314159265329
profili

  • pandemi bitince yapılacak ufak şımarıklıklar

    herkes sağı solu yalama fantezisi kuruyormuş yalnız, çok feci. demek pandemiden önce millet tuttuğunu yalıyormuş hep de bizim haberimiz yokmuş. gözümün önünde sabah üniformasını giydikten sonra kat kat dolaşıp kapı tutamaklarını yalayan avm güvenlikleri, kasayı kapatınca raflardaki cips paketlerini bulgur poşetlerini emikleyerek parti yapan kasiyerler, toplantı bitip herkes çıkınca projeksiyon cihazının kumandasına dil atarak kendinden geçen mesai arkadaşları belirdi. boşuna değilmiş bir akşam geç saat ofis yazıcısının başında genel müdürü görmüştüm, eğilmiş bi şeyler yapıyordu da beni görünce ay kağıt sıkışmış da falan diye geveleyip acayip paniklemişti. demek lıp lıp printer kartuşunu dillerken yakalamışım adamı ha? ondanmış paniği... inanamıyorum... koskoca genel müdür! hem de takım elbiseyle!!!

    pandemi bitip herkes normal hayatına dönünce ben tam tersi okb okb adrian monk gibi yaşıycam artık sizin yüzünüzden.

  • kendinin sıradan biri olduğunu fark etmek

    bundan erdem devşirmek körlerin ülkesinde tek gözlü adam olmaktır.

  • ekşi itiraf

    * aşk-ı memnu’yu hiç izlemedim. bihter, ziya entrylerde tartışılırken hep önüme düşüyor bir şey anlamıyorum. kitabı okumuştum 30 yıl önce falan ama ondan da aklımda bi şey kalmamış.

    * de hele yeğen’li ezel’i de hiç izlemedim, onu da entrylerden okudum hep. hatta sonradan ezel diye bi de rapçi olduğunu öğrendim ki uzun zaman o repçinin başlıklarını dizi zannederek geçiyordum. ezel isminde hakkında hiçbir şey bilmediğim ünlü şey sayısı 2 oldu.

    * breaking bad’i hala izlemedim. 3-5 yıl önce ilk bölümünü seyrettim sonra kaldı. sonra tekrar başladım 3-4 bölüm, gene sarmadı bıraktım. en son bi 6-7 bölüm izledim. dizi tarihinin tartışmasız en iyi dizisi falan deniyor hakkında, ama üçüncü deneyişimde de sarmadı. affet beni walter white.

    * lord of the rings serisini biraz denedim sevmedim izlemedim. hangisiydi bilmiyorum, sinemada izleyeyim dedim, uyudum. sinemada uyuduğum hayatım boyunca 2 film olmuştur biri lotr:(

    * cazdan hiçbir şey anlamıyorum. milletin kendinden geçerek dinlediği tavsiye ettiği şeyler bende bozuk yolda tır şakırtısı + kompresör uğultusu + forklift manevra biikbiklemesi kombosu ile aynı etkiyi yaratıyor.

    * ekonomi ilmine karşı inatçı bi ilgisizliğim ve bilgisizliğim var. gerçek hayatta hiç işime yaramayacak şeyler bile (atıyorum 3 metre çapında bi teleskop merceği nasıl üretilir acep gibi) aklıma takılıp üşenmeyip kendini okutturur araştırtırken hayatımın göbekten bağlı olduğu ekonomiden ısrarla kaçıyorum. makina mühendisliği okudum, tüm dersleri 4 senede verip sadece alması zorunlu bir giriş seviye ekonomi dersi yüzünden neredeyse okulu uzatıyordum. ileri akışkanlarından motoruna kontrol sistemlerinden termodinamiğine tüm dersleri bam bam bitirip en leş öğrencinin bile ba’yla geçtiği sarışınlar için ekonomi klasmanındaki ders yüzünden 5. yıl okula gelecektim. hoca kurtarma finali yaptı geçebileyim diye. sınavda uyuyakaldım. hayatımda başından sonuna kadar kesintisiz uyuyakaldığım tek sınav da budur. asistan süre bitti diye dürtükleyince kolçaktan kalktım şaka gibi. hoca acıyıp geçirdi neyse ki. para politikası, cari açık, reel faiz falan diyorlar ya, hah terazinin bir kefesine sadece reel faizin ne olduğunu öğrenme görevini koy, diğer kefesine sıfırdan fizik okuyup üzerine yüksek lisans üzerine parçacık fiziği doktorası yapmayı koy, ikincisi bana daha yapılabilir geliyor.

    * 97-98’lerdeydi galiba, çok samimi olmadığım bi arkadaşa (aslında sevgilimin aldığı dersin asistanıydı, yarı arkadaş yarı hoca bi ilişkileri vardı) yahoo mesengerdan bir şey sormam gerekiyordu. adım soyadımla olan değil yavşak nickli olan hesabımdan (blackcoffeewithsugar) hello diye mesaj atmıştım ilk. o da hi how are you black coffee:))) diye girince trolleme isteğimi tetikledi, yunan kızı elena olarak 3 ay trolledim. sonradan kendim olarak da temasa geçtim, ikisiyle de aynı anda mesaj atıp nası davrandığını test edip oynuyordum. benim ekranda iki chat penceresi açık, birinden elena diğerinden kendim olarak aynı anda yazıyorum, elenayla yavşak yavşak, benimle üsturuplu olgun ağır abi olarak yazışmasını, bu iki kimlik arasında fış diye geçişlerini izleyip acayip eğleniyordum. sonra elena’ya yazmayı bıraktırdım. eleman da onun da ben olduğumu hiçbir zaman öğrenmedi.

