Sık geçen başlıklar

ankara'yı sevme nedenleri 3

ekşi'de gör
babamın kendi yazısıyla...

“bu olay, bundan yarım asır önceydi.
aşağıdaki fotoğrafı çektirdiğimde de harbiye ikinci sınıf öğrencisiydim.
evimiz ankara çankaya'da olduğundan hafta sonları evci iznine çıkıyordum.

oturduğumuz binadaki bir dairede de pakistan'lı bir aile kiracı olarak bulunuyordu.
adam pakistan elçiliğinde memur imiş, karısı cihan hanım ev kadınıydı ve jasmin adında, benimle yaşıt çok güzel bir kızları vardı.
ben ona yasemin diyordum.

yasemin, esmer uzun boylu, her zaman güleç, şen şakrak bir kızdı.
rengârenk ipekli kumaşlardan ve tüllerden oluşan ve "sari" denen milli kıyafetini türlü takılar incik boncuklarla daha da gözalıcı hale getirir, burnunun yanındaki tektaş hızmasının parıltısı, bakanların içini hop ettirirdi.
ama en dikkat çeken özelliği, sımsıcak, geniş gülüşü ve bu gülüşle ortaya çıkan inci tanesi gibi dişleriydi.

kendi ana dili urdu dili yanında ingilizceyi de ana dili gibi konuşuyordu ki benim asıl ilgimi çeken yönü buydu.
ingilizcemi ilerletebilmek için yasemin ile bol bol pratik yapmam gerektiğini düşünüyordum.
kesinlikle başka bir niyetim yoktu yemin ederim.

haftalar haftaları kovalıyor, ben evimize geldikçe yasemin ile arkadaşlığımız pekişiyordu.
cumartesi öğlenleri gelişimi balkonda bekler, beni görünce yüzünde hoşgeldin tebessümü belirirdi.
bilirdim ki daha bir saat bile geçmeden annesi ile bize damlayacaklar.
bu gelişlerinde cihan hanım eli boş gelmez, muhakkak kendi yaptığı pakistan'a özgü sütlü tatlılardan getirirdi.
yasemin ile ingilizce sohbetlerimizde, karaçi'yi, evlerini arkadaşlarını anlatır, ama yine de oraları çok özlemediğini, türkiye'yi ve türkleri daha çok sevdiğini söylerdi.
bu sohbetlerde aklıma arasıra muzırlıklar da gelmiyor değildi ama kendimi o konulara kaptırmamalıydım nemelâzım.
zira o zamanlar subayların yabancı eş edinmeleri yasaktı ve bu yola tevessül edenlerin askerlik mesleğiyle ilişiği kesiliyordu.

bir hafta sonu yasemin'e sinemaya gideceğimi söyledim.
annesinden izin alabilirse kendisinin de benimle gelmek istediğini söyledi, babası gelmeden önce evde olmak koşuluyla izin kopardı ve birlikte tunalı'daki bir sinemaya gittik.
o zamanlar harbiye öğrencilerinin hafta sonu izinlerinde sivil kıyafet giymeleri yasaktı.
her yere resmi elbise ile gitme zorunluluğu vardı, sivil giyenler görüldüğü takdirde 28 gün oda hapsi cezası veriliyordu.
verilen 28 gün oda hapsi cezası da bir seferde infaz edilmiyor, hafta sonları ikişer gün olarak yatılıyor, cezanın bitmesi 14 haftayı buluyordu.
bunu bilmeme rağmen arasıra kaçamak sivil giyiniyordum ve yasemin ile sinemaya giderken de sivil giyindim.
zira yanında rengârenk milli kıyafetiyle yabancı bir kız bulunan üniformalı bir harbiye talebesi çok dikkat çekecekti.
uzatmayım, sinemadan sonra eve dönerken komutanlarımızdan üsteğmen galip beni gördü, yasemin'i de şaşkınlıkla süzdü ama bişey demedi, sadece "yaktım şimdi çıranı" anlamında başını salladı geçti gitti.
bütün keyfim kaçmıştı, zira galip üsteğmen zaten bana biraz gıcık gidiyordu, şimdi eline geçen bu fırsatla muhakkak 28 günü dayar, evci çıkma hakkım da kaldırılırdı.
nitekim korktuğum kısmen başıma geldi.
şöyle ki, galip üsteğmen, bölük komutanımız alper soykan yüzbaşıya durumu bildirmiş, yüzbaşı beni çağırdı, önce bir güzel azarladı, "sivil giyindiğin yetmiyor, üstelik yanında ecnebi bir kız varmış, ben şimdi sana ne yapayım, 28 gün hapis versem evciliğin de kalkacak..."dedi.

