20’li yaşların başında varoluşun anlamsızlığı karşısında çok ağır bir depresyona girip intiharın eşiğine gelmiştim.
çünkü ben daha on yaşımdayken, tanıdığım en yakışıklı adam, yani dayım bir uçak kazasında paramparça olduğunda ölümle karşılaşmıştım. param parça.
ilk ondan duymuştum: “ hızlı yaşa, genç öl cesedin yakışıklı olsun!” olmadı.
yaşamın bu kadar öngörülemez olması, her şeyin kontrolümüz dışında gelişmesi anksiyeteye sebep oldu. koptum. bu kopuş uzun sürdü. sartre, albert camus gibi yazarları okuduğumda “kardeş sizdeki de dert mi amk!” dediğimi hatırlıyorum.
yaşamın anlamsızlığı ve üstüne öngörülemezlik bir insanı çıldırtabilir, hayattan kopartabilir, bunca koşturmanın anlamı ne ki? ne gerek var ki? diye sordurtabilir.
ama tam da bu sebeplerden insan şunu da diyebilir, “ yaşamın kendisi, hatta tek tek her an, her saniye eşsiz ve bir daha yaşanması imkansız. sonsuza akan bir ırmağın içindeyiz ve sürüklenirken çok güzel çiçekler, balıklar, ağaçlar göreceğiz… nehrin en dar yerinde birden bir kıvrımla karşılaşacağız ve orada akış yavaşlayacak çok güzel şeyler göreceğiz sonra tekrar hızlanacak…”
anın tadını çıkarmak, evlatlarını görev ahlakıyla ve ağır bir süperego baskısıyla yetiştiren ortadoğu toplumlarının insanları için çok zordur.
yaşamın yüce bir amacı yok.
bu toplumun bize attığı bir kazıktır.
yüce amaçlar uğruna ölmeye hazır kitleler yaratmak…
yüce bir amaç aramak bir akıl hastalığıdır…
“yaşamın amacı yaşamın kendisidir.” büyük büyük dedem alfred adler’in de dediği gibi.
imla ile kafayı bozmuş güruh editi: imla.
anksiyete ile dil bilgisi arasında doğrusal bir korelasyon olduğunu ancak bilenler bilir :)
27.11.2023 · 20. sıra
ozgurox
26.11.2023 00:07 ~ 22:25