debe başlıkları

parkta spor yapan hamile kadına saldırı

  • polly jean rumuzlu yazar arkadaşın haklı isyanına katılıyor ve hatta genel olarak dünya üzerinde ve özellikle türkiye gibi müslüman ülkelerde feminizmi destekliyorum. feminizm, batılı ülkeler de dahil olmak üzere dünya genelinde hemen hemen her konuda dezavantajlı konumda olan ikinci cinsin eşit olabilmesi için sert ve ateşli şekilde savunulmasıdır, zaman zaman ölçülü şiddet de içerebilen mücadelesidir. bu savunma ve mücadele bir çok yerde kadın-erkek eşitliği teorisinin de ötesine geçebilir ve pozitif ayrımcılık kavramının uygulanmasını gerektirebilir, bunu da destekliyorum. zira realitede dezavantajlı olan bir gruba teoride eşitlik vermeye çabalayarak adalete ulaşamazsınız. van gölü ile beyşehir gölüne aynı cins musluklardan aynı debide su akıtarak bu gölleri birbirlerine eşit göller yapamazsınız. toplumlar yavaş hareket eden ve yavaş dönüşüm yaşayan organizmalardır. insanlık tarım devrimini yaptığı günden beri ve ancak son yüzyılda bir insan hakları evrensel bildirgesi yazmayı akıl edebilene dek cinsler arası iktidar paylaşımı tümüyle erkek lehine birikmiş. o eşitliği epeyce bir sürede bozacak miktarın göz ardı edilebilirliği sağlanana dek bir çoğumuz ölmüş gitmiş oluruz. o yüzden kadınlara bir çok alanda pozitif ayrımcılık yapılması esas adil olandır.

    (onca telkin edilmiş ilgili yazıda ancak burayı "ama" ile bağlamak durumundayım)

    ama bu meselenin feminizm ile, kadın hakları yürüyüşleri ile ya da mor çatı ile bağlantısını çözemedim. çözen arkadaşlar açıklarsa ben de aydınlanmış olurum.

    ilgili yazısında sözlükte "dikkat çekmek isteyen kadın, şöyle kadın böyle kadın vs. " diye yazan yazarları eleştirmiş. eleştiri haklı ancak konu ile alakası nedir? yine ilgili yazısında bu noktaya el birliği ile gelindiği şeklinde toplu bir aforoz etme var, modern filan olduğunu düşünenlerin bir kısmının da suçlu olduğunu belirtmiş ki haklıdır ancak tacize uğrayan kadının beyanına güvenmek ya da güvenmemek ile bu olayın ilgisi nedir?

    oysa saldırıya uğrayan hanımefendinin beyanında saldırganın bir tür islamcı olabileceğine dair ipuçları var:

    -üzerimde mont vardı, kapalıydı.
    -eşofman giymiştim
    -kadın olduğum bile belli değildi.

    gibi ifadeler saldırının islamcı biri tarafından islam adına yapıldığı gibi bir intiba uyandırıyor bende. yani "açık bir kıyafet giymemiştim ve inançlarını yanlış bulsam bile islam algısı o şekilde olanları "tahrik" edecek bir vaziyet halinde değildim" anlamında veriyor bu ifadeyi. ve hanımefendide de adamın islamcı olduğu intibası oluşmuş olacak ki ya da ilgili videodaki röportajda söylemediği bazı şeyleri kendisi zaten biliyor olacak ki bu tür beyanlarda bulunma mecburiyetinde hissetti kendini. en azından ben bu şekilde anlıyorum.

    tam olarak olup biteni, saldırganın kendi islam algısı öyle emrettiği için kadını parkta yürüyüş yapan günahkar biri ilan edip, onu emri bil ma'ruf nehyi anil münker doktrinine göre uyarması ve mahalini bu tür bir günahtan kurtarmış olması fikrini ciddiye alıyorum polly'nin aksine. elbette saldırganın ruhsal sıkıntılı bir manyak olma ihtimalini de bütünüyle göz ardı etmiyorum. sonuçta ben hakikate bakarım, hakikati ararım.

