koladan iki tane söyleyemiyorsam neden çalışıyorum, neden yaşıyorum?
bu durumuna düşmemizde payı olan herkesin ölüsüne tüküreyim,
özellikle cafe ve restaurantlarda satılan. 12 değil, 18 mi? yok o da değil, 22? bazen ama her zaman değil.
bir kolayı 28-30 liraya satıyorlar. kaç yaşında adamım, yemeğin yanında kız arkadaşımla 1 tane alıp ikimiz içiyoruz genelde. lan ben 250 ml’lik koladan iki tane söyleyemiyorsam neden çalışıyorum, neden yaşıyorum?
bu durumuna düşmemizde payı olan herkesin ölüsüne tüküreyim,
muhtemelen yazılmıştır ama yine de yazacağım; bulaşık deterjanı tableti.
60 tablet limon kokulu en çok bilinen markanın bulaşık makinesi tableti işbu entry tarihi itibarı ile 155 tl. pahalı lan.
ya da ben aşırı fakirim.
60 tablet limon kokulu en çok bilinen markanın bulaşık makinesi tableti işbu entry tarihi itibarı ile 155 tl. pahalı lan.
ya da ben aşırı fakirim.
1* hemen hemen her ürün. nitekim buna da "enflasyon" deniyor. bir mal veya hizmetin üretim maliyetlerinde dövize endeksli hiçbir unsur olmasa bile, elektriğe, doğal gaza, personel ücretlerine, kiralara, malzemelerin nakliyesi aşamasındaki akaryakıt ve geçiş ücretlerine, nakliye araçlarının fiyatlarına ve masraflarına, tüm bunlar üzerinden alınan nispi ve maktu vergilerin arttırılmasına bakıldığı zaman zaten daha maça 5-0 handikaplı başlanıyor. osmanlı zamanından beri, yani yıllar yılı bu işin böyle gitmesi derken enflasyonda "yapışkanlık" yahut "atalet" hep bir aşırı enflasyona da ayrıca sebebiyet veriyor.
2* bunun üzerine, satın alınan ürünlerin dövize endeksli kısımları eklendiğinde, ambalaj, hammadde, petrol vb. müthiş bir hayat pahalılığı ve enflasyon ile karşılaşılıyor.
3* bunları önceden yazmıştık buralarda, fakat bu işin bu kadar bokunun çıkacağını kim bilebilirdi? "daha sindire sindire olur" görüşü hakimdi şahsen bende. ta ki tek kişilik hükümetin işin içinden çıkamayıp yeni nesil devalüasyon kararı alıp onu da elini yüzüne bulaştırana kadar. ipin ucu kaçınca 18.50'ye giden bir dolar kuruna bile o esnada "çin modeli", "rekabetçi kur", "ama ihracatımız artıyor!!!" savunmalarını yapacak seviyeye gelinmiş olması gerçekten büyük bir basiretsizlik.
(tdk'nın "basiretsiz" tanımı şu şekilde: gerçekleri, ileriyi ve uzağı görememe, sağgörüsüzlük)
4* mevzuatımıza göre, her bir şirketin, yani tüzel kişinin, "basiretli davranma" yükümlülüğü düzenlenmiş durumda. türk ticaret kanunu'nun 18'nci maddesinin 2'nci fıkrasında bu açıkça düzenlenmiş. şöyle diyor: "her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir". yani dandik 10.000 tl sermayeli bir limited şirket için bile basiretli davranma yükümlülüğü söz konusuyken, devletin bu kadar öngörüsüz olması müthiş saçma bir olay bana kalırsa.
5* ege cansen bir yayında söylemişti. kur zaten 8-9'larda rekabetçiydi. çünkü kavcıoğlu'nun mart ayında göreve başladığı gün mini bir kur şoku yaşamıştık ve dolar 7'den 8'e çıkmıştı. bugün daha bu olayın üzerinden 1 sene bile geçmedi. ancak o mini kur şoku sonrası faizlerin %19'da sabit tutulmasıyla nispeten enflasyonda bugünküne nazaran büyük bir sıçrayış olmadı. böylece fiyatlar bugünkü gibi müthiş yükselmedi. tabi yine tüik enflasyonu müthiş yatay seyrediyordu, ama bugünkü gibi bir olay da yoktu. işte o zaman ihracatçı kazanıyordu.
