debe başlıkları

carriebradshaw13
profili

  • ekşi itiraf

    bugün lisans giriş sınavı vardı; benim açımdan irade gücü ve hayatının kontrolünü ele alabilme isteği, bunun için de bir şeylerin ucundan tutma çabası anlamına gelen bir sınav.

    ben kocaman insanım, bir çoğunuzun tabiriyle teyzeyim yani. sevmediğim bir işi müthiş bir mutsuzlukla yapıyorum.
    “mutlaka ben okumalıydım, hem mutlu hem başarılı olurdum” dediğim iki alakasız bölüm var. senelerdir şikayet ediyorum, söyleniyorum, ulan sınava girsem de okusam mı diyorum ama en ufak bir adım atmışlığım yok. sadece şikayet ediyorum.

    hayatta inandığım bazı şeyler var;
    mutsuz ya da hoşnutsuz isen ama bunu değiştirmek için bir şey yapmıyorsan gerçekten tam bir mal olabilmen ihtimali,
    ulaşabilme olasılığının olmadığı hayaller yüzünden mutsuz isen hedef küçültmen ya da değiştirmen gerekliliği,
    değiştirebileceğin şeyler için çabalamanın önemi kadar değiştiremeyeceğin şeyler yüzünden de dram yaratmanın manasızlığı...

    ben bunların hepsini tek tek yaptım; tam bir mal olabilmem ihtimalini de henüz elemiş değilim.*

    bugünkü sınava giren kocaman insanlar tanıyorum. kariyerlerinden hoşnut olmayan, sevmedikleri işleri yapan, sevdikleri işi yapabilme olasılıklarının peşinden giden; şikayet etmek yerine eyleme geçen insanlar.
    işte bugün o insanları çok kıskanıyorum. gıpta ediyorum, hayranlık duyuyorum, takdir ediyorum.

    değişmesi gereken şeyler, siz değiştirmek için bir şey yapmazsanız -eğer ki şans beni bulacak diye bekleyerek ömür tüketecek sabırda ve anlayışta değilseniz- iyi yönde değişmezler.
    işinizi sevmiyorsanız kimse size durduk yere yeni bir kariyer kapısı açmaz. mutsuz bir hemşire iseniz durduk yere avukat olamazsınız.
    belki kumar oynar, zengin olur ve o zaman kendinize alternatif bir kapı açmış olursunuz. ama bunun gerçekleşebilmesi düşük bir ihtimaldir.
    yani değişsin istiyorsanız siz değiştirmek zorundasınız.

    ben üzerime yerleşmiş atalet ile tatar çölü‘nün diago’su gibi beklerken siz bugün -başarılı iş hayatlarınıza rağmen- sığamadığınız sıralarda sınava girdiniz ya gözümde çok devleştiniz. seneye bugün burda sınav sorularını eleştireceğim entry girme isteği verdiniz.
    sizi kutluyorum, tebrik ediyorum ve itirafımdır; kıskanıyorum.

  • şato sahibi olunsa yapılacak ilk şey

    kendime oda seçerim tabii ki.

    koca şatoda tek yaşamayacağım diye tahmin ediyorum. rakiplerimden önce ben odamı seçmeliyim ki sonradan şatomla rezil olmayayım.

    hem en güzel oda olmalı hem de çıkışa yakın olmalı.

    çünkü şato dediğin aynı zamanda korkunç bir yer. şatom varsa çalışanlarım da vardır ve kime güveneceğimi bilemem. başıma bir iş gelmesi durumunda kapıya rahatlıkla ulaşabilmeliyim.
    ayrıca bir dorian gray olmayacağım ne malum?
    gizli saklı işler çevirip çalışanlar tarafından yakalanmak istemem. bunu tehdit amaçlı kullanabilirler; servetimi tüketebilirler. bu istemediğim bir şey.