    ve bu olayın birinci ihtimal yüzünden; yani saldırganın kendi islam algısı öyle emrettiği için yaşandığı ihtimaline diğerinden çok daha büyük pay veriyorum. çünkü içinde yaşadığım kültüre ve o kültürün kökenini oluşturan 8-12. yüyıllar arası dilime ait el yazmalarına az çok hakimim: bu kültürde bu şekilde bir olay yaşanmış olmasını sürpriz olarak görmüyorum. bu el yazmalarının derlenip toplandığı yerin gazaliye ait ihya-ı ulumüddin olduğunu az çok biliyorum. ve o derlemede kadınlara çizilen sınır şudur:

    --- spoiler ---
    kocanın eşi üzerindeki hakkından birisi; kocası onu yatağa davet ettiği zaman, o devenin sırtında bile olsa kocasını reddetmemesidir. yine kocanın hakkından birisi de kocanın izni olmaksızın onun evinden herhangi bir şeyi başkasına vermemesidir. eğer kocasından izin almadan onun evinden başkasına birşey verirse günahı onun boynuna, sevabı ise kocasına yazılır. kocanın hakkından birisi de, kocanın izni olmaksızın nafile oruç tutmamasıdır. eğer kocanın izni olmadan nafile oruç tutarsa, boşu boşuna acıkmış ve susamış olur, o oruç kendisinden kabul olunmaz. eğer kocanın izni olmadığı halde kocasının evinden çıkarsa, eve dönünceye veya tevbe edinceye kadar melekler ona lânet okurlar.

    ...

    kadının yerine getirmekle mükellef olduğu edepler hususunda en kapsamlı söz şudur: 'evinin derinliğinde oturmalı. iğini elinden bırakmamalı.çok girip çıkmamalı. komşularıyla az konuşmalı. ancak gerektiği zaman onlara gitmeli. kocası evde olmadığı zaman, onun namusunu ve malını korumalı. bütün işlerinde kocasını sevindirmeyi düşünmeli. nefsinde ve kocasının malında kocasına ihanet etmemeli. onun evinden ancak onun izniyle çıkmalı. eğer onun izniyle çıkarsa güzelliklerini yırtık pırtık bir kıyafet içerisinde gizlemeli. çarşı ve pazarlardan geçmeyi değil, tenha yolları seçmeli. yabancı bir kimseye sesini duyurmaktan sakınmalı veya yabancı bir kimseye kendisini tanıtmaktan sakınmalı. ihtiyaçlarını temin etmek için kocasının dostuna kendisini tanıtmamalı. kendisini tanıdığını veya kendisinin tanıdığını zannettiği bir kimseye kendisini tanıtmayacak bir şekilde davranmalı. durumunu düzeltmeye ve ev işlerini düzene sokmaya çalışmalı. namazına, orucuna yönelmeli. kapıya gelen kocasının bir dostu izin istediği zaman, kocası hazır olmadığı takdirde kapıda onlara kim olduklarını dahi sormamalı ve onlarla karşılıklı konuşmaya girişmemeli. bütün bunları kendi nefsi ve kocasının şerefi için yapmalı. cenabı hakkın rızık olarak kocası vasıtasıyla kendisine verdiğine kanaat etmeli ve diğer akrabalarının hakkını da takdim etmeli. nefsinde çok nazif olmalı. her zaman öyle bir durumda bulunmalı ki, kocası istediği anda onunla yatağa girmeli. kocasının çocuklarına şefkat göstermeli. onları örtmeye dikkat etmeli. çocuklarına küfretmek ve kocasına karşılık vermek hususunda dili kısa olmalı'. (ihya-ı ulumiddin, 2. cilt, 2. kitap, 16. bab, talak)
    --- spoiler ---

    biliyorum algılamakta sorun yaşıyorusunuz ancak şunları bu ülkede on milyonlarca kişi hayat tarzı, mutlak hakikat, en doğru bilgi ve yaşam felsefesi olarak görüyor ve ona göre yaşıyor. tümü neden acaba? yeteri kadar kadın hakları yürüyüşü yapmadığımız için mi? evet feminizm, kadının haklarının ve söz hakkının erkekten zerre eksik olmaması ideali ama işte diyorlar ya hayaller paris gerçekler adana... tümü hangi sebeple?

