debe başlıkları

hayata dair iç burkan detaylar

  • gecenlerde ilk defa bir is basvurusu icin gorusme yaptim bi oglanla.
    magazadaki montaj elemanina hem yetistirmek uzere, hem de cok tecrube sahibi olmayan bi cirak lazimdi.
    boylu poslu guzel bir cocuk. hafif peltek. geldi oturdu karsima. nasilsin, iyi misin hosbesinden sonra basladim.
    kac yasindasin dedim. 18'mis.
    okul dedim. maddi durumlar dedi.
    disardan bitir dedim. benim icin 18 yasindaki bir cocuk, ciraklik yapmamali, okumali cunku.
    'simdi soyle bir sey dusunuyorum; 30 yasima kadar bir iste ustalasicam. sonra o zamana kadar para biriktircem. askerligi parali yapicam. gecen sene ayagimin ustunden araba gecti. ama iyiyim. 80 kiloya kadar kaldirabiliyorum. foto var gostereyim. sonra senede 1 hafta, 15 gun koye findik toplamaya gidiyorum. he sonra da param olunca okula devam edicem. disardan bitircem. ama simdi maddi durumlardan gidemiyorum. 5 kardesiz. ben en kucugum. gucluyumdur. foto var gostereyim mi ? daha once yandaki pastanede calistim. sonra ustam kendi adamini getirdi koyden beni cikardilar. yani torpilli. dusardan bitiricem okulu param olursa. bi vasita ile geliyorum. gucluyumdur.'
    dedi.
    serde analik var. o yaslardaki her cocukta kendi oglumu goruyorum. lan ben kimim, is gorusmesi yapmak kim.
    -oku
    dedim.
    maddi durumlar demesine firsat vermeden, telefonunu aldim.
    18 yasinda, 30 yasina geldiginde, ancak eline para gecerse okuyacagini hayal eden bir cocugun butun sikintisini aldim ustume.
    gitti.
    sonra dun cem uzan ve sikir sikir ailesini ve cocuklarinin resimlerini gordum.
    aklima mustafa dustu.
    hayatin adil olmadigini biliyorum ama hayat bazilarimiza daha da adil degil...

  • rev: pegasus havayollarında çalışan ncs kübra u. isimli teknisyeni tanıyan, gören, bilen varsa baronpalavraci@gamil.com dan gelen maile cevap vermesini söyleyebilir mi lütfen. teşekkürler.

    ben 6 yaşındayken ailevi durumlardan dolayı ankara yenimahallede bulunan 50.yıl çocuk esirgeme kurumuna verilmiştim. alışmakta başta çok zorluk çektim ama hocalarımız çok iyiydi. yanaklarım tombul olduğundan sürekli makas alıyorlardı benden. orada geçirdiğim 11 senede bir çok anım oldu ama yavuz abiyle olan anımı hayatımm boyunca asla unutamayacağım ;

    17 yaşındayken üniversite sınav sonucuna bakmak için arkadaşlarımla dersanede bekliyorduk. sonuçlar açıklandı itü makine mühendisliğimi kazandığımı öğrendim. o kadar çok sevinmiştim ki yurda dönesim gelmedi. akşama kadar gezdik dolaştık. dost kitabevinde makine ile ilgili kitaplara baktım. içtik sarhoş olduk. herşey o kadar güzeldi ki oturduk karanfil sokakta bir ağacın altına yurttan arkadaşımla nereden nereye geldik diye sohbet ediyorduk. o da isparta süleyman demirel üniversitesi inşaat mühendisliğini kazanmıştı. nereden burs alabiliriz diye konuşurken yanımıza birkaç tinerci geldi. para istediler. o zamanlarda tinercilerin insanları bıçakladığına dair sürekli haber yapılıyordu. biz de korktuk cebimizdeki bütün parayı verdik. derken yavuz abiyi gördüm. aynı yurtta büyüdüğüm ilkokuldayken benim derslerime yardım eden uzun zaman önce de yurttan kaçan yavuz abi bizim paramızı alan tinercilerin arasındaydı. yavuz abi dedim. cevap vermedi. abi dedim benim ali. yurttan derslerime yardım ediyordun. şimdi itü yü kazandım. istanbul’a gidiyorum dedim. yemin ediyorum öyle bir ağlamaya başladı ki. ben de ağladım . neden buradasın dedim. yine bir şey demedi. aferim lan dedi tinerden değişmiş sesiyle. sarıldı. sırtıma vurdu. sonra da koşarak uzaklaştı.

    yavuz abi şimdi ne yapıyor bilmiyorum ama bir tinercinin sayesinde itü’yü kazandığımı herkesin bilmesini istiyorum. her dersten sonra dediğim gibi sağolasın yavuz abi.