    * benzer bi trollemeyi zamanında satranç oynadığım birine de yapmıştım. o vakitler yahoo’nun mu ne oyun kanalı vardı hatırlayan çoktur. satranç da var. bi merdiven yapısı işte, oynayıp kazandıkça statün yükseliyor ona göre rengin değişiyor falan. ben hem çok iyi bi satranç oyuncusu değilim hem de o sistemde çaylağım daha, rengim beginner yani. masama biri oturdu, ecnebi. merdivenin en tepelerinde, 5000 maç yapıp 4995’ini almış yani öyle bir şey. dedim benim seviyemi gördün di mi, dengin değilim aceminin acemisiyim. olsun olsun oynayalım dedi. e iyi. oyuna başladık. herif alttaki chat kısmından paso taciz ediyor, ohoo ne düşünüyosun hala offf sıkıldım, bu ne salakça hamle vs vs. ulan acemiyim demişim zaten bile bile oturmuşsun dallama... çok pis uyuz oldum. o maç bitti mat oldum tabii. dedim elemana bi maç daha yapalım mı (intikam alıcam). gülüp aşağılayıp tamam dedi. bilgisayarda satranç oyunu vardı, 6-7 zorluk seviyesi var, ben en kolayın bi üstünü daha hiç denememişim bile. açtım onu, zorluk seviyesini en tepeye getirdim. herif bana ne hamle yaparsa dönüp bilgisayara yapıyorum, bilgisayar cevaben ne hamle yaparsa dönüp herife yapıyorum. bam güm 8-10 hamlede mat oldu herif. chat penceresinden şok olmuş halde yazdığı “ilk oyunda benimle kafa bulmuştun demek” dumuru paha biçilmezdi:))) dallama.

    * hiçbi sevgilimi aldatmadım. sadece sadakatsizlik anlamında değil dediğim, en önemsizinden yalan söylemek, bi gerçeği gizlemek veya kısmen paylaşmak gibi en geniş anlamlarında bile. genel olarak sevdiğim önemsediğim insanları kandırmak veya kanmalarına göz yummak diyeyim benim için çok büyük tabu. esnekliği yok. o yüzden bu davranışı gördüğüm özel insanların üzerini de çok hızlı ve çok kolay çiziyorum gayet natürel şekilde. öyle olmayadı iyiydi. öte yandan iç çember insanlarım için zerre kullanamadığım tüm yalancılık ve üç kağıtçılık potansiyelimi dışardakiler için gayet gamsızca kullanabiliyorum. hele iş hayatındakilerin ayrı yeri var, oradaki herkes birey olarak aksini ispatlayana kadar by default dallama kategorisinde benim için, onları kandırırken bi de acayip haz alıyorum.

    * bazen tanımadığım insanlar birden o iç çemberde gibi geliyor. önsezi mi, güvenme yakın olma ihtiyacından patlayan darı fantezisi mi bilmiyorum. çünkü normalde hiç öyle kanı kaynak biri olmadığımdan, yeni bi marketten alışveriş yapmadan önce bile 3 ay kapısının önünden geçip içeriyi kestiğimden, kimi zaman kimi insanlara karşı coşan bu önsezinin ipiyle çok nadir kuyuya inmişimdir, o kadar az datada da yanıldığım ve yanılmadığım durumlar varsa da hükme varmak için yeterli veri sayılmaz.

    * uzaktan insanlar beni hep soğuk, mesafeli, yanına yaklaşılmaz hatta yer yer de kibirli buluyor. ta ergenlik dönemlerinden beri orta uzak çevreden aldığım değişmeyen geri bildirim bu. doğru herhalde bu kadar çok insan söylediği için de, kendi içimden hiç böyle bulunmayan insanlarla benim tavırlarıma baktığımda farkı anlayamıyorum. onların yaptığı neyi yapmıyorum ben de bu algıya sebep oluyor, çözememek canımı sıkıyor.

    * liseli gibi itiraf yığdım. kaç yaşında insanım yakışmıyo bi taraftan. bi taraftan da sefilce bi haz aldım. hadi bakalım.

  • ekşi itiraf

    instagram’ın zengin türk çocukları diye bi başlık gördüm şimdi, neymiş diye verilen linke tıkladım. yemek yediğim tabağa pike yapıp kocaman bi kara sinek düşmüştü bi keresinde, tam ağzıma götüreceğim kaşığı içinden çıkarırken kımıl kımıl salçalı sosun içindeydi. o instagram sayfasının verdiği tiksinti yanında esamesi okunmaz. gerçek olamayacak kadar absürttü o sayfa, kurgu falan mı dedim, yazılanları okudum ve gerçekti ve kimse şaşırmıyordu, saç baş yolmuyordu. bu ne lan nası bi dünya var dışarda diye başka başlığa bastım. en altta ekşişeyler reklamı var: tiktok kahvesi olarak da bilinen dalgona kahvesi nasıl yapılır! dalgona kahvesinin nasıl yapılırını geç, tiktok neskim bilmiyorum daha.

    yemin ederim nine böyle olunuyomuş. oldum bittim ben valla, siz yola devam. hiç değilse bi 60’a kadar senkronize olurum diyodum çoktan ip kopmuş.

  • ekşi itiraf

    * bu karantina günleri ilk başladığında desmond gelmişti aklıma, hatch'teki günleri... ordan canım çok istedi lost'a başladım tekrar.

    * zaten şehir dışında yaşıyorum, o şehrin dışının da iyice en sessiz mahallesinde yeni bitmiş boş siteye taşınmıştım yeni, pencereden balkondan bakınca hiç hayat yok. televizyon da izlemiyorum, evde otururken 4 km öteme uzay aracı inse de ciuv ciuv ortalığı tarasa benim ertesi gün internete bakarsam haberim olur, etrafta koşuşan kaçışan insan bile göremem. cuma gecesi sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş bak, izdiham çıkmış, internet coşmuş... uyanıktım gece 1'e kadar hatta balkonda falan da oturdum. cumartesi sabah da kalktım, kahvaltı yaptım, bi sürü vakit geçti vs, te yurt dışındaki arkadaşım arayıp sizde de neler olmuş dün akşam deyince haberim oldu. bi girerim ki nete ohooo...

