debe başlıkları

börü

  • sacma sapan duyar kasilmis yine. diziyi izledim, ozel harekatin bakis acisindan vatansever bir sekilde, turkiye standartlarinin cok ustunde aksiyon sahneleriyle kurgulanmis basarili bir yapim.

    seversiniz sevmezsiniz ama hayatiniz boyunca cilginlar gibi amerikancilik pompalayan bol yildizli aksiyon filmlerini donunuza bosalarak izlediniz biliyorum, ki ben de izledim ve bosaldim cunku aksiyon filmlerini seviyorum. ulusalarasi standartlara olabildigince yaklasmis ve tamamen gercek olaylardan esinlenmis bu yapimi gelip burada boklamayin, boyle kaliteli bir yapima imza atildigi icin gurur duyun. sevmeyebilirsiniz ama saygi duymak gerekir.

    ben seviyorum bu yapimi, emegi gecen herkesin de eline saglik. cuma aksami sinemadayiz...

  • 19:23'te fragmanı yayınlancak canım film
    1923 olması güzel bir ayrıntı
    edit:fragman geldi

  • andımızdan rahatsız olanların izlemesini tavsiye etmediğim film. bol bol türk ve atatürk kelimelerini duyacaksınız. havale geçirmeyin sonra salona gittiğinizde.

  • “senin ilk ve son komutanın mustafa kemal’dir” sözü yeterli cevap olmuştur sanırım birilerine. başka sözüm yok!

  • 6 bolum olarak kurgulanmasi, 1 saat surmesi , verdigi mesajlarla, comarlara hitap etmemesiyle bu sezonun favori turk dizilerinden biridir. umarim guzel final yaparlar.

  • yaşandığı diyologlardan, senaryodan, oyunculuklardan öte bir şey anlatmak istiyorum. uzun olacak, kusura bakmayın.

    annemin, kemal- ajan sahnesinde gözyaşları ile izlediği dizidir.

    annemden bahsetmek istiyorum.
    daha anne karnında babasını kaybetmiş bir çocuk. 5 erkek kardeş ve bir anne var başında. eskişehir'in bir köyünde yaşayan bir çocuk.

    erkek gibi büyüyen bir kız. aşırı muhafazakar bir aile. ilkokul 5. sınıfa kadar başarıyla okuyan bir çocuk. ondan sonra öğretmenlik hemşirelik yatılı okulunu kazanmış ama kız kısmı okumazdan ötesine gidememiş abiler var başında. cehaleti hep utanç kaynağı onun için.

    annesi(yani anneannem) 5. sınıftan sonra kuran kursuna yolluyor. ve erkek kardeşleri çalışıyor diye evde annesine bakıyor. yavaş yavaş evleniyor erkekler. fakirlik içinde kalıyorlar anneyle.

    çocukluğunda dinlediği hikayeler hep aynı.
    "atatürk kötü" üzerine.
    "atatürk dinsiz, atatürk yoldan geçerken beğendiği karıları kocasının önünden evine alıp iş görürmüş.
    atatürk kuran yırtmış, atatürk hoca aşmış, atatürk alkolikmiş."

    atatürk nefretiyle büyüyen bir çocuk. durun kızmayın anneme hemen. küfür etmeyin kutsaldır tüm anneler. ne yapacaksın aile bir kaderdir. böyle bir ailede doğmuş büyümüş.

    18'inde kocaya verilmiş. sevmiş de annem kocasını(babamı) sevmeyip de ne yapacak? fakirlik diz boyu.

    20sinde acı acı ağlayınca annemin içine babam, 21'inde ben "naber lan tipini siktiklerim" demişim dünyaya. kardeşimi de 26sında bırakıveriyor hayata.

    ama annem hala cehaletinden utanıyor o yaşlarında. sürekli öğrenme okuma isteği. kocası 9 yaş büyük kendinden, ticaretle uğraşıyor varlıklı az çok. alkol de alıyor. anneme de alıştırıyor alkolü tek tük.
    kocası atatürkçü. kocası büyük büyük adamlarla iş yapıyor, kocası cemiyetlerde yemeklere gidiyor annemi koluna takıp.

    ama annem türbanlı, gittiği yerde tek türbanlı o. gittiği mekanda hep salon kadınları şıkır şıkır. dev led tv'ler var salonda. misafirleri geliyor babamın ve ortaklarinin. mustafa sariguller, tamer gençler, savaş aylar, uğur dündarlar. bir de o zamanlar chp'den vekil olmamış tanrıkulu. savaş ay annemi çekiyor sürekli, yüzünde cahilliğinin verdiği utanç, kin, hırs. koskoca 200 kişilik salonda dev led tvlere annemin kendisi yansıtılıyor canlı canlı.

    annem de yapmasın mı orda bozkurt işareti? yaptı vallahi yanında 8 yaşındaki çocuğuyla. yanında kocasına peşkeş çekilen orospular varken.

    tam da muhafazakarların yobazı nasılsa atatürkçü geçinen yobazlara denk geliyor.
    kalkıyor terk ediyor salonu benimle beraber.

    ondan sonrası atatürk'e ve sözde atatürkçülere daha büyük nefret.
    beni de dolduruyor. kötü biliyorum atatürk'ü.
    ama nasıl olur okulda diyorlar ki bizim kahramanımız, annem diyor ki kötü.

    gel zaman git zaman annem 31ine gelince dul kalıyor. 10 yaşında ve 5 yaşında bir çocukla, kader naparsın?

    evlenmiyor, kocadan kalanlarla çocukları okutuyor büyütüyor. benim atatürk'e olan sevgim git gide artıyor. çünkü okuyor ve gerçekleri görüyorum.

    bundan 3 yıl önce, kadıköy'de oturuyoruz. evimizin kocaman bir balkonu var caddeye bakan. balkonun duvarına asıyorum koskocaman atatürk ve türk bayrağı resmini. ama kocaaaman yani. 2. katta oturuyoruz bir de, dışarıdan görmeme ihtimali yok kimsenin.

    annem karşı çıkıyor, ama kavga ediyorum. bu duvarda bu asılacak! öyle de oluyor nitekim.
    ama 1 aya kalmaz komşulardan şikayet geliyor. tartışma yaşanıyor. zaten annem de onlardan yana ya neyse.
    biliyorsunuz kadıköy her düşünceden insanın olduğu bir yer. çarşaflisi da var teröristi de atatürkçüsü de.
    bir gece apartmanımızı taşlıyorlar. kadıköy'de istanbul'un neredeyse kalbinde.
    komşular bastırıyor anneme annem de bana. en sonunda büyük bir kavga.
    anneme düzgünce anlatıyorum. benim yaptığım kötü bir şey değil. inandığım benimsediğim insanı şahsi mülküme asıyorum. bu bana saygısızlık eğer kaldırırsan giderim diye.

    komşular bana ateist muamelesi yapıyor. uzun saçlı, kulağımda küpeler, vücudumda dolu dövmeler var diye. hatta bir ara camiden bile kovuldum ya bu tiple burda ne işin var diye neyse.

    anneme anlatıyorum durumu, kuranı atatürkü dini her şeyi. yavaş yavaş kırmadan üzmeden. anneme okuması gereken kitapları veriyorum. okuyor atatürk aşkı büyüyor. okuyor inandığı allah'ın aslında yanlis olduğu asıl allahın benim anlatmaya çalıştığım allah olduğunu anlıyor.

    annem şuan atatürkçü bir müslüman. ve herkese atatürk'ü anlatıyor. 45 yaşında şuan ve gittiği kadınlar arası oturmalarda dahi atatürk'ü anlatıyor. gerçek dini anlatıyor.

    ben müslüman bir atatürkçüyüm ve bu toplumun inandığı allaha inanmıyorum. şükür ki inanmıyorum. atatürk'ü putlaştırmadan düşüncelerini anlamaya çalışıyorum. ama hala izmir marşını ne zaman duysam gözlerim doluyor genzim yanıyor.
    bazı zamanlar kendimi atatürk'ün yerine koyuyorum yapabilir miyim bunları diye veya daha iyi ne yapabilirdim diye kafayı yeme noktasına geliyorum. bazı yerde eleştiriyorum ağır olarak, bana sen nasıl atatürkçüsün deniliyor.

    atatürk'ün öldüğünü, atatürk'ün artık bu ülkeye yarar sağlayamayacağını ama düşüncelerini benimsersek ve üstüne eklersek kurtulacağımızı biliyorum.

    atatürk'ü ben, yukarıda ulu bir simge değil, türk milletinin üzerine basarak yükselecek bir basamak, merdiven olarak görüyorum. ki atatürk'de bunu istiyor.

    ne diyor atatürk:
    "benim düşüncelerim bilimle ters düşerse bilimi seçin. "

    niye anlattım bunu şimdi ben? annem börü gibi seküler milliyetçi, atatürkçü bir diziyi izlerken ağlıyor. beni çağırıyor bak senin anlattığın gibiymiş diyor. kin kusuyor şimdi eli de boyu gibi uzun olanlara, hainlere.

    hani diyorsunuz ya bazen ülke battı ülke bitti dolar 4 oldu aman öldük bittik diye. kaçalım diye türkiyeden siktirip gitme başlıklarına yazıyorsunuz ya hani.

    bu ülke asla ve asla bitmez, yok olmaz. kendimi övmek için asla demiyorum fakat içinizi rahat tutun sözde elitist atatürkçüler veya yobaz kendini müslüman sanan ahlaksızlar değil ama benim ve benim gibi atatürk'ü anlayan insanlar olduğu sürece atatürk'ün kurduğu bu ülke asla tarihe karışamaz.

    bir gün atatürk ve silah arkadaşlarının duygu ve düşüncelerini anlayanlar mutlaka mevcut statükoyu yıkıp bilim ahlak ve akıl temelli bir devrim yapacaktır.

    (bkz: iyi günler değil uzakta)

    bu entry, saat 23.46da bitmiş olup girilmek için, 00.00 beklenmiştir. o kadar yazdım ulan kaybolup gitmesin!

  • uzun bir yazı olacak fakat hepimizi alakadar eden bir takım yaşanmışlıklara, acılara değinmek istedim. umarım bir 15 dakikanızı ayırırsınız.

    öncelikle börü'den başlamak istiyorum.

    anlaşıldı ki her çarşamba darmadağın edecek bizi börü(hoş gerçi son 3 bölüm:( ). öncelikle tekrar yapımda emeği geçen herkesten allah razı olsun. alper üstad o kadar güzel bir politika izlemişki, göndermeleri o kadar usulüne uygun yapıyor ki bir allahın kulu da çıkıp aksini iddia edemez.

    "2010'da ülkenin anahtarını teslim ettik" diyor. e bakıyorsun teslim eden adam zaten "kandırıldık, milletimiz bizi affetin" demiş.

    zekeriya şerefsizini zaten görünce sinirlerim alt üst oldu. kumpas davalarını yakından takip edenler nasıl bir haysiyetsiz olduğunu iyi bilir. soruşturmalarda o şerefli subaylara öyle sorular sormuştur ki, öyle ithamlarda bulunmuştur ki, sırıta sırıta, haz ala ala... sanki sorguya çeken türk savcısı değil, düşman ülkenin savcısı. türk askerinin onurunu ayaklar altına almaktan öyle zevk alıyordu ki... hoş zaman gösterdi tam anlamıyla düşmanın savcısı olduğunu. zira adamlar kendi milletini ve meclisini bombaladı. şimdi kendisi vatansız bir şekilde gurbette ölümü bekliyor. her vatan hainini bekleyen son gibi!

    final sahnesindeki duygusallığa, ağlamalarıma değinmiyorum. hepimizin ciğerini yaktı zaten. o sahne geçişleri, çekimler, diyaloglar, izlediğimiz bir dizi değil sanki sinema filmiydi. tüm isimsiz kahramanların ruhu şad olsun...

    ben kumpas davaları üzerinden devam etmek istiyorum... o dönem öyle bir dönemdi ki, öyle acılar yaşandı ki... bakın size sadece en güncel olan acılardan birisini paylaşayım; 3 gün önce yaşanan üzücü özel jet kazasını biliyorsunuz. 11 vatandaşımızın yaşamını yitirdiği. o özel jetin pilotu kimdi biliyor musunuz? melike kuvvet...

    "fetö’cüler tarafından,asker bir arkadaşının çocuğunun doğum gününde şarkı söylerken videosu çekilip “ahlaksız yaşantıdan”ordudan atıldı...

    onu sorgulamaya gelen şimdi tutuklu olan istihbarat subayları 'pavyonda şarkı söylemişsin, gece kulüplerinde çıkıyormuşsun, işte görüntüleri diye doğum gününde şarkı söylediği esnada çektikleri 10 dakikalık videonun sadece 9 saniyesini kesip almış ve ona göstermişlerdi...

    olay merzifon’da geçiyordu, orada ne pavyon ne de gece kulübü vardı... olsa bile onurlu ve şerefli bir türk askeri olan melike zaten öyle bir şey yapmazdı... eş dost toplantılarında yoğun istek olursa bir şarkı patlatırdı... onu ordudan atmak isteyen şerefsizler bunu bahane ederek kumpas kurmuşlardı...

    beş parasız ve yalnızdı

    beş parasız ve yalnız kaldı, görevde iken 'arkadaşım, kardeşim, amirim' diyenler, avcılar’da oturduğu evin kirasını 3 ay ödeyemediği dönemlerde telefonunu bile açmadı, kimse arayıp sormadı, hep yalnız hep bir başına kaldı.

    istanbul’da özel bir üniversitede 3200 lira maaşla derslere girmeye başladı ama bu para ne ordudan atıldığı için ödemek zorunda olduğu tazminata, ne kirasına ne de kredi kartlarına yetiyordu... haksız yere ordudan atılmış olmanın hazımsızlığı da bu işin cabasıydı...

    intiharı bile düşünüyordu

    intiharı bile düşünüyordu... o dönemlerinde sürekli telefonla konuşuyor, telkinlerde bulunuyordum... ayim’e (askeri yüksek idare mahkemesi) dava açtı geri dönmek için, ilk duruşmada kaybetti, 'sen orduya layık değilsin' demişti ayim’in sözde hâkimleri... zira, bir yıl sonra 15 temmuz darbe girişimi olacak, onu ordudan atan hava kuvvetleri komutanı, personel daire başkanı, istihbarat daire başkanı ve ayim’in hâkimleri tutuklanacaktı.

    bu arada sadece helikopter pilotu belgesi olduğu için sivil hava yollarına işe giremiyordu, ben 'sivil piyasada helikopter pilotluğu yap' dediğimde ise, "abi piyasa kara havacı pilotların elinde, ordudan atıldığım için ve referansım da olmadığı için iş vermiyorlar" diyordu.

    bir taraftan üniversitede hocalık yaparken diğer taraftan da borç harç kredi ile çorlu uçuş okulu'na başlamıştı jet pilotu sertifikası için... belgesini de almaya az kalmıştı ve aldığı dönemde de darbe oldu...

    binbaşı rütbesiyle helikopterine binecekti

    tüm suçlular tutuklandı, hava kuvvetleri ise fetö’nün geçmişte ordudan attığı pilotları geri çağırmıştı...melike gibi birçok kişiye ulaştı, melike buna çok sevinmişti, eski günlerde olduğu gibi üniforma giyecek binbaşı rütbesiyle helikopterine binecekti...

    sağlık raporu istediler onu da aldı, pazar günü telefonla konuştuk "yarın hava kuvvetleri’ne gidiyor, yenide göreve başlıyorum" demişti, çok mutluydu...

    yıkılmıştı!

    bu arada ne mi oldu dersiniz?
    eğitim aldığı çorlu’daki uçuş okulu fetö’den kapatılmıştı, hava kuvvetleri ise melike’yi fetö’cü bir okullla yakın temasta ve eğitimde olduğu için göreve kabul etmeyeceklerini bildirmişti...

    yıkılmıştı...

    fetö’cüler yüzünden atılmıştı, yine fetö’cüler yüzünden göreve dönememişti... bu arada anayasa mahkemesi'ne başvurdu ve davayı kazandı,”özel hayatın gizliliğinin ihlali “gerekçesiyle anayasa mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermişti, göreve tekrar döneceği günlere aylar kalmıştı...

    onurunu, şerefini, üniformasını yeniden alacaktı...

    hava kuvvetleri'ne döneceği güne kadar....

    bu arada parasızlık ve yoklukta dipteydi... hava kuvvetleri’ne döneceği güne kadar sırf borçlarını ödeyebilmek ve bir nefes alabilmek için başaran holding'deki bu işi bulmuştu...
    3-5 aydır onların özel uçağında pilotluk yapıyordu...

    gözü ne sivil hava yollarında ne de bir işadamının jetindeydi...
    milliyetçi, atatürkçü, vatan aşkıyla tutuşan bir askerdi...
    derdi tekrar üniforma giymekti...
    benim diyen erkekten daha erkek, benim diyen adamdan adamdı..
    herkese de adamlık, insanlık dersi verecek karakterdeydi...

    geride sadece bir ana bıraktı

    geride ne eş ne çocuk ne baba, sadece bir ana bıraktı...
    bugün onu aramayan, sormayan, üç kuruş yardım etmeyen, onu yalnızlık ve çaresizliğe bırakan sözde dost ve arkadaşlarının rahmet yorumlarını şaşkınlık içerisinde okuyorum...

    bu kadın budurumdayken neredeydiniz?

    bu kadın bu durumlardayken neredeydiniz???
    yakın bir arkadaşım, çok sevdiğim bacım, örnek insandı...
    allah rahmet eylesin kardeşim, güzel yürekli insan...
    seni bu hayatı yaşamaya mahkûm edenlerin allah belasını veriyor, verecek de...
    nurlar içinde yat güzel yürekli kadın...''

    (haber link: http://www.hurriyet.com.tr/…in-buyuk-drami-40768999)

    fetö piçleri olmasaydı bugün melike komutanımız belki de hayattaydı...

    gelin başlamışken devam edeyim... sadettin doğan... bu isim size birşey ifade ediyor mu? %99'unuz bilmiyordur. sadettin komutanımızda aynı melike komutanımız gibi hayatı kumpas davalarıyla karartılan ve bugün malesef hayatta olmayan, kardak'a bayrağı diken o kahramanların yer aldığı tim de, ali türkşen komutanımızla birlikte yer alan türk ordusunun şerefli bir subayıydı... peki ona ne oldu biliyor musunuz? gelin onun hikayesinide bir başka kahraman, ileride yüce türk milletine hak ettiği bir makamda liderlik edeceğine inandığım ali türkşen komutanımızın hasdal askeri cezaevinde "esir" tutulurken kaleme aldığı yazısıyla bakalım;

    "canım kardeşim sadettin.

    bundan tam 18 yıl önce soğuk ve rüzgârlı bir ege gecesinde bodrum’un gümüşlük sahilinden yola çıktığımızda ilk kez bir araya gelmiştik seninle. o zamanlar ikimiz de mesleğinin başında, heyecan ve coşku dolu iki genç askerdik. türkiye’nin hak ve menfaatleri uğrunda canımızı seve seve feda etmeye hazır icra ettiğimiz kardak harekâtı sonrası tüm türkiye bizi kahraman ilan ettiğinde mahcubiyetten yüzümüz kızaracak kadar saf ve temizdik. benim bu harekât sırasındaki en büyük mutluluğumsa, verilen görevi layıkıyla yerine getirmiş olmak ve senin de aralarında olduğun silah arkadaşlarımın birinin bile burnunun kanamamış olmasıydı.

    sevgili kardeşim.

    1996 yılının o soğuk ocak gecesinden tam 13 yıl sonra seninle yollarımız bir kez daha kesişti. fethullahçı çetenin polis, hâkim, savcıları ve içimizdeki üniformalı vatan hainlerinin işbirliğiyle bu kez kısmetimize kahramanlık değil terörist olmak düşmüştü. biz değişmemiştik sadettin, türkiye değişmişti ve biz sadece bu değişimin seçilmiş kurbanlarıydık. üzülmeden, yılmadan, mücadele azmimizi ve savaşçı ruhumuzu kaybetmeden yine omuz omuza, sırt sırta, ele ele beşiktaş ve çağlayan adliyelerinin adalet uğramayan kör dehlizlerinde bu sefer düşmandan bile daha düşman bir çeteyle mücadele ettik.

    ben 1996’da kardak’ta ne yaptıysam, beşiktaş’ta da çağlayan’da da aynını yapmaya çalıştım. sizler benim silah arkadaşım, kardeşim, küçüğümdünüz ve ben hâlâ kendimi size karşı sorumlu hissettiğim komutanınız, büyüğünüz, ağabeyinizdim. bir savaşta önce komutan, önce subay ileri atılır ve ölecekse önce komutan, önce subay ölmelidir sadettin. ama bu savaşta ben seni koruyamadım, senin yerine ölemedim sadettin. beni affet. senin somali’de ne işin vardı sadettin?

    üzerimdeki komutanlık, silah arkadaşlığı ve ağabeylik yüküyle fethullahçı çetenin elemanlarıyla ne kadar mücadele etsem de onları yenmeyi başaramadım sadettin. dönemin komutan (!) unvanıyla görev yapan şahıslarını ikna etmeyi de, mahkeme salonlarındaki çete unsurlarıyla daha iyi çarpışmayı da beceremedim. fethullahçı çetenin balyoz sorumluları tarafından 3,5 yıldır hasdal’ın demir parmaklıkları ardında tutulurken bile hiçbir şey yapamadan sana ağlamaya hakkım yok sadettin. komutan, subay ağlamaz, ağlamamalı. ağlıyorsa ve elinden hiçbir şey gelmiyorsa artık komutan da subay da değildir. beni affet, sana layık bir komutan, silah arkadaşı, ağabey olamadım sadettin.

    2009 yılında poyrazköy komplosuyla lekelenmeye çalışıldığımızda bu yalana ilk inananlar yine kendi komutanlarımız (!) olmuştu. dönemin genelkurmay bakanı şimdinin tam gün mesaili baş mağduru ilker başbuğ’un da oluruyla gözlerden uzak tutulacağımız uzunada’ya sürgün edildiğimizde seninle yollarımız üçüncü kez kesişti sadettin. biz, yine yılmadık. terörist damgasına da komutanlarımızın hakkımızdaki şüphelerine de aldırış etmeksizin görevimizi gereği gibi yerine getirmeye çalıştık. ama sen de haklısın. bu kadar hainin bir yanda, bu kadar sağırın da öte yanda yuvalandığı bir orduda senin gibi mert birine yer yoktu artık.

    daha önünde yıllarca başarıyla icra edeceğin bir meslek ömrün, yetiştireceğin genç sat komandoları varken, maaş almayı hak edecek kadar bile bekleyemeden emekli olmayı tercih ettin. poyrazköy davasında tutuklanmadığında ne kadar sevindiysek, emekli olur olmaz ailenin geçimini sağlayacak bir işi hemen bulduğunda da bir o kadar sevinmiştik. ancak bu kez ekmek biraz uzakta, ailenden ve sevdiklerinden ayrı kalacağın somali’deydi.

    somali’ye gideceğin haberini ilk söylediğinde sana ne dediğimi hatırlamıyorum sadettin. “gitme,” deseydim belki de gitmezdin, beni dinlerdin. yoksa sana “git,” mi dedim onu da hatırlamıyorum sadettin. ne olur beni affet, demir parmaklıklar ardında da olsa seni, bir komutanın, büyüğün, ağabeyin olarak koruyabilmeliydim, ben seni koruyamadım sadettin. 3,5 yıldır hiçbir işe yaramaksızın, fethullahçı çetenin elemanlarıyla etkin bir şekilde mücadele edememiş olmanın ezikliğiyle yaşamaya çalışırken, bir de bu iş başımıza gelmemeliydi sadettin.

    bizi öyle ya da böyle bir bir öldürüyorlar, belli ki öldürmeye de devam edecekler sadettin. ölümlerimizde sorumluluğu olan, eline kan bulaşanlar da artık, “ölmüştür, gitmiştir,” diyecek kadar insanlıktan çıktı sadettin. sen ölmemeliydin. senin yerine somali’ye ekmeğinin peşine gitmene sebep olan yeni osmanlı sevdalıları, senin yerine personelini korumaktan aciz genelkurmay bakanları, senin yerine her sorunda kafasını öte yana çeviren deniz kuvvetleri ceo’ları, senin yerine fethullahçı çetenin üniformalı vatan hainleri ölmeliydi sadettin.

    oysa sen öldün ama aslında ölen “sen” değilsin sadettin; ölen komutanlık, ölen subaylık, ölen silah arkadaşlığı, ölen kardeşlik. senin ölümüne sebep olanların bu yazdıklarımın bir satırını bile anlamayacağını ve üzerlerine alınmayacaklarını biliyorum. onların yerine ben, bir zamanlar canını bana emanet etmiş olmanın sorumluluğu ve bugün senin hayatta kalmanı sağlayamamanın ezikliğiyle, komutanlığından, subaylığımdan, silah arkadaşlığından, ağabeyliğinden istifa ediyorum. demir parmaklıklar ardında bile olsa görevimi yerine getirebilmeli, seni bu görevin sonunda da sağ salim ailene döndürebilmeliydim. olmadı, yapamadım.

    senden geriye 2000 yılı deniz kurdu tatbikatında çekilmiş bir resmimiz kaldı sadettin. aynı bu fotoğraftaki gibi yokluğunun yükü ölene kadar omuzlarımda olacak ve sen adınla, kanınla, canınla evladın ulaş’ta, demir gibi bileğin, mert yüreğin ve her zaman gülen yüzünün anısıyla kalbimizde sonsuza kadar yaşayacaksın.

    ruhun şad, mekânın cennet olsun. ebediyette tekrar bir araya gelene kadar…

    sana karşı sorumluluklarını yerine getiremeyen eski bir komutanın…

    önemli not: bu yazıda herhangi bir yazım hatası bulunmamaktadır. ülke bölünürken, burnunun dibinde eşkıya yol keserken ve personeli zindanlarda çürütülürken olana bitene bakanlara “bakan”, emrindeki askeri birlikleri ve personelini şirket gibi yönetenlere de “ceo” denir, komutan değil."

    (haber link: https://odatv.com/…n-vardi-sadettin-0206141200.html)

    peki siz albay murat özanalp'i bilir misiniz? aynı kumpas davalarıyla 16 sene cezaya çarptırılan ve cezaevi görüşü sırasında yakar top oynadığı küçük kızının önünde üzüntüden, yaşadığı stressten beyin kanaması geçirerek yaşamını yitiren komutanımızı? bilmezsiniz... hiç kimse bilmiyor... bırakın bizleri, kendi akrabaları, dostları ve koca millet bu insanlara sırt çevirdi. bizler onların arkasında duramadık... umarım haklarını bizlere helal ederler...

    "özenalp ailesinin bir yakını “küçük duru, babasının oyun sırasında kendisi yüzünden düştüğünü sanıyor. ziyaret sırasında babasının eline sarıldı, ‘hadi bahçeye çıkıp, yakan top oynayalım’ dedi. oynamaya başladılar. murat albay kızının attığı topu tutmaya çalışırken, sendeledi. diz üstü düşüp kafasını yere çarptı. babasını yerde baygın gören duru ise çığlık çığlığa kalarak babasına sarıldı. babası zorla gözlerini açıp, iyiyim’ dedi. duru ise babasına seslenerek, ‘baba söz bir daha yakan top oynamayacağım’ dedi. "

    (haber linki: http://www.gazetevatan.com/…acigim---633336-gundem/)

    ve daha niceleri... nice kararan hayatlar... sayısız... hiç birisinin isimlerini bilmiyoruz...

    ve börü... öyle güzel bir dizi ki... börü öyle bir tanım olmuş ki... tam olarak bu kahramanları anlatıyor... bizler sürüyüz... onlar ise bizim börümüz... bizler yaşayalım diye kendilerini, ailelerini ateşe atıyorlar...

    alper çağlar üstada sırf bu yüzden binlerce kez şükranlarımı sunuyorum. bu yaptığı yapıt sade bir dizi değil... idrak edebilene bu dizi çok şey anlatıyor. o yüzden fetullahın iti zekeriyayı görünce tekrar o günler aklıma geldi ve sinirlerim alt üst oldu... bir de ülkeden kaçmadan önce dalga geçer gibi atatürk resminin önünde özçekim yapışı aklıma geldi... atatürk özçekimi
    ulan allah taş eder adamı be! çek o irin akan suratını atamın önünden!

    yazı çok uzun oldu, devam etsen anlatılacak çok şey varda buraya kadar bile okuyacak insan sayısından endişeliyim. o yüzden kısa bir anım ile yazıyı sonlandırmak istiyorum.

    sene 2014 civarıydı yanlış hatırlamıyorsam. o zamanlar stajyer avukatım. yaşım 24. gündemi yakından takip ediyorum, bir türk milliyetçisi, türkçü olarak içimi kurtlar kemiriyor. her tarafta apo posterleri, kürdistan paçavraları gözümüze sokuluyor. zorumuza gidiyor. elden birşey gelmiyor... bende yapabileceğim tek şey olan, cezaevindeki komutanlarımıza varlığım ile ne kadar moral verebileceksem o kadar moral verebilmek için hasdal askeri cezaevinin yolunu tutuyorum. orada gördüğüm manzarayı şu anda anlatmaya kalkmayacağım... belki başka bir yazının konusu olur... sadece orada o komutanlarımızı gördükten sonra nasıl ağladığımı bilmeniz yeterli... karşınızda kardak'a bayrağı diken tüm tim duruyor... donanmanın tüm beyni orada... semih çetin konutanımız... ege'de yunan işgali altında bulunan türk adalarının raporlama çalışmalarını yapan ve sona yaklaşmışken bu davalarla esir edilen subaylar ve adını sayamadığım çok değerli diğer subaylarımız...

    ve ali türkşen komutanımız... tüm heybetiyle, dimdik karşımda... ben onlara moral vermeye gittim güya, onlar bana moral veriyor. ve ali komutanımızın söylediği o söz; "barış biz askeriz... cephe sadece savaş meydanlarında olmaz... burası da bir cephe... şu anda burada görev başındayız... sen hiç sıkma, üzme o canını... yarınların neler getireceği belli olmaz... ama biz çok iyiyiz, dimdik ayaktayız... bir darboğazdan geçiyoruz umudu yitirmek yok"...

    ve o görüşmeden 1 ay geçmeden tahliye haberleri gelmişti. yarınların ne getireceği belli olmaz dedi ali komutanımız ama yarınların bu kadar çabuk güzel haber getireceğini hiç birimiz beklemiyorduk:) bu da tahliye edildikleri akşam ki karşılamamızdan bir resim. tahliye

    bu arada resimde, arkada gözüken mavi t-shirtlü komutanımız da ercan kireçtepe. kardak ekibinden o da. onun son durumu hakkında da bir haber linki paylayaşım da nasıl birer türk subayı olduklarını siz anlayın. fetullahın mankurtları gibi yunana sığınmazlar, yapılan onca haksızlığa rağmen devletlerine küsmeden nasıl da tekrar görevinin başına döndüğüne bakın; http://www.bursahakimiyet.com.tr/…-aldi-146427.html

    bu arada bende bu süreçte elimden geldiğince aşağıdaki çalışmalarımla dikkat çekmeye çalışıyordum. onları da paylayaşım bari o kadar yazının üstüne.

    https://www.youtube.com/watch?v=1uq4azedmfe

    https://www.youtube.com/watch?v=9uk6ljavkjm&t=3s

    sözün kısası; taş kırılır, tunç erir, türklük ebedidir!!! bu kadar yapılan hainliğe rağmen bu türk milleti hala ayakta ve dünya da insan varlığı devam ettiği müddetçe var olmaya devam edecek. bu böyle biline! umutsuzluk yok! "çaresiz hissettiğinizde atatürk gibi düşünün" :)

    teşekkürler börü ekibi... varolun...

  • --- spoiler ---

    2010'da adamlara ülkenin anahtarını verdik.

    --- spoiler ---

    bu cümlede akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır.

  • bu şekilde afişler tasarlanarak ayaklar altına alınan türk askeri'nin imajını palavralarla ve siyasi propagandayla değil gerçeklerle geri kazandırmaya hizmet eden dizi ve film.

    diğer askeri dizilerde ali türkşen, iyi parti üyesi olduğu için kardak muhabbeti açılamazdı mesela. atatürk portesi her bir yerde karşımıza çıkarılamazdı. çözüm sürecini başlatan bizzat şuanki hükumetken çözüm sürecine sallayamazlardı. askerin cesaretini göstermeyi amaçlayan askeri dizilerin yönetmenleri hiç cesur değildi bugüne kadar. ama televizyonlarımıza alper çağlar geldi ve göktürkçe "ne mutlu türküm diyene" yazdı. kafasından senaryo sallayıp abdülhamit'in ingiliz büyükelçiye tokat attığını iddia edebilir ve el üstünde tutulabilirdi. ama bunu tercih etmedi.

    gerçek vatanperverlere selam olsun.

  • cüneyt arkın'ın sülalesine savaşçılığın çok yakıştığını kanıtlayan dizi.
    adamın gerçek soyadının cüreklibatur (yürekli savaşçı) olmasının bir nedeni var demek, babadan oğula nesil bunlar.