  • bakırköy'de psikiyatri ihtisasına yeni başlamışım. zaten akut servise bir başladım, feleğim şaştı. tıp fakültesinde gördüğümüz o seçilmiş hafif psikoz hastaları yok tabii bakırköy'deki kapalı servislerde..kendi gözünü çıkaran mı dersin, kolunu yemeye çalışan mı? insanın ne farklı halleri olduğunu orada görüp, bir süre insanı ve hayatı sorgulamıştım..

    benim gibi çömez asistanları haftada bir kronik servislere yolluyorlar tedavi düzenlemeleri için. kronikler de hastanede yaşayan hastalar. vaktinde aileler bırakmış, geri de almamış. hastane onların evi..bakırköy'ün bahçesine yolu düşenler bilir, bi lira diye gezerler bahçede..işte onlar bizim kronikler.

    kronik servise ilk gidişim. girdim, bir hasta dikkatimi çekti hemen, servise kimbilir ne zaman ve nereden gelmiş eski mi eski bir berjerde oturmuş, boş boş karşıya bakıyor. hemşireye sordum. adı h. , hiç kalkmazmış o koltuktan.
    bir albayın kızıymış. 17 yaşında hastalanıyor. şizofreni. bir türlü iyileşmiyor. aile başlarda daha sık geliyor tabii. sonra sonra anne baba yaşlanıyor iyice, gelemez oluyorlar. kardeşler de pek gelmiyor, en sonunda h. kronik servisin kalıcılarından oluyor.

    hemşire odasında bir tahta var. hastaların yatış tarihleri yazıyor. gittim baktım ne zaman yatmış diye: 23 temmuz 1980, benim doğduğum gün.
    ben doğmuş, büyümüş, okullara gitmiş, arkadaşlar edinmiş, aşık olmuş, bir hayat yaşamışım..oysa hep o koltukta oturmuş, karşıya boş boş bakarak..ve maalesef onu ilk görüşümden 3 yıl sonra, kronik serviste öldü h. , nur içinde yatsın.

    bende meslek icabı iç burkan hikaye çoktur ama h. hala beni en çok etkileyen ve içimi burkan insandır.

