"
auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti
adorno. dehşet ötesi acılara tanık olduktan sonra hayatta kalmamızın, kendi yüzümüze bakabilmemizin zorluğunu anlatan en doğru cümle bu olsa gerek.
6 şubat sabahından itibaren tanık olduğumuz doğal afetin faciaya dönüşmesinden sonra insanın kendisini bir şey yapmaya/yazmaya ikna etmesi hiç de kolay olmuyor. her ne kadar
yaşar kemal'in , ''dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır, bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir, kendi iyiliğine de baş kaldır.'' sözünü yaşam felsefesi yapmaya çalışsam da, gördüklerinizin/hissettiklerinizin travmasını atlatamıyorsunuz. insanlığı (“insanlık tek başına kollarımda can verdi”) ve kendinizi harakiri kıvamında bir özeleştiri yağmuruna tutuyor, tüm olanların utancından ışıkları kapatmak istiyorsunuz. çünkü lüks içinde yaşattığımız pek kıymetli yöneticilerimiz üstlerine düşen görevleri yerine getirmemiş, hatta parmak sallayarak tehditler savurmuşlardı bizlere. ama yine de birileri sorumluluk almalıydı değil mi? bu kadar ölmemeli, bu denli çaresiz kalmamalıydık.
oysaki bizi çaresiz ve kimsesiz hissettirenler hiç de öyle düşünmüyorlardı.
6 şubat, on binlerce insanın ölümle yaşam arasındaki savaşı, kötülükle iyiliğin yarışı ve tüm yoksulluğuna rağmen yine de 85 milyon kişinin (kamu bankalarıyla, beşli-onlu çeteleriyle ve yalakalarıyla inşa edilmiş sahte şov hariç elbette) dayanışmasıydı.
peki, ne yaptı bu vatandaşının varlığını kendi varlığı için tehlike zannedenler? acizliklerini örtmek adına “defterlerine” yeni düşmanlar eklediler.
dünyanın ilk sosyal medya platformlarından birisi olan, binlerce farklı düşünceyi barındıran bir mecrayı, hiçbir hukuki gerekçe göstermeden, sırf canları öyle istiyor diye kapattılar. ne yani... ay’a çıkacağını iddia edip de hatay'a 4 gün sonra giden, sözde diyanet adı altında deprem bölgelerindeki çocukları tarikatlara teslim eden, borsayı açan ama twitter'ı kapatan; halkın çıplak elleriyle enkazdaki ailelerini kurtarmaya çalışırken yardım feryatlarını duyuramayıp deliren, karanlığa/soğuğa/açlığa terk edilen insanlardan bahsetmeyecek miydik? yardımları organize ettiği için cemevine bile kayyum atayabilen basiretsiz/insafsız bir yönetimi eleştirmeyecek miydik? koskoca ülkeyi berbat bir distopyaya dönüştürdüklerini yazmayacak mıydık?
aklıma
ikinci abdülhamit dönemi geldi nedense. malumunuz olduğu üzere kendisi “ilginç” bir kişiydi. mesela mülkiyeden yönetime dair olumsuz eleştiriler duyunca, okuldaki tüm aydın hocaları uzaklaştırmış, edebiyat tarihi derslerini eğitim planlarından çıkarttırmış, ve bu derslerin yerine de fıkıh, kelam, tefsir vs. gibi dersler koydurtmuştu. hatta işi o kadar abartmıştı ki diğer okullarda okutulan edebiyat ve tarih kitaplarından da
vatan,
özgürlük,
inkılap vs. gibi daha pek çok kelimenin kullanılmasını da yasaklamıştı.
dolayısıyla, sayın abilerim, ablalarım ve sevgili kardeşlerim, (eskiden vapurlarda bu tarz hitaplarda bulunan seyyar satıcılar olurdu, şu an onları bile özlediğimi hissettim.) siz hiç merak buyurmayınız... nasıl olsa tüm dönemler gibi bu dönem de bitecek.
bu arada rica ediyorum, lütfen ama lütfen unutmayın... unutmayın... unutmayın...