belli ki bana bu cezayı vermek istemiyordu, zira iyi bir öğrenciydim, ayrıca yüzbaşının amcası idris soykan'ın bizim köyde yaşadığı, daha önceki bir konuşmamızda ortaya çıkmıştı.
neticede bana torpil geçti ve iki hafta sonu izinsizlik cezası ile konu kapatıldı.

iki hafta sonu eve gidemedim, evdekilere de yoğun sınavlar nedeniyle okulda kalıp ders çalışacağım diye bir bahane uydurdum ama yasemin'i de özlemiştim galiba.

iki hafta sonra eve geldiğimde yasemin balkonda değildi, ilk defa oluyordu bu, eve girdim, annem de bir tuhaftı.
"al oku..."diye günaydın gazetesini önüme koydu.
"pakistanlı jasmin kayıp" diye bir haber vardı gazetede.
yasemin'in bir fotoğrafı ile annesi ile babasının perişan haldeki durumlarını gösteren fotoğraflarını da koymuşlardı.

meğer babasının sürpriz bir tayini çıkmış, karaçi'ye dönmeleri gerekiyormuş, evi boşaltmışlar, uçak biletlerini almışlar ama tam gidecekleri gün yasemin sırra kadem basmış.
dondum kaldım, bişey diyemedim.
nereye gitmiş olabilirdi bu kız, kaçırılmış mıydı yoksa?
zira gelip geçen taksi ve dolmuş şoförlerinin de balkonda gördüklerinde ona korna çalıp askıntı olduklarını biliyordum.

babası gidip cumhurbaşkanı cevdet sunay'dan kızının bir an önce bulunması için yardım talep etmiş, sunay duruma el koymuş, bu meyanda herhalde benimle arkadaşlığı da konu edilmiş olmalı ki okulda ben de bu konuda sorguya çekildim amirlerim tarafından.

hatta ertesi hafta sonu izinli çıktığımda, arkadaşlarla buluşup gezmek için babamın arabasını alıp evden şöyle birkaçyüz metre uzaklaşmıştım ki polis çevirdi ve hakkımda ihbar olduğunu söyleyip arabayı bagaj dahil aradı.

kayboluşundan iki hafta sonra yasemin ortaya çıktı.
yine günaydın gazetesinden okuduğuma göre kaçırılmamış, kaçmış.
ailesi ile pakistan'a dönmek istemiyormuş, türkiye'yi ve türkleri çok seviyormuş, amacı burada kalıp bir türk ile evlenmekmiş, bu nedenle önceden tanıdığı yaşlı bir kadının evine gizlenmiş ama ailesinin perişan durumunu ve kendisini bulmadan dönmeyeceklerini görünce ortaya çıkmış. ailesinin kızlarını aldıkları gibi karaçi'ye uçtukları da yazıyordu gazetede.

bu olaydan birkaç ay sonra "karaçi" damgalı bir mektup aldım.
ingilizce olarak çok düzgün bir elyazısı ile kaleme alınmıştı.
yasemin'den geliyordu...

karaçi'deki mutsuzluğundan ve umutsuzluğundan bahsediyor, eğer olumlu cevap verecek olursam bir yolunu bulup ankara'ya geleceğini söylüyordu.
bu mektuptan, ailesiyle dönmek istemeyip neden ve kimin için saklandığı da anlaşılıyordu.
bir de dört yapraklı yonca koymuştu zarfın içine.
halâ durur bende o dört yapraklı yonca...
mektubu katlayıp tekrar zarfa koydum, balkona çıktım, eğilip bir zamanlar yolumu beklediği, bana sıcacık gülümsediği, şimdi bomboş olan balkona baktım ve sanki oradaymış gibi dudaklarımdan şu kelimeler döküldü:
"ah be yasemin...şimdi mi söylenir bu?.."

şimdilerde bana deseler ki yurtdışında en çok nereyi görmek istersin?
karaçi derim...
nerede yaşamak istersin deseler ankara derim, kuru soğuk bir ankarada...
sebep?
sebebi yok...işte öylesine...

babacığımın üniformalı fotoğrafı...
görsel
ankara yazarların şehridir. edebiyatın ev sahibidir. ankara, ıstanbul'un yapay sanat ortamından uzaktır. katıdır. burada saygın olan her yerde olur. ankara, cumhuriyet'in kentidir. atatürk 'ün ebedi istirahatgahının eteklerinde aydın fikirlerin yeşerdiği yerdir. mağrur bir kenttir ankara. cumhuriyet' in en önemli üniversitelerinden birkaçının bulunduğu, yakışıklı şehirdir.
elvis...

ankara bir tezatlar kümesidir. başkenttir, ama özgüveni yoktur. aslında büyük bir şehirdir, ama yeterince büyük değildir. küçük desem; o da değil.

havası bile sıkıcıdır...

yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlıdır.

aslında iyi olmasına iyidir de, buna ne kendisi inanır ne de başkasını inandırır.

dediğim gibi; özgüveni zayıftır.

o gün yenimahalle’deki bir okulun arka bahçesinde basketbol oynuyordum. yeni arkadaşlar, yeni çevre... zaten asosyal biri olarak bu benim için hayli zordu.

bahçeye benden biraz daha büyük olduklarını tahmin ettiğim iki eleman geldi. ellerinde iki gitar... biri ritm çalıyor, diğer solo deniyor... sonra rolleri değişiyorlar.

ben de gitar çalıyorum... biraz... ama iyi değilimdir ki ben. benden iyi sürüyle gitarist vardır. kötüyüm ben kesin... ama kimse bilemez ki... çünkü kimse duymadı. duymasınlar... ben kötüyüm o konuda.

o esnada arkadaşım ali yanıma geldi... bu iki elemandan birinin grup kurduğunu, diğerinin de denemeden geçtiğini söyledi. sonra ben bir şey diyemeden dinç’e bağırdı...

“dinç, bak whokares de gitarcı...”

ali biliyor.

ali sussa keşke.

sonuçta sıra bana geldi... basket topunu bıraktım. telleri saptan 10 santim tepede gibi duran, sağı solu çökük, çizik içindeki markasız akustiği elime aldım.

daha yeni tanıştığım dinç a-majör / 12-bar ritm geçerken ben de pentatonik ile konuya girdim :)

yaş 15...

dinç ve ben yenimahalle’deki bir okulun arka bahçesinde blues çalıyoruz.

bir hafta sonra dört kişiyiz... dinç bas gitarda... solistimiz var... tamer. davulcumuz var... kemal. ben de gitardayım....

tamer ilk provamızda seslendirdiği ilk sözlerle benim olmayan kendime güvenimi yepyeni bir temel üzerine inşa eden parçanın giriş sinyalini veriyor...

“you ain’t nothin’ but a hound dog...”

do-majör anahtarından :)

ve dördümüz bir anda, aynı anda, aynı ruh ile bir şeyler üretiyoruz.

ankara kendi başına anlam ifade etmesi zor bir yer. ankara sanki koskoca bir mavi set. tecrübeler, değişim, size eşlik eden diğer aktörler bu şehre anlam yüklüyor.

ben burada yetiştiğim için memnunum.

ankara’dan ödünç aldığım birşeyler var...

yetersizlik hissi... eksiklik hissi... hatta beceriksizlik hissi... bazen şanssızlık hissi...

ama bunların hepsinin toplamı benim kendimi aşmamı sağlıyor.

istanbul’un ta kalbinden gelen kendine güvenle ortalama bir yerlerde olmaktansa ankara’dan aldığım güvensizlikle her durum ve her ortamda hep tepeye oynamak beni büyük oyunları kazanabilmem için iyi hazırladı.

kazandıklarım da var, kaybettiklerim de...

bu gece ankara’dayım...

bütün güvensizliklerim ve süper güçlerim... hepsi burada, bir arada, benimle.

keşke o da benimle olsaydı.