    şimdi güzel odalar hiyerarşik bir düzenle muhtemelen üst kattadır. girişte kütüphane, yemek salonu falan vardır. dolayısıyla ilk kat otomatik elendi. ikinci kattan seçim yapmak zorundayım. hem koruyu, hem gölü görecek; hem en büyük, en güzel oda olacak hem de merdivene yakın olacak.

    ama çalışanların bana saygı duyması için çingene gibi de gözükmek istemem, cool davranmak zorundayım.
    en büyük rakibimin kardeşim olacağını düşünüyorum ki kendisi son derece çirkinleşebilir. yazlıkta önce kim duşa girecek kavgası yapan insanlarız biz.
    odaları çaktırmadan kesmeli ve bulduğum an çökmeliyim.

    şatom olunca en önemsediğim şey kesinlikle bu. önce karargahımı bulayım detaylarla sonra ilgilenirim elbet.

  • ekşi itiraf

    hayatta herkesin bir şeye liyakatı var bence . kimisi bunu keşfediyor, sanatçı oluyor.
    çoğunluk ise ne olduğunu bile bilmeden ölüp gidiyor.

    ben şimdiye dek hiçbir alana yeteneğim olduğunu görmedim. ama içimden bir ses bir şeye çılgın, deha seviyesinde bir yeteneğim olduğunu söylüyor. sadece ne olduğunu bilmiyorum.*

  • 23 nisan 2018 kedi evi yapıyoruz etkinliği

    gündemi hak eden etkinlik.

    ben kedilerden çok korkuyorum ama kedileri seviyorum. uzaktan.

    çok güzel düşünmüş düşünenler. gündem olsun isterim.
    tebrik ediyorum. nisan ayında bir sürü yavru kedi telef oluyor demişti kedi sever bir badim.

  • yay sat bayisinde sıra beklemiş nesil

    gazeteden kupon karşılığı kazanılmış tencere-tava, tabak, bardak, televizyon, müzik seti vb. hediyeleri alabilmek için sabahtan bayi önünde sıraya girmiş olan nesil.

    doksanlar çocukları bu zulmü çok iyi bilirler. gazeteler bilmem kaç bin kupon karşılığı hediyeler verirdi. bu furya bir ara araba hatta eve dahi uzandı.

    en güzide kampanyalar

    sonra yasaklandı ama biz yeterince çile çektik.
    benim görevim belliydi mesela; düzenli olarak kuponları kesmek. çünkü hiçbir kupon eksik olmamalıydı. çünkü reklamlarında sibel can'ın oynadığı arcoroc, arcopal yemek takımlarını tek bir kupon yüzünden kaçırabilirdik.
    sonra bunun da kolayı bulundu gerçi; "süper jumbo kupon."

    hanımlar müjde! yarın arcoroc yemek takımı için 750 kupon değerinde süper jumbo kupon var. sakın kaçırmayın!!!

    önceki 750 kuponu biriktirdiğin için kerizliğine mi yanacaksın? eksiğin kapandı diye mi sevineceksin? sen karar ver.

    neyse, kupon biriktirme çilesi bitince yay sat'tan ürünü teslim alma çilesi başlardı. nice yaşlı amca, teyze orda onuncu sınıf porselen tabak uğruna zayi oldu.

    bizim mahallede de yay sat bayisi vardı, annem büyük gün gelince beni sıraya yollardı. sonra da kendi gelirdi. mahallenin diğer arcoroc talihlisi annelerinin çocukları, ben, amcalar, teyzeler elimizde 789558 tane kuponla bayinin dağıtıma başlamasını beklerdik.

    şimdi sanki o günler hiç olmamış gibi ama ne güzel demiş l. p. hartley;

    "geçmiş yabancı bir ülkedir ve orda her şeyi farklı yaparlar."