    gazali'nin aynı eserinin 2. cildi baştan sona kadar "adab" hakkındadır. mesela emri bil "ma'ruf nehyi anil münker" in adabı nasıl olmalıdır?
    emri bil ma'ruf: marufu yani bilineni emretmek. (islamın iyiliğini ve farzlarını emretmek diye çevirirler)
    nehyi anil münker: münkeri, inkar edileni nehyetmek yani yasaklamak. (kötülükten, islama uygun olmayandan men etmek diye çevirirler)

    "cihat" denen aksiyonun ufak çaplı ideolojik sloganıdır bu ifade aynı zamanda.

    gazali ihyasının ikinci cildi olan "adap"ın dokuzuncu kitabı olan "emri bil ma'ruf ve nehyi anil münker"de şunları öğütler müslümanlara ki gazalinin öğüdü gazalici nihilist müslümanlar için emirden ötedir:

    *emri bil ma'ruf ve nehyi anil münker yapmak müslümana farzdır. yani bir müslümanı gazalici islama aykırı hareket ederken görürseniz uyarmak size allahın emridir, bir şekilde uyarmak zorundasınız. (2. bab)

    peki uyarmanın usulü nasıl olmalı? bu vakadaki gibi fiziksel saldırı ile uyarılabilir mi? aynı kitabın 1. rükün isimli 3. babı:

    --- spoiler ---
    emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker bazen va'z ve nasihat yapmak sûretiyle bazen de zor kullanmak sûretiyle olur. herkesten önce söylediklerini tatbik etmeyen bir kimsenin nasihati verimli olamaz. o halde, deriz ki: halk tarafından fasıklığının bilindiğini bilen bir kimse, kesinlikle bilir ki, va'z ve nasihatte sözü kabul edilmez. bu bakımdan va'z ve nasihat yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. zira bunda bir fayda yoktur. bu bakımdan fâsıklık, onun sözünün faydasını düşürmekte tesir eder. sözün faydası düştü mü, farz olması da ortadan kalkar.
    --- spoiler ---

    şimdi sevgili polly olabildiğince açık anlatmaya çalışacağım:

    1- ortada 1 adet islamcı var (büyük ihtimalle)
    2-islamcılığın temel kaynağının gazali ve gazali'nin islamcılığa kaynaklık eden kitabının ihya-ı ulumiddin olduğu tüm sünni islamcılarca tasdik ediliyor. (şii islamcılar diye bir grup ve farklı türde islamcılar da mevcut ancak bizim ülkemiz için esas mesele sünni islamcılar. her sünni, islamcı değildir ama türkiye'de islamcılığın kaynakları sünniliğin kaynaklarıdır. bu uzun bir mevzu mezhep düşmanlığının ötesinde bir açıklaması var. isteyenle istediği kadar tartışırım bu konuyu)
    3- bu islamcı islamcılığın kaynağında yazan emri uyguluyor.
    4- polly gelip faturayı bütün dünya aleme kesiyor.
    5- bu meselenin kökü orta doğu kültürüdür (yani islamcılıktır) diyenlere öyle demeyin çıkıp protesto yapın ve mor çatıya bağış yapın tavsiyeleri veriyor.

