Sık geçen başlıklar

antik kentleri gezerken duyulan his 4

ekşi'de gör
ben antik kentleri dolaşmak istedikçe "ne buluyorsun buralarda? taş toprak işte. kaya lan kaya. ne anlıyorsun şundan? hiç mi sıkılmıyorsun?" diye sızlanan arkadaşım geldi birden aklıma. hiç sıkılmıyorum gerçekten. hatta tarih kokan bir yerde gezinirken binlerce yıl sonra yaşayacak insanlar da bizim yaşam alanlarımıza benim şu an buraya baktığım gibi hayret ve hayranlıkla bakacak mı? istisnasız ilk hissettiğim şey bu oluyor. bizden geriye çok şey kalmayacağını, kalanların da gelecek nesillerce değerli bulunmayacağını düşünüyorum.

biraz daha dolaştıkça dönem insanlarının günlük yaşamlarını hayal ediyorum tabii. sokaklar, evler, meydanlar hepsi sayısız hayat gördü ama her şeyin bir ömrü vardı. tarih müzelerinde de tamamen aynı hisler içindeyim. biraz hüzünlü ama çokça güzel.
truvadan olimposa kadar neredeyse tüm ege antik kentlerini gezmişimdir, bazılarında cidden o şehrin canlı olduğu bir döneme ışınlansam nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemedim, sonra yatakta uyumadan konunun konuyu açması gibi düşünceler uzuyor ve buzdolabı+antibiyotik+patates ve otomobilin olmadığı bir çağda yaşamaya değmeyeceği kararını vererek ayrılıyorum.

antik kentlerin çoğunun kalıntıları roma devrinden kalmadır, genelde yunanca konuşulurdu, dili öğrenene kadar büyük tehlikeler yasardın. zaten kölelik çok yaygındı, ortama ayak uydurana kadar şanslı ve becerikli olmak önemli, kendini de koruyabilmen gerekli. roma ordusunda ortalama boyun 160-165 felan oldugunu düşünürsek şahsen bayağı cusseli kalirdim ki avantaj.

parasız adam her devirde şerefsiz adam olduğundan kısa yoldan cukkayı bulmak şart. antalya elmalı’daki büyük hazine roma devrinde bulunmayı bekliyordu. gitmeden tam yerini ezberlesen hiç de fena olmaz.
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/elmalı_hazinesi
o kadar sikkeyle monte kristo kontu gibi aleme akabilirsin. efeste ev, ovada ciftlik, köle, hayvan, yancı… bunlar bedava şeyler değil.

o adamlara verebileceğin seyler olmalı. ben öğretmenim işlerine yarayacak bir iki şey biliyorum sanırım. adamlarda demircilik var, alfabeleri var, basit matematik ve geometriye sahipler. lakin günümüz mağrip rakamları, sıfır, biraz matematikten zarar gelmez. gene adamların kağıdı yok, balmumu yazboz tahtaları, çok pahalı parşömenleri var. selülozden kağıt büyük olay olurdu. pusula kolay, barut daha kolay ama gerek yok, birbirini vurmasın pezevenkler. coğrafi olarak yuvarlak dünya biliniyor ama basit bir harita güzel katkıdır.

sağlık alanında pek yapacak bir şey yok. suya cam damlatıp mikroskop yapıyor hintliler, mikrop teorisiyle birlikte işe yarayabilir. veba henüz yok, sıtma var ama ilacı kinin amazonlarda, sivrisinekten bulaştığını anlatmaktan baska yapicak bir şey yok, çiçek en çok korkulan hastalık, inek çiçeği sivilcesinden aşı yapabilirsin. bitten pireden uzak dur, hijyen ve iyi beslenmeyle çoğu hastalıktan uzak kalırsın; ishalli salgınlarda ise sıvı takviyesiyle hayatta kalma şansını arttırabilirsin. göz enfeksiyonları çok yaygındı, kör olmamak için kezzapta eritillip kurutulmuş gümüş tozuyla %2 gümüş nitrat göz damlası mutlaka hayatının bir noktasında gerekecektir. antibiyotik/penisilin yapmak imkansiz değil ama yakın; yan yatık şişelerde, yirmili derecelerde, karanlıkta ve arada karıştırarak fermante edilmiş nişastanın içinde penisilin ortaya çıkar ama o leş karşımdan ayırabilmek insanliğın yirmi yılını aldı, odun kömürü tozunda filtrelemek, etherle karıştırıp çalkalamak, sonra etheri vakumda kaynatıp uçurmak gerekiyor. yani çoluğun çocuğun hasta olmadıkça uğraşılacak sey değil. etheri amonyakla kezzaptan üretebilirsin, amonyağı da siz bulun iste(bok şinize yarayabilir)

ben olsam yazları ciftliğime ya da o dönemki adıyla latifundiuma çekilir, fermante üzüm/arpa suyumu çeker, star wars, matrix bi de yüzüklerin efendisini yazardım. bin sene sonra “adamdaki kafaya bak mq” desinler. hastalıktan, toplumsal baskılardan uzak, akdeniz iklimli; bağ, zeytin, meyve sebze bahcesi, tarla, hayvanların ve elemanlarınla en mantıklısı. minik bir derenin yamaçtan ovaya giriş yaptığı; ovanın ise yamacın içini ufak bir vadi şeklinde oyduğu yer tarihsel olarak en çok seçilen yerleşim yeridir. stabil tatlı su kaynağı olmasi, dağdan kereste/av/orman ürünü; ovadan tarım/rahat ulaşım imkanı ve gözlerden uzak olması bakımından mantikli çiftlik yeri. ayni dere üzerinde ufak bir gölet+değirmen kurman gerekir. üzüm, arpa, buğday ezmek; tahta biçmek, yapabilirsen torna tezgahi kurmak icin. insanlığın gelişmişliği elde ettiği güçle ölçülür; dönemde ve sonraki 1500 yılda insanligin elde edebildiği max çevirme gücü 20-40 hp civarındaydı(su-yel degirmeni) yapabilirsen türbin ile 200-300 hp’lere ulaşabilirsin. aslinda en güzeli çağa ayak uydurup bol bol felsefe yapmak. platon …..’mı yesin, insan her şeyi bilerek mi doğar hiç? gözünle görmediğine inanma, aristo mu? … edin şu malı, evrenin merkezi dünyaymış… zeus adam olsa onca gariban karıya kıza sarkmazdı…
antik kentleri gezerken tarifsiz hisler yaşıyorum. burada bu insanlar binlerce sene önce yaşamış, neler inşa etmiş diyerek hayranlık içinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum.
ben büyülenmiş gibi hissediyorum çünkü her taşın, kalıntının, sembolün bir anlamı, başka bir şeyle bağlantısı var ve bunu taa yıllar, çağlar önce yapmışlar bizim gibi teknolojiye sahip değil iken.
fakat bizden daha ileride olduklarını da hissediyorum, her şeyin bir anlamı var hayatlarında.