  • nat geo'nun paylaştığı çarpıcı fotoğraf

    nat geo fotoğrafçısı frans lanting‘e ait olan ve bugün nat geo hesabından paylaşılan evrimi destekler nitelikte bir fotoğraf. karşıma çıkar çıkmaz gülümsememe neden oldu.

    cüce şempanze olarak bilinen ve özellikle cinsel hayatları olmak üzere insanla büyük benzerlikler gösteren primat bonobolardan bir dişi, kendi çocuğu olmayan bir yavruyu ayaklarının üzerinde kaldırarak oyun oynuyor.

    sözkonusu fotoğraf

    instagram linki

    küçükken kardeşime bu hareketi yapmadığım gün yok gibidir, sizlerin de aynısını defalarca denediğinize eminim. zira fotoğrafın altındaki yorumlar bunun kültürler üstü bir genel davranış olduğunu kanıtlıyor.

    hafif bir edit: yazılan bazı entrylere istinaden birkaç noktayı açıklamak istedim.
    elbette teorilerden, bilimden soyutladığımız ve yüceleştirdiğimiz bir fotoğraf değil bu. teoriyi destekler nitelikte hoş bir fotoğraf olduğu iddiasını belirttim sadece.
    adı üstünde; sadece bir fotoğraf. bir keşif değil.
    çarpıcılığı güzelliğinden geliyor; şoke edici olmasından değil de etkileyici olmasından.
    sanırım anlaştık.*

    hafif olmayan edit: sevgili arkadaşlar, gerçekten bana tüm hayvanların insana benzer davranışları olduğunu kanıtlayan örnekler atmanıza gerek yok. kedi de yürüyor biz kedi miyiz demenize de gerek yok.
    hepinize cevabım aynı; herkesin görüşüne saygılıyım. isteyen istediğini düşünebilir.
    kimse, bir fotoğaf yayınladılar ve evrim kanıtlandı demiyor. destekler nitelikte bir fotoğraf demek bakın eğlenceli bir argüman var burda demek.
    insana benzer bir davranış olduğu için üzerinde konuşulmayı ve gülmeyi hak ediyor. siz de gülün geçin mesela. çok mu zor? hayat öyle daha kolay, bana güvenin.*
    üslubu saygı sınırlarını aşanlar için cevabım yok, bir cevabı hak etmiyorlar.

  • türk kadınının torun bakma mecburiyeti

    içine doğduğumuz kültürde anne ya da kayınvalide iseniz ve çalışan anneye sahip bir torununuz oldu ise o toruna bakmanızın beklendiği gerçeği.

    son dönemde iş çevremdeki insanlardan gözlemlediğim bir şey var; annelere güvenip çocuk yapmaca.

    annenin buna mecbur bırakılmasına eleştirel yaklaşıyorum ben. türk kadınının genelinde bir anne fedakarlığı, aile için hayatını heba etme geni olduğu için anneler bu durumu otomatik olarak kabulleniyorlar ama bence burda yanlış bir şeyler var.
    ha alan razı, veren razı sana ne oluyor derseniz de haklısınız ama sözlük bana fikir beyan edebilme olanağı sunmuş, kullanıyorum.

    artık kadınlar çalışıyorlar ve işe başlarken de çocuğa bakması için anneleri görevlendiriyorlar. hatta bu o kadar doğal gelişiyor ki oturup karar vermek gerekmiyor, anneanne/babaanneye varsayılan olarak tanımlanmış bir görev bu.

    şimdi bunun elbette farklı dinamikleri var; belli sosyoekonomik koşullardan bağımsız düşünemeyiz. ailede herkes çalışmak mecburiyetinde olabilir; çocuğu bakıcıya verecek bir bütçe söz konusu olmayabilir. o zaman çiftin annesine çocuklara göz kulak olmak dışında bir seçenek kalmaz. ama burda da o çocuğun neden yapıldığını tartışabiliriz belki. hatta bazen birden fazla çocuğun.

    bir örnek vereceğim; iyi para kazanan bir çifte ait bir örnek.

    biri 7 biri 2 yaşında çocukları var. 7 yaşında olana hep babaanne bakmış, şimdi de 2 yaşında olana bakıyor. peki neden bu kadın 60 yaşında kendi hayatını yaşamaya devam edemiyor? kendi çocuğunu büyütmüş, evlendirmiş ama neden hala sorumluluktan kurtulamıyor? on yıldır her gün evde torunlara bakıyor ve çiftin keyfine göre bir hayat sürüyor.
    ben anneyi tanıyorum ve onun anlattıklarını dinlerken kadına büyük haksızlık ettiklerini düşünüyorum.

