punta'da (alsancak) bayram vardı. yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, izmir metropoliti hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, "evlatlarım ne kadar türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız" diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan yunan albayının çizmelerini öpüyordu.
aniden uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya. elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. bastı tetiğe, trak trak trak! efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından kahkahaları suratlarında dondu. baktılar ki tek başına, sarıverdiler etrafını. ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına. hasan tahsin'di o henüz 30'unda.
böyle başladı macera...
hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, "bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin" diyordu. mustafa kemal ise "vakit tamam" demişti, "anadolu'ya geçiyoruz."
ateşten gömleği giymişti ulus. aktı gitti aylar yıllar, canlar… takvimler 30 ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. yüzbaşı kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: "türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz." onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.
kudurmuştu ali kemal. efendilerinin büyük gazetecisi, köşesinden kin kusuyordu. "bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir" diyordu.
o mahlukkardan biriydi, izmirli süvari teğmen yıldırım 18 yaşındaydı. vurulmuştu 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan küçükköy istasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş bahçesine gömülmüştü.
yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar yunan askeri savunmasız kuzuluk köyü'ne girdi. gözleri fatma'ya takıldı 15'indeydi. "taze incir gibi" dediler, sırıtarak. kaçtı fatma evine kapandı, kapıyı kilitledi. omuzladılar açılmadı. yakalım dediler evi yakalım, nasıl olsa çıkar. çaktılar kibriti, alev alev. çıkmadı kardeşim, çıkmadı fatma.
teğmen şevket, uşak'tan geçiyordu o sırada. sakarya'da şehit düşen yüzbaşı basri'nin anacığı yakaladı kolundan, "basrim nerde?" diye sordu. içi çekildi şevket'in, boğazı düğümlendi. "arkadan geliyor ana" dedi. söyleyemedi gerçeği ve ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını. "kendimi asla affetmedim" diye yazdı, o güne dair hatırasını.
"bedelli askerlik" yoktu o zamanlar. zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. albay "deli" halit, belinin sağ tarafında "namuslu" dediği tabancasını, belinin sol tarafında “"namussuz" dediği tabancasını taşıyordu. işgalciye namusluyla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana namussuzu gösteriyordu. "tercih senin yiğidim" diyordu, "istersen buyur kaçmaya çalış!"
deliren biri daha vardı. istanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general charpy, öfkeden deliye dönmüştü. elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı. "bu hızla yarın izmir'e girerler" dedi. inanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, fahrettin altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. hayalet gibi bi ordan bi burdan çıkıyorlar. birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar. blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı. kaçıyordu yunan ecel peşlerinde.
ve 9 eylül…
çiçekler açıyordu izmir'in dağlarında.
bornova'dan boşaldılar aşağıya dörtnala. sonradan adı kahramanlar olan semte geldiler. ödenecek bedel vardı daha. ikinci tümen dördüncü alaydan konyalı mehmet, akşehirli hakkı, avanoslu ahmet, son şehitler. bugün anıtları var orada. "vatan ve namus" yazıyor altında.
yüzbaşı şerafettin, teğmen ali rıza, teğmen hamdi bismillah ilk iş, koştular hasan tahsin'in düştüğü yere. hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı. minarelerden ezan sesi yükselirken, belkahve'deydi mustafa kemal izmir'i seyrediyordu.
işgal edildiği gün bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran. dünyada bu özelliğe sahip tek şehir izmir'i seyrediyordu.
nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram ege kokan bağevine. yorgundu. yemek getirdiler, yemedi. cıgara çıkardı, kahve istedi. "biliyor musun ismet" dedi. "bir rüya görmüş gibiyim." karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya.
çiçekler açıyordu izmir'in dağlarında.
karşıyaka'ya alsancak'a kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada. bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı, adeta gelincik tarlasına dönmüştü. ne var bunda şaşılacak derseniz; işgal edilir edilmez evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. e şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?
vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır o yokluk içinde yaşayan izmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış. beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış asla satmamış. yarıdan keserek komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti.
o gece 8 eylül 1922'ydi. çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler.
denizi kız, kızı deniz kokan izmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar. *
güzel izmir'imizin, düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yılı kutlu olsun. mustafa kemal atatürk ve silah arkadaşlarına sevgi, saygı, özlem ve minnet ile...
"bütün cihat işitsin ki efendiler, artık izmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır." mustafa kemal atatürk
10.09.2022 · 39. sıra
embazulu
09.09.2022 00:04