6* şimdi ise öyle değil. mevcut başkanlık sisteminde hiçbir şey yönetilemediği gibi ekonomi de yönetilemediğinden, sarayda "küçük bir devalüasyon yapalım, enflasyon artar ama seçimlere kadar baz etkisiyle bu, yıllık enflasyondan çıkınca, baz etkisiyle enflasyonu düşürdük diyerek seçimlere gireriz" şeklinde bir strateji kurulmuş olmalı. bu esnada kamu üzerinden yeni satışlar yapılacak ve kur dizginlenecekti. bu devalüasyonu yapacak bir reis söylemi de gerekiyordu ki kur hemen yükselsin, gazı alınsındı. bildiniz: nas!
7* bunlar tamamen benim şahsi okumam. bu böyle oldu diyemem, belki de olmamıştır. başka biri çıksa, burada yazdıklarıma zıt bir okuma paylaşsa "eyvallah" derim. ama dışarıdan bir göz olarak, çok sevdiğim siyasi görüşümü işin içine katmadan yazmaya ve olayı analiz etmeye çalıştığımda ortaya böyle bir tablo çıkıyor. ve tabi sonrasında "nas" söylemi vatandaşı o kadar paniğe sürüklüyor ki, millet evini arabasını satıp dolara hücum ediyor. bu esnada hükümet, yine ekonomiden anlamadığı için, "çıksa çıksa 12-13'e çıkar, olur da 14'e gelirse satışla durdururuz" görüşünde idi. fakat panik öylesine büyük oldu ki, 14'lere doğru sağlam satışlar gelse de baraj kapakları bu basınca dayanamadı ve patladı, böylece birkaç gün sonrasında 18,50'ler görüldü. yine yeniden yeni bir beceriksizlik daha ekonomi literatürüne geçmiş oldu. bunu kerim rota "erdoğan krizi" olarak adlandırdı.
8* işin sonrasını başka bir entry'de anlatırız ama hayat pahalılığı ne ara kucağımızda patladı? işte zaten her şeyin boka sardığı nokta da burası: ihracat artsın diye yeni nesil devalüasyon yap, elinde patlasın, sonra a'dan z'ye her şeye zam gelsin, enflasyon patlasın, vatandaşın alım gücü kontrollü tüik verilerine endekslindiği için devamlı düşsün. müthiş bir sefalet yaşansın ve devalüasyon anlamını kaybetsin. asgari ücretten akaryakıt fiyatlarına kadar, hem küreselde hem yerelde müthiş fiyat artışları yaşandıktan sonra bu devalüasyon sonrası ihracatın artması bir yana, ithalatı arttırmak gerçekten müthiş başarı.
9* netice itibarıyla hem kur, hem enflasyon patlatıldı. aynı zamanda vatandaşın alım gücü düştü ve müthiş bir yoksulluk yaşanmaya başladı. en çok üzüldüğüm ise bebeklere mama alınamıyor olması ve çocukların beyin ve vücutlarını geliştirecek proteine erişememesi; zihinsel olarak bir neslin yoksulluğa ve akıl sığlığına terk edilmiş olması. bir haberde bebeklere pirinç unu verilmeye başlandığı söylenmiş, gerçekten çok üzücü.
10* peki madem herkes zararlı çıkacaktı, niye yapıldı bu iş? çünkü öngörüsüz yönetim, bunda da başarılı olacağını zannetti. daha önce neyde başarılı olunmuştu da, neyde verimlilik artmıştı da, bu işte de başarılı olunacaktı? yine getirilen kkm ile de altı boş başarı hikayeleri anlatılıyor olsa da, dolar'ın 6,88'i gördüğü mart 2021 üzerinden bugüne daha 1 sene bile geçmedi ve bugün kur 13,50'de. daha ne denilebilir ki?
diğer bir deyişle dolar, bugünkü 13 küsürlü kura göre türk lirası'na karşı %100 değer kazandı.
bir ülkenin para birimini düşünün ki, başka bir ülkenin para birimine karşı sadece 1 senede %100 değer kaybetsin.
putin bile "ben merkez bankasına karışmıyorum, reel sektör faiz artışını sevmiyor. ama bunu yapmazsak sonumuz türkiye gibi olabilir" dedi mi demedi mi?
hakikaten büyük basiretsizlik.
zorunda mıyız?