    “yahu bu kadın bize büyük fedakarlıklar yapıyor, hayatını torunlar uğruna heba ediyor. ne yapsak bu emeği ödeyemeyiz” demesini bekliyorum.
    ama o şuna benzer cümleler kuruyor;

    “hanımefendinin günü varmış, hanımefendi arkadaşlarıyla çıkacakmış, aaa yok hanımefendi haftasonu evde olmak istemiyormuş, attı gitti çocukları”

    pardon ama kimin çocuğunu kime attı? zaten çocuklar sizin, bu durumda sorumluluk da sizin. neden bu kadınlar sizin çocuklarınızı da büyütmek zorunda?

    neden 60 yaşında bir kadın kendi arkadaşlarıyla özgürce gezebilme lüksünü yaşayamıyor? neden 10 yıldır çocuklarınıza bakan bir kadın bir gün "ben bugün alamayacağım" dediğinde o kadını cadı ilan ediyorsunuz, trip atıyor, surat asıyorsunuz?

    benim aslında derdim de sorum da tek. neden bizim ülkemizde kadının kendi hayatı olamıyor? neden kadın ailesi için etini, kemiğini, iliğini teslim etmek zorunda?

    edit:imla

  • ekşi sözlük'e yazmanın altında yatan sebepler

    kimse birbirine benzemediğine göre hepimiz için farklı nedenleri var muhakkak. birçoğumuzun ortak söylemi "sözlük çok bozdu, sözlük bitti."
    ama hala bir şekilde burdayız ve birikime katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

    geçmişten gelen bir arşiv ve bilgi niteliği var buranın. benim ve tanıdığım bir çok kişinin bir bilgi için hala ilk baktığı yer.

    şu an üretilen içeriklerin niteliksiz olması geçmişin arşiv değerine dokunmadığı için hala büyük bir değeri var.

    ben hem bildiğim bir şeyi paylaşmayı sevdiğim hem de bu birikim içinde benim de sözüm olsun ve ileriye kalsın istediğim için yazıyorum.
    yazdığım bir şeyle ilgili fikir beyan eden, katkı sunan, eleştiri getiren ya da daha detay bilgi isteyen biriyle karşılaştığımda da yazdığım şey havaya karışmayıp birilerine ulaştığı için manevi tatmin yaşıyorum.
    okunması için yazmıyor muyuz hepimiz?
    bilgi niteliği olmayan entrylerim de bana bir nevi rahatlama etkisi verdiği için burdalar. yazmak bende bir boşaltım çeşidi.

    herkes niteliğini, ne yazmak ve nasıl yazmak istediğini kendi belirliyor. burda nasıl iz bırakmak istersek öyle yazıyoruz.
    ben yazmaktan hoşnutum ve bu sistem artık çöktü diyeceğimiz güne kadar da buralardayım gibi duruyor.

  • toplu taşımada kitap okumanın şov olması

    günün birinde metroda fark edileceğimi ve adıma başlık açılacağını biliyordum, gün bugünmüş.

    sabah marmarayla anadolu’ya geçtim. insan söylerken de biraz utanıyor ama oturmadan kitap okuma davranışında bulundum.
    üstelik de kürklü kapüşonlu montum ve kış günlerinde giydiğim beyaz spor pabuçlarımla tam bir boş beyinli namzeti idim.

    buna rağmen çok detaylı bir plan yapmıştım:

    etrafı kesmeye başladım; bana bakan bir iki göz gördüğüm an kitabı çantamdan bir silah gibi çıkaracak ve okur gibi yapacaktım.
    arada uzaklara dalıp düşünecektim; dün bütün gece ayna karşısında bunu çalışmıştım.
    hatta daha entel görünürüm belki diye arada çizer gibi de yapacaktım.
    okuduğum kitap harlequin aşk romanı idi ama tabi ki bunu görsünler istemezdim.
    jean-jacques rousseau‘nun insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı kitabının kapağını kesip bunun kapağına yapıştırmıştım.

    derken onu gördüm. bir teyze bana bakıyordu; hemen güvenli tavrımı takındım ve kitabı okumaya başladım. arada da etrafı kesiyordum beni izliyorlar mı diye? eğer izlemiyorlarsa orda kitapla mal gibi dikilmemin bir anlamı yoktu. böyle hava yapayım derken durağı kaçırmışım, bir durak daha gitmek zorunda kaldım.

    ama değdi doğrusu, inerken teyze yanıma yanaştı:

    “tatlı kızım ne kadar güzel okuyorsun, benim de senin gibi kültürlü bir oğlum var. tanışmak ister misin dedi?”

