ekşi itiraf

  • hedefin varsa, bu uğurda ailen bile varsa önüne engel, herkesi her şeyi reddet.

    evi terk edip her şeyi reddettiğimde cebimde sadece 200 tl vardı ve işim yoktu. yeni mezun ve iş bilmiyordum. şu karantina dönemine rağmen yaptığım işlerle şu virüs ortamında bile piyasadan 6000 tl alacak yarattım kendime. sadece hedefine odaklan, engel olan her şeyi herkesi reddet. başaracaksın.

    edit: 6 ay önce çıktım gittim evden. çok uzak tarih değil. ve bu süreçte 10000 tlye yakın mutfak kira fatura ıvır zıvır masrafı harcadım.

    edit 2: hazır kafam güzel. başaramazsan çabana sıçayım, yolunu yöntemini değiştir.

  • keşke istediğimiz bir kişiye 5 dakika da olsa sarılma hakkı verilse..

  • özür dilerim geleceğim, seni geçmişimde yaktım ben.

  • artık anladım ki hiçbir terapi, ilaç, meditasyon, kitap, telkin ya da aksi düşünce beni değersiz, beceriksiz ve işe yaramaz bir insan olduğum hissinden (ya da gerçeğinden) kurtaramayacak. bu da bu haftanın keşfi olsun.

    eğer bu sadece benden kaynaklanmıyorsa ve hatırlamadığım bir çocukluk döneminde bu hissin tohumlarını atmış insan ya da insanlar varsa, umarım benim çektiğimin bin mislini çekmeden ölmezler.

  • bir süredir çeşitli platformlara görsel içeriklerin çevirisini yapıyorum. hayır, ne netflixle ne de jordan belgeseliyle alakam yok. neyse, yaklaşık 6000-7000 dakikayı bulmuştur topram çevirdiğim görsel süresi ve son halini hiç izlememiştim. aslında bazı platformları izleyebiliyorum, arada aklıma gelince şöyle bir geziniyorum televizyonda benim çevirdiğim bir seyler oynuyor mu diye. dün yine çeviri yaparken televizyonda bir şey bulamayınca o kanalları da gezdim ve bingo, çevirdigim bir programa rastladım. çok ilginç bir şeymiş insanın kendi çevirdiği bir şeyi izlemesi. işi gücü bırakıp oturup izledim. insan türkçesinin iyi olduğunu sanıyor oldukça fazla da hata yapmışım, tabii bir kısmını düzeltmişler, aynı zamanda metinden takip ettiğim için fark ettim. yalnız insan baya evladı gibi görüyormuş yaptığı işi, ara ara kendimi dublajcılara kızarken buldum. baya bariz bir yazım hatası yapmışım bir yerde, adamlar herhalde teknik bir kelime sanıp hatalı okuyup geçmişler, teknik kelimelerde benim dogru yazıp adamların yanlış okuduğu yerlerde olmuş. yalnız bir kaç yerde güldüm. bildiğin olmayan cümle uydurmuş adamlar. dublajda uzunluk çok önemli. adamlar onu tutturmak için birkaç kez cümle üfürmüşler. hayır arkadaş ben zaten kafama gore ekleyip çıkarıyorum, üfürüyorum. bir de siz sallarsanız olmaz ki bu iş.*

  • iki muhabbet edince cinselliğe bağlamayın çok sıkıcı oluyorsunuz

  • bu sabah bayramlaşmak için babamı aradım. konuştuk ettik. kapatmaya yakın bana “şu yaşlılık zamanlarımızda bizden çok uzağa gittin” dedi (iki sene önce amerika’ya doktoraya gelmiş olmamdan bahsediyor) ve saatlerdir bu sözü düşünüp kendimi yiyorum. öyle şakayla karışık söylemedi, kızarak da söylemedi ama sakin bir ses tonuyla edilmiş, ağır ve yoğun bir sitemdi.