    * salgının ilk dönemlerinde daha her yere bu kadar yayılmamışken millet yok abd yaptı yok çin yaptı diye komplo teorisi kurarken benim komplo teorim introvertlerin yapmış olmasıydı. geyiğini yapmıştım kendi kendime hatta, revolutionary introverts party/ pathologist virologist - international liberation army of losers and introverts! neyse işte 13 mart cuma akşamı işten çıkıp eve girip kapıyı içerden nasıl kapattıysam giriş o giriş. 1 ay olmuş, hesaplayana kadar farkında değildim. esfp'ler sıkıntıdan ölsün intj'den selamlar.

    * internette twitterda falan insan hikayelerine denk geldikçe allak bullak oluyorum. tek başına ölenler, sevdikleriyle telefonda vedalaşanlar, arabada yatıp kalkanlar... bakmıyorum artık o yüzden, moralimi iyi tutmam lazım. çocuklar için zaten kavraması güç ve zorlayıcı bi süreç bu, bi de üzgün endişeli ebeveyn iyice kaygılandırıyor. alerjiden şişmiş bünyeye kortizon basar gibi neşe basıyorum kafama. bu gidişle karantina falan bitip her şey yoluna girince millet parka bahçeye koşarken ben bütün kapı pencereyi kilitleyip rahat rahat bağıra bağıra ağlıycam bi hafta.

    * online eğitim güzel. kurtlu bebeler derste kamerayı yalıyolar, burun deliklerine zoom falan yapıyorlar. öğretmen olsam çok eğlenirmişim ama çabuk işten atılırmışım.

    * şimdi lahana pişirmem lazım. hiç aşina da değilim. dayanıklı diye markete sipariş vermiştim, şakacı bi arkadaş hazırlamış bu siparişi, elemanın çapı 45 cm. lahana değil artık lohana. üf çok leş espri. internetten lahana yemekleri külliyatı indirip ona göre yıkayıp doğrayıp dondurucuya koyucam bakalım. düşün şair sevgilim olsa, beni özlemiş şiir yazıyo olsa, ve ne düşünüyor beni mi diye geçirse... lahana düşünüyorum ben. fasulye bile değil. lahana.

  • 90'ların metalcileri şimdi ne yapıyor sorunsalı

    (bkz: overkill dinleyerek nohut pişirmek)

  • kadınlar tipe mi paraya mı zekaya mı önem verir

    hmm çoktan seçmeli sınav sorusu.

    tipe önem veririm. boy pos kaş gözü geç, el önemlidir. güzel el müzel el diye şeyler çıkarmışlar, onlar tırı vırı. el önemlidir, maharetli mi misal. çalışmış el mi. ne yapmış? topraktan anlamış mı? hayır. peki taş taşımış mı? çekmece tamir etmiş mi? kablo mu bağlamış, çiçek mi sulamış, ağaç yontmuş, rahmaninof çalmış, kare kare havuç doğramış?? bi at çizmeyi mi denemiş yahut kire pisliğe bulanıp buji değiştirmiş? tip tip el var. güzel eller... yoksa pıtı pıtı akıllı telefon ekranından twit atıp durmuş anca ama yok uzun parmaklıymış, yok kemikliymiş zart zurtmuş. geç, dandik el o.

    paraya da önem veririm. hiç iflas etmiş mi misal. burnu dibine kadar boka batmış mı, aç karna bi tost alıp yiyecek meteliği bile olmadan dolaşmış mı.. tekrar geri çıkabilmiş mi bundan? nasıl çıkmış? beş parasız ve çok paralıyken karakteri değişmiş mi? tapınmış/ tapınıyor mu paraya, onu kendisini daha önemli, üstün ya da daha değersiz yapan bi varlık olarak mı görüyor? bakışı ne paraya, kendini konumlayışı ne?

    zekaya da bakarım. görebilmek zeka. hele en üst seviyesi kendini görebilmek. yoksa isterse 3'le 5'i parmaklarıyla toplasın, isterse 6 nobel dizsin, bana gelişi bir.

    noldu bak, hepbiri çıktı... kadınlar azı beğenmez işte, böyle bunlar.

    çok pis çarpık, çizik çuzuk bi binary mercekle bakıyorsunuz şu mevzulara. kötüsü, zaman dışında kimse de size gösteremez o merceği. kaybettireceği onca yıla cidden yazık.

  • bir vampirle tanışınca söylenecek en iyi cümle

    valla ben direkt kalk yerine yat derim. yıllarca anama babama hoflayıp durmuş biri olarak ciddi ciddi tüm sapienste kalk yerine yat geni diye bi şey olduğundan şüpheleniyorum artık. sanırım bu normalde pasif halde duran bir gen ancak kişi ana baba olup çocuğu bebeklik aşamasından çocukluğa geçiş yapanda hoop diye birden yaldır yaldır aktive oluyor. yani başka açıklama bulamıyorum çünkü bi vampirle karşılaştığımı tahayyül ettiğim anda ne haç, ne ısırılmak, ne sarımsak, direkt ilk aklıma gelen olm o tabutta nası uyuyosun her yanın tutuluyodur kalk yerine yat deme isteği oldu.

    ulan çok pis cool, böyle çoppıra falan binen bi yaşlı nine olucam diye hayallerken gide gide bildiğin nokta gözlü ahmet yılmaz teyzesi oldum:(( coğrafya resmen kadermiş!