*
(bkz: kur korumalı tl vadeli mevduat/@dragonlady)
(bkz: 20 aralık 2021 doların sert düşüşü/@dragonlady)
(bkz: kemal derviş'in ekonomik kriz öngörüsü/@dragonlady)
(bkz: türk tipi başkanlık sistemi/@dragonlady)
2* bunun üzerine, satın alınan ürünlerin dövize endeksli kısımları eklendiğinde, ambalaj, hammadde, petrol vb. müthiş bir hayat pahalılığı ve enflasyon ile karşılaşılıyor.
3* bunları önceden yazmıştık buralarda, fakat bu işin bu kadar bokunun çıkacağını kim bilebilirdi? "daha sindire sindire olur" görüşü hakimdi şahsen bende. ta ki tek kişilik hükümetin işin içinden çıkamayıp yeni nesil devalüasyon kararı alıp onu da elini yüzüne bulaştırana kadar. ipin ucu kaçınca 18.50'ye giden bir dolar kuruna bile o esnada "çin modeli", "rekabetçi kur", "ama ihracatımız artıyor!!!" savunmalarını yapacak seviyeye gelinmiş olması gerçekten büyük bir basiretsizlik.
(tdk'nın "basiretsiz" tanımı şu şekilde: gerçekleri, ileriyi ve uzağı görememe, sağgörüsüzlük)
4* mevzuatımıza göre, her bir şirketin, yani tüzel kişinin, "basiretli davranma" yükümlülüğü düzenlenmiş durumda. türk ticaret kanunu'nun 18'nci maddesinin 2'nci fıkrasında bu açıkça düzenlenmiş. şöyle diyor: "her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir". yani dandik 10.000 tl sermayeli bir limited şirket için bile basiretli davranma yükümlülüğü söz konusuyken, devletin bu kadar öngörüsüz olması müthiş saçma bir olay bana kalırsa.
5* ege cansen bir yayında söylemişti. kur zaten 8-9'larda rekabetçiydi. çünkü kavcıoğlu'nun mart ayında göreve başladığı gün mini bir kur şoku yaşamıştık ve dolar 7'den 8'e çıkmıştı. bugün daha bu olayın üzerinden 1 sene bile geçmedi. ancak o mini kur şoku sonrası faizlerin %19'da sabit tutulmasıyla nispeten enflasyonda bugünküne nazaran büyük bir sıçrayış olmadı. böylece fiyatlar bugünkü gibi müthiş yükselmedi. tabi yine tüik enflasyonu müthiş yatay seyrediyordu, ama bugünkü gibi bir olay da yoktu. işte o zaman ihracatçı kazanıyordu.
6* şimdi ise öyle değil. mevcut başkanlık sisteminde hiçbir şey yönetilemediği gibi ekonomi de yönetilemediğinden, sarayda "küçük bir devalüasyon yapalım, enflasyon artar ama seçimlere kadar baz etkisiyle bu, yıllık enflasyondan çıkınca, baz etkisiyle enflasyonu düşürdük diyerek seçimlere gireriz" şeklinde bir strateji kurulmuş olmalı. bu esnada kamu üzerinden yeni satışlar yapılacak ve kur dizginlenecekti. bu devalüasyonu yapacak bir reis söylemi de gerekiyordu ki kur hemen yükselsin, gazı alınsındı. bildiniz: nas!
7* bunlar tamamen benim şahsi okumam. bu böyle oldu diyemem, belki de olmamıştır. başka biri çıksa, burada yazdıklarıma zıt bir okuma paylaşsa "eyvallah" derim. ama dışarıdan bir göz olarak, çok sevdiğim siyasi görüşümü işin içine katmadan yazmaya ve olayı analiz etmeye çalıştığımda ortaya böyle bir tablo çıkıyor. ve tabi sonrasında "nas" söylemi vatandaşı o kadar paniğe sürüklüyor ki, millet evini arabasını satıp dolara hücum ediyor. bu esnada hükümet, yine ekonomiden anlamadığı için, "çıksa çıksa 12-13'e çıkar, olur da 14'e gelirse satışla durdururuz" görüşünde idi. fakat panik öylesine büyük oldu ki, 14'lere doğru sağlam satışlar gelse de baraj kapakları bu basınca dayanamadı ve patladı, böylece birkaç gün sonrasında 18,50'ler görüldü. yine yeniden yeni bir beceriksizlik daha ekonomi literatürüne geçmiş oldu. bunu kerim rota "erdoğan krizi" olarak adlandırdı.
