debe başlıkları

milliyetçilik

  • guns germs and steel'de, iki yeni zelanda kabilesi olan "maori"lerin ve "moriori"lerin hikayesi anlatılır. kabaca özet geçeyim. milattan sonra 1000 civarı bir tarihte, bir grup polinezya topluluğu yeni zelanda'ya yerleşir. bundan bir süre sonra, bu topluluğun içinden bir kısım kopar ve 500 mil ötedeki chatham adasına yerleşir. bu adaya yerleşen topluluk, isimleri "moriori"dir, yüzlerce yıl yalıtılmış bir halde yaşar. yeni zelanda'da kalan topluluk ise maorilerdir. aradan yaklaşık 800 yıl geçer ve bir gün maorilerin gemileri chatham adasını istila eder. morioriler, aslında örgütlü bir direniş gösterebilseler, gemide bulunan birkaç yüz kişiden ibaret maorileri yenebilecek güçtedirler. ama böyle yapmazlar (daha doğrusu yapamazlar), onun yerine oturup toplantı yaparlar nasıl davranacaklarını belirlemek için, sonunda da maorilere gidip kaynakları paylaşarak barış içinde yaşamayı teklif etmeye karar verirler.

    ancak iyi örgütlenmiş, güçlü silahlara sahip, yüzyıllar boyunca sürekli etrafındaki topluluklarla savaşan maoriler, moriorileri soykırımdan geçirir, ellerine geçen herkesi öldürürler.

    jared diamond, aynı, ortak atadan gelen iki topluluğun niçin böyle farklı kültürler geliştirdiğini, maorilerin niçin böyle, moriorilerin niçin öyle davrandığını, maorilerin moriorileri nasıl yok edebildiğini, çevresel koşulların belirlenimi üzerinden anlatır. onu da kabaca özetleyeyim. moriorilerin yerleştiği ada çiftçiliğe pek uygun değildi, kaçınılmaz olarak avcı-toplayıcılığa döndüler. dolayısıyla, ihtiyaç fazlası üretim yapmadılar, bu yüzden de, avcılık yapmayıp zanaatle, sanatla uğraşacak insanları, düzenli bir orduyu ve bürokrasiyi besleyebilecek üretimleri yoktu, avladıkları hayvanların çok da zor hayvanlar olmaması nedeniyle silah teknolojisi geliştirmelerine de lüzum yoktu, yerleştikleri yer küçüktü, nüfusları fazla büyümedi ve hatta büyümemesi için çeşitli önlemler aldılar, mesela bazı çocukları kısırlaştırmayı gelenek haline getirdiler. gidecek başka yerleri olmadığı için birbirleriyle iyi geçinmek zorundaydılar, bütün bunların neticesinde, karmaşık bir örgütlenmeye sahip olmayan, az nüfuslu, savaştan anlamayan, teknolojisi iptidai, barışçı bir topluluğa dönüştüler.

    maoriler ise, tarım yapabiliyorlardı, nüfusları hızla büyüdü, ürün fazlası sayesinde, gıda üretimiyle uğraşmayıp başka işlerle ilgilenebilecek ve uzmanlaşabilecek insanlar çıktı ortaya, komşu topluluklarla sürekli savaşa savaşa ayakta kalabilen bir topluluk oldular, gitgide daha karmaşık bir örgütlenme ve daha ileri bir teknolojiye sahip oldular. neticesinde de, aynı atadan gelen bu iki topluluk, birkaç yüz yıl içinde bu derece farklı bir gelişim gösterdi ve bunun sonucu da morioriler açısından hazin oldu.

    bu iki topluluğun geldiği noktadan mevzuya girelim. bir maori tarihçisinin, "maoriler asker millettir" şeklinde bir tespit yapması, bunu da, sanki maorilerin sahip olduğu mistik bir "öz"müş gibi, değişmeyen ve sanki değişmesi de mümkün olmayan bir karaktermiş gibi ileri sürmesi, maori milliyetçilerinin de bunu bir övünç kaynağı olarak benimsemesi ve savaşçılıklarıyla, karşılaştıkları toplulukları korkutmalarıyla övünmeleri, tek kelimeyle, ahmakçadır. aynı şekilde, bir moriori milliyetçisininin de, "biz barışçıl bir topluluğuz" şeklinde gurur duyması da saçmadır. büyük resme bakıldığı zaman, bu iki topluluğun geliştirdikleri kültürler ve sergiledikleri davranışlarda, övülecek veya yerilecek bir şey bulmak anlamlı değildir. savaşçı veya barışçı olmayı, olumlu veya olumsuz tutumlar olarak nitelendirebiliriz, ki bunlar da tartışılabilir gayet, farklı koşullarda rasyonellikleri üzerinden kıyaslanabilir veya farklı ahlaki açılardan yargılanabilir vs. ama maorilere ya da moriorilere, böyle sabitlenmiş, mistik bir öz atfedemeyiz.

    kısacası, çeşitli toplulukların belirli koşullar altında oluşan niteliklerinden yola çıkarak o toplulukları övmek veya yermek anlamsızdır; ancak ahlaki olarak değerlendirilmeye tabi tutulabilecek niteliklerin kendisini yüceltmek veya hakir görmek mümkün ve anlamlıdır. "morioriler çok barışçı, afferim onlara" demekten ziyade, barışçı olmayı ve sahip olunan kaynakları paylaşarak kardeşçe yaşamayı, rasyonel ve ahlaki bir tutum olarak benimseyip övebiliriz, maddi dünyanın bu yönde evrilmesi için, bütün insan topluluklarının böyle bir tutumda uzlaşabilmelerini mümkün kılacak bir dünyanın inşa edilebilmesi için mücadele edebiliriz. moriorileri yüceltmek yerine, barışçı olmayı yüceltebiliriz; çünkü morioriler de belirli koşullara yeteri kadar süre maruz kalırlarsa savaşçı olabilirler, veya moriori dışındaki insan topluluklarında da aynı barışçılığı gözlemleyebiliriz.

    velhasıl, tercih etmeden içine doğduğunuz bir topluluğun sahip olduğu kültürü, nitelikleri yüceltmek ve bunları mistik bir özmüş gibi benimsemektense; iyi gördüğünüz niteliklerin kendisini yüceltmek, kötü gördüğünüz niteliklerin de niçin ortaya çıktığını anlamak ve insan topluluklarının iyi nitelikler sergilemelerini mümkün kılacak toplumsal düzenlerin inşa edilmesi için çabalamak: insan yaşamını ahlaki açıdan anlamlı kılabilecek şey budur. tabii bundan da önce, iyi gördüklerinizi niçin iyi, kötü gördüklerinizi niçin kötü gördüğünüz üzerine de derin bir tefekkürle başlamak elzemdir; çünkü hepimiz içine doğduğumuz ailenin, çevrenin, toplumun ve dünyanın ürünüyüz, onlarla sürekli etkileşim içinde şekilleniyor ve şekillendiriyoruz.

    geçelim, şu entrymden kürt milliyetçiliği çıkarmaya çalışan davşanlar olmuş, ona gelelim. (bkz: #53582155) bu davşanlar kötü niyetli filan değil hayır, gayet iyi niyetli, samimi davşanlar, içinde yüzdükleri ideoloji deresinden dolayı çeşitli melekelerinin sakatlanması söz konusu sadece. ve ben kendimi her seviyeye hitap etmekle mükellef hissediyorum.