  • geçen gün bir otostopçu çocuk aldım. üstü başı kirliydi. geçtiğim güzergahta çok fazla mermer ve kum ocağı var işçidir herhalde diye düşündüm. ışıkta yanaştı arabaya abi şu ileride ki ilçeye kadar bırakır mısın dedi, ön koltuk eşya doluydu atla arkaya dedim bindi. napıyosun ne ediyorsun dedim, iş arıyorum abi dedi. ocakları geziyorum ama kimse almıyor 49-50 kilo çıkıyorum ocaklarda da 55 kilodan aşağı adam almıyorlar zayıf görüyorlar beni dedi. nerde kalıyorsun dedim, kaldığım bir yer yok ocakta iş bulsam yatacak yerimde olur ama ah işte bi almadılar dedi yüzü düştü. tepeleri gösterdi(rahat on km yukarıda ki yerler hep) şunların hepsine çıktım hiç biri almadı, cebime taş doldurup mu tartılsam dedim hileye girmeyim ekmek yiyeceğim yerde dedim vazgeçtim abi dedi. şimdiye kadar nerde kalıyordun buraya nerden geldin dedim. kafasını önüne eğdi sesi çatallandı 'yurttan' diyebildi. anlamadım ilk önce, ne yurdu dedim çocuk esirgeme yurdu abi dedi. 18 olunca bıraktılar dedi. sana ordan iş ayarlamaları lazımdı niye oraya gitmedin dedim, hademelik sırası vardı girdim sıraya ama bir yıl sürüyor abi dedi. ee seni birine zimmetlemeleri lazımdı dedim, amcama gönderdiler, çıkmaya yakın bana bir yer veya iş ayarla ben kendimi idare ederim sadece birini bul yeter amca dedim, sen çık bakarız diyip durdu, çıktığım gün 'ee sen nereye gideceksin şimdi' dedi kafam attı aldım eşyamı buraya geldim iş bulurum diye ama bulamadım dedi. şimdi nereye gideceksin dedim ilçenin birinde kimliğim kaldı birinde de giysilerim var onları alıp başka bir yere gidicem dedi. kimliğini niye bıraktığını sordum, utandı, çorbacının birinde bırakmış, hesabım vardı ondan bıraktım iki üç tas çorba içtim abi dedi, paran var mı dedim yok dedi. ona çalışırım iki üç gün öderim olmadı dedi. hep böyle otostop mu çekiyorsun dedim, bir kaç kere çektim sapık kamyoncular karnını doyurayım cebine para koyayım diye kötü şeyler teklif etti yürüyorum çok zorda kalmazsam abi dedi. kimliğini bıraktığı yere kadar götürdüm, diğer gideceğin yere de götüreyim dedim, biraz içeride kalıyor diye kabul etmedi, biraz nakdi yardım ettim elimden geldiği kadar, borcunu ödersin en azından, otobüste biner öyle gidersin gideceğin yere dedim, gözlerinin içi güldü elini uzatacaktı eline baktı kirli diye çekindi, tuttum elinden sarıldım kendine dikkat et dedim. 'tekerine daş değmesin abi' dedi, o duası bana yetti.
    sonra kmlerce o çocuğu düşündüm, adı yasin'di. aptal kafama sonradan dank etti, neden bilgilerini almadım diye, birilerine iletmek çalışmak aklıma gelmedi çünkü o an, bir ara dönüp bulmaya yeltendim ama zaten ben onu bırakırken hava kararıyordu nerede bulacağımı bile bilmiyordum, yol boyunca göğsüme koca bir öküz oturdu, kim bilir kaç tane böyle yasin var, kaçı alın teri için yollarda perişan oluyordu, kaçı yanlış yollara düşüyordu. hala aklıma geldikçe kendimi kötü hissediyorum, belki yapabileceğim bir şeyler olabilirdi o çocuk için ama aklımdaki dünya telaşı yüzünden o an düşünemedim bile. o çocuğu öyle bıraktım diye ben dahi kendimi vebal altında hissederken o amcası olacak herif nasıl rahat uyuyabiliyor acaba merak ediyorum.

  • lisedeyken, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, okul hatıralarında her daim adı geçen, kankam diye seslendiğim, öğretmenden bile beraber tokat yediğimiz, sıra arkadaşım, can yoldaşım, dost bildiğim, sinan isminde bir arkadaşım vardı. liseden mezun olduğumuz yıl trafik kazasında kaybettik kendisini. çok acı bir ölüm yaşadık. cenaze evinde annesinin ve babasının bana, kendi oğullarıymışım gibi sarılışını asla unutamam.

    sinan bir ara hırka almıştı kendisine. üst kısmı açık gri, alt kısmı ise koyu gri olan, bu iki gri geçişin arasında ise üç tane beyaz çizgi vardı. çakma adidas hırkalı diye dalga geçerdim hep.

    bugün sinanın babası dükkanın önünden geçti. 20 yıl sonra ilk kez gördüm. tanımadı beni. ağzı hareket halindeydi. sanırım dua ediyordu içinden. ve üzeride sol kolunun bir kısmı delinmiş olan rahmetli sinan’ın hırkası. kahroldum. babasının hala acı çektiğini düşündükçe ve kendi oğlum aklıma geldikçe iyice kahroldum.

  • sabahtır bekliyorum. allah'tan, psikiyatri polikliniklerinin koridorlarında nasıl beklenmesi konusunda tecrübeliyim. elleri kelepçeli getirilen adli vak'alarla göz göze gelme, başını-elini-kolunu sağa sola sallayan ve yakınının tedirgin gözlerle izlediği hastalarla ilgilenme ve yüzünde amansız bir umutsuzlukla bekleyen kronik depresiflerden uzak dur. sadece otur ve başka şeylerle ilgilen. ben de tedarikliyim, nereden elime geçtiğini bilmediğim kahverengi tükenmez kalemimle küçük not defterime notlar alıyorum. yazacaklarım var, diyeceklerim var.