8* işin sonrasını başka bir entry'de anlatırız ama hayat pahalılığı ne ara kucağımızda patladı? işte zaten her şeyin boka sardığı nokta da burası: ihracat artsın diye yeni nesil devalüasyon yap, elinde patlasın, sonra a'dan z'ye her şeye zam gelsin, enflasyon patlasın, vatandaşın alım gücü kontrollü tüik verilerine endekslindiği için devamlı düşsün. müthiş bir sefalet yaşansın ve devalüasyon anlamını kaybetsin. asgari ücretten akaryakıt fiyatlarına kadar, hem küreselde hem yerelde müthiş fiyat artışları yaşandıktan sonra bu devalüasyon sonrası ihracatın artması bir yana, ithalatı arttırmak gerçekten müthiş başarı.
9* netice itibarıyla hem kur, hem enflasyon patlatıldı. aynı zamanda vatandaşın alım gücü düştü ve müthiş bir yoksulluk yaşanmaya başladı. en çok üzüldüğüm ise bebeklere mama alınamıyor olması ve çocukların beyin ve vücutlarını geliştirecek proteine erişememesi; zihinsel olarak bir neslin yoksulluğa ve akıl sığlığına terk edilmiş olması. bir haberde bebeklere pirinç unu verilmeye başlandığı söylenmiş, gerçekten çok üzücü.
10* peki madem herkes zararlı çıkacaktı, niye yapıldı bu iş? çünkü öngörüsüz yönetim, bunda da başarılı olacağını zannetti. daha önce neyde başarılı olunmuştu da, neyde verimlilik artmıştı da, bu işte de başarılı olunacaktı? yine getirilen kkm ile de altı boş başarı hikayeleri anlatılıyor olsa da, dolar'ın 6,88'i gördüğü mart 2021 üzerinden bugüne daha 1 sene bile geçmedi ve bugün kur 13,50'de. daha ne denilebilir ki?
diğer bir deyişle dolar, bugünkü 13 küsürlü kura göre türk lirası'na karşı %100 değer kazandı.
bir ülkenin para birimini düşünün ki, başka bir ülkenin para birimine karşı sadece 1 senede %100 değer kaybetsin.
putin bile "ben merkez bankasına karışmıyorum, reel sektör faiz artışını sevmiyor. ama bunu yapmazsak sonumuz türkiye gibi olabilir" dedi mi demedi mi?
hakikaten büyük basiretsizlik.
zorunda mıyız?
*
(bkz: kur korumalı tl vadeli mevduat/@dragonlady)
(bkz: 20 aralık 2021 doların sert düşüşü/@dragonlady)
(bkz: kemal derviş'in ekonomik kriz öngörüsü/@dragonlady)
(bkz: türk tipi başkanlık sistemi/@dragonlady)
yiyecek içecek sektöründe bir kural vardır. sürümden kazanmak istiyorsanız -bilinenin aksine- çayda, suda ve meşrubatta kolay kolay fiyat yükseltmemeniz gerekir. çünkü kafe ve restoran müşterisi bu ürünlerdeki fiyatlara duyarlıdır. diğer yandan new york steak 600 tl olsun kimse sesini çıkarmaz, uçuk fiyatlı ürün her zaman kendine müşteri bulur ve bu oran her zaman %5'tir. hem bu ürün 270 tl lik mantar soslu bonfileyi ucuz gösterir. iyi bişeydir. ama çayı 10 lira yaparsanız kazan kaynamaya başlar. şikayetler çoğalır, sesler yükselir.