    entryde anlattığım şey, ülkenin batısındaki gençlerin genel olarak askerlikten mümkün olduğu kadar kaçma yönünde bir eğilim sergilerken, doğusundaki gençlerin kendi rızasıyla savaşa katılmalarını anlamaya yönelik bir çaba sergilememiz gerektiği. "biz asker milletiz" gibi bir tespit yapmanın ve hatta bunu da sanki bir gurur kaynağıymış gibi benimsemenin saçmalığını vurguluyorum, ve diyorum ki, normal olan, olması gereken, istenmesi gereken, yaşam dürtüsünün ağır basmasıdır. bu dünya üzerinde adil ve özgür bir yaşam hayaliyle varlığımızı ve ahlakımızı anlamlandırıyorsak eğer, yüceltilmesi gereken, idealize edilmesi gereken, seve seve ölüme koşmak değil, yaşamı istemek, yaşama değer vermektir.

    peki, düpedüz milliyetçi, devletçi reflekslere sahip ve bunu gözden kaçırmaya çalışırken sürekli ele veren bir davşansanız eğer, buradan ne anlam çıkarırsınız? "kürt milletinin evlatları vatan toprağının savunması için gözünü kırpmadan kendi hayatını hiçe sayıyor, asker millet geçinen türk milletinin evlatları ise vatan savunmasından kaytarmak için fırsat kolluyor diyosun yani he mi? seni gidi seni, yer miyiz biz? bir de milliyetçiliğe karşıyım diyosun, tüh allah belanı versin."

    entrynin hiçbir yerinde vatan savunmasından filan bahsettiğim yok, sadece pkk, ypg'ye değil, ışid'e katılım oranının da ülkenin doğusunda yüksek olduğunu söylüyorum ve biz sormalıyız diyorum: kürt gençleri niçin bu kadar rahat ölüme koşabiliyorlar, niçin yaşamaktansa ölümü daha rasyonel bulabiliyorlar? nasıl koşullarda doğmuş büyümüşler ki böyle bir eğilim göze çarpıyor? bunları anlamalı ve insanların ölümü değil yaşamı tercih edebilmesi, bu ülkede, bu dünyada anlamlı bir gelecek hayal edebilmesi için ne yapmalıyız, koşulları nasıl değiştirmeliyiz, neye yönelik mücadele vermeliyiz, neyi değiştirmek için çabalamalıyız, bunları sorgulamalıyız. hele ki on yıllardır anlamsız bir savaşla birbirimizi öldürüyorsak eğer, bizim yüceltmemiz gereken şey barıştır. elinde silah olanlar savaş dilini konuşabilir, ama biz barışı konuşmalıyız, barışı istemeliyiz.

    yani ideal göreceğimiz bir dünyada, olması gereken, bile isteye savaşa gitmek değil, bilakis ölümden kaçmaktır, yaşama tutunmaktır diyorum. nitekim ülkenin batısında doğup büyüyüp, belirli imkanlara sahip olan, belirli koşullarda büyüyen, belirli bir hayat standardına alışan ve onu korumaya yönelik tutum alan, kaybedeceği bir şeyler olan bizler, askerlikten kaçıyoruz, bedelli yapıyoruz, gitmemek için, mümkün mertebe geciktirmek için türlü çeşit yollara başvuruyoruz. peki zorunlu olmadığı halde, kendi isteğiyle bir savaşa katılan insanlar niçin bunu istiyor, bunu anlamalıyız. schopenhauer'ın dediği gibi, "insan istediğini yapabilir, ama istediğini isteyemez." ("gelmiş geçmiş en felsefi söz" gibisinden bir başlık vardı sözlükte, oraya yazın bunu) hiçbirimiz, sandığımız kadar özgür bir iradeye sahip değiliz.

    toparlayalım. türkler asker millet filan değil, kürtleri de halihazırdaki baskın eğilimlerinden dolayı savaşçı filan diye tanımlayamayız. koşullar değişirse, gayet barışçı olabilir insanlar. veya olur da topyekun bir savaşa girersek, işgale uğrarsak mesela, şimdi askerden kaçan bizler bambaşka insanlara dönüşebiliriz, 20 yıl sonra gayet savaşçı bir topluluk haline gelebiliriz. değişmeyen, sabit bir özümüz, karakterimiz filan yok, aslında üzerine yeteri kadar düşünürsek, topyekun ortak çıkarlara sahip bir "biz" bile yok ortada, aynı anadili konuşuyor olmamız her konuda her açıdan aynı ortak çıkarlara sahip olduğumuz anlamına gelmiyor, bir işgal kuvveti anadilimizi yasaklarsa eğer ortak bir paydada buluşup birlikte mücadele edebiliriz, ama işgalden kurtulduktan sonra üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine kurulu bir toplumsal düzende yaşamaya devam edersek, çıkarlarımız ortak filan olmaz, biz öyle zannederiz sadece. üretim araçlarına ve devlete sahip olanlar, kendi çıkarlarını ortak çıkarmış gibi belletirler bize. eduardo galeano'nun dediği gibi, sistemin adını "vatan" koyarlar, size yalan dolan bir tarih anlatırlar, vatan diye diye size ait olmayan çıkarları savunursunuz, buna karşı duranları da vatan haini bellersiniz.

    yüzlerce sayfada anlatılabilecek bir şeyi, barrington moore olabilecek en güzel, en saf şekilde özetlemiş; bu dünyaya ve insana dair, bir şeyleri anlamaya ve değiştirmeye dair bir derdi olan herkesin mottosu olması gereken ilkeyi belirlemiş:

    "tarihsel süreçlerin kurbanlarına sempatiyle, kazananların savlarına ise kuşkucu bir tutumla yaklaşmak, toplumla ilgili araştırma yapan herkese, egemen mitoloji tarafından teslim alınmasını önleyen önemli bir kalkan oluşturur. nesnel olmaya çalışan bir bilginin kağıt kalem kadar bu duygulara da sahip olması gerekir"

    gelelim davşanlara. davşanlığı bırakın, kendinizi liberal, realist filan zannederken, ya da "trollüyorum kafama göre, sataşıyorum" gibi bir izlenim bırakmaya çalışırken, içinizi zift gibi kaplamış milliyetçiliğinizi, devletçiliğinizi oluk oluk akıtıyorsunuz hep, ondan sonra adınızı koyduğum zaman "bizi genelliyorsun, niyet okuyorsun, haksız ithamlara başvuruyorsun" diye ağlıyorsunuz. yazdıklarımda ısrarla bir açık, tutarsızlık arama nedeniniz, sandığınız gibi bir trolleme arayışından kaynaklanmıyor, keşke öyle olsa. kötü niyetli filan değilsiniz, gayet ideolojik bir körlükten dolayı yazdıklarımı yanlış anlamaya meyyalsiniz, egemen mitolojiden ne kadar zehirlendiğinizi teşhir ediyorsunuz sürekli. dönüp dolaşıp, başlığımda birbirinin aynı yüzlerce entry ile aynı hizaya gelip, "milliyetçiliği eleştiriyosun güya ama kürt milliyetçiliği yapıyosun" diyen yüzlerce bebe ile aynı safta buluşuyorsunuz, bu bir tesadüf olamaz, bunun üzerine düşünün diyecem de, neyle yapacaksınız onu, orası biraz meçhul tabi. her entryde aynı kelimeleri evirip çevirip, komik olduğunu düşündüğünüz ve fakat insanda sadece facepalm hissi yaratan saçma sapan esprileri döndürüp döndürüp aynı ifadelerle bot gibi ortalığa saçmaktan daha iyisini yapabilecek olsaydınız, yapardınız zaten şimdiye kadar. nasip kısmet. idrak midrak :(