  • ömrünün sonuna kadar sadece 1 oyun

    vay, kimse caesar yazmamış. (bkz: caesar iii). liseliler bilmez. elli bin oyun oynadım, dönemsel çok sevdiğim, başından kalkamadığım oyunlar oldu, bu arada yıllar geçti, teknoloji uçtu, algoritmalardı görsellikti animasyondu uzay çağını yakaladı, yıl 2020'lere dayandı ve ben hala 2 saat boş vaktim olduğunda allaah diye hevesle artık müzelerde sergilenen, yakında güncel windows sürümlerinin bile belki desteklemeyeceği, ilk tetristen hallice çözününürlükteki caesar üçü oynuyorum.

    yok böyle bir zevk yemnederim. optimizasyonun, parametre kontrolünün, strateji geliştirmenin kitabını yazıyor oyun. ciddi ciddi 20 yıldır oynuyorum ve kuş kadar sıkılmadım.

    bu arada gandhi haklı. yıllar yılları kovalarken ben paso bunu oynadığım için arkadaş çevrem önce beni dikkate almadı.

    ~early 2000'ler ~

    - sezar diye bi oyun kurdum çok manyak olm
    - türü ne?
    - strateji, vali oluyosun şehir kuruyon ticaret fala ..
    - öeeh sıkıcı sen takıl

    sonra dalga geçtiler:

    ~early 2010'lar ~
    - red dead redemption, god of war, call of duty mm güzel, şimdi yine caesar oynıyım
    - ssafdghjkkl bu ne lan, grafiklere bak zuhahahaha ninem elleri gınalı ninem soliter oyna sen adssffgjjkl

    sonra benimle dövüştüler:

    ~ late 2010'lar ~
    - iki gündür bloodborne oynuyorum manyak oyun
    - ehehe ben de haftasonu sezar oynıycam
    - yeter be yeter ben bıktım!! evine gelip pc'ni formatlıycam cd'sini kırıcam o sezarın

    ama tahmin edin kim kazanacak:))

    ~ early 2050'ler, suadiye huzurevi ~
    - teyzecim ziyaretçileriniz var iki dakika ara verin, rekorlar kitabına girmişsiniz oyun yapımcıları gazeteciler falan geldi
    - gelsinler gelsinler de bi baksınlar bu small villa niye evolve etmiyomuş gene neskime aksesi yokmuş mendeburun seçemiyo gözüm...

  • ekşi itiraf

    iki haftadır tepemden aşağı dev çamaşır kazanlarıyla iş yığılıyor, düşen şlap şlup her tarafıma bulaşıyor. stres 3500 oldu işten eve tam olarak posaya dönmüş halde geliyorum. üstüne taşınmalık ev bakıyordum aşırı coşkulu bi emlakçıya denk gelmişim herif her gün min 4 defa arıyor, açmayınca whatsaptan yağdırıyor. üstüne linkedin'den bi yer beni bulup cv istemişti, nedir ne diildir umursamadan göndermiştim. o iş ciddiye bindi her gün bi mail de onlar atıyor şimdi şu testi yap, şimdi şu talent bilmem ne siksok, şimdi şunu gönder... ortadan cart diye sekize yırtılmama ramak kaldı. dün 6 saat nefes almadan çalıştıktan sonra eööh ölcem mi lan yeter patron çıldırdı kapattık bana ne be diye günün ilk sigarasını içmeye çıktım dışarı. bi nefes çekmeden le big boss'un sekreteri aradı. 15 dakika içinde beni görmek istiyormuş. aha dedim sıçtık kim bilir ne... beni pek çağırmaz çünkü. sonra eneee dedim, lan bu beni tebrik etçek. geçenlerde yaptığım bi şey için herkes wouv falan demişti. onu daha yeni duyduysa belki elimi sıkacak. belki de sana hediye vericez diycek kim bilir?? eski iş yerimde cıngıllı bi şey bulup yapınca elektronik hediyo ediyorlardı ipad, mcbook, hala kullandığım televizyon bile orada yaptığım bi tasarımın hediyesi. bunlar da hiç değilse bi tablet verseler iyi olur tablet lazım bana. belki de nakit prim verirler. ne kadar verirler ki... ama kesin bi şey verecekler artık yani yoksa niye şahsen çağırsın diye diye bi gazla gittim odasına. girer girmez elimi sıktı ve o beklediğim konudan konuşmaya başladı. ama nasıl övüyor. konuşmasına bakılırsa ben az bile farkındaymışım olayın, inanılmaz bi şey o yaptığın bizi sektörde nasıl bi yere getirecek sen biliyor musun diyor, kimsenin cesaret edip alamadığı milyon dolarlık işleri alabiliriz o geliştirme sayesinde komple yeni bi kulvar açtın önümüzde diyor. o konuştukça benim gözbebeklerimdeki prim balyası kalınlaştıkça kalınlaşıyor, 10 bin, 50 bin derken en son 100.000 liralara vurdu da kiralık neymiş evi direkt satın aldım, çekeceğim kredinin ödeyeceğim aylık faizini bile hesaplayıp hesabı kenara koydum döndüm o hala övüyor. yırttık abicim yırttık diyerek zevkten dört köşe dinliyordum ki "peki ben bugün seni buraya niye çağırdım!!" demesiyle kağıttan evim ağır çekimde plilili plilili masanın üstüne inip dümdüz oldu. o da yıkıntılarının üzerine hevesle bilgisayarını koyup siksok bi rapor açtı. ne benimle ne departmanımla ilgisi yok, birileri hazırlamış bu da formatını beğenmemiş, şurada fontlar düzeltilmeliymiş, burada satır araları bilmem neymiş ve "bi kadın eli değmesi" gerekliymiş. bak hayatımda en salak yerine konduğum, en göt olduğum anları düşünüyorum, bu ilk 5'e çok temiz girer. prime mrime daha gelmeden, sen kendi ağzınla profesyonel alanımda kendi işimi yaparak çok hümküçümçüm bi şey başardığımı söylüyorsun bi dakka önce, sen söylüyorsun bunu, sonra yine kadın = döküman evrak yarak kürek kağıt işleri algısına atıf yaparak uğraştığın işleri bırak al bu sekreterya işi yap diyorsun. bilhassa o "kadın eli değmesi" muhabbetini yapmasaydı da, ne bileyim işte düzgün rapor hazırlıyorsun vırt zırttan yağlasaydı eğer bu kadar uyuz olmazdım. salağım çünkü hee iyi rapor hazırlıyomuşum demek diye bana verdi napsın adam düzgün olsun istemiş falan der geçerdim. kadın eline sıçayım. şeytan diyo bütün raporun fontunu comic sans yap en azından için soğusun. çok pis sinirliyim. bugün de it gibi koşturuyo olmam lazım ama hiiç... çıktım entry yazıyorum. o kadın elimle yazıyorum hem de al. şu öbür şirket iş teklif etse keşke de o kadın ellerimle bi de istifa dilekçesi yazıp imzalasam. prim mrim diyorum ben de saf saf piiii... güzel göt oldum yalnız kabul etmek lazım.