demem o ki artık bir çok kafe artan maliyetlerden dolayı çarkı kola ve su ile döndürme peşine düşmüş ama dönmez. pazarlamanın 4 p'sinden place seçeneğini temsil etmiyorsanız çay sizi kurtarmaz. müşteri kaybı kazandığınızı tolere eder. kepenkleri kapatmadan önce son umuttur çay fiyatları. son 45 günü temsil eder.
bu sektör yaz mevsimine kadar dayanamaz. 45 günde bu topraklara bahar bile gelmez. o yüzden oyumu çay'dan yana kullanıyorum.
demem o ki artık bir çok kafe artan maliyetlerden dolayı çarkı kola ve su ile döndürme peşine düşmüş ama dönmez. pazarlamanın 4 p'sinden place seçeneğini temsil etmiyorsanız çay sizi kurtarmaz. müşteri kaybı kazandığınızı tolere eder. kepenkleri kapatmadan önce son umuttur çay fiyatları. son 45 günü temsil eder.
bu sektör yaz mevsimine kadar dayanamaz. 45 günde bu topraklara bahar bile gelmez. o yüzden oyumu çay'dan yana kullanıyorum.
bu milletin a... koyacaklardı... önceden sölemişlerdi o.... çocukları
emine erdoğan ne demişti geçenlerde?
" mangoyu kurutup saklayın! "
bu bir tasarruf önerisiydi.
hocam size bir iki şey anlatayım. vakti olan okusun.
hayatımda ilk defa kivi meyvesini cüneyt arkın sayesinde yemiştim ben çocukken. bir etkinlikte protokolde idi kendisi. beni yanına oturttu. daha sonra tüm özel davetliler yemeğe davet edilip beni uzaklaştırmaya kalktıklarında cüneyt arkın " olur mu öyle şey kardeşim? " diyerek beni de masasına oturtmuştu.
doğrudur. kivi, muz falan benim için birer hayaldi çocukluğumda. cidden hayaldi yani. beslenme saatlerinde taze ekmek, poğaça falan yediğimi hatırlamam ben yıllarca.
ama bu yoksulluk, bizim şanssızlığımız, kaderimiz idi. bir seçme şansımız yoktu sanki o dönem. hastalıklar, borçlar, babamın işsiz kalması vs.
sonra babam biraz kıçı başı doğrultunca gördüm ki hiçbir şey ulaşılmaz değilmiş.
cipse, kolaya, dönere, lahmacuna ulaşabilmek öyle imkansız bir şey olmamış memlekette hiçbir zaman.
iş eğitimi dersinde öğretmen sürekli malzeme isterdi. annemin canı kuru üzüm çekerdi.
ben o malzemeleri almak için sürekli çalışırdım okul çıkışlarında. daha el kadar bebe. ama hiç gocunmazdım bundan.
annem hep " bir küpem yok kulağımda " diye üzülürdü belli etmemeye çalışarak bize. ben üniversite okurken oto yıkamada çalışarak küpe aldım anneme. hâlâ o küpeler var kulağında ve inanın ucuza kaçmadığım hâlde hiç zorlamamıştı beni maddî anlamda.
şimdi bazı satılmış gasteciler, " ne var canım, portakal da yemeyiverin! " diyorlar ya hani!
ben, okuduğum okulun temizlikçisi olan annemle birlikte her gün okul çıkışlarında tuvaletlerde arkadaşlarımın boklarını temizlerdim.
ne için peki?
annem, eşim, çocuklarım, sevdiklerim... bir daha canları herhangi bir meyve çekerse rahatça yiyebilsinler diye.
şimdi öğretmen oldum. bokun içinden çıktım tabiri caizse ve her şey düzelecek sandım.
fakat şu an annesine bir küpe almak isteyen o üniversiteli evlat olsaydım mümkün değil alamazdım o küpeyi.
çocukken rahatlıkla alabildiğim cipslere şimdi para vermeye kıyamıyorum kendimi enayi gibi hissettiğim için.
öğrencilerimin ellerinde akıllı telefon var evet, hayret!
peki ya ceplerinde? zihinlerinde?
öğrencilerimin aileleriyle görüştüğümde çocuğunu okutmak için artık en son şartları zorlayan insanlar görüyorum karşımda hep.
pazarlarda en çürük, en ucuz meyve sebzenin başında birikmiş insanlar.