  • sevgili ırkçılar, milliyetçiler, utangaç milliyetçiler, kendini realist zanneden bebeler. size son bir kez bütün mevzuyu özetleyeceğim, sonra bir müddet sözlükten uzaklaşacağım. beni özleyeceksiniz biliyorum, ama ayrılıklar da sevdaya dahil. üzülmeyin, yine gelirim illaki.

    sherlock holmes'ün gümüş şimşek isimli hikayesinde, sherlock olayı çözmeye çalışırken, cinayet gecesi olan, köpeğin garip davranışından bahseder. watson sorar, "iyi ama köpek hiç havlamamış ki?" sherlock cevap verir: "garip olan da bu zaten."

    ideolojiyi anlamak için güzel bir anahtardır bu. köpekler tanıdıkları insanlara havlamazlar.

    michael billig, "banal milliyetçilik" isimli kitabında, ki çok önemli bir kitaptır, milliyetçiliğin gündelik yaşamın her zerresine nasıl sindiğini anlatır. hayatın her alanına yerleşen milliyetçi semboller, öylesine doğallaşır, sıradanlaşır ki, hayatın öylesine doğal bir parçası haline gelir ki, hiç dikkat çekmez. toplumun bilinçaltına öylesine sızar ki, toplum öylesine ülfet peyda eder ki, her sabah güneşin doğmasına ve akşam batmasına hiç şaşırmadığı gibi, milliyetçi sembolleri ve pratikleri de içselleştirir. gazete haberlerinden alakasız tv reklamlarına, milli maçlardan kamusal alanın her yerinde bulunan bayraklara kadar etrafımız milliyetçilikle çepeçevre sarılmıştır, ama biz sürekli yanıbaşımızda çalışan saatin tik-taklarına alışıp hiç duymadığımız gibi, bu doğallaşmış, rutinleşmiş milliyetçiliği de hiç sorun haline getirmeyiz. hele ki bu ülkede, bir milliyetçilik bombardımanının içine doğar büyürüz, ve her saniye yanı başımıza düşen bombalar bizim için gayet sıradan hale gelir.

    aynı şekilde, hayatın her alanına sızan, maddi manevi öyle bir devlet şiddeti vardır ki; bu şiddet de gayet içselleştirilir, onsuz bir hayat düşünülemez olur. okullar, en çok bu şiddetin meşruiyetini anlatır, çocuklara içinde yaşadıkları düzenin niçin alternatifsiz olduğunu anlatır, okulun en önemli işlevi budur.

    ve bu bombardımanın içine doğan çocuklar, büyüdükleri zaman, milliyetçilikten bir sorun olarak bahsedilmesini kabullenemezler. kabullenebildikleri zaman da, milliyetçilik dendiği zaman akıllarına kürt hareketi gelir. şiddet dendiği zaman akıllarına pkk gelir, sokaktaki eylemciler gelir, üçüncü sayfa haberlerindeki cinayetler gelir, ama asla devlet şiddeti gelmez. polis cinayetleri gelmez, son on yılda sayıları şehit asker sayısını geçmiş bulunan, intihar eden askerler gelmez. polis gibi, ordu gibi, varoluşları bütünüyle şiddetin kurumsallaşmış halinden ibaret olan şeyleri hiçbir zaman sorunsallaştırmazlar, şiddet dendiği zaman akıllarına hiçbir zaman şiddetin tecessüd ettiği bu kurumlar gelmez. devlet demek, örgütlenmiş şiddet tekeli demektir.

    bu ülke, devlet memuru sosyal bilimcilerle, tarihçilerle, sosyologlarla, hukukçularla, siyaset bilimcileriyle doludur. devlet için çalışır, devlet için okur, devlet için öğretirler. ucu devletin kırmızı çizgilerine dokunan mevzulara girmez, olan bitene her şeye devletin gözünden bakarlar. 1979'da "ben kürdüm, türkiye'de kürtler de vardır" dediği için 3 yıl hapis yatan, siyasetten men edilen ve avukatlık mesleğini de yapamaz hale getirilen ve böylelikle kürt sorunu dediğimiz şeyi kısaca özetleyen şerafettin elçi'nin hikayesi varken ortada, sırf "ben kürdüm" dediği için diyarbakır cezaevinde insanlıktan çıkarılanlar varken ortada, yani bütün özü "ben türk olarak tanımlanmak istemiyorum arkadaşım, ben kürdüm, niye bana zorla kimlik dayatıyorsun, niye bana kendimi tanımlama hakkını bile vermiyorsun" şeklinde özetlenebilecek bir mesele varken ortada ve onlarca yıldır ülkenin en temel meselelerinden biriyken bu, ilber ortaylı gibi devlet tarihçilerinin bütün bu meselenin özüne dair tek söyleyebileceği şey "türkiyeli diye bir şey olmaz, saçma, türküz biz"den ibarettir. yani, alternatif bir çözüm getirmeye çalışmak gibi en ufak bir derdi bile yoktur, anadili türkçe olmayan, kendisini türk olarak tanımlamayan ve tanımlamak istemeyen insanlara zorla bir kimliğin dayatılmasının saçmalığına dair söyleyebileceği en ufak bir şey yoktur, onlarca yıl bu ülkede yaşayıp, onlarca yıl sosyal bilimlerle uğraşıp, onlarca yıl kürtlerin maruz bırakıldığı bu saçmalığa dair bütün yapacağı yorum bundan ibarettir. devlet tarafından beyni istimlak edilmiş kitlelerin nezdinde büyük tarihçi olur, bir de "hdpliler'in ilber ortaylı'yı sevmemeleri" gibi başlıklar açılır, çok şaşırtıcı bir şeymiş gibi.

    bu ülkede en birinci vasfı devlet memuru olmak olan bir medya vardır. son üç beş yılda, akp muhalifliğinden dolayı toplumsal olaylarda devlet şiddetini eleştirmeye başlayabilen medya grupları da, akp'den önce devlet memuruydu. akp medyası gezideki polis şiddetine nasıl tavır aldıysa, onlar da kürt meselesinde on yıllar boyunca aynı tavrı aldılar.

    8 gencin hayatını kaybettiği, 15 kişinin kör olduğu, yaklaşık 8000 insanın yaralandığı gezi eylemlerinde, şiddeti bir sorun olarak görüp, eylemcilerin şiddetinden, vandallığından, çevreye verdikleri zararlardan, kırdıkları camlardan bahsetmek ve fakat polis şiddetinden hiç ama hiç bahsetmemek. bunda ahlaksız olan nedir? havuz medyası eylemcilerin şiddetinden bahsederken yalan mı söylemektedir? söyledikleri yalanların elbette bini bir para, ama hiçbir şekilde eylemcilerin şiddetinden bahsedilemeyeceğini söyleyebilir miyiz? kesinlikle söyleyemeyiz. gezide gerçekten de eylemcilerin uyguladığı bir şiddet vardı, gerçekten de polise taş atanlar vardı, camları kıranlar da oldu, arabalara ve daha başka pek çok şeye zarar da verildi.

    peki ne hakla akp medyasını eleştirebiliyoruz? niçin ahlaksız olduklarını söyleyebiliyoruz? eylemcilerin şiddeti konusunda bütünüyle yalan söyledikleri asla söylenemez, peki niçin onlara kızıyoruz? eylemcilerin kırdığı camları, yaktığı arabaları vs. göstermelerinde yanlış olan şey nedir?

    çünkü şiddet kötü bir şeyse, ve eğer bu eylemlerdeki şiddet eleştirilecekse, yani bu eylemleri izleyen biri, ortaya çıkan şiddeti sorun olarak görüyorsa, her şeyden önce, her şeyden çok polis şiddetine dikkat kesilmelidir. bunun en ufak tartışmaya açık bir tarafı bile yoktur, o kadar açık, o kadar bariz bir gerçektir ki, açıklanacak bir tarafının bile bulunmadığını düşünürüz. iki sebepten: birincisi, polis şiddeti, hem nitelik, hem de nicelik olarak, eylemcilerin uyguladığı şiddetle kıyaslanamayacak kadar muazzamdır; ikincisi, eylemcilerin başvurduğu şiddetin çok büyük ölçüde doğrudan zemini ve müsebbibidir. yani eylemcilerin şiddeti, polis şiddetinden bağımsız olarak ele alınıp değerlendirilebilecek bir fenomen değildir, dolayısıyla ancak ve sadece, polis şiddetiyle ilişkisi içinde ele alınabilir.

    ortaya çıkan bilanço da bunun net göstergesidir: 8 kişinin öldüğü, 8000 kişinin yaralandığı eylemlerde, milyonlarca insan sokağa çıktığı ve günler, haftalar boyunca muazzam bir polis şiddetine maruz kaldığı halde, tek bir polis bile öldürülmedi. yaralanan polis sayısı ve yaraların ciddiyeti de, yaralanan eylemcilerle kıyasa dahi tabi tutulamaz. ve zaten eylemlerin bu kadar büyümesi ve bütün ülkeye yayılmasının en büyük sebebi, polisin hiçbir şiddete başvurmayan eylemcilere korkunç bir şiddetle saldırmasıydı. (ve bunun sadece gezi olaylarında böyle olduğunu zanneden nice insanlar vardır bu ülkede, polisin ezelden beri aynı olduğunu bilmezler, ve hatta çok çok daha beter olduğunu bilmezler, 90'ları bilmezler, kendilerinin maruz kaldığı ve şok oldukları şiddet, kürtlerin hayatının fazlasıyla sıradan bir rutinidir, bunu hiç bilmezler.)

    ne diyorduk? işte bu yüzden, gezi ve şiddet konulu bir şeyler yazacak, mesela "gezi olayları ve şiddet" başlıklı bir haber dosyası hazırlayacak olan birinin, önce polis şiddetiyle başlamasını, her şeyden önce ve her şeyden çok polis şiddetinden bahsetmesini, eylemcilerin şiddetine geçmeden önce polisin şiddetini açık ve net bir şekilde anlatmasını, eylemcilerin şiddetinden bir bahsediyorsa polisin şiddetinden yüz bahsetmesini bekleriz doğal olarak. ama "gezi ve şiddet" konulu bir haberde, polisin şiddetinden hiç bahsedilmeden, eylemcilerin kırdığı camlardan bahsedildiğini, baştan sona eylemcilerin uyguladığı şiddetin anlatıldığını görürsek eğer, bu haberi yapan kişinin şiddetle bir sorununun olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz, bu kişinin sorunu şiddetle değil, eylemcilerledir. şiddeti dert edinmemektedir, böyle bir iddiada bulunması tek kelimeyle ahlaksızcadır. eylemcilerin şiddetine dair yazdığı her şey doğru olsa bile, yaptığı haber bütünüyle eksiktir, dolayısıyla yalandır ve alçakçadır, çünkü gerçeğin yüzde doksan dokuzunu görmezden gelip, yüzde birine odaklanmaktadır. ve üstelik, yüzde doksan dokuzla yüzde bir arasındaki nedensellik ilişkisini ters yüz ederek haberleştirmektedir: "polis, kendisine taş atan eylemcilere müdahale etti" ifadesi, ezelden beri medyanın temel haber başlığıdır. gerçek, çoğu zaman, bunun tam tersidir. ve ayrıca, eylemcilerin taş atması polisin "müdahale"sini nefsi müdafaa olarak meşrulaştırır, ama polisin hiçbir şey yapmayan insanlara savaşa girer gibi saldırması ve kafalarını gözlerini kırması, eylemcilerin buna cevap vermesini hiçbir zaman meşru müdafaa yapmaz ve meşrulaştırmaz.

    ve bu kişinin, bir de üste çıkıp, polis şiddetinden bahsedenlere "niye hiç eylemcilerin şiddetinden bahsetmiyorsunuz, şiddetse eğer o da şiddet, ne farkı var, şiddete karşıysanız hepsine birden eşit bir şekilde karşı çıkarsınız" demesi, ahlaksızlığın üstüne kat çıkmaktır. çünkü karşısındakileri "şiddeti eleştiriyosunuz güya ama eylemcilerin şiddetinden hiç bahsetmiyorsunuz" diyerek tutarsızlıkla itham etmesi, muazzam bir ironidir, kendisi tam da bu ithamı yaparak ve polis şiddetinden hiç bahsetmiyor olduğu gerçeğini gözden kaçırmaya çalışarak, tutarsızlığın şahını, feriştahını, kralını, sultanını ve imparatorunu yapmaktadır, tutarsızlık üssü tutarsızlık yapmaktadır, tutarsızlıkception denilebilir bu duruma. gerçeğin istediğiniz bir kısmını, işinize gelen bir kısmını, çok ama çok ufak bir kısmını ele alıp sadece ona odaklanıyorsanız ve gerisini tamamen gözardı ediyorsanız eğer, tutarsızlıktan bahsedebilecek ve birilerini bununla itham edebilecek en son kişi sizsiniz.

    açık ve net: bu ülkede milliyetçilikten bahsedip, kürt milliyetçiliğini hedef bellemek, tam da buna tekabül eder. (diyanet, kavmiyetçiliğin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmak üzere hazırladığı cuma hutbelerinde tam da bunu yapar mesela) "türkiye ve milliyetçilik" konulu bir tartışma yapıyorsak eğer, kürt milliyetçiliğini hedef almadan önce, her şeyden önce ve her şeyden çok türk milliyetçiliğinden bahsetmemiz gerekir, kürt milliyetçiliğine gelene kadar türk milliyetçiliğini yerden yere vurmamız gerekir, kürt milliyetçiliğinden bir bahsediyorsak türk milliyetçiliğinden bin bahsetmemiz gerekir. yine aynı iki sebepten: birincisi, türk milliyetçiliğinin gücü, hakimiyet alanı, yaygınlığı ve muazzamlığı, kürt milliyetçiliğiyle kıyas kabul etmez, bunu tartışmaya açmak bile ahmakçadır, komiktir. ikincisi, türk milliyetçiliği, kürt milliyetçiliğinin çok büyük ölçüde doğrudan zemini ve müsebbibidir. kürt ulus inşası, büyük ölçüde türk ulus inşasından esinlenmektedir, "5000 yıllık kürt tarihi"nden bahsedenler, doğrudan türk milliyetçiliğini rol model almaktadır.

    köpeğin garip davranışı da budur: ülkedeki en muktedir ideolojiyi, insanların damarlarından akan, bütün ülkeyi baştan sona sarıp sarmalayan türk milliyetçiliğini sorun etmez, ona hiçbir zaman havlamaz.

    üç beş kitap okuyup yurtdışı gördüğü, batının liberal düşüncesinden az biraz nasiplendiği için, kemalizmin ve ülkedeki manyaklık seviyesindeki devletçiliğin, milliyetçiliğin açıkça savunulabilir olmadığını belli belirsiz idrak edebilen bünyeler, bu yüzden bir savunma pozisyonu almaktansa, saldırı pozisyonuyla tutunmaya çalışırlar: güya milliyetçiliği bir sorun olarak görür ve güya tam da bu yüzden, hdp ve kürt milliyetçiliğini baş hedef olarak bellerler.

    her gün onlarca başlıkta düpedüz ırkçı yüzlerce entrynin yazıldığı bir sözlükte binlerce entry yazar, ama hiçbir zaman devlet ideolojisini hedef almaz. milliyetçilikle ilgili yazdığı bütün entryler kürt milliyetçiliği ile ilgilidir, ve hatta, niçin "milliyetçi" olarak tanımlanamayacağını, buna indirgenemeyeceğini uzun uzun anlattığım hdp'nin kürt milliyetçisi olduğuna yönelik zırvalamaktan ibarettir. (bkz: #52654130) zaten bu yüzden, yaptıkları iş, kürtlere olan nefretini hdp üzerinden meşrulaştıran ırkçılara kanaat ve meşruiyet tedarik etmekten ibarettir.

    kendisi ve ufak yancısı, bu durumu kendi içlerinde, sözlükteki varlıklarını bir tür trollük olarak anlamlandırmakla meşrulaştırmaya çalışabilirler muhtemelen, herhangi bir "ciddili" kaygı gütmeden, sadece bir çeşit oyun olarak sözlükte kafalarına göre bir şeylere sarıp takıldıkları gibi bir imaj yaratmaya çalışırlar, bilmezler ki, burada oynadıklarını zannettikleri oyun, bilgisayar başından kalktıkları zaman, "gerçek" hayatlarında oynadıklarını zannettikleri oyundan çok daha gerçektir. (bkz: muhatap olma çabası/@maarri) ve zaten, sefillikleri yüzlerine vuruldukça "ciddili" entrylerin sayısı artmaya başlar nedense, gitgide daha da şirinleşirler.

    owencan diye biri vardı eskiden, belki hala vardır ama pek gördüğüm yok, her neyse, bilenler bilir bu arkadaşın sözlükte trollük konusunda bir ekol olma çabasını. ve fakat, bu arkadaşın bir entrysi vardır ki, tek kelimeyle efsanedir: (bkz: #26101619) mustafa kemal atatürk başlığında aynen şunu yazmıştır: "3 yıllık sözlük kariyerimde trollük yapmadığım ve trollüğe alet etmediğim tek insan olan efsanevi lider. öl deseydi ölürdüm öldür deseydi öldürürdüm kendisi ve devrimleri için."

    owencan'ın sözlükte yazdığı belki de tek ciddi entry olan bu entry bana, hababam sınıfının topluca ayağa kalkıp, hiçbir zaman göstermedikleri bir ciddiyetle ve saygıyla, hep bir ağızdan gençliğe hitabeyi okuduğu sahneyi hatırlatır. "hababam da olsak, atamızın gençliğe hitabesini biliriz hocam" derler, gözlerimizi yaşartırlar.

    bu cennet vatanın trollü bile atası söz konusu olduğu zaman, milli değerleri söz konusu olduğu zaman, orada durur; troll de olsa, her şeyle ve herkesle dalga da geçse, resmi ideolojinin kırmızı çizgilerini o da kırmızı çizgi olarak bellemiştir, o sınıra geldiği zaman haddini bilir, ötesine geçmez.

    çünkü ayrılığın da sevdaya dahil olması gibi, trollük de ideolojiye dahildir. neyin trollüğünü yapacağınızı, kime karşı trollük yapacağınızı, kime karşı yapamayacağınızı belirler.

    toparlayayım. bilim dediğimiz şey, hele ki sosyal bilim dediğimiz şey, asla siyasetten, ideolojiden münezzeh olamaz. futbol asla sadece futbol olmadığı gibi, bilim de asla sadece bilim değildir hiçbir zaman. neyi araştırmaya değer bulduğunuz, neyi bulmadığınız, neyi bahsetmeye değer bulduğunuz, neyi bulmadığınız, neye dikkat ettiğiniz, neye etmediğiniz, neye öncelik verdiğiniz ve neye vermediğiniz, bunlar sizi ele verir. mesela aile içi şiddeti sorun ediniyor, ve fakat karısı tarafından öldürülen erkekleri öncelikli sorun olarak görüp araştırıyor, öncelikle bunun eleştirisine katkı sağlamayı dert ediniyorsanız, hele bir de ideolojiden, siyasetten münezzeh bilim yaptığınızı zannediyorsanız mesela, durumunuz vahimdir.

    son olarak, ardiles'in yazdıklarına ekleme yapayım.

    köle efendi diyalektiği, köleyle efendi yer değiştirince ortadan kalkmaz evet; bu ikili diyalektiğin bizzat kendisini ortadan kaldırmak gerekir. tam da bu yüzden, güçleri dengeye getirecek bir siyaset izlemek gerekir. eğer efendinin uyguladığı şiddete değil, kölenin şiddetine odaklanıyorsanız, efendinin kendi şiddetini meşrulaştırırken başvurduğu söyleme ve sahip olduğu araçlara değil, kölenin kendi şiddetini meşrulaştırırken başvurduğu söyleme ve kullanmaya çalıştığı araçlara odaklanıyorsanız, kısacası her fırsatta, efendiyi değil köleyi hedef belliyorsanız, bu tutumunuzu da, "sen de efendi gibisin aslında, bir farkın yok, gücü eline geçirirsen eğer sen de aynısını yapacaksın, efendiyi ortadan kaldırmayı değil efendinin yerine geçmeyi istiyorsun" gibi bir saçmalıkla açıkladığınızı zannediyorsanız, tek bir şey yapmış oluyorsunuz: efendinin safında namaza duruyorsunuz. yaptığınız şey tamamen bundan ibaret, başka hiçbir şey değil, pratikte tamamen buna tekabül ediyor. tam da, "bütün milliyetçilikleri ayağımız altına aldık" diyen rte gibi.

    muazzam bir abrakadabrayla, efendinin gücünü, söylemini, şiddetini; kölenin gücüyle, şiddetiyle, söylemiyle eşitleyip, ikisine de aynı anda ve aynı şiddette karşı çıkmayı bir ahlak, adalet ve tutarlılık olarak belletmeye çalışıyorsunuz aklınız sıra, işin kötüsü siyaseti ahlaktan münezzeh bir alan olarak gördüğünüzü ve böyle görülmesi gerektiğini savunduğunuzu zannediyorsunuz, siyasetin ahlaktan münezzeh olamadığını her halinizle bizzat kendiniz ispatlıyor ve karşınızdakileri sürekli tutarsızlıkla, yani ahlaksızlıkla itham ediyorsunuz, daha da kötüsü farkında olmadan savunusunu yaptığınız bu sefil ahlakı bile uygulamıyorsunuz, ikisine de aynı oranda karşı çıkmıyorsunuz, efendiden çok köleyi hedef belliyorsunuz.

    çünkü siz bilmeseniz de, bilinçaltınız çok iyi biliyor: köleyi hedef almak daha kolay, daha güvenli, içine doğduğunuz anlam dünyasıyla, ilkokuldan beri size belletilenlerle daha uyumlu.

  • (bkz: anne olmemis ol dedim ama basini kesmislerdi)

    böyle bir başlık var sol tarafta. yazılan entrylerden birkaçı:

    (bkz: #52673870)

    "yaşasaydı 8-10 ypg militanı daha doğurup türkiye'nin başına iş açacak kadındı

    (bkz: yılanın başını küçükken ezmek)"

    (bkz: #52674157)

    "kendin yapinca iyi sana dönünce auuw.

    yavsakca beyanat. savaşlarda birilerinin çocuğu birilerinin esi birilerinin annesi ölür zaten mal sen ne zannediyorsun. biz de dağlara çocuklarımızı gömdük yıllarca biraz da sizden gitsin amk. dinsizin hakkindan imansiz gelir."

    (bkz: #52674067)

    "(bkz: ya ne olacağıdı)"

    (bkz: #52674440)

    "mızıkçılık yapmayın, biz nasıl terör ile baş ettik, siz de edin? devlet kuracakmışsınız bak bu daha başlangıç, kıçı açık başı sürekli uçaklarca bombalanan terlikli teröristlerle baş edemezken, size düşman olacak devletlerle nasıl savaşacaksınız?

    artık nerede yaşarsa yaşasın, sevilmeyen ve düşmanı bol bir ırkın temsilcisinin ortak kaderi.."

    böyle akıp gidiyor. türkiyeli olmayan bir kürt, pkk cinayetleriyle hiçbir alakası olmayan, hatta ypg'li de olmayan, sivil bir kürt, sıradan bir insan, annesinin başının kesildiğini ağlayarak anlatıyor, verilen tepkiler, "dinsizin hakkından imansız gelir", "hayırlı çatışmalar", "daha beter olun" şeklinde onlarca entry. kısacası ekşi sözlükte sıradan bir gün sıradan bir başlık. bunlar bu ülkede marjinal fikirler değil.

    yatıp kalkıp şükretmeliyiz ki, bu güçte ve yaygınlıkta bir kürt ırkçılığı yok, yatıp kalkıp şükretmeliyiz ki kürt milliyetçiliği bu saldırganlığa, bu manyaklık seviyesine, bu yaygınlığa, bu güce erişmiş değil, yatıp kalkıp şükretmeliyiz ki hdp kürt milliyetçisi bir parti değil. yoksa bu ülkenin suriye'den beter hale gelmemesi için hiçbir neden yok, muazzam bir potansiyel var bilakis. bu ırkçı köpekler ateşle oynadıklarının farkında değiller, onları bu kadar köpekleştiren devlet farkında değil çünkü, bilakis suriye'ye girmek istediklerini her geçen gün daha da açık ediyorlar, akp de, akp medyası da. bağımsız kürdistan arayışını kaçınılmaz ve net bir şekilde kürt siyasetine bir bütün olarak hakim kılabilecek, türkiye'yi de eninde sonunda kesinlikle bölünmeye götürecek bir hamleyi yapmayı planlıyorlar. zerre kadar devlet aklı diye bir şey varsa bu ülkede, ki yok, böyle bir şeye girişmez, ancak şu an bunun yolunu hazırlıyorlar yavaş yavaş.

    "ırkçı söylemlerdeki dönüşüm de paralel ilerliyor, sözlükteki ırkçıların yazdıklarına dikkat ederseniz, ırkçılıklarını açıklamak için, meşrulaştırmak için başvurdukları argümanlar da aynı yöne evrildi. ırkçılığın kötü bir şey olduğuna dair çok fazla kişinin uzlaştığını gördükçe tedirgin oluyorlardı, kürtlerden topyekun nefret etme haklarının ellerinden alınmaya çalışılmasından dolayı endişeliydiler. ve birden, onlar da dahiyane bir çözüm keşfetti: kürtler ırkçıydılar. evet, kürtler kesinlikle ırkçı bir ırktı, onlar da zaten tam da bu yüzden nefret ediyorlardı aslında." (bkz: #52654130)

    bunu yazmıştım dün, adam bunun üzerine gelip paragraflarca kürtlerin "ırkçı bir ırk" olduğunu anlatan bir entry yazıyor: (bkz: #52673605) kendisini ne kadar rezil ettiğinin, ne kadar trajikomik bir duruma düşürdüğünün, ne kadar ironik bir şekilde saçmaladığının hiçbir zaman farkına varamayacak kadar devreler yanmış durumda, yemin ediyorum içim acıyor.

    ve elbette bunları çabucak geçelim sevgilim. hdp'nin kürt milliyetçiliğinden bahsetmeye devam edebiliriz.

  • türkiye cumhuriyeti devletinin kurucu resmi ideolojisidir, belkemiğidir. devletin "ülkesi ve milleti" ile kurduğu ilişkinin formatını belirleyendir, "milletine" yüklediği temel vazifedir, hatta milletine biçtiği varoluş formasyonudur. devletin damarlarında akan sıvıdır milliyetçilik.

    son zamanlarda gitgide artan bir serzeniş, bir itham, bir yakınma, bir sitem yükseliyor: "maarri propaganda yapıyor, beyninizi yıkıyor, cahil gençleri kandırıyor, çok cahil ve salak olduğunuz için kanıyorsunuz hemen, kendi aklınızla düşünmüyorsunuz, maarri gibilerin peşinden gidiyosunuz, ama biz zeki ve kendi aklıyla düşünebilen kültürlü pırıl pırıl insanlar olduğumuz için yemeyiz bu propagandayı."

    propaganda he mi? lider kültü he mi? beyin yıkama he mi?

    gelin sizinle mevzuatta bir yolculuğa çıkalım.

    anayasa başlangıç metninden: http://www.mevzuat.gov.tr/…lsearch=&mevzuatiliski=0

    "türk vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve yüce türk devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu anayasa, türkiye cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda...

    ...hiçbir faaliyetin türk milli menfaatlerinin, türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği...

    ...topluca türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu..."

    anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen 2. maddesi: "türkiye cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir."

    milli eğitim kanunu madde 2: http://mevzuat.meb.gov.tr/…anun_0/temelkanun_0.html
    "türk milli eğitiminin genel amacı,türk milletinin bütün fertlerini,

    1. atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan atatürk milliyetçiliğine bağlı; türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan türkiye cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek..."

    madde 10: "eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde atatürk inkılap ve ilkeleri ve anayasada ifadesini bulmuş olan atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir."

    madde 11 (çok güzel bir madde): "güçlü ve istikrarlı, hür ve demokratik bir toplum düzeninin gerçekleşmesi ve devamı için yurttaşların sahip olmaları gereken demokrasi bilincinin, yurt yönetimine ait bilgi, anlayış ve davranışlarla sorumluluk duygusunun ve manevi değerlere saygının, her türlü eğitim çalışmalarında öğrencilere kazandırılıp geliştirilmesine çalışılır; ancak, eğitim kurumlarında anayasada ifadesini bulan atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasi ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasi olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez."

    yükseköğretim kanunu madde 4: http://www.yok.gov.tr/…klikbirimi/2547-sayili-kanun

    "yükseköğretimin amacı:

    a) öğrencilerini;

    (1) atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda atatürk milliyetçiliğine bağlı,

    (2) türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,

    (3) toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,

    (4) türkiye cumhuriyeti devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren..."

    madde 5: "yükseköğretim, aşağıdaki "ana ilkeler" doğrultusunda planlanır, programlanır ve düzenlenir:

    a) öğrencilere, atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır."

    b) milli kültürümüz, örf ve adetlerimize bağlı, kendimize has şekil ve özellikleri ile evrensel kültür içinde korunarak geliştirilir ve öğrencilere, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırılır."

    evet. nerde kalmıştık? propaganda mı demiştik en son?

    şeye benziyor haliniz. matrix'te doğup büyüyen, içinde yaşadığı dünyanın gerçekliğinden bir an bile şüphe etmeyen birinin, kendisine bir fanusun içinde yaşadığını anlatmaya çalışanlara, "propaganda yapıyorsunuz, beynimi yıkamaya çalışıyorsunuz, ben yemem" demesine benziyor.

    oğlum, kızım, evladım. sizin beyninizi iğfal ettiler. evet evet, sizin aklınızı, zihninizi, idrakinizi, fikrinizi, zikrinizi on yıllar boyunca iğfal ettiler. okula başladığınız ilk gün, elinize tutuşturulan o okuma fişleri var ya, işte o okuma fişleriyle başladılar. "ali topu at", "ışık ılık süt iç" fişleri vardı ya hani, o fişlerin arasında bulunan, "atatürk yurdumuzu düşmanlardan kurtardı." "türk öğün çalış güven" "ne mutlu türküm diyene" fişlerini hecelemeye, yazmaya çalışırken sizin beyninizi hadım etmeye başladılar. devlet sizin beyninizi avuçlarına alıp her gün, her sabah ince ince nakış gibi işledi, hamur gibi yoğurdu. her sabah andımızı okuttular size, her sabah "türküm, doğruyum, çalışkanım. ilkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir. ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. ey büyük atatürk! açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. varlığım türk varlığına armağan olsun. ne mutlu türküm diyene !" böyle iğrenç bir metni, baştan sona sefil bir milliyetçiliğin, pespaye bir faşizmin buram buram koktuğu bir metni okuttular size. varlığınızla ne yapacağınıza karar verme hakkını bile size bırakmadılar, sizden daha büyük, soyut bir şeylerin varlığına armağan ettiler sizi, size hiç sormadan hem de.

    her pazartesi sabahı, her cuma akşamı "kahraman ırkıma bir gül!" diye bir şiir okuttular size. her yıl milli bayramlarda, 10 kasımlarda size baştan sona ırkçı rezilliklerle, lider tapıncıyla, devlet kutsamasıyla, bayrak fetişizmiyle dolu şiirler okuttular, o şiirleri okurken duygulanmanız, gururlanmanız gerektiğini bellettiler size.

    baştan sona yalanla, çarpıtmayla, hamasetle, gururla, kibirle, ne kadar iğrenç duygu varsa onunla doldurdukları bir tarihi anlattılar size, insani duygulara değil, milliyetçi duygulara sahip olmanızı istediler. yetmedi, din derslerinde de size türk milletinin yüceliğini, atatürkün muhteşemliğini anlatmaya doyamadılar. yetmedi, milli güvenlik dersi verdirdiler. yetmedi, eşşek kadar adam olup üniversiteye gittiniz, orada da sizin peşinizi bırakmadılar, hangi bölümde okursanız okuyun size atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi dersi almayı zorunlu kıldılar, apaçık bir propaganda dersini 20 yaşınıza geldiği halde size dayatmaktan hiç gocunmadılar. (hiç unutmam, daha ilk derslerden birinde, dersi veren süper kemalist hocamız, "çocuklar bu bir tarih dersi değil, bir ideoloji dersi" demişti. sağolsun, samimiyetine hayran kalmıştım.)

    size bunları yapan bir devlete hizmet etmeyi vazife edinen bir medyayla çepeçevre kuşatıldı etrafınız. on yıllar boyunca, dünyadaki en iğrenç, en yalancı, en sefil, en alçak medya propagandalarından birine maruz kaldınız.

    bu devlet size milliyetçi olmayı en birinci vazife, en yüksek ülkü olarak öğretti, sahip olabileceğiniz tek ideoloji, tek varoluş formasyonu olarak belletti. bir türkün nasıl olması, nasıl düşünmesi gerektiğini en ince ayrıntısına kadar bellettiler size, kafanıza yıllar boyunca vura vura soktular. kafatasınızı açıp, yıllar boyunca her gün ama her gün ideoloji bombardımanı yaptılar. ülkenin iç ve dış politikası hakkında, en temel meselelerden en ince detaylara kadar nasıl düşünmeniz, nasıl davranmanız gerektiğini pompaladılar size, milletçe bir örnek refleks tepkilerinizin ne olması gerektiğini bellettiler. bak ne diyor adam: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28754307.asp

    bir bakan, bir akp yalakası için, "bu görüşler bir türk vatandaşına yakışmamıştır" diyor. yani bir türk vatandaşının ermeni mevzusu hakkında ne düşünüp ne düşünemeyeceğini, neyin yakışıp neyin yakışmayacağını söyleme hakkını, cüretini kendinde görebiliyor. (hitap ettiği kişinin ermeni olması da, olayı daha da ironik, daha da trajik hale getiriyor, o ayrı)

    o kadar mükemmel, o kadar başarılı propaganda yaptılar ki size; okyanusun içine doğup büyüyen balıklar gibi, hiçbir zaman suyu hissetmediniz. şimdi benim yazdıklarımı görünce, "propaganda" diyebiliyorsunuz. bunun ne kadar muhteşem, ne kadar göz yaşartıcı bir şey olduğunu keşke anlatabilsem size.

    "propaganda" diyorsunuz, "liderin peşinden gitmek"ten filan bahsediyorsunuz, "kendi aklınla düşünebilme cesaretinden" bahsediyorsunuz, cehaletten filan bahsediyorsunuz. ve bunları söylerken, devletten değil, benden bahsediyorsunuz. minik bir yavru olarak avuçlarına doğduğunuz, avuçlarında büyüdüğünüz devletten değil, on yıllar boyunca her gün ama her gün her saat her saniye her an her yerde propagandasına maruz kaldığınız devleti değil, ilkokul birden üniversite son sınıfa kadar size milliyetçilik propagandası yapan devleti değil, milyonlarca insanı bir fanusa hapsetmeyi en birinci vazifesi addeden devleti değil, sözlükte yazdıklarıyla birkaç yüz kişiye ulaşabilen maarri'yi hedef belliyorsunuz. hiçbir şekilde kaçamadığınız ve avuçlarında büyüdüğünüz, okullarında yetiştiğiniz, her gün medyasından beslendiğiniz devleti değil; istediğiniz zaman engelleyebileceğiniz, görmezden gelebileceğiniz maarri'yi takıyorsunuz kafanıza. propaganda denince aklınıza devlet değil, maarri geliyor. "kendi aklınla düşünebilme" erdeminden bahsediyorsunuz bir de, "sapere aude" diyorsunuz kant gibi. bunun ne kadar muazzam, ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu idrak edebilseydiniz, bana sarılıp ağlardınız.

    kendi aklınızla düşünebilmeyi gerçekten dert ediniyor olsaydınız, her şeyden çok devlet batardı gözünüze. kendi fikirlerinizi kendi iradenizle, mümkün olduğu kadar başkalarının etkisi altında kalmadan oluşturmak gibi bir hassasiyetiniz var olsaydı gerçekten, her şeyden önce, her şeyden çok devleti dert edinirdiniz. propagandadan, beyin yıkamadan, lider fetişizminden rahatsız olsaydınız gerçekten, her şeyden çok devletten nefret ederdiniz, hem de öylesine nefret ederdiniz ki, başka bir şeyden nefret etmeye fırsat bulamazdınız, başka bir şeyi kafanıza takmaya vakit bulamazdınız.

    zerre kadar düşünce haysiyetiniz olsaydı, sırf şu yukarda gösterdiğim tablo yüzünden milliyetçiliği sorgulardınız. "ulan bu devlet niye sapık gibi bana bunu dayatıyor" diye merak ederdiniz, sırf size bu kadar zorla dayatıldığı için milliyetçiliği sorgulamaya başlardınız. birilerinin propagandasına maruz kalmayı gerçekten dert ediniyor olsaydınız, sırf bu yüzden devletten ve milliyetçilikten nefret ederdiniz, "ulan madem sen bana bunu bu kadar hırsla ve zorla dayatıyorsun, kaçamayacağım bir şekilde beni ufacık bir çocukken başlayıp büyüyene kadar böyle bir propagandaya maruz bırakıyorsun, sırf sen dayattığın için reddediyorum bunu" derdiniz. size minicik bir çocukken zorla bağırtılan şeylerden, sırf zorla yaptırıldığı için nefret ederdiniz. ama sizin en çok fikir haysiyetinizi hadım ettiler.

    "anlayabilseydiniz, ağlayabilirdiniz" diyordu reis bey. aklıma geldi öylesine.

  • birkaç gün önce, tarafsız bölge'de celal adan ve bir başka mhp'li vardı. koalisyon, hdp, çözüm süreci gibi mevzulara dair iki saat boyunca klasik milliyetçi ezberleri sıralayıp durdular, tahammül edip sonuna kadar izledim. şunu net söyleyebilirim, mhp'nin içindeki en sempatik adam yine de bahçeli, yani en azından arada bir güldürüyor. onun dışında, şu ana kadar otomatiğe bağlamış pilot gibi sürekli aynı kalıpları dökmek dışında üç beş tane zekice laf edebilen, argüman sunabilen bir mhp'liye rastlamadım, espri yapabilen bir mhp'liye de rastlamadım. şahsen bir mhp'li olsam, ekrana çıkan mhp'lileri izledikçe muazzam bir eziklik hissederdim.

    neyse, mevzuya geleyim. programın bir yerinde, celal adan ve yanındaki zat, "eşkıyabaşı", "çözüm süreci denen yıkım süreci", "terör örgütünün partisi", "bölücü" vs. gibi kalıpları bıktırana kadar tekrarlaya tekrarlaya konuşurken, "peki nedir bu işin çözümü, nasıl çözülecek, ne yapılması lazım" gibisinden sorulara da yine aynı kalıplarla cevap vermeye çalışırken, bir noktada celal adan "devlet devletliğini bildiği zaman..." diye bir cümle kurdu. asıl vurucu olan, bu cümleyi kurarken yaptığı jestti. iki yumruğunu birden sıkıp sallayarak, yüzüne de ağır bir ifade takınarak, adeta "devlet"i iliklerine kadar yaşayarak, devlet olarak söyledi bunu. evet, yüzündeki ifadeyle, sıkılı yumruklarıyla, adeta küçük bir devlet oldu. devlet o an celal adan'ın şahsında vücut buldu, tecessüd etti.

    sizin için üşenmedim, oturdum o anı buldum çıkardım: https://youtu.be/pfp4fewrugu?t=3893

    lütfen şunu tekrar tekrar izleyin. başa sarın, o iki saniyeyi tekrar tekrar seyredin.

    fazla uzatmayayım. milliyetçilik, tam olarak budur, bütünüyle, her şeyiyle, sadece ve sadece budur. vizyonu, misyonu, derdi, davası, ufku, hayali, gayesi, hedefi, tahayyülü, tasavvuru bundan ibarettir. milliyetçilik, sıkılı yumruklarını her an birilerinin başına indirmeye hazır bir devlet aşkıdır. milliyetçilik için devlet, ciddi, ağırbaşlı, oturaklı bir yumruktur, kodumu oturtan cinsten, vurduğu zaman ses getiren, tok bir yumruktur.

    milliyetçiliğin insana dair, dünyaya dair bütün ufku bu yumruktan ibarettir. her şeyin çözümü, ilacı bu yumruktadır, bütün dertlerin kaynağı da, bu yumruğun yeteri kadar sıkı olmamasındadır. akp'ye yaptıkları muhalefetin özü de, akp'nin bu yumruğu gevşettiğini düşünmelerinden dolayıdır. akp, devletin o güzel, o müşfik, o sıcacık, o terli yumruğunu gevşetmiş, ülkeye ihanet etmiştir, bütün dertleri bundan ibarettir. evet, aynı akp'den bahsediyoruz, hani şu gezi sürecinde, devletin demir yumruğunu vura vura hepimizi haşat eden akp'den.

    milliyetçilik bu kafadan ibarettir, bundan bir gram daha fazlası değildir. bunu inkar eden milliyetçiler çıkar her zaman, yaptıkları şey kendilerini inkardan ibarettir. sözlükte, sağda solda, kendince milliyetçilik teorisyeni olmaya kalkanlar görebilirsiniz tek tük, milliyetçiliği devletten arındırmaya, bağımsızlaştırmaya çalışırlar, "biz devlet sevici, devlet fetişisti değiliz, devlete tapmıyoruz, devleti değil milleti seviyoruz, kültürümüz vs." filan fıstık gibisinden konuşurlar, hatta ve hatta demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından bahsetmeye kalkışabilirler, itibar etmeyiniz. teoride de, pratikte de, her zaman için devlete çalışırlar, devlet için vardırlar, devletsiz koca bir hiçten ibarettirler, dönüp dolaşıp devlete hizmet ederler, o yumrukların daha sıkı olmasına gayret ederler.

    o yumrukların her zaman daha sıkı olmasını isteyen bir ideolojiden, insanlık namına hiçbir iyi şey çıkmaz, çıkamaz. o yumruktan özgürlük çıkmaz, adalet çıkmaz, demokrasi çıkmaz, insan hakları çıkmaz. çıksa çıksa, tahakküm çıkar, zulüm çıkar. demokrasi dediğimiz şey, o yumrukları kontrol altına alma çabasıdır, insan hakları dediğimiz şeyin tarihi, o yumrukların gevşetilmesi için verilen mücadelelerin tarihidir. özgürlük için, adalet için verilen bütün mücadeleler, o yumruğa karşı verilmiştir.

    insanlık onuruyla, o yumruğun sıkılığı arasında ters orantı vardır. yani aynı anda hem o yumruğun daha sıkı olmasını savunup, hem de özgürlükten, adaletten, onurdan bahsedemezsiniz, ikisinden birini seçmek zorundasınız.