  • canı istemiyorsa telefona yanıt vermeyen insan

    canı istemiyorsa ıspanak yemeyen insan savunma yapmak zorunda değil.

    canı istemiyorsa ruj sürmeyen insan savunma yapmak zorunda değil.

    öte yandan canı istemiyorsa işe gitmeyen insan hesap vermek zorunda. kime? patronuna. çünkü bir iş akdi imzalamış.

    canı istemiyorsa kira ödemeyen insan savunma yapmak zorunda. kime? mülk sahibine. çünkü bir sözleşme imzalamış.

    canı istemiyorsa borcunu ödemeyen insan da hesap vermek zorunda, çünkü sözlü bir anlaşma yapmış.

    bu siktiğimin telefonunu alırken her çaldığında açacağıma namusum üzerine söz veririm falan diye bi sözleşme mi imzalamış bu insan acaba ki, bunun için açıklama yapmak zorunda kalıyor. değişik. ben telefon alırken sadece para istemişlerdi.

  • ekşi itiraf

    isimlerimin anlamını soran bi ecnebiye tercüme ederken fark ettik, o türkçe, bu farsça vs derken 2 isim + soyismi farklı sıraladığında "kainatın cana okuyan, esip geçen kesip biçen sahibesi, kraliçesi" gibi bi anlam çıkıyor. şöyle odaya girdiğinde önden protector of the seven hills, breaker of hearts, kuin ovdı andons endıbörst pen, kuzusu of anneesi and madırof ozan falan diye anons edecek birileri olsa önüne gelene otomatik benddani çektirecek isimmiş aslında da sanırım calimero sesten kaybediyorum.

  • istediği zaman istediği kişiyi silebilen insan

    öyle kafaya göre hıh deyip silmek değil de, sessiz at-pek çifte ilişkisi olabiliyor.

    bir de görmek ve kabul etmek üzücü olsa da, hani eklenecek değil çıkarılacak şey kalmamasıdır mükemmelik demiş ya büyük prens... insanlı ilişkiler de biraz öyle sanki, hayatında eklenecek değil çıkarılacak insan kalmadıkça daha bi dengeye ulaşıyorsun. ironik tarafı, hiç tanışmadığın kaç en iyi arkadaşının da şu an bir yerlerde böyle düşündüğünü biliyorsun.

  • bir gün gelip seni alacağım denilenler listesi

    geçtiğimiz aylarda ablam evini yeniliyordu. her şey bitti, güzel bir biblo, heykel gibi bir şey almak istedi. dedim sabret, o öyle çıkıp aranıp bulunmaz, denk gelir sever alırsın. yok, hemen olacak! peki. çıktık orada buradaki zart home zurt home mağazalara baktık. hep fabrikasyon götüm gibi şeyler.. alçıdan dökmüş üstüne soba boyası spreylemiş gümüş zart zurt diye satıyor. 300-500 de etiket koymuşlar utanmadan. neymiş “dekoratif obje”. adı da götüm gibi.