    ama kağıt üzerinde birbirini tamamlamayan sözcüklerden başka bir şey oluşmuyor. beklemek sıkıyor, beklemek ömrümü törpülüyor. çevreme bakıyorum. insanlar huzursuz, hastane koridorları soğuk, çalışanların hepsi asık suratlı. biliyorum ama birazdan mutlaka bir şeyler olacak. böyle devam etmeyecek.

    sıra numaraları yanmaya başlayınca ufak ufak hareketleniyor ortalık. önce kenardaki bir teyze koşturuyor, ardından bir amca oğlunu içeri sokmaya çalışıyor. bir dakika geçmeden iki kadın jandarma astsubay elindeki kelepçeyi montuyla kapatmış gençten bir kızı sürüklüyor. kız sürekli bağırıyor, "bırakın amına koyduklarım" diyor, "çözün ellerimi kahpeler" diyor, ağzını kapatmaya çalışan astsubaylardan birinin elini ısırıyor. arkalarında silahlı bir kaç er sırıtıyor bu duruma. ayıplayan bakışlar, kınayan sözcükler, meraklı sorular duyuluyor etraftan.

    ister istemez kıza daha bir dikkatle bakıyorum. dal gibi incecik kalmış. yüzü, hatları, kaşları, dudakları çizgi gibi. tüm vücudu titriyor. soğuktan değil ama fark ediyorum. eroin olmalı, bu zayıflığın başka sebebi olamaz. bakışlarımı tekrar not defterime çevirirken bir ses duyuyorum.

    "iyi bir renk seçimi değil!" diyor biri. dönüyorum, ne ara yanıma oturduğunu anlayamadığım bir kadın gülümsüyor. bu bölümde olmaması gerektiği kadar canlı gözleriyle yüzüme bakıyor.

    "anlamadım?"
    "kaleminiz diyorum, rengi iyi bir seçim olmamış."

    gözüm defterin arasından görünen kalemime kayıyor. kadın haklı gibi ama ben fazla uzatmak istemiyorum. "evet" gibisinden başımı sallayıp, gözlerimi poliklinik kapısında gülüşmekte olan askerlere çeviriyorum. kadın tekrar konuşuyor.

    "insanları anlayamıyorum biliyor musunuz? uyuşturucu kullandığını öğrendikleri insanları aşağılama ve yargılama hakkını nereden buluyorlar?"
    "bilmem, ama benim öyle bir amacım yok."
    "farkındayım, siz daha kestirme bir yol bulmuşsunuz. kale almıyorsunuz."

    kadının yüzüne bakıyorum. böylesine net bir tespit karşısında alkışlamak istiyorum onu. ama nedense sinirleniyorum, gözlerimin içinden anlıyor.

    "kızmayın," diyor.
    "kızmıyorum, şaşırdım sadece."
    "burada bulunduğunuza göre siz de bu toplumun ötekileştirdiği insanlardansınız."
    "nasıl? anlayamadım."
    "herkes söz birliği etmişcesine, kendi sıradanlıklarının dışında olduğunu fark ettiği insanları değiştirmek için ilginç bir mekanizma kullanıyor."
    "nasıl bir mekanizma?"
    "farz edelim ki birey her şeyi biliyor ve hayatın kısa ve güzel yaşanması gerektiğini düşünüyor. bunun içinde eroin kullanıyor. ama onu bırakmıyorlar, bunu kendi başarısızlıklarının bir simgesi olarak görüyorlar. oysa birey sadece onların kendisine önerdiklerini reddediyor."

    kadına daha bir dikkatli bakıyorum. yer üniversite hastanesi, sosyal deney falan mı diye içimden geçiriyorum. sonra şaşkın bir şekilde, "bunu uyuşturucu kullanmadan da yapabilir." diyorum.

