her fırsatta, ama gerçekten her fırsatta istiklal'e çıktığım yıllardan bir videoyu görünce içim bir tuhaf olmadı desem yalan olur. istiklal'de megavizyon ve raks'ın (evet raks!) olduğu yıllar daha bunlar. yine istiklal üzerindeki garanti, o zamanlar garanti sanat galerisi'ydi (hey yavrum hey, bedava sergi gezilen yıllar!), vakko'nun (şimdi mango olan) efsanevi binası henüz mevcuttu. atlas pasajı'nın girişinde solda sefahathane vardı, uzun bacaklı iskemlelere oturup pasajın serinliğinde bira içerdik. galatasaray'ın karşısındaki gümüşçü taxim albümünü çalardı bitevi. lisenin yanından inince, sağdaki binanın ikinci katındaki kafka'ya ne çok otururduk. cadde üstündeki yerlere oturmak, oralarda içmek, oralarda yemek yemek çok uncool'du, istiklal'e “gezmeye” gelen, oranın ruhunu bilmeyenlere ya da yaşlılara özgü görülürdü bu, hep daha aralardaki yerlere otururduk, mitanni gibi katharsis gibi, vakit ayırırdık ara sokaklardaki yeni yerleri keşfetmeye, önemserdik. pahalı, lüks mekanlar pek açılmamıştı daha, ama pahalı, lüks butik mağazalar vardı, zincir mağazalarsa parmakla sayılırdı henüz. daha ghetto, yeni melek (konser mekanı olan), jolly joker falan bilmiyorduk, vardı onlara biraz daha. birkaç seneye “ayyy taksim ne yaaa, orası çok tehlikeli değil mi?” diyenler yağmur gibi yağacaktı, daha önce beyoğlu'na ayak basmamış “cadde çocukları” bile istiklal'e gelecekti, birbiri ardına biraz alıştığımız beyoğlu ruhundan farklı bir ruhu yansıtan “ciks” (o zaman öyle deniyordu sanki?) mekanlar açılacaktı, ki biz o yıllarda istiklal'in bu kadar popüler olmasından pek hoşlanmamıştık, çünkü cafe vazgal'dan falan çok farklıydı onların havası. olay sadece “paha” değildi, leb-i derya hiç ucuz olmamıştı ama midpoint'ler gibi kişiliksiz, ruhsuz değildi. bilirdik işte, bir bakışta anlardık neresi bizim gibi “eski istiklal”cilerin, neresi yeni gelmeye başlayan, popülerlik avındaki, birkaç sene sonra yeni popüler olan semte yönelip buraya bir daha pek gelmeyecek tiplere hitap ediyor…
“şimdi istiklal'e çıkmaya yüreğim elvermiyor” falan diye bitireceğimi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz ama. istiklal hâlâ benim gözümün bebeği. “istiklal bitti abi yeaaa”, hadi len ordan, 150 yılın cadde-i kebir'i sen bitti deyince bitmiyor. beyoğlu bitmez, dönüşür. nasıl zamanında buralar popi oldu diye gelenler gittiyse, ona ait olmayan yine gider, biz kalırız. tıpkı kalan urban gibi, mustafa amca gibi, mandabatmaz gibi, lades gibi… ha gönül isterdi ki eski yerler de daha çok kalsaydı, yalan yok, eskisi kadar güzel mekan bulmakta çok zorlanıyorum, tıpkı eskisi kadar kitapçı, sergi salonu, nazincir dükkan bulmakta zorlanmam gibi. ama bu ne beyoğlu'nun suçu, ne turistlerin günahı, hayır, en başta şehrin so-called “sahipleri”nin günahı, sahip çıkamayan, hesap soramayan, tek vuruşta çamın devrilmesini bekleyen, sebat edip devamını getiremeyen… buradan elini ayağını kesip ortamlarda “yhaaa kitapçılar kapanıyor çok üzülüyorum :(( yhaaa lebon kapanıyor :((“ diye duyarlı ve hassas kişiliklerini gösteren post'lar atıp sonra yaşatılması gereken güzel esnaflardan alışveriş yapmayanların sahte ağlamalarına fazlasıyla şahit oldum ben bunca yıl içinde, karnım tok. “ay beşiktaş daha güzel artık, oraya gidelim!”, “abi olay artık kadıköy'de”, tamam siz gidin, ama sonra dönüp vay kitapçılar kapandı, vay istiklal'de sadece turist kaldı diye ağlayamazsınız, kendiliğinden olmayacak bu işler herhalde değil mi?
eski halini köpek gibi, köppekleer gibi özlüyorum ama hiç ümitsiz değilim ben. nasıl 90'larda yeniden doğduysa, yarın öbür gün yeniden doğar yine. sürekli orada olan, orada yaşayan biri olarak ben farkı çok iyi görüyorum hatta, birkaç sene öncesine göre epey toparlandı bile. hayat böyle bir şey sonuçta, kimileri ilk süsünü püsünü kaybettiğinde seni terk edecek tiplerdendir, kimileri seni her halinle sever ve onlara tutunarak zamanla iyileşirsin sen de. taksim de “iyileşecek”, başka birçok şeyle birlikte yine bulacak ritmini, inanıyorum ben, çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, iyisi de kötüsü de… yenisi, eskisi gibi olmayacak ama elbet, başka bir şey olacak, şimdilik bilmediğim(iz). gönül isterdi ki bu kadar hızlı değişmesin, gönül isterdi ki ayağımızın altından zemin çekiliyor gibi hissetmeyelim, gönül isterdi ki dokuyu hırpalamadan usul usul zamanla değişseydi taksim, ama öyle olamadı ne yazık ki. bundan sonrası için ise gereken ahlanıp vahlanıp “öldü orası, bitti, gömdük, helvasını yedik” bakışı değil herhalde, bunun kime ne faydası olacak? orada görmek istediğin insan senin gibilerse sen git, misafirlerini orada ağırla, alışverişini oradan yap. benim düsturum bu, ben böyle yapıyorum ve böyle yaşıyorum, zannımca bu, gamlı baykuşluk yapıp hiçbir eylemde bulunmamaktan daha sahici ve yararlı.
velhasıl, ne taksim'den umudumu keserim ama ne de onun o eski halini çok ama çok özlediğimi inkâr ederim. o yüzden, yalan yok, video beni cidden zaman tüneline soktu çıkardı, hatta çıkarmadı, burnumun direğini sızlata sızlata şimdi artık bir daha asla dönemeyeceğim bir zamandaki asla bulamayacağım halini hayalimde yeniden arşınlattı bana.
01.05.2022 · 13. sıra
polly jean
30.04.2022 01:52 ~ 14:32