    aklıma geldi, dedim gel kadıköy’e gidelim, eskicileri dolaşalım. nebliim belki içinin ısındığı bir şeye denk gelirsin. dolaştık eskicileri işte. sonuçta ben lirikleştim anca yine *, o bir şey bulamadı. gezdiğimiz dükkanlardan birindeki satıcı bir yer önerdi bize, “bu işin membaı orasıdır” dedi. bulduk gittik söylediği yere, ama az bile demiş... neler var allahım. oyuncakçı dükkanındaki çocuk gibiyim, birbirinden nefis heykellerle dolu ortam. öyle spreyli plastik çerçöp değil. bronzdan bir savaşçı heykelciği gözüme ilişti, çok güzel işçilik ama.. üzerinde de etiket var 174. o naylon tuvalet ibriği gibi şeylere 400 istediklerini düşününce hiçbir şey değil... bi kaplan, tehdit hisseden gergin bi kaplan, tam adımını yeni bitirmişken.. hareketteki detay, figür nefis. etiket 187... valla delircem. derken o’nu gördüm. burada büyük harf kullanılsa o “o” büyük harfle olurdu, öyle bi o.. the o! ta öbür uçta, gümüş rengi bir heykel.... hipnotize oldum anında, john connor görmüş terminatör gibi önüme çıkan insanları sağa sola fırlatarak zınzınzın önüne gittim direkt. yalnız nasıl anlatayım.. bi asur mu hitit mi artık, kralı ve kraliçesi... nasıl bir denge var ama heykelde... o duruşlar, kaslardaki saçlardaki detaylar nasıl güzel... ben böyle hipnotize olunca (artık nasıl bakıyorsam) dükkan sahibi yanıma geldi “çok beğendiğiniz galiba” diyerek. dedim evet. başladı adam anlatmaya, arkasında gizli bir minik heykelcik daha varmış göremedim, çevirdi onu gösterdi. dokunabilirsiniz dedi... oy oy. heykele dokununca hepten vuruldum, sapık gibi okşuyorum elim durmuyo. satıcı çok nazik, tatlı tatlı anlatıyor kralı, karısını, mitolojisini, arkadaki o gizli heykelciliğin anlamını... normalde almayacağım şey için zahmet vermem, o anlatmaya pazarlamaya hevesli olsa bile sadece baktığımı, almayacağımı çok net söylerim ki zamanını almayayım. da bunu alırım ben ya... vuruldum. diğerlerinde etiket var, bunda yok. ama onlar 170-180’se bu net bi 1000 lira vardır. hak eder yalnız. bütçem yok ona ama biriktiririm, ne zaman gelip alırım, o arada kapora versem başkasına satmasın diye kabul eder mi... hem bunları hesaplıyorum, hem soruyorum. ben soruyorum adam anlatıyor. sonra edemedi tuttu kaldırdı heykeli, iki saat bir sürü şeyi çekip ayırıp masa hazırladı önce buna, sonra oraya taşıdı ıkına sıkına. sırf ben 360 derece etrafında dönüp rahat inceleyeyim diye. başka müşteriler geliyor gidiyor, adam başından savıyor onları tek kelimeyle, dönüp bana heykeli anlatıyor. sonunda tamam dedim gözlerim çakmak çakmak... alıyorum. fiyatı ne kadar? “7000 dolar” dedi adam aynı kibarlığıyla. ben 1200’e kadar çıkarımdayım, türk lirasındayım... o 7000 dolar dedi. heykele veda etmenin acı gerçekliğiyle bir gulpladım, adama o kadar zahmet verdikten sonra kabalık etmeden bu işten nasıl sıyrılacağım diye ayrı bir gulpladım. ben alacağıma o kadar inandım ki adam da inandı, şu saatten sonra “ay çok pahalıymış neyse çüüüz” diye kestirip atamam, olmaz yani. naparım onu da bilmiyorum, sicilya mafyası gibi, girdim çıkamıyorum. adam anlatmaya devam ediyor, heykeltraştan bahsediyor, bunun diğer çalışmalarından farklarını vs vs... adam, anlatma artık adam!! zaten üzerimde kreator tişörtüyle gitmişim, iyi bi satıcı penye metal tişörtüyle gezen birinin tak diye 7000 doları bi heykele veremeyeceğini bilmez mi, esnafımızdaki o “jungmuş adlermiş halt etmiş, en bi insan sarrafı benim” tribi bitti mi? gözbebekleri dev gibi olmuş, kıp kıp bakıyor gözümün içine. neyse sadede geleyim ben böyle ne evet ne hayır ıkınıp durdukça fiyat 6000 dolara kadar indi. alacağım 50 liralık şey için pazarlık yapayım desem köskös 60’a alır çıkarım, şimdi almayacağım şey için 1000 dolar indirim aldım hiç pazarlık yapmadan. murphy işte... sonunda ablam gerçeklerle yüzleştirme dairesi hayal kırma masası baş şefi olarak “teşekkür ederiz, bu bizim bütçemiz için çok fazla” diye kestirip hadi hadi hadi diye kışalayarak beni dükkandan süpürmeye başladı. ablam beni öyle çeke çeke götürürken satıcıya açıklama yapma derdindeyim “diğerleri 170-180 diye bunu daha uygun sanmıştım kusura bakmayıııııın”. satıcı da ardımızdan koşturuyor elindeki kartviziti elime tutuşturmak için “beni arayın mutlakaaaa... onlar fiyat değil açık arttırma numaraları... beni arayııınnnnn...”

    meğer olay ilk andan beri benim mallığımmış:( olsun, o mallık sayesinde tanıdım onu. dünyanın basılı bütün paraları emrime amade olsa ne araba gelir aklıma ne şato. onu isterim bi tek. parayla alınabilecek böyle istediğim bir şey hiç olmadı şimdiye dek. bir gün o 6000 doları biriktiricem ama. açık arttırma maçık arttırma, fizan’a da gitsen bulup alıcam seni heykel. ikea lack sehpanın üzerinde yerini bile hazırladım. seyredicem seni hep, gelip gidip okşıycam. tozlarını nanofiber bezle alıcam, gözüm gibi bakıcam. çok sevicem seni ve hiç bırakmıycam:((((

  • ekşi itiraf

    sabah işe geldiğimden beri koşturuyorum. yakalayan bir şey anlatıyor robotun yaptığı salınımı, karıştırıcının devrini, yanlış pompa seçmişler bi de.. biri bilmem ne soruyor aradan, 3 numaralı preste yapacaksınız 150 barda, diğeriyse 180 barda basın diyorum. çaylak eleman istediğim numuneleri getirmiş olmuş mu diye, olmamış, gel diyorum göstereyim, üretime inip işçinin elinden tezgahını alıp yapıp eline veriyorum bak bunu yaptıracaksın, böyle yaptıracaksın. üst baş el kol leş, yıkamaya giderken çocuğun okulundan arıyorlar, bık bık kaydınızı yaptırmadınız diyorlar, tamam diyorum yarın yaptırıcam gelip. tuvalete varamadan paolo arıyor, paolo belalım. bi malzeme satmak istiyor ve ancak ben teknik onayı verdikten sonra satınalmaya gidebilir. hergün arıyor o yüzden numune göndereyim, numune gönderdim, testlere başladın mı testler bitti mi başka göndereyim mi... açmıyorum. öl paolo!!! böyle böyle akşam oluyor, eve koşturuyorum patlıcan yapıcam yanına pilav yapıcam... bu arada kendime de bi çorba çıkarsam süper olur, soğuk almışım sesim boru gibi 30 saniyede bir hapşırıyorum... çorbaya vakit yok, daha yemek yenecek ödev yapıcaz banyo yapıcaz... çocuğun bakıcısı hem giyiniyor hem anlatıyor kurutucuya attım da kurutucu çalışmadı da... tamam diyorum bakıcam kurutucuya. oğlum ödevini okulda unutmuş yine, hangi sayfaydı diyor, soğan doğramayı bırakıp emaillerime bakıyorum ödev çizelgesine.. içim üşüyor, sıcak bi banyo yapsam şimdi nası süper olur. nick arıyor nick amerikada ona gündüz. hırt vırtla toplantıya giricem şimdi bilmem neyi sorarlarsa ne diyim diyor. abo pilavı unuttum. anlatıyorum zart de zurt de... oğlum analog saati gösteriyor altına kaç olduğunu yazması gerek. nick’i kapatıp bak diyorum kısa kol nerde uzun kol nerede. 7’yi 3 geçiyor diyor... hiç öğrenmemiş okulda. şehriye bitmiş, neyse şehriyesiz olsun... yelkovanı diyorum 5’er 5’er sayacaksın, 1 bardak mı yıkadım pirinci 2 bardak mı!!! 2... 3 bardak su o zaman. yemeğe oturuyoruz hatırlatıcı ötüyor yarın yüzmesi var. mayosu nerde ki... bonesi nerde?? bi çorba olsa nasıl süper olurdu. kayıtlardan süngerbob seçiyoruz. sen hastasın diye en sevdiğin bölümü açıcam diyor benimki:)) uh ah ah çiki çiki bölümü. sofrayı toplarken kapı tıklıyor. akşamın sekizinde kim ki.. kim o diyorum, güvenlik! nalaka ses mi yaptık ne noldu ki?? açıyorum kapıyı gülümseyen bi adam.. elinde bi gül, uzatıyor. sevgililer gününüz kutlu olsun, tüm site sakinlerine dağıtıyoruz. teşekkür edip salona geçiyorum. bonesi nerdeydi acaba... telefon ötüyor yandan arayan paolo yine. bi elimdeki güle bi toplanacak masaya bakıyorum. gül yerine çorba verselermiş keşke.

  • ekşi itiraf

    bazen atacağın çok basit bir adımın arkasından büyük değişiklikleri getireceğini bilirsin. o adımın ardından getireceklerine yönelik aman aman bi hevesin beklentin olmasa da korku veya tembellik de yoktur. yine de ertelemenin verdiği o tuhaf hazdan harekete geçmezsin. çok sinsi, kirli paslı bir hazdır o. ellerini ovuşturan küçük boy bi kara sinek gibi. procrastination denen şey değil bak bu. doğru olanı yapmamanın, çizginin dışına çıkmanın “atanamamış evil” küçük burjuva macerası. erteleyebiliyor olduğun zavallı şeyleri sırf erteleyebiliyor olmanın tadını çıkarmak için ertelemek, hayatın üzerinde sahip olduğuna inanmak istediğin acıklı bi güç algısı. hazzın ertelenmesi değil kesinlikle, ertelemenin hazzı. marx’ın proudhon’a kapağı gibi oldu. tencerenin dibinde kalmış parmaklanan yanık özgürlük. yıllık ceremesi yirmi milyon mazereti aşmayan küçük ve orta büyüklükte isyankarlık. öyle sefil, fırsatçı bi haz. bi kastamonulu kasaba yengesi kadar da kurnaz.

  • en zor zamanlarını tek başına atlatan insan

    sakat insandır. kuyruğu dik tut eyvallah, yok güçlüdür, yok kimseye müdanası yoktur evet doğru ama özünde züğürt tesellisi bunlar. en zor zamanında bile güvenecek, yardım isteyecek el istemeyi bırakmışsa insan duygusal olarak sağlam hasar almış demektir. övünülecek şey değil bu. belki zamanla daha az aptalca tercihler yapıp iyi deneyimler yaşaya yaşaya kendini biraz onarır.

  • kadınlar neye aşık olur

    tipik romantik komedi. esas kadının genellikle bir nişanlısı veya uzun süreli ilişkisi vardır. esas adam bunun çevresindeki gıcık, uyuz hödüğün tekidir. hikaye bruklin mruklin oralarda geçer. genellikle iletişimle ilgili bir işte (işte yayınevinde editörlük, dergide yazarlık vb) çalışan kadınımız bu adama sinir olmaktadır. kadını muhakkak seksi vücutlu ama çocuksu yüzlü aktristlerden biri oynar. adamsa şu spartalı tereyağının adı neydi, o falan olabilir. sonra işte bunlara ortak proje, görev mörev verilir, uyuz ola ola beraber bir şey yapmak zorunda kalırlar. kadın illa bi sahnede yanlışlıkla adamın önünde üstsüz kalır yahut götü görünür, adam hoiii?? falan der ama bozuntuya vermez. zamanla kadın adamın içindeki kırılgan, duygusal tarafı görüp ılımaya başlar, adam da kadının sakarlıklarını gördükçe (romantik komedi kadınları hep biraz sakar olur) onu sempatik bulmaya başlar. sonra işte karşılıklı “seviyorum seni ulan” fazına geçilmeden üstü örtük flört evresindeyken daha adam bi ayılık yapar, kadın buna feci bozulur, bozulduğu gibi de ossaat şikago’da iş bulur hemen, üzgün üzgün taksiyle havaalanına yola çıkarken adam da vay ben ne eşeklik ettim moduna girmiş özür dilemeye gelmiştir bile fakat kızın arkadaşlarından olan biteni öğrenince hemen havaalanına giden taksinin peşine düşer kay kayla bisikletle falan. bruklin köprüsünün oralarda aracı yakalar, taksici pis pis bakıp küfrederken bunlar yol kenarında öpüşürler, saksafonlu bir şarkı fon müziği girer, yazılar akar. kadınlar neye aşık olur tam olarak yine anlayamayız filmden ama ben trip atmak istediğinde hemen başka şehirde iş bulabilme fırsatına aşık olurum.