    benim protesto kültürüne karşı olmak gibi bir şansım yok, bizzat kendim eylemciyim, 1960'lı yıllardaki öğrenci protestolarının avrupayı nasıl şekillendirdiğini, medeniyeti nasıl yücelttiğini anlayan, takdir eden biriyim. protestoları desteklerim katılırım, bağırırım. elbette protestoya katılsın insanlar, elbette mor çatıya bağış da yapsınlar. ama şu olayda esas yapılması gereken feminist harekete, kadın haklarına, kadının erkekle aynı seviyede ve aynı değerde bir insan cinsi olduğuna odaklanmak mı yoksa problemin islamcılık ve sadece islamcılık olduğunu dünya aleme ilan etmeye çabalamak mı? o adamın emri bil ma'ruf ve nehyi anil münker amaçlı saldırdığı insan bir erkek olarak parkta bir başına bira içen ben de olabilirdim. o durumda da mı mor çatıya bağış ve kadın hakları için yürüyüş yapılması gereken bir numaralı eylemler olacaktı? oysa o da ben de 11. yüzyılda yazılmış aynı kitabın aynı cildinin aynı babının aynı maddesi sebebiyle saldırıya uğruyoruz. neden karşı olunması gereken şey bende farklı onda farklı oluyor?

    feminist harekette en fazla saygı duyduğum grup femen. ve femen bile karadenizin karşısından bakarak islamcılığın kadınlara ne denli zarar verdiğini, kadın haklarının önündeki en büyük engellerden birinin ve hatta belki en büyüğünün islamcılık olduğunu görebiliyorken türk feministleri en fazla karşı oldukları, en sert mücadele ettikleri şeyin islamcılık olması gerektiğine neden bir türlü ikna olamazlar?

    elbette memlekette feminizmi topyekün ya da büyük nispette temsil eden bir oluşum yok, hatta türkiye'de örgütlü feminizm neredeyse hiç yok. feminizm kah edebiyat alanında, kah üniversitelerdeki kolektif ufak çaplı grupların sloganlarında, en yaygın hali de sağda solda bireysel anlamda arada sırada görünüp sonra kayboluyor. islamcı feminizm denen ifadeyi absürd bulduğum için o gruba değinmekten özellikle kaçınıyorum bu arada. feminizmin ruhunu özümsemiş türkiye feministlerinin de islamcı feminizm denen ucube kavramı ciddiye almayacaklarını ve hatta böyle bir oluşum ortaya çıkarsa en fazla bununla mücadele edeceklerini düşünmek istiyorum. türkiye'de örgütlü feminizm zayıf. bu da mesela ayrı bir eksiklik. özellikle türkiye'ye has olarak örgütlü feminizmin olabilidiğince güçlü olmasını temenni ederdim ben. çünkü bütün dünya üzerinde gerek psikolojik anlamda gerekse fiziksel anlamda en fazla erkek şiddetine müslüman ülkelerin modern kadınlarının uğradığını düşünmüşümdür.

    sevgili polly, bu olaydan ötürü öyle iddia ettiğin gibi suçlu filan değilim ben. ve evet bütün faturayı orta doğu kültürüne kesiyorum, orta doğu kültürüne saydırıyorum senin de saydırmanı bekliyorum. senin kadın hakları ile ilgili meselelerde zaman zaman yazılarına denk geliyorum sözlükte ve genelde beğenerek de okuyorum. ancak feminizmin sözlükteki seslerinden biri olduğun ön kabulü ile özellikle ortadoğu kültürüne elinden geldiği kadar saydırmayı hafife alan tavrından dolayı "islamcılıkla yapılması gereken mücadelede" biraz korkak görüyorum seni. bunda sanıyorum ki "öteki olana empati yapma" işlevini yerine getiren hayali organın gereğinden fazla büyümüş olması yatıyor. islamcılığın bir zamanlar bu ülkede "öteki" olduğu sözlükteki bazı solcu yazarların kabulüdür. ve entrilerinde sağa sola iliştirirler bunu. eğer senin için de böyleyse bu kabulü biraz sorgulamalısın. ben islamcılığın bu ülkede son bin yılda hiç bir zaman "öteki" olduğuna inanmıyorum. islamcılığın ülkemizde kadınlara dair mağduriyetlerin neredeyse tümünde en temel gerekçe olduğu iddiamı da biraz düşünmeni dilerim.