    çok memnun olacağımı söyledim. bir muhallebiciye oturduk; hayallerimin erkeğini bekliyoruz. darısı tüm çakma entellerin başına.

  • ölümlü dünya (film)

    harika bir komedi filmi.

    hakkında en ufak fikrim olmadan, fragmanını izlemeden sadece arkadaş tavsiyesi ile gittim. en son hangi filme bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum.

    ben eleştirecek hiçbir şey bulamadım. bir komedi filmi ne yapabilirse bu film onu yapıyor.

    feyyaz ve doğu kimdir, nerden çıkmışlardır bilmiyorum sanırım başka işleri de varmış; ikisine de çarpıldım. müthişlerdi.

    aklıma geldikçe gülüyorum hala.

  • ekşi itiraf

    kendime bile itiraf etmediğim şeyi az önce aldığım bir haberle kabullendim.

    kısa zaman öncesine dek çocuğum olmamasını "seçtiğimi" sanıyordum. böyle bir isteğim olmadığını sanıyordum. ama ben çocuğum olsun istiyormuşum.

    çalıştığım odada an itibariyle iki hamile var. biri az önce öğrendi.

    bir kadın olarak dürtüsel şekilde bir süredir bu isteği duyuyordum.
    bu, zaman içerisinde kadının içine yerleşen bir şey sanırım. dürtüsel bir şey, belki gelişimsel, evrimsel.
    bilmiyorum ama bir yaştan sonra böyle bir hissiyatı oluyor kadın cinsinin. ben de doğurmalıydım hissine kapılıyor.
    ama ben bunu kabullenmiyordum. herkes anne olmak zorunda değil, ben olmamayı seçtim diyordum. kendim istemedim diyordum.

    bu böyle değilmiş. şartlar elvermediği için anne olmamışım ben. olmak istiyormuşum da olamamışım.

    şimdi bu gerçekten biyolojik mi, sosyolojik mi bilmiyorum. yani, gerçekten bu duygu kadının içine dürtüsel olarak mı yerleşiyor yoksa toplum mu bize bunu kodluyor da belli bir yaştan sonra anne olmamız gerektiğini düşünüyor da olmayınca mutsuz oluyoruz?

    kıskandım ben bu kadınları. kötü niyetli değilim. neden onlar hamile, neden onları çocukları oluyor da benim olmuyor değil.
    neden benim de olmuyor hissi bu.

    bir de mesela bir saattir çocuk hissinin bambaşka bir şey olduğunu, dünyada hiçbir şeye benzemediğini, her kadının bunu mutlaka(!) deneyimlemesi gerektiğini konuşuyorlar.
    ben çok üzülüyorum, farkında değiller.
    olmak zorunda da değiller, anneler ve anne adayları hayatlarını anne olamayacak olanlara göre yaşamak zorunda değil tabi ki. ama yine de insan üzülüyor.

    evet ben de anne olmak isterdim. gebelik nasıl bir his mesela? bir canlının içinde büyüdüğünü hissetmek. sonra hayatın boyunca o içindeki canlının gelişimini ve koca bir insana dönüştüğünü gözlemlemek.

    birini kıskandığını itiraf etmek zordur. ama bunu hissettim. kötü düşünceli bir insan değilim. çocuğu olsun isteyen ve bunu gerçekten layığıyla yerine getirebilecek insanların da hepsinin bunu deneyimlemesini temenni ederim.

    ama sanırım ben hayatım boyunca keşke benim de evladım olsaydı diyeceğim.

  • ekşi itiraf

    itiraf, bir gün burayı ağlama duvarı olarak kullanacağımı düşünmezdim.

    ama şu an o kadar mutsuzum ki, mutsuzluğumu bir yerlere kazıyasım geldi. günlüğüm yok, o yüzden burayı günlük gibi kullanacağım. kimseyle konuşup meramımı anlatasım da yok, konuşmak için ekstra güç harcamam gerekir. şu an bunu yapmak istemiyorum, dün en yakın arkadaşlarımla yeterince konuştum. bugün yazarak ifade etmek istiyorum kendimi.

    hayatımın en kötü haftasonlarından birini geçirdim. hayatımın son 10 yılı ile vedalaştım. en güzel anlarımı, tatillerimi, düğünümü, seyahatlerimi, anılarımı koliledim, paketledim, raflara kaldırdım dün.

    boşanalı epey zaman oldu, ama vedasını yeni yaptım. dün yaptım.
    biz sandık ki hep birbirimizin hayatında olacağız, evliliği sürdüremesek de sandık ki bazı şeyler hep baki kalacak. dünya döner, bir şeyler değişir ama biz değişmeyiz zannettik.
    bir şeyler değişti, bu gerçek ayrılıkları getirdi. tamam üstesinden geldik, birbirimizi azad ettik artık herkes kendi yoluna gidebilir diye düşündük.

    dün eşyalarımı almaya eski evime gittim. hayatımın 10 yılını toplamaya gittim yani. eşyalarımı aldım ama tüm anılarımı ve ruhumu orda bıraktım. gerçekten ruhumdan bir parça sanki orda kaldı.
    toplanırken her yaptığım kolide bir fotoğraftan siliniyormuşum gibi hissettim. eternal sunshine filmindeki gibi.
    gün sonunda içinde benim olduğum tek bir fotoğraf kalmamıştı sanki.
    düğünde tek dansetti, tatillere yalnız gitti, yalnız yaşadı o evde, yalnızdı 10 yıl boyunca yaptığı her şeyde sanki.
    anılarım benden alındı tek tek dün. bir insanın başına gelecek en kötü şeylerden biri anılarından vazgeçmek.

    kendi ellerimle hiç dokunmamış olduğu çerçeveleri boşalttım, fotoğrafları çıkardım. yastığım bile aynı duruyordu, ona dokunamadım.

    dünün üstünden 24 saat geçti. birkaç saat önce bir mail aldım ondan. uzunca bir mail. ayrılık sonrası atılan devasa mail başlığındaki gibi uzun.
    10 yılımızı yazmış bana, yabancı gibi mail atmış. arayamamış, yazamamış. mail atmış.

    ağlamaktan içim dışıma çıktı sözlük. zaten göz kuruluğu var bende, cayır cayır yanıyor gözlerim. bunu bile tahmin etmiş, yazmış.
    unuttuğum ne kadar detay varsa karşıma çıktı okurken. unuttuk dediğimiz hiçbir şey unutulmamış aslında.
    hayat ne acayip.

    demiş ki, evlilik yolunda gitmemiş olabilir biz sevgili olmayı becerememiş olabiliriz. senin hataların var benim hatalarım var. ama neden bizim birbirimizin hayatında olmamamız gerekiyor? bana senden yakın mı var demiş.
    doğru dememiş mi? bence doğru demiş.
    ama hayat öyle değil. evlilik bitince kalamıyorsun işte orda, veda ettiysen vedanın vedaya benzemesi gerekiyor.
    dost kalmaya izin var mı? yok bence.
    bir kere boşandıysan artık sadece o iki insanın tasarrufunda olmuyor sanki olay.

    bu durumda, yola devam edeceksin, ama yol tuzaklarla dolu. az hatayla ve az yarayla ulaşmaya çalışmak gerek denize.

  • sözlük yazarlarının kahve tercihleri

    benim için sevdiğim birine eşliktir kahvenin adı.

    türk kahvesi hiç sevmem, ölene kadar içmesem aklıma gelmez.

    ama sevilen biri derse ki hadi kahve içelim. o kahveyi onunla içerim ben.

    anı paylaşalım, keyfini yapalım diye. dün içtim, pek güzeldi.