  • iyi bir insan olmaktan vazgeçme sebepleri

    insanlara iyi davranmaktan vazgeçme sebepleri olarak yorumluyorum çünkü hiçbirimiz kendimizi sandığımız “iyi insan” (iyi olmakla tanımlanan her ne ise) değiliz, o kendi kendimize kendimizi idealleştirdiğimiz janti kıyafetler içindeki matrix imajımız, bunu bir geçelim.

    insanlara iyi davranmaktan vazgeçmek de zamanında iyi davranılmış ve beklenen sonuç alınamamış anlamını doğuruyor. beklenen sonuç belki sevilmek, kabullenilmekti, belki basitçe bu iyi davranışların fark edilmesi, takdir edilmesiydi veya en yüzeysel haliyle karşı tarafın da size sizin “iyi davranış” olarak niteliğiniz çerçevede davranmasıydı. özetle bir getiri, karşılık bekleyerek bir yere yatırım yapmışsınız ve o karşılığı alamamışsınız. olay bu. niye bu olay böyle teatral bir ben çok iyiyim övüncüne kapı açıyor anlamıyorum. dolar aldın herif düştü. dolara, kadere, döviz piyasalarına karşı duygusal bi kırılım yaşayıp böhühü, o dolara değer vermiştim, malı davarı satıp geleceğimi ona yatırmıştım, o tuttu düştü diye tripten tribe girip kendine ulvi meziyetler biçiyor musun? yo... kafam basmıyo demek bu yatırım işlerine diyip geçiyorsun. iş insan olunca yanlış yatırımının sonuçlarını kendi hatalı kararlarına fatura etmek yerine aslında ne kadar da iyi bi insan olduğuna biçip tepesi hareli boynu bükük kırgın aziz triplerine girmek çözüm ürettirmek yerine rakı masasında arabesk dinleterek kendine acır gibi yapıp ego tatmini elde etmeni sağlar. oha tek seferde kurduğum cümleye bak. neyse dursun.

    demem o ki öyle kırgınım, oynamıyorumculuk yok. sen iyi biri değilsin. duygusal yatırımının canına okuyanlar da kötü insanlar değil. hayatta iyi ve kötüler yok. sadece çirkinler var. ok berbattı. yanlış kişilerle yanlış ilişkilere yanlış emek bağlamışsın. hatalı karar vermişsin. insanlı işlere sandığın kadar kafan basmıyor demek ki. açıp gözünü öğrenmeye çalışacaksın, deneyimdir hepsi. tuhaf tuhaf sosyal şarlatan var hem, kimisini oltayı yutacak kadar yaklaşmadan tanıyamazsın, gözlerini ovuşturup bakar yine de inanamazsın, beyninin %75’i pr departmanı olan adam var. o kötü mü, yoo. sadece o da öyle bi insan. sana iyi gelmeyecek bi insan ve senin eleğin onu eleyecek kadar ince değil. tip tip un, tip tip kepek, tip tip elek var. istersen amaan de duvara as eleğini komple, istersen de birilerinin kafasına geçir tabii, ama bence gözenekleri küçült, yastık altında tut vaktini, soğuk nevale ol, insan kolay yaklaştırma çok yanına. en kötü ortamlarda çok cool’um dersin, kim bilecek.

  • bir sabah gözlerini açtığında olmak istediğin yer

    meksika'da, açık balkonunun önünde yere kadar beyaz tülleri olan, tüllerin hava akımından hafif hafif içe doğru bombelendiği güneşli bi odada. kumtaşı mı oluyo orada evler, tamamen atıyorum bak hiç fikrim yok, öyle bi ev işte. az döşeli, taş duvarlı, çok beyaz tüllü, güneşten şıkır şıkır püfür püfür bir oda. orada yaşamaktı, oturmaktı onlarda hevesim yok, sırf uyanmak. fantezi bu. sonra kapı tıklıyor, omuzları açık yere kadar etekli bi elbiseyle bir kadın kahvaltı getiriyor. teyzeye gratsyas diye teşekkür edip güneşten gözlerimi kırpıştırarak kucağıma alıyorum tepsiyi. tahta kaşık, kalın kabuklu odun ekmeği var, menemen var kahve var, güneş var serinlik var. mmm. sonra kocaman bi kaşık alıyorum menemenden gülümseyerek hevesle ve ahyaak diye yataktan fırlıyorum. halapenoyla yapmış menemeni allahın manyakları. gözlerimde yaşlar boğazımda patlayan bi yanardağ, odaya koşup gelen teyzeye ispanyolca anlatmaya çalışıyorum tres halapeno, tres halapeno diyorum telaşla, tres çok demektir gibi geliyo o an, non porfavor... teyze tamam tamam işareti yaparak tepsiyi götürüyor, kalaylı sürahiyi kafaya dikip glok glok su içerken aklıma un dos tres aley aley aley diye ricky martin şarkısı geliyor. fok! tres 3 demek ispanyolca olm, bunların da üç peynirli ravioli gibi üç halapenolu menemeni varsa ondan getirecek şimdi bana diye panikle ardından koşup taş koridorlarda teyzeyi arıyorum ağzımda lav silahıyla:(( lanet olsun böyle fanteziye ya çiçek gibi başlamıştım gerildim sabah sabah. tülüne bir taşına iki, kalkarım caanım evimde spongebob izleyerek sucuklu yumurtamı yerim mis gibi.