    biz ülke olarak "bir kadın kocasından izin almadan kendi isteğiyle bir işte çalışamaz" kanunu türk medeni kanunundan çıkaralı sadece 26 sene oldu. (anayasa mahkemesi, 29 kasım 1990 tarihli ve e.1990/30 ve k.1990/31 sayılı kararı)

    ve biz ülke olarak "karının zina suçu tek seferlik ilişkide sabitlenir, kocanın zina suçunun sabitlenmesi için diğer kadın ile dost hayatı yaşaması, ötesinde herkesçe bilinecek bir yerde karı-koca gibi yaşaması gerekir" şeklinde erkeğin tek seferlik aldatmasını meşru sayan eşitsizliği medeni kanunumuzdan kaldıralı sadece 20 yıl oldu. (23 eylül 1996 tarih ve e.1996/15 ve k.1996/34)

    ve 1926'da türk hukukunda tarihte çok az yerde görülmüş türde bir zıplama yaşatan ve islamcıların küfür/kafirlik olarak gördüğü modern medeni kanunumuzun 70 yıl uygulanan maddeleri idi bunlar. ve bu maddelerin yasa içinde varlığı da islamcı kültür sebepliydi ki hala daha bir ton böyle yasamız var. bunları dahi beğenmeyen islamcılar kadınlar için nasıl bir medeni kanun türü istiyorlar ötesini sen hayal et.

    onların iktidarında yaşıyorsun.
    onlar islamcılıklarını yaparak senin gibi insanlara zarar veriyorlar.
    islamcı oldukları için bunu yapıyorlar.

    ve sen bunun kadın hakları ile alakalı olduğunu söylüyorsun. hatta ötesine de geçip memlekette kadın haklarını olması gereken düzleme çekme konusunda yani islamcılık ile mücadele konusunda çaba harcayan onca insanı suçlu ilan ediyorsun. zamanında "tehlikenin farkında mısınız" diye çok bağırdı bu insanlar. bayrak mitingleri düzenledi. referandumlarda kampanyalar yürüttüler. siyasette alın teri döktüler. tümü bu türde islamcı yobazlığı en sert biçimde bütün topluma reklamını yapa yapa cezalandırmayı ve hatta kadın haklarının çağdaş toplumlar seviyesine gelmesi hedefini de içine alan cumhuriyetimizin modern topluma yürüyüşünü ve orta doğunun o berbat kültüründen kopuşunu başarabilmek içindi. şimdi ise bu tür vakalarda "mırıldanırsın beğenmemek hakkın" falan denilerek adeta ödüllendiriliyor saldırgan.

    seni ya da seküler ahlakı erdem gören başkalarını bana karşı olabilecek fikirlerinizden bağımsız şekilde kendimden farklı bir grup olarak görmüyorum. sadece olayla ilgili esas konunun kadın haklarından ziyade islamcılık ile ilgili olduğunu ifade emek istedim ve suç isnat ettiğin bazı grupların yapılmasını kendimce zaruri bulduğum savunmasını yapmaya çabaladım.

    ve ayrıca eğer memlekette kadınların temel problemlerinin birincil kaynağı islamcılık ise türk feminizminin mücadelesindeki odak noktasının da islamcılık olması gerekmez mi?

    bu soruya her feminist hakkıyla cevap veremez. çünkü popper'ın eleştirel rasyonalizmi bu dünyaya beladan başka bir şey getirmedi. bilimselliğin ölçütünün yanlışlanabilirlik ilkesi olmasından bağımsız şekilde rasyonalizmi var eden şeyi sorgulaması ve inkar etmesi ile doğruluğun muallakta kalması, mutlak doğruyu bulmanın mümkün olmadığı iddiası ve gayet de bilimsel bilgi olan şeylerin dogma yaftası yemesi, tümevarımsal metodun bütünüyle inkarının ve formel mantıksal sorgulamanın kullanımı bilimsel düzeni işlemez kılması bilginin kendisini yok etmeye çabalamaktır. sayesinde bilimin ve demokrasinin inanılmaz gelişeceğini iddia ettiği açık toplum kavramı ise bir ütopyadan başka bir şey değildir. açık toplum medeniyeti ilerletmez. rouseau'nun dediği gibi "demokrasi eğer sadece tanrılardan oluşan bir halk var olsaydı gerçek anlamda uygulanabilirdi". normatif demokrasi büyük bir ütopyadır, onun yerine çoğunluklar ne kadar güçlü olursa olsun temel hakları değiştirmeye gücü asla yetmeyecek ve objektif rasyonellik karşısında diz çöküp belli şartları sağlaması beklenen ampirik demokrasi uygulanır. demokrasileri ve medeniyetleri cüzi oranda çalışkan, özel, etkili, yığınları ikna edebilen insanlar ilerletir, yüceltir. marx ve nietzsche'nin aksine popper yığınlara, yığınların sonsuza dek hak etmeyeceği büyük anlamlar yüklemiştir. yığınlara büyük anlamlar ve misyonlar yükleme meselesi önemli ve iddialı bir durum. nietzsche'nin toplumları ilerleten şeyin toplumlardan çıkan üst insanlar olduğu fikrine paralel olarak marx'ın sosyalizmi de bir tür üst insanlar idaresidir. iki büyük düşünür de yığınların kendi başlarına ve içlerindeki özel insanlar olmaksızın bir şeyleri başarabileceğine ihtimal vermemiştir. marx, birleşmelerini telkin ettiği işçi sınıfının gerçekten birleşebilmesi ve devrim yapabilmesi için hiyerarşik idari kadrolu örgütsel yapılar öngörmüştür.

    gazali dinin bilime hükmettiğine ve hükmetmesi gerektiğine inanır. islamcıların bilimselliğe bakış açısı budur. bilim öte bir yerde oynamalı ve her daim dinin kontrolünde olmalıdır, azıtmamalıdır, semirmemelidir, sosyal hayata müdahale etmemelidir. 19. yüzyıl pozitivistleri ve 20. yüzyıl neo-pozitivistleri ise dini dogmanın varlığını konsept dışına çıkarmış gerek bilimde gerekse sosyal bilimlerde dini dogmaya hiç bir alan bırakmamışlardır. ancak popper'ın eleştirel rasyonalizmi "bilginin bilgiliğini daha da sağlamlaştırıyorum" iddiası ile bilginin kendisini muallakta bırakıp da değersizleştirince ve bilgiyi iyi test edilemedi gerekçesi ile dogma ile aynı boşlukta bırakınca dini dogmayı sıkıştığı köşeden kurtaran bir oyuk yarattı. hele postmodern teoriler bu durumu daha berbat hale getirdi. mistizmi ve nihilizmi saygı duyulabilecek kavramlara dönüştürdü. yine de postmodernlerden öte popper'ın toplumlara saldığı virüs daha etkilidir. ve bizim türkiye'de liboşlar dediğimiz ideolojik anlamda liberal ve özgürlükçü olduklarını iddia eden kitleler farkında olsa da olmasa da en fazla popper'dan etkilenmişlerdir. bazı fikirler virüs gibidir: insanlara bulaşır ve onlarda kalırlar. oysa septisizmden arınmış ve mutlak bilginin net olarak var olduğu rasyonalizm tarihin sonudur. aklın ve mantığın bilimselliğe yegane kaynak olduğunun ve mutlak doğruyu bulmada başarılı olup olamayacağının sorgusu olmaz. eğer öyle bir sorgu varsa o da "rasyo" (ratio) ile yapılır -ki bu sorguyu yapacak başak bir enstrüman yoktur- yani mutlak doğruya onay veren türde rasyonalizm kendi kendini imha etse bile sonunda tekrar kendi kazanır.

    felsefe tarihini bir çok kişi aristo-platon çatışmasına düşülmüş şerhler olarak tanımlar. ancak felsefe tarihi esasında sofistlerin "bilgi yoktur" tezine verilen cevaplardan ibarettir.

    bir şeyi gerçekten bilebilir miyiz? mutlak bilgi var mıdır?