    "ben kullanarak yaptığını söylemedim, sadece örnek verdim. insanların onları seçmemizi istemelerini, hayatı seçmemizi istemelerini anlayamıyorum. ben de banka kredisi çekmeyeyim, buzdolabım olmasın, araba kullanmayayım, koltuğa oturup saçma salak televizyon programlarını izlemeyeyim, olmaz mı diyorum sadece."
    "iyi de işte tüm bunları uyuşturucu kullanmadan da yapabilirsiniz."
    "anlamıyorsunuz, çürüyüp gitmeliyim. yetiştireceğim salak veletlere rezil olacak şekilde altıma etmeyi tercih etmeyeceğim. onların hayatını seçmeyeceğim. kardeşime seçtirmeyeceğim. biz yaşamayı seçmemeyi seçiyoruz."

    kadına tam cevap vereceğim anda kadın astsubaylar biraz önceki kızı dışarı çıkarıyorlar. kız daha bir gür bağırıyor, "çözün ellerimi lan! çözün ellerimi!" diyor, sonra aniden susuyor. ne ara yanımdan kalktığını anlamadığım kadına dönüyor.

    "beni ihbar etmeyecektin abla" diyor, "beni öldürecektin, ihbar etmeyecektin" diye bağırıyor. kadın astsubaylar sürüklüyor kızı, askerler kadının yaklaşmasına izin vermiyor. kızın kollarında astsubaylar, arkasında askerler, peşlerinde çaresiz bir abla yürüyüp gidiyor.

    koridor "çözün ellerimi" haykırışıyla yıkılıyor.

  • 17 ağustos günü depremin üzerinden dakikalar geçmiş, annem,babam,ablam ve ben çıplak ayakla, olayın şokuyla dışarıdaki koşuşturmacanın içinde bulduk kendimizi.

    ananem ve dedem bir evde. dedem felçli. koşturarak oraya gittik önce. etrafta yangın var, yıkılan binalar, çığlıklar. herkes kendi canının derdinde. baktık ki onların bina sağlam ayakta duruyor. komşuları sağ olsun dedemi ve ananemi çıkarmışlar binadan.

    orada ablamı bırakıp bu sefer teyzeme koştuk. 9 ve 4 yaşlarında iki çocuğu var. binaya doğru yaklaştıkça gördük ki 5 katlı bina 2 kata düşmüş. annem bu sefer kardeşinin enkaz altıda kalmış olabilme ihtimali üzerine çığlıklar atarak ve üstünü parçalayarak bizden önce koşmaya başladı. sonra teyzemin kucağında çocuklarla bize doğru koştuğunu görünce bu sefer sevinç çığlıkları atıyordu annem.

    sırada dükkan vardı. annemi teyzemin orada bırakıp babamla dükkana doğru yol aldık. yaklaştığımızda binanın ayakta olmasına sevinirken, kolonlardan birinin patlamış olması nedeniyle camekanlardan bir bölümde patlamış. içeri girdik ve korktuğumuz olmuştu. dükkanın bir kısmı yağmalanmıştı. cam bölmeye naylon çektik ve orayı öylece bıraktık.

    aradan aylar geçti. başka bir dükkan kiraladık. ve bir gün bir adam geldi.iş yeri sahibiyle görüşmek istediğini belirtti. babam buyur etti. adam ;

    “deprem olduktan sonra ben kızım kendimizi dışarıda bulduk. eşimi kaybettik enkazda. iş yerinizin camı kırıktı ve birkaç kıyafet almak zorunda kaldık. onların borcunu ödemeye geldim” dedi.

    dükkanda herkes şaşkın, adamı dinliyoruz. tam adam elini cüzdanına atacakken babam engel oldu. ben dedi, bütün alınan veya çalınan eşyaların hepsini herkese helal ettim dedi.

    ve o abimiz dün babamı aramış. kızım evleniyor davetlisiniz diye.

    hayat böyle birşey işte. ölümler ve yaşamlar, acılar ve mutluluklar. ha bir de evlatlar.

  • babam sorumsuz bir adam olduğundan, hayatı boyunca hiçbir işte dikiş tutturamadı. biraz da şanssız adamdı, neye elini atsa kuruttu durdu. bu yüzden asla maddi olarak düzlüğe çıkamadık. çok şükür hiçbir şeyimiz eksik olmadı ama yarınımızdan da hep endişe ettik.
    şanssız adamdı dedim ya, üniversiteyi kazandığım sene iyice dibe vurdu.