    bu beni aşırı yaraladı çünkü hem dediğinde haklıydı hem de ben zaten yıllardır “hayırlı bir evlat olamadım” pişmanlığı yaşıyordum; bu söz, pişmanlığımı daha da arttırdı. annemle babam 20 küsür sene evlilikten sonra 9 sene önce boşandılar ve o zamandan beri de tek yaşıyorlar. ikisi de 60 küsür yaşında. yıllarını benim eğitimime verdiler ve rahat bir şekilde yaşamam için tüm imkanları seferber ettiler. ben de sanki bok varmış gibi doktoraya 8000 kilometre uzağa geldim. türkiye’de doktora programı yok muydu, ya da en azından avrupa’da? en azından onlar üç seneydi, amerika’dakiler ise en az beş sene. veya doktora yapmak elzem miydi? sanki dünyayı kurtaracağım. zaten buraya geldiğimden beri hayat benim için iyice anlamsızlaştı ve özellikle de bilim, kişisel hırslarım ve içinde bulunduğum çağ konusunda max weber’in o tabiriyle bir “disenchantment” yaşıyorum. yüksek lisanstan sonra, onların olduğu veya yakın bir şehirde iş hayatına atılabilirdim. kendi kişisel hırslarımın kurbanı oldum. şimdi de o hırslandığım şeylerin bir anlamı olmadığının farkına vardım. ne onları mutlu edebildim, ne kendimi. babaannemin tabiriyle sıfıra sıfır, elde var sıfır.

    geçen yaz akademik yoğunluktan dolayı (belki de kendimi kandırmamı sağlayan geçersiz bir bahane sadece), bu yaz da korona’dan dolayı gidemedim yanlarına. bir de ben lisede ailemin yanından uzaklaşmak isteyen, lisansta da hep başka şehirlerde okumuş ve bundan dolayı kendini rahat ve mutlu hisseden biriydim. son üç dört senedir ise “belki de gelecek bayram artık annem babam olmayacak ve ben bok gibi bir evlat oldum” diye düşünüp duruyorum haftada bir. gerçi onlar haklarını helal ettiler çünkü onlara kötü davranmadım, bağırıp çağırmadım, kötü alışkanlıklara düşmedim ama çok arayıp sormadım veya yanlarına bol bol gitmedim de. onlar haklarını helal etseler de ben kendimi affedemiyorum. büyük ihtimalle onlar vefat ettikten sonra da kendimi ölene kadar affetmeyeceğim. bu duyguyu biliyorum çünkü aynısını on sene önce ölmüş olan babaannem için de yaşıyorum. onu haftada bir arar sorardım, yanına da giderdim, neredeyse annemden çok severdim, beni bu dünyada kırmamış tek insan olabilir. ama vefat etmeden önce son iki üç ayını felçli geçirmişti ve o zamanlar benim de çok bunalımlı bir dönemimdi, o yüzden kendi içime kapanıp o felçli haliyle onu pek arayıp sormamıştım, ama ölümü de hiç beklenmedik bir şekilde oldu, hala kendimi affetmiyorum. ama affetmesem de o zamandan bu zamana kendimi düzeltmemişim anlaşılan çünkü annem babama da aynı şeyleri yapıyorum.

    millet her gün anne babasını arıyor, ben haftada veya on günde bir. bazen rüyamda öldüklerini ve benim allah’a “lütfen onları geri getir, söz arayacağım” diye yalvardığımı görüyorum ve uykudan uyanıp rüya olduğunu anlayınca dehşet mutlu oluyorum. rüyanın etkisiyle bir süre daha sık arıyorum ama sonra yine aynı hayırsız moda geri dönüyorum. çünkü kur’an’da da dendiği gibi insanoğlu çok unutkan ve nankördür. allah beni ıslah etsin, daha ne diyebilirim?

    yaptığı yanlışın farkında olan ve bu farkındalıktan dolayı acı çeken ama hala kendini düzeltmeyip (oysa düzeltmek o kadar basitken) acı çekmeye ve pişmanlık yaşamaya devam eden bir insandan daha aptal kim olabilir?

  • bayramlar ama özellikle bayram kahvaltıları benim için hüzün kaynağıdır.

    ne anne tarafından ne baba tarafından akrabamız yok.
    nasıl yok demeyin, yok işte.

    babam da senelerdir ulaşılmaz yerlerde, umarım iyi ve mutludur nerede ise.
    hep topu annem, kardeşim, ben.

    kalabalık ailelere çok özenirim. beş, on tane kardeşim; halalarım, dayılarım, amcalarım, teyzelerim olsaydı keşke.
    kalabalık masalarda gürültüden yanımızdakini zor duyduğumuz neşeli sofralarımız olsaydı.
    çok isterdim.

    kardeşim evlendi ve eşinin ailesi kalabalık. umarım bu eksikliği orada biraz doyurabilir, umarım çok mutlu olur o sofralarda.

    bugün instagramda en çok bu aile sofralarına özendim. kıskanmadım, kötü niyetli değilim. özendim, içlendim.
    ben de bayram kutlamak için bir fotoğraf koydum; kendimi koydum lan resmen. yemin ederim acı geldi sonradan.
    paylaşacak kalabalık bir bayram fotoğrafım bile yok dedim.

    böyle bakınca gözüme çok yalnız görünüyorum. arkadaşlar, dostlar varolsun ama bayramda bu açığı kapamıyor.

  • instagram’ın zengin türk çocukları diye bi başlık gördüm şimdi, neymiş diye verilen linke tıkladım. yemek yediğim tabağa pike yapıp kocaman bi kara sinek düşmüştü bi keresinde, tam ağzıma götüreceğim kaşığı içinden çıkarırken kımıl kımıl salçalı sosun içindeydi. o instagram sayfasının verdiği tiksinti yanında esamesi okunmaz. gerçek olamayacak kadar absürttü o sayfa, kurgu falan mı dedim, yazılanları okudum ve gerçekti ve kimse şaşırmıyordu, saç baş yolmuyordu. bu ne lan nası bi dünya var dışarda diye başka başlığa bastım. en altta ekşişeyler reklamı var: tiktok kahvesi olarak da bilinen dalgona kahvesi nasıl yapılır! dalgona kahvesinin nasıl yapılırını geç, tiktok neskim bilmiyorum daha.

    yemin ederim nine böyle olunuyomuş. oldum bittim ben valla, siz yola devam. hiç değilse bi 60’a kadar senkronize olurum diyodum çoktan ip kopmuş.

  • - sinema ile ilgilenen çoğu kişinin dudak bükeceği klişe ve vasat korku filmlerini izlemeye bayılıyorum. final destination, purge ya da cube çakması her türlü film gibi.

    - uzun bir süredir toksik ilişkim yok, hasret kaldım resmen. şöyle bir kaşık suda boğmalı ilişki arıyor bazen bu bünye.

    - okunan kitapların ya da izlenen filmlerin listelendiği sitelerde liste yapan insanları eleştiriyorum ama bir yandan da özeniyorum. bir ara mubi'de izlediğim filmlere puan vereyim hem de liste oluşur diye düşündüm. az önce bir baktım üç tane filme oy vermişim sadece. üç. allah bereket versin. spotify'da bile aynı listeyi döndürüp döndürüp dinliyorum.

    - geçen gün superonline müşteri temsilcisiyle görüşüyordum. bir baktım bir yandan benim internet problemimi halletmeye çalışıyoruz bir yandan da bildiğin küçük küçük gülmeli flört ediyoruz. sözlükte meşhur bir entry var, italya'da herkesin flört etmesi diye. işte ben tam olarak bunu istiyorum.

    - burada hiç görmediğim ama çok sevdiğim badilerim var. aslına bakılırsa tanımadığım bu insanların iyiliğini o kadar içten istiyorum ki ben bile şaşırıyorum.

    - diğer bir guilty pleasure'ım da ağır yaşamlar. gerçi bende guilty pleasure çok.

    - zarif şiddete bayılıyorum. tarantino tarzı şiddet gibi...

    - tam yerinde küfreden bir arkadaşım var. ve çok fazla küfrediyor. bir kadın ancak bu kadar güzel küfreder. bir de içinde iyice coşuyor, şenlikli bir ortam oluyor. sadece o ortam oluşsun, eğleneyim diye dert dinleme bahanesiyle buluşmalar ayarlıyorum.

    - nerede duyduğumu bilmiyorum ama birisi "kendimi geliştirmediğim ne kadar boş iş varsa, onları yaparken inanılmaz eğleniyorum" demişti. işte ben de tam olarak böyleyim. bu boş işler eğlendirmeyi bırak, üstüne bir de alışkanlık yapıyor.

    - sevişirken izlenmek gibi bir fantezim var.

    - bir insanı gördüğümde o kişiyle ilgili hemen iki tane yorumda bulunuyorum. modern dünyada kıyafetlerin kiri örttüğü bir gerçek olmakla birlikte, o kişinin temiz mi pis mi olduğunu anlıyorum. ikincisi de libidosu hakkında hemen bir yorum yapıyorum. eğer pis ya da libidosunun düşük olduğunu anladıysam, elimde olmadan bir tiksinti duyuyorum. bu o kadar fazla doğrulandı ki, bu hislerime sonuna kadar güvenirim.

    - bir şeyler izlerken bir toplu iğneyi iki dudağımın arasında tutmayı seviyorum, sonra arada ağzımın içinde dolandırıyorum falan, umarım bir gün yutmam.

    - lise döneminde başarılı bir ders hayatım yoktu. gerçi hayatımın hiçbir döneminde başarılı bir hayatım olmadı da neyse, orası uzun bir entry’nin konusu artık. yani ne lise ne de üniversite döneminde ders ve dolayısıyla da geleceği düşünen biri olmadım. ortalama bir öğrenciye kıyasla daha gezmeli, daha flörtlü bir öğrenci hayatım oldu. ama ona rağmen eğlence anlamında lise ve üniversite yıllarımı boşa geçirdiğimi düşünüyorum. işte tam da bu yüzden, karikatürize karakterler barındırdıklarını bilmeme rağmen, gençlik dizilerini ya da filmlerini seyredemiyorum. "iyiydi ya" diyerek kendimi avutmaya çalıştığım dönemin, aslında gençliğimi yaşayamadığım bir dönem olduğu gerçeğini yüzüme vuruyor. ve ben gerçeklerden kaçan bir insan olarak bununla sürekli olarak yüzleşmek istemiyorum.

    - yukarıdaki konunun istisnası girls dizidir.

    - hızlandırılmış ev toparlama, temizlik videolarına bayılıyorum. hipnotize olmuş gibi izliyorum.

    - işle ilgili çok fazla whatsapp grubum var. normalde hiçbirinde değildim, fakat bu korona dolayısıyla hepsine girmek zorunda kaldım. ve gün içinde hepsi o kadar aktif ki, ilk 4-5 grup kendi içinde sürekli yer değiştiriyor. bu grup dışındakilerin en tepede kalması maksimum 10 dakika sürüyor. ben de birine mesaj, fotoğraf, video, müzik vs yollarken yanlışlıkla bu gruplardan birine gidecek diye tedirgin oluyorum. elli defa kontrol ederken, bazen karşımdakiyle olan muhabbetten kopuyorum. bir gün rezil olup patronun hiçbir şey söyleyemediği, benim de hiç bir açıklama yapamadığım türde işten ayrılmalı bir sansasyon yaratacağım gibi hissediyorum.