Sık geçen başlıklar

ne için yaşıyoruz sorunsalı 2

ekşi'de gör
20’li yaşların başında varoluşun anlamsızlığı karşısında çok ağır bir depresyona girip intiharın eşiğine gelmiştim.
çünkü ben daha on yaşımdayken, tanıdığım en yakışıklı adam, yani dayım bir uçak kazasında paramparça olduğunda ölümle karşılaşmıştım. param parça.
ilk ondan duymuştum: “ hızlı yaşa, genç öl cesedin yakışıklı olsun!” olmadı.

yaşamın bu kadar öngörülemez olması, her şeyin kontrolümüz dışında gelişmesi anksiyeteye sebep oldu. koptum. bu kopuş uzun sürdü. sartre, albert camus gibi yazarları okuduğumda “kardeş sizdeki de dert mi amk!” dediğimi hatırlıyorum.

yaşamın anlamsızlığı ve üstüne öngörülemezlik bir insanı çıldırtabilir, hayattan kopartabilir, bunca koşturmanın anlamı ne ki? ne gerek var ki? diye sordurtabilir.

ama tam da bu sebeplerden insan şunu da diyebilir, “ yaşamın kendisi, hatta tek tek her an, her saniye eşsiz ve bir daha yaşanması imkansız. sonsuza akan bir ırmağın içindeyiz ve sürüklenirken çok güzel çiçekler, balıklar, ağaçlar göreceğiz… nehrin en dar yerinde birden bir kıvrımla karşılaşacağız ve orada akış yavaşlayacak çok güzel şeyler göreceğiz sonra tekrar hızlanacak…”

anın tadını çıkarmak, evlatlarını görev ahlakıyla ve ağır bir süperego baskısıyla yetiştiren ortadoğu toplumlarının insanları için çok zordur.
yaşamın yüce bir amacı yok.
bu toplumun bize attığı bir kazıktır.
yüce amaçlar uğruna ölmeye hazır kitleler yaratmak…
yüce bir amaç aramak bir akıl hastalığıdır…

“yaşamın amacı yaşamın kendisidir.” büyük büyük dedem alfred adler’in de dediği gibi.

imla ile kafayı bozmuş güruh editi: imla.
anksiyete ile dil bilgisi arasında doğrusal bir korelasyon olduğunu ancak bilenler bilir :)
hiçbir şey uğruna yaşamıyorsunuz dostlar, bir gün ölüp gideceksiniz ölüm nedeninizi bulmak için de muhtemelen otopsi yapılacak bedeninize.tıpkı bir kurbanlık koyun gibi soğuk metal bir masanın üzerine yatırıp kafanızın arkasına iki adet kesik atacaklar sonra da derinizi yüzüp ışıl ışıl parlayan o gözlerinizi kendi alın deriniz ile örtecekler.sonra da boyun hizanızdan genital bölgenize kadar uzanan bir kesik ile sizi çerez poşeti gibi açacaklar.organlarınızı çıkartacaklar, tek tek ağırlığını tartacaklar.en son da çıkartılmış beyninizi göğüs kafesinize koyup çuval gibi dikecekler ve kefenleyecekler.sonra sizi gerçekten seven insanlar tarafından gömüleceksiniz ama pek de umutlanmayın bu insanların sayısı ailenizin sayısına denktir genellikle, cenazenize gelen diğerleri arkanızdan "iyi biriydi" demek için belki bazıları da pidenizi yiyip karnını doyurmak için gelecek dostlar.yanınızda olanlar da gidecek.artık ölümün evreleri başlayacak rigor mortis evresi zaten çoktan başlamıştı.bedenindeki kan yer çekimi yüzünden sırtına doğru çökmüştü, tenin buz gibi olmuştu.şimdi ise toprağın altı, yavaş yavaş hücrelerin kendi kendini tüketmeye başlayacak ve vücudun çürüyecek bu koku ise canlıları çekecek.kurtçuklar, maggotlar vb. sizi göz oyuklarından girip beyninize kadar tüketecekler.ama en kötüsü ne biliyor musunuz dostlar, bunların hepsinden kötü olanını ?
bir gün unutulacaksız, işte asıl o zaman gerçekten ölmüş olacaksınız.sizi canı kadar sevdiğini iddia eden insanlar bile 10-20 yıl sonra mezarınıza arada sırada uğrayacaklar, belki uğramayacaklar hatta belki de sizin kendinize özel olan gülümseyişinizi bile unutacaklar.ölüm bu kadar basit işte.o dünyaya sığdıramadığınız yaşamınız, hevesleriniz, umutlarınız 3 metrekarelik bir toprağın altına sığacak.kendinizi sakın yüceltmeyin, sadece samanyolu galaksisinde 300 milyona yakın yaşanabilir gezegen olduğu düşünülüyor.sen bir hiçsin, ama bu hiçi de bir neticede anlamlı kılmak sana kalmış.bu düşünceler sizi yavaş yavaş varoluşçuluğa götürür oradan da varoluşsal nihilizme.oradan da ya "intihar" ya da "sisifos gibi kabulleniş ve geçici mutluluklarla yetinme"ye götürür sizleri.
ne için yaşadığımıza dönersek sorunun cevabı yine soruda gizli dostlar, "hiçbir şey uğruna, ne için yaşadığını bulmak için yaşıyorsun, anlamsızı anlamlı kılma çabası için yaşıyorsun,kendine yeni bir anlam yaratmak için", camus böyle özetlemiş en azından.
nietzsche'nin ebedi yinelemesine(bengi dönüş) ve hawking'in paralel evrenler teorilerine değinmeyeceğim bile.
şu uçsuz bucaksız devasa kozmosta bizim varlığımız eşek şakası kadar absürt ve komik geliyor.
korkuyorum be sözlük; ölmekten değil, yaşadıklarımı öldürmekten.oysa ben her gün ölüyorum.