    üniversite eğitimimi dedem (babamın babası) sayesinde bitirdim desem, sanırım babama haksızlık etmiş olmam. üstelik bunu o da kabul eder. aklına geldikçe ''sen yat kalk dedene dua et'' diye hatırlatır durur.

    mavi önlük, beyaz yaka ile okula adım attığım ilk günden, lise son sınıfa kadar her sabah ayakkabımın içine harçlık bırakan dedem; üniversite hayatım boyunca da her ay emekli maaşını benim hesabıma aktardı. bu fedakarlığa rağmen 2 sene okulu uzattım, of! bile demedi. mekanı cennet olsun.

    diğer dedemle pek içli dışlı olamadım mesafeler yüzünden. ben tatillerde köye gitmeyi sevmezdim, o da gariban adam; ancak 2-3 yılda bir gelirdi. çocukluk işte, şimdi imkanım olsa gölgesinden ayrılmam.

    teyzem anlattı, duyunca mahvoldum. ölmeden 2 hafta önce ''yazık'' demiş.
    - yazık bize, hiçbirşey yapamadık çocuğa. uzak ilde bir başına yavrucak. ne bir kez yanına gidebildim, ne üç kuruş parayı denkleyip yollayabildim, kızmıştır bana.

    bir öğle vakti köy kahvesinde kalbine yenik düştüğü gün, gömleğinin cebinden adımın soyadımın yazdığı küçük bir kağıt çıkmış.
    adım, soyadım ve hesap numaram.
    duyunca mahvoldum..

    nurlar içinde yat güzel dedem.

    ve yeteri kadar öpemediğim için o pamuk ellerini, kızma bana. çocukluk işte, şimdi imkanım olsa gölgenden ayrılmam.

  • eski sevgilimin 7-8 yaşlarında dünya tatlısı bir kuzeni vardı. geçen sene annesini kaybettikten sonra bazı zamanlar onla beraber kalıyordu. annenin vefatı, bu kadar küçük yaşta bir çocuğu etkilemişti dolayısıyla. bir gün sevgilimin laptopundan bir şeye bakarken tesadüfen kuzeninin aradığı şeylere denk geldim. o kadar saf ve temiz ki.

    ''anne nasıl rüyada görülür?''
    ''rüyada annemi görmek için napıyım?''

    hayatımda ilk defa içimde bir şeyin parçalandığını somut olarak hissetmiştim.

  • yanlış hatırlamıyorsam insanın anlam arayışı kitabında okumuştum. toplama kampı deneyimlerini anlatan birinci bölümünde olmalı. şöyle diyordu yazar;

    "zaman içinde hissedilen en keskin şey, tutukluluk süresinin sınırsızlığıydı; mekan içinde ise cezaevinin daracık sınırlarıydı."

    akşamın karanlık saatleri, ankara'da buz gibi bir hava. babamı hastahanede bırakmış eve dönmeye çabalıyoruz. sokaktaki herkes mutsuz gibi, herkesin suratı asık, ama en çok biz mutsuzuz. insanlara çarpmamaya çalışarak metroya ulaşmak istiyoruz. yerin altı yerin üstünden sıcaktır umuduyla. birden annem duruyor, bir enstrüman sesi yükseliyor kalabalıklar arasından. insanların bir kaçı bana, çoğu anneme çarpıyor. söyleniyorlar yerli yersiz...

    - ne oldu anne, neden durdun! diyorum
    + dur oğlum şunu bir dinleyeyim, diye cevaplıyor.
    - gel, sokağın ortasında durma. deyip, kolundan kenara çekiyorum. insanlar geçip gidiyor, rüzgarla beraber notalar uçuşuyor havada. titriyorum, annem yüzünde garip bir ifade ile dinliyor öylece.

    enstrüman çalan gençlere bakıyorum. iki erkek bir kız, üniversiteliler herhalde. soğuğa rağmen sıcacıklar, yüzleri gülüyor şehirdeki tüm insanların aksine, bereyle korudukları kafalarını sallıyorlar bir iki, mutlular. kimse durup bakmıyor annemden başka, kimse umursamıyor gençleri. paralarını geçtim, küçük bir gülücükleri bile yok bu gençler için...

    parça bitiyor, kız olan ellerini ovuşturuyor ısınmak için, umutsuz gözlerle önündeki gitar kılıfına bakıyor. üç beş bozukluk var, hiç para veren olmamış. arkadaşlarıyla göz göze geliyor. çevrelerine bakıyorlar, tık yok. herkes soğuktan mı mutsuzluktan mