debe başlıkları

akenatons5
profili

  • odtü'de okurken kafayı çizip dağa çıkan adam

    "dağa çıkan" yazınca terörist oldu sandım. kimseye zararı yoksa istediği gibi yaşasın.

  • 31 aralık gecesi için uludağ'da yer bulunmaması

    gecen hafta arkadaslarla kartepeye gittik. gittik dediysek bildiğiniz 2 araba ve 7 sap, kahvaltimizi masukiyede yapar sonrada kartepeye cikar ve geri doneriz dedik. bizimki uzun yillardir farkli yerlerde calisan kisilerin yilda 1 yaptigi gezi ve bulusma organizasyonu yani.

    kahvalti kisi basi 30 tl ye hayvan gibi yedik eyvallah. zaten o bolgede calisan bir arkadasimiz yapti organizasyonu. fiyatlar ve ikramlar bize ekstra avantajliydi. sonra ciktik otele. ama otoparkina yarim saat sira bekleyerek girebildik.

    iceride yaptığımız teksey telesiyejle bir tur atmak ve biraz kartopu oynamak oldu. mesela hayvan gibi ikramli kahvaltiya 30 tl verip, yukarida cayin 5 tl salebin 10 tl oldugunu görünce fazla durmadan indik.

    simdi degerli arkadaslarim gercekten de otelde inanilmaz bir jip ve suv kalabaligi vardi. bizim disimizda herkeste son model kayak takimlari ve kiyafetler olup, pistler tiklim tiklim doluydu. telesiyejde halk ekmek kuyrugu vardi.

    ama yillardir ticari bankacilik yapan biri olarak sozluk yazarlarinin zenginlik anlayisini cok sig buldugumu belirtmek isterim.

    bu sozlukte golf almayi zenginlik kriteri sayan adamlar var. yada turkiyede koc ve sabancidan baska herkesin asgari ucret aldigi düşünülüyor galiba.

    beyler gecen kredi teklifi yaptigim bir musterinin adina kayitli 72 tane gayri menkulu vardi. sadece 5 tanesinin degeri 45 mio tl eder. bahsettigim kisi siradan bir akaryakit istasyonu sahibi.

    yani diyecegim o ki fakirlik ve ay sonu getirme derdi maasli calisanlarin sorunudur. bu ulkede sadece menkul değerleri ile kategorilendirildiginde en az 50.000 dolar milyoneri cikar.

    birakin onlarda uç tane kislik oteli doldursun.

  • obama'nın sipariş ettiği 65 bin dolarlık pizza

    birsey anladiysam arap olayim.

  • bir bankacıdan binali yıldırım'a cevap

    öncelikle yazdığım yazı epey uzun bir entryden oluşmaktadır şimdiden uyarayım. bu yazıyı yazmaktaki amacım, bankaları ve bankacıları her fırsatta kan emicilikle suçlayan bazı kişi ve kurumlara cevap olması açısındandır. son olarak binali yıldırım’ın linkteki tefecilik yapmayın suçlamaları, hatta hakaretleri benim açımdan bu yazıyı yazmayı elzem hâle getirmiştir.

    bir bankacı olarak 4 farklı bankada 12 yılımı sadece kurumsal ve ticari bankacılık bölümünde geçirdim. 12 yıl boyunca sadece portföyümdeki kişi ve firmaların sayısı ya da bulunduğum kurumlarda şahit olduklarım bile bir kitap yazmama yeter de artar bile.

    elbette empati yaparak karşı tarafın da çıkarlarını gözetmeye çalıştım. ama maaşını aldığım kurumun çıkarları %51’in altına düşmemiştir. hiçbir zaman hedef tutturmak önceliğim olmadı. benim temelde 2 önceliğim olmuştur ki bu önceliklerden ilki aynı zamanda hayat felsefemdir.

    1- iyi insanların parasını kazan, iyi insanlarda senin paranı kazansın (bu sebeple insanca saygı görmediğime inandığım anda iş bulma endişem olmadan 3 kez istifa ettim. son istifamdan sonra 4 ay kadar da işsiz kaldım)
    2- mümkün olduğunca bir krediyi batırma, ama kredi illaki batacaksa da basiretli davranmış ve erken uyarıları es geçmemiş ol.
    yani kısaca kâr et, ama kâr elde etmek için abuk subuk işlere kalkışma.

    bankacılık geçmişime baktığımda aradan geçen 12 yıl boyunca başımı her zaman yastığa rahat koyacak kadar iyi bir bankacı olduğumu göğsümü gere gere söyleyebilirim. hatta birkaç olay vardır ki tamamen kendi sezgilerim ve banka dışı kaynaklarım sayesinde milyonlarca liralık batıklardan bankamı kurtarmışlığım da olmuştur. zannedilmesin ki yukarıda belirttiklerim kariyer yolumda ilerlememi sağlamıştır. tam tersine ülkenin her yerine sirayet eden adamcılık ve kayırmanın benzerleri çalıştığım kurumlarda da aynen vardır. bu sebeple etrafımdaki tüm arkadaşlarımdan daha düşük ünvanda ve maaşta çalışmaya devam ediyorum. yine de kafam rahat içim huzurlu.

    neyse gelelim başbakanımız sayın binali yıldırım’ın bankacılar hakkındaki yorumlarına.

    öncelikle bu suçlamalar binali yıldırım’ın kişisel görüşlerinden ziyade akp’nin yıllardan beri yürüttüğü banka=faiz lobisi yaklaşımının bir tezahürüdür. sürekli olarak vatandaşın önüne atılan, itibarsızlaştırılan ve adeta kan emici olarak görülen bir meslek grubunun mensubu olarak şunu söyleyemeliyim ki, dünyada bankacılık sistemi kâr ettiği için üzülen tek ülke türkiye’dir. peşinen söyleyeyim “bankalarda çok kâr ediyor” diyenler aşağıdaki geçmiş entryimdeki (emlak balonu) sayısal verileri okuyup işin aslının böyle olmadığını rahatlıkla anlayabilir.

    öncelikle neden binali yıldırım son dönemlerde bankaları bu kadar sık suçlar oldu buna bakalım. aylar önce #58217422 ve #58439698 nolu entrylerimde ülke ekonomisinin gidişatı hakkında bazı tespitlerde bulunmuştum. üstelik bu tespitler 15 temmuz darbesinden ve fiili olarak ırak-suriye savaşına girmeden önceydi. tüm bunların üstüne, bir de ülke ekonomisinde ciddi yeri olan fetö firmalarının tasfiyesi de başlayınca alarm zilleri daha şiddetli çalmaya başladı. bunun farkında olan hükümet, ekonomik depremin iktidar gücüne zarar vermemesi için tüm aktörleri zorlayarak bazı sıkıntıları aşmaya çalışıyor. ama bunu da tipik türk mantalitesi ve baskıcılığıyla yapmaya çalışıyor.

    şimdi binali yıldırım’ın yukarıda yer alan suçlamalarına kendimce cevap vermeye çalışayım. ne diyor yıldırım: tefeciliği bırakın, teminatları ve faizleri arttırmayın.

    öncelikle bankalar hakkında pek çok insanın da başbakan gibi yanlış bir düşüncesi bulunmaktadır. bankalar sadece elin arabının, italyanının ya da ispanyolunun parasını kredi olarak dağıtmaz. daha doğrusu sermaye olarak bir kısmı o elin ecnebilerinin parası olsa da, minimum %88’i mudilerin parasıdır. yani sizlerin parasıdır. kaldı ki tüm para o yabancıların olsa bile bir bankacı o parayı basiretli ve doğru bir şekilde yönetmekle mükelleftir. bu sadece vicdani değil, aynı zamanda kanuni bir görevdir.

    (01.11.2005 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5411 sayılı bankacılık kanunu’nun 160.maddesinin birinci fıkrasında;
    “görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yöne¬tim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacakları gibi ban¬kanın uğradığı zararı tazmine mahkum edilirler.”)

    2001 yılını hatırlamayanlar varsa lütfen araştırsınlar. siz bankaya yatırdığınız paranın patron şirketlerine ya da yakınlarına veya bazı hatırlı kişilere hiçbir mali analiz, moralite, finansal güç kriterine bağlı olmaksızın teminatsız ya da değersiz teminatlarla dağıtılmasını ister misiniz? eğer cevabınız evetse, bankalar tıpkı 2001 de olduğu gibi battığında bunu rahatlıkla sineye çekebilecek misiniz? cevap elbette hayır olacak ve olmalı da.

    gelelim diğer bir suçlamaya: yok etmeyi değil, yaşatmayı hedef alın.

    ben 12 yıllık bankacılığımda, banka tarafından batırılmış bir firmaya henüz rastlamadım. isteyenle istediği örnek üzerinden tartışırım bu konuyu. türkiye’de batan firmaların neden battıklarını size maddeler halinde özetleyeyim.

    1- batan pek çok firma, her şeyden önce alaturka yönetim ve patronun şirket tüzel kişiliğini kendi kasası görme alışkanlığı yüzünden batmıştır. patronlar nesiller boyu devam edecek bir ekonomik güç yaratmaktansa, altlarına çekecekleri arabayı 3 ayda 1 değiştirme ve 3 kuruş şirket kârını arsa rantında çevirme alışkanlığını bırakmadıkça bu devran böylece sürecektir. avrupada 200 yıllık aile şirketlerine rastlamak son derece sıradan bir durumken, türkiye’de 15 yıllık şirketlere "köklü firma" muamelesi yapar hâle gelmiş bulunmaktayız.

    2- patronlar hem hammadde fiyatına, hem finansmana, hem şirkete alınan çayın markasına karışmaya devam etmek yerine, her işi uzmanına bırakmadığı sürece şirketler batmaya devam eder. bir finans yöneticisinin, sadece bankalarla kredi pazarlığı yapan kişiler olarak görme hastalıklarından artık vazgeçmelidirler. pek çok alman şirketinde muhasebe, finans ve vergi için ayrı departmanlar faaliyet gösterirken, bizde ön muhasebe yapan kişilerden tüm bu yükleri kaldırması beklenmektedir.

    3- itibar zor kazanılır çabuk kaybedilir. çekin yazılırsa kredi alamazsın. taksitlerin gecikiyorsa teminatın artar. kkb skorun kötüyse her kapı suratına kapanır. abd’de elektrik ve internet faturanı ödememen bile kredi puanına yansırken, bizde insanların her türlü olumsuz duruma sebebiyet verip, üstüne bir de teminatlarının ağırlaştırılmasına kızmasını benim bir bankacı olarak anlamam mümkün olmaz. durumun kötüyse ve finansal sıkışıklığın varsa önce altındaki jipi satacaksın, sonra havuzlu villanı satacaksın, en son bankadan yardım isteyeceksin. çünkü bankalar hayır kurumu değil, kredi kurumudur. senden aldığı ödemeler, başka ihtiyaç sahiplerine kredi olarak dağıtılacaktır. sen sıkıntıyı aşmak için bir adım atıyorsan merak etme biz 2 adımla geliriz.

    4- türkiye’de özellikle karşılıksız çekte hapis hakkını kaldırdıktan sonra çekin bir teminat değeri kalmamıştır. bundan sadece bankalar değil, dürüst tüccarlarda muzdariptir. şu anda bankaların çeki teminat olarak kabul etmemesinin en büyük sebebi hükümetin bu kararıdır. bu karar avrupa birliği kriterleri doğrultusunda alınmıştır belki. ama şu unutulmamalıdır ki bizdeki çek tanımı ile, avrupa'da ki çek tanımı aynı değildir. bizdeki çek, karşılığı olmayan boş kağıt parçasıdır.

    5- bu ülkede dolandırıcılığı, borcuna sadık olmanın aptallık olduğunu, dürüst olmaktansa adamcılık ve rüşvetle iş yaptırmanın en büyük fazilet olduğunu bizzat hükümetler bilinç altımıza yerleştirmektedir. eğer bu ülkede ticaret hayatı bitme noktasındaysa, bunun en temel sebeplerinden biri 3 yılda bir vergi affı çıkarmaktan ve dolandırıcılara ödül gibi cezalar vermekten kaynaklanmaktadır. bunu yapacağınıza dürüst müteşebbisi koruyan bir vergi sistemi oluşturun. bankacılık kanunundaki zimmet suçundan daha ağır cezaları ticaret hayatını baltalayan o sahtekarlara verin ki insanlar namuslu iş yapmaktan keyif alır hâle gelsin.

    6- zaten kamu bankalarında bazı usulsüz ve anlamsız (http://www.hurriyet.com.tr/…yon-euro-batti-24737262) kredilerin verildiğini sağır sultan duydu. özel bankalarında benzer duruma düşmesini beklemeyin.

    7- şirket sahipleri vizyon sahibi olmalıdırlar. biz bankacılar en çok makine ve kapasite arttırmına yönelik kredileri vermekten keyif alırız. bu ülkenin en büyük teknoloji şirketlerinden vestelin sahibi nazif zorlu bile, 2,4 milyar dolara denizbank'ı sattıktan sonra, 800 milyon dolara iett’nin arazisini satın almıştır. bir türk vatandaşı olarak o paranın tamamının teknolojiye ve arge harcamalarına yatırılmasını beklerdim. ama taşa toprağa para gömdükten sonra neden bizim de kia’mız, samsung’umuz, apple’ımız yok dememeliyiz. bunun sebebi bankalar ya da yetersiz kaynak sorunu değildir. bunun sebebi yetersiz vizyon sahibi müteşebbislerdir.

    8- faizler direktifle düşmez. nasıl ki yukarıda bir patronun hem hammaddeye hem çaya karışmasına kızıyorsam, hükümetin de hem merkez bankasının işine, hem de arda turan-fatih terim kavgasına karışmasına kızıyorum. bence artık bu ülkede herkes uzmanı olduğu işi yapmalıdır.

