Sık geçen başlıklar

çocukken alınmadığına en çok üzülünmüş şey 5

ekşi'de gör
bir çift ayakkabıdır.
5-6 yaşlarındayken, ikiz bebeklerine bakmam için ablamın yanına başka bir şehre gönderildim. 3-5 günlüğüne gittiğim yerde, aylarca bırakıldım. giderken ayakkabım eskidiği için, diğer ablamın ayakkabısını giydirmişlerdi. onun ayağı benimkinden daha küçüktü. öyle ki bir süre sonra, ayakkabının ön kısımları timsah ağzı gibi açılmıştı.

o halde, o yaşta şehrin en tepesinden en aşağıya, süt almaya ya da evin ihtiyaçlarını almaya gönderiliyordum. ayakkabılar çok dardı, ayağım içinden çıkıyordu, parmaklarım taşlara çarpıyordu. bu durum bana işkence gibi geliyordu, yürüyemiyordum. bunu farkeden eniştem, her gün bana 'sana yeni bir ayakkabı alacağım' diyordu ama eve bir ekmek bile alamıyordu.çünkü şarapçıydı. bütün parasını şişelere, sigaraya harcıyordu.

aylarca beni bu yalanla oyaladı. o arada ayaklarım da hep yara bere oldu. dışarıda, önce insanların ayakkabılarına bakıyordum. rüyalarımda bile ayakkabı görüyordum.
ebeveynlerimin durumu normalde iyiydi. ben neden oradaydım ve o haldeydim anlamıyordum. sonunda ailemin beni istemediğini düşünmeye başlamıştım. bu yüzden her gün ağlıyordum. eniştem de bu ağlamalara çok kızıyordu. zaten hep sinirliydi arada ablamı da ittirip kaktırıyordu. ablam ise küçük yaşta evlendirilmiş, kaderine çoktan razı olmuş sessiz biriydi o zaman. ben o yaşımda bile ondan daha uyanıktım.

bu şekilde, kara bir deliğin içinde umutsuzca debelenirken, bir sabah evin kapısı çalındı. gelen askerden yeni dönmüş öğretmen abimdi. o an sanki içeriye güneş dığmuştu. çok sevinmiştim onu görünce. benim oraya gönderildiğimi duyunca annemlere kızmış, hemen otobüse binerek beni almaya gelmişti. eniştemi bile beklemeden bir poşete eşyalarımı koydu ve ablamla vedalaştık. o sırada eniştem dışarıdan geldi. bizi giderken görünce, beni kolumdan tuttu, o bir yere gidemez, ablasına yardım etmesi lazım dedi. abim de açtı ağzını yumdu gözünü. içeceğine, git kendine bir hizmetçi tut dedi. sonra onu ittirerek bize yol açtı.

otogarda otobüsün hareket etmesini beklerken, abim yırtık ayakkabılarımı gördü ve öylece bakakaldı. oradaki satış yerlerinden, bana bir çift renkli lastik ayakkabı aldı. eski ayakkabıları da çöpe attı. ben lastik olmasına rağmen ayakkabılarımı çok sevmiştim.hiç konuşmadan elimden sıkı sıkı tuttu. sıcacıktı eli, insana güven veriyordu. bir baba gibiydi benim için. (hep öyle oldu.) orada önce bana bir simit aldı sonra beni otobüse ve evimize götürdü...
ben.

keşke aldırsaydınız beni, haktan ayırmasaydınız.

hor geldi bu dünya
çocukluğumu yaşayamadım. evde terzilik yapan anneme yardım etmekle geçti. yaşıtlarım sokakta oynarken ben evde çalışmak zorundayım. daha 9 yaşımdaydım. ne zaman sokakta ailesiyle beraber kağıt toplayan 8-10 yaşlarında suriyeli çocuklar görsem aklıma çocukluğum gelir. bu yaştaki çocukları baskı ve korku ile köleleştirmek kolaydır. çocuğun içten içe neler yaşadığını, içinde ne fırtınalar koptuğunu, kulakları sağır eden bir sessizliği insanlar fark etmezler. hayat fakir aile çocukları için yenilgi ile başlar.

çocukken en çok ailesi ile birlikte deniz kenarına tatile giden arkadaşlarıma imrenirdim. ben denizi 17 yaşında gördüm, 1977 yılında... ilk olarak marmara denizini gördüm. yüzmeyi de burada öğrendim.
1966-1976 yılları benim için tam bir kabustu... sorumsuz işsiz cahil bir baba, çocuklarını ezerek evini geçindirmeye çalışan sevgisiz büyümüş cahil bir annenin çocuğuydum. hayata tutunmak için anneme destek olmak zorundayım. ama hiç bir zaman taktir edilmedim.

çocuklar çevrelerindeki arkadaşlarından gördüklerini ya da tv reklamlarında gördüklerini isterler. isteyip de elde edememek çocuk ruhunu yaralar. benim o kadar çok yaram var ki... örneğin muz (anamur) lüks bir meyve idi. senede 1-2 kez yiyebilirdim hepsi o kadar. keza tavuk satın almak durumunuzun iyi olduğuna işaretti. tavuk pahalıydı. keza çikolata da öyle... benim çocukluğumda buzdolabı lüks sayılırdı. buzdolabı olan aileler komşularına hava atmak için buzdolabını evin salonuna koyarlardı. siyah-beyaz televizyonlar ilk çıktığında inanılmaz pahalıydı. çok az ailede bulunur, komşular trt'nin haftada bir gün yaptığı yayınlarda televizyonu olan eve akın ederlerdi.
beni en çok üzen ve utandıran şey, mahalledeki arkadaşlar güzel pantolonlar ile dolaşırken ben diz kapağı yamalı pantolonla dolaşmak zorunda kalırdım. kızlar yanıma geldiğinde pantolonumun diz kapağındaki yamayı elimle kapatmaya çalışırdım.
normal bir annem, babam olmasını çok isterdim ama hayata 3-0 yenik başladım. babam vefat edeli neredeyse 13 sene oldu. annem halen gençliğindeki gibi agresif ve bencil... huylu huyundan vazgeçmiyor maalesef... insanlar 40'lı yaşlarda kendilerini düzeltemiyorsa bu yaştan sonra düzeltmesi neredeyse imkansız oluyor. hele bir de cahilse... ben ne annemin ne de babamın bir tek roman ya da öykü okuduğunu hiç görmedim.

hayat işte... kimi çocuklar pamuklar içinde zengin varlıklı güçlü ailede doğar kimileri de sefalet ve yokluk içinde...

siz siz olun, insan gibi bakamayacağınız çocukları dünyaya getirmeyin. çocukken mental olarak yaralı büyüyen çocuklara hayat ölünceye kadar ağır gelir, bunu unutmayın. dünyaya getirdiğiniz çocuklar arkanızdan küfretmesin...
alınmayacak şeyi istemedim hiç bir zaman, ne tam çocuk olabilidim ne de tam büyüyebildim.
6 yaşındaydım. babam bankada çalışıyordu ve bankanın verdiği uğur böcekli kumbaraya atılan bozuk paralar mutlu ediyordu beni.
bir gün annem “baban yine para bırakmadan gitmiş evde yiyecek ekmek yok” dediğinde kumbarada ki paraları çıkarıp koşa koşa bakkala gittim. ekmek isteyip elimdeki paraları bakkalcıya uzattım. bakkalcı; “bu gri paralar artık geçmiyor küçük kız” deyip vermemişti ekmeği...
o an ne kadar utandığımı anlatamam.
parayla satın alınamayan şeylerin, olmadığında insana satın aldığı acı duyguları vardı. utanmak gibi..
38 yaşına geldim ve bu yaşımda en çok korktuğum duygulardan biridir utanmak. çünkü bana kendimi eksik hissettiriyor. o yüzden de hep bir adım gerisinde kalabiliyorum hayatın.

çocukları utandırmayın!