çocukken yoksuldum alamıyordum. üzülüyordum tabii ama bir hayal kurabiliyordum en azından ilerisi için.
bir gün diyordum, " ben de üç tane lahmacun yicem anasını satim! "
şimdi çocuklarımın, kardeşlerimin yani güzel öğrencilerimin yüzlerinde her sabah kocaman bir umutsuzluk!
artık bu ülkede ucuz olan tek şey var, o da mutsuzluk.
pahalı olanların en tepesinde de şeref, onur, haysiyet gelmekte.
" mangoyu kurutup saklayın! "
bu bir tasarruf önerisiydi.
hocam size bir iki şey anlatayım. vakti olan okusun.
hayatımda ilk defa kivi meyvesini cüneyt arkın sayesinde yemiştim ben çocukken. bir etkinlikte protokolde idi kendisi. beni yanına oturttu. daha sonra tüm özel davetliler yemeğe davet edilip beni uzaklaştırmaya kalktıklarında cüneyt arkın " olur mu öyle şey kardeşim? " diyerek beni de masasına oturtmuştu.
doğrudur. kivi, muz falan benim için birer hayaldi çocukluğumda. cidden hayaldi yani. beslenme saatlerinde taze ekmek, poğaça falan yediğimi hatırlamam ben yıllarca.
ama bu yoksulluk, bizim şanssızlığımız, kaderimiz idi. bir seçme şansımız yoktu sanki o dönem. hastalıklar, borçlar, babamın işsiz kalması vs.
sonra babam biraz kıçı başı doğrultunca gördüm ki hiçbir şey ulaşılmaz değilmiş.
cipse, kolaya, dönere, lahmacuna ulaşabilmek öyle imkansız bir şey olmamış memlekette hiçbir zaman.
iş eğitimi dersinde öğretmen sürekli malzeme isterdi. annemin canı kuru üzüm çekerdi.
ben o malzemeleri almak için sürekli çalışırdım okul çıkışlarında. daha el kadar bebe. ama hiç gocunmazdım bundan.
annem hep " bir küpem yok kulağımda " diye üzülürdü belli etmemeye çalışarak bize. ben üniversite okurken oto yıkamada çalışarak küpe aldım anneme. hâlâ o küpeler var kulağında ve inanın ucuza kaçmadığım hâlde hiç zorlamamıştı beni maddî anlamda.
şimdi bazı satılmış gasteciler, " ne var canım, portakal da yemeyiverin! " diyorlar ya hani!
ben, okuduğum okulun temizlikçisi olan annemle birlikte her gün okul çıkışlarında tuvaletlerde arkadaşlarımın boklarını temizlerdim.
ne için peki?
annem, eşim, çocuklarım, sevdiklerim... bir daha canları herhangi bir meyve çekerse rahatça yiyebilsinler diye.
şimdi öğretmen oldum. bokun içinden çıktım tabiri caizse ve her şey düzelecek sandım.
fakat şu an annesine bir küpe almak isteyen o üniversiteli evlat olsaydım mümkün değil alamazdım o küpeyi.
çocukken rahatlıkla alabildiğim cipslere şimdi para vermeye kıyamıyorum kendimi enayi gibi hissettiğim için.
öğrencilerimin ellerinde akıllı telefon var evet, hayret!
peki ya ceplerinde? zihinlerinde?
öğrencilerimin aileleriyle görüştüğümde çocuğunu okutmak için artık en son şartları zorlayan insanlar görüyorum karşımda hep.
pazarlarda en çürük, en ucuz meyve sebzenin başında birikmiş insanlar.
çocukken yoksuldum alamıyordum. üzülüyordum tabii ama bir hayal kurabiliyordum en azından ilerisi için.
bir gün diyordum, " ben de üç tane lahmacun yicem anasını satim! "
şimdi çocuklarımın, kardeşlerimin yani güzel öğrencilerimin yüzlerinde her sabah kocaman bir umutsuzluk!
artık bu ülkede ucuz olan tek şey var, o da mutsuzluk.
pahalı olanların en tepesinde de şeref, onur, haysiyet gelmekte.
hissettirmeyen bir ürün kalmadı ki.
kırtasiye malzemeleri. kıytırık bir film ayraç alacam 30 lira diyor. allahsız postit