    9- bankacılık sektöründe kredi batakları, yüzdürülen krediler de dahil edildiğinde 2001 krizinden daha kötü boyutlara gelmiştir ve bu durum kurmaylar tarafından da herhalde bilinmektedir. tüm bunlara rağmen bankaların bir eli yağda, bir eli balda olduğu ve krizlerden beslendiği imajının verilmesinin artık önüne geçilmelidir. özellikle iflas erteleme saçmalığı sayesinde pekçok kötü niyetli firma bankalardan aldıkları kredileri ödememiş, bu da yetmezmiş gibi kendi ödeme şartlarını ve ödeme tutarlarını hem bankalara hem tedarikçilere zorla kabul ettirmeye çalışarak, adeta borçlu olmanın sefasını sürer hâle gelmiştir.

    lütfen şunu unutmayın ki bizlerde bu ülkenin evlatlarıyız. bizler de anneyiz, babayız. yaşadığım haksızlıklar sebebiyle 3 kez istifa mekanizmasına başvurmuş ve yeri geldiğinde bankaların pekçok yaptığı uygulamayı ciddi olarak eleştiren biriyim. ama sahtekar değilim, şerefsiz değilim, kan emici değilim, tefeci değilim.

    insanları yaptıkları, düşünceleri ve görevleriyle ötekileştirme hastalığından vazgeçin.

  • iş değiştirince yıllık izin hakkının sıfırlanması

    iş hayatında bu kadar saçma ve çalışanın hakkının bu kadar bariz gasp edildiği bir uygulamanın, neden şu zamana kadar kamuoyunda tartışılmadığını anlayamıyorum. belki de ekşi sözlük bu durumun gündeme gelmesinde ön ayak olur. neticede sözlüğün bunu başardığı pekçok olaya şahit olduk.

    sorun ettiğim uygulamaya gelince, çalışma hayatında işten çıkarıldığınızda ya da kendiniz istifa ettiğinizde yeni iş yerinizde 1 yıl izin hakkınız olmuyor (istisnai durumları geçiyorum). ayrıca çalışma hayatında ne kadar uzun kalırsanız kalın ya da prim ödeme gün sayınız ne kadar fazla olursa olsun yeni iş yerinizde izin hakkınız tekrar 14 günden başlıyor.

    bu durum ciddi anlamda sinir bozucu. 20 yıl çalıştığınız yerden başka bir firmaya geçiyorsunuz ama izin hakkınız yok. sonraki yıl 6 yıldır aynı firmada çalışan başka bir çalışandan 6 gün daha az izin hakkınız oluyor.

    oysaki izin haklarının ya herkese eşit kullandırılması ya da çalışma hayatındaki yıpranma süresiyle doğru orantılı olarak arttırılması gerekir diye düşünüyorum.

    yasanın mevcut hâli sadece iş verenin lehine bir durum olmakta.

    edit: siz de istifa etmeyin, tekkeyi bekleyin, o zaman daha fazla izin hakkınız olur diyen arkadaşlar şunun farkında değiller sanırım. işten atılsanız da, çalıştığınız iş yeri iflas edip kapansa ve iş akdiniz feshedilse de durum aynıdır. hatta daha uç örnekler vereyim. iş vereniniz size mobbing uyguluyor olabilir. ya da kadın çalışansınız ve iş yerindeki bir çalışanın tacizine uğradınız ve istifa ettiniz. sonuç yine aynı, yani yıllık izin haklarınız hooop sıfırlandı.

    edit 2 : patron arkadaşlardan bazıları çok içerlemiş başlığa. abuk subuk sallamışlar. "iş değiştirdiğin gibi neden 1 ay izin verecekmişim" minvalinde saldırmışlar. bazı arkadaşlarında belirttiği gibi pekçok ülkede işe girdiğin andan itibaren ay bazında izin hakkı kazanırsın. misal her ay için 16 saat ya da 20 saat gibi. yani "bugün işe girdim, yarın 30 gün tatile gidiyorum" diye birşeyden bahseden yok. bu ülkede kızını hastaneye götürmek için yıllık izin kullanıyor insanlar ya da kadın çalışanlara süt iznini kullandırmayan "kurumsal" firmalar bilirim ben. bu arkadaşlar hangi ülkede yaşıyorlar merak ediyorum.

    bir başkası da nasıl olsa izin paranı alıyorsun işten çıkınca diyor. ben diyorum ki 20 sene de çalışsan, başka işe girdiğinde izin hakkın yok, sonraki sene de 14 güne düşüyor iznin. yani alakaya maydanoz cevaplar kusura bakmayın. benim dinlenme hakkım nerde diyorum, sen diyorsun ki çıktığında izin parası...

    ayrıca ısrarla birkez daha altını çiziyorum. seni işten çıkardıklarında da aynı durum geçerli ya da çalıştığın firma battığında da. biri de demiş ki senin çalışmaya niyetin yok. ne diyeyim allah sizin gibi düşünen patronların şerrinden korusun bizleri.