    filozoflar ve düşünürler epistemolojiyi dolayısıyla da felsefenin kendisini var eden bu soruyu kah bilebiliriz kah bilemeyiz, şöyle şöyle biliriz ya da ne yaparsak yapalım bilemeyiz, biliriz ama tam bilemeyiz, çok yaklaşırız ama tam ulaşamayız eksenlerinde gel gitlerle cevapladılar. islamcı felsefenin bu eksendeki konumu en diplerde: hiç bir şeyi bilemeyiz, her şeyi allah bilir, sadakallahül azim. bu eksen aynı zamanda nihilizmin, hiççiliğin, varoluşu reddin de var olduğu eksenle paraleldir. hiç bir şeyi bilemiyorsan ne bok yemeye varsın? kendini de bilemiyorsun zaar. hangi açıdan bakarsak bakalım bilginin varlığını inkar eden, onu ulaşılamaz olarak gören bu şüphecilik puştluktan ve saçmalıktan başka bir şey değildir, insanlığa beladan başak bir şey de getirmemiştir.

    bilgi vardır ve onu bilebiliriz. gerçek bilgiye ve hakikate ulaşabiliriz. popper açık toplum ve düşmanlarının 2. kitabının son bölümünde sezgicilik ile duyular üzerinden örneğin göz organı üzerinden elde edilen bilginin varlığını karşılaştırır ve ikisinin birbirinden farkı olmadığını söyler. bilgilerin kısmi doğruluğuna ikna olmamızı telkin eder. gözünün gördüğüne de inanma der bir bakıma. ne olduğu belli olmayan sezgi ile somut olan duyuyu karşılaştıran bu tavır günümüz modern orta yolcu liboşluğunun, diğer bir deyişle "ahlaksal idealizm" karşıtlığının temelini oluşturur. bir tür bilinemezciliğe ve sonunda nihilizme sürükler insanı. sonucunda da ahmet altan gibi tipler elde edersiniz. bilginin varoluşunu sorgulayan bu tavrın yığınlara ciddi anlam ve misyon yükleyen açık toplumcu ve ütopik türde bir demokrasi hayaline evrilmesi ahlaksal anlamda idealist olan gayet pozitivist, rasyonel ideolojilere saldırıya dönüşür. bu yüzden rasyonel olana tehdit oluşturan unsurlarla mücadele eden her şey ve herkes otokrat damgası yer. tehdit unsurları popper'cı virüse kapılmış bu kişilerce empati yapılan taraf olur. islamcılığın memlekette bunca zaman liboş çevrelerden aldığı destek ve hatta islamcılık ile mücadele edenlerin onca yediği köstek bundandır hep.

    eğer bilgi varsa, hak varsa, hakikat varsa popper ya da foucault ya da umursamazlığa, hiççiliğe doğrudan ya da ucundan köşesinden kaymış diğer bin türlü adamın bizim kısaca liboşluk dediğimiz omurgasızlığı bu bazı türk feministlerini etkilememişse neden "mini etek giyene sahip çıkmayanlar, laf edenler" tarzı uzun tamlamalar yerine o sahip çıkmamayı, o laf etmeyi buyuran zihniyetin kökünü dile getirmekten kaçınırlar? ve "şunlar" türünde tek bir grup ismi ile bütün dertlerini anlatma yolunu seçmezler? açık toplum fikrine aykırı olacağından mı yoksa bir grubun kültürünü eleştirmek ve bir grubun kültürüne seviye belirlemek faşizm olacağı düşüncesinden mi? o çok korkup kaçındığınız "aman efendim faşizm yapmayayım, aman efendim bir grubu topyekün yargılamak benim haddim değil" huyu belki bir çok zamanda büyük bir erdemdir ama sizi hakikatten de epeyce koparıyor, mücadele edilmesi gereken şeylere karşı liboşlarla aynı pasif konumda bırakıyor ve bu ciddi bir problem.

  • spor yaparken saldırıya uğrayan bir kadının saldırıyı anlatırken "üzerimde kapüşonlu mont vardı ve her yerim kapalıydı" şeklinde bir açıklama yapması, daha doğrusu kendini böyle bir açıklama yapmak zorunda hissetmesi ne kadar acı verici bir şey lan. allah belanızı versin, memleketi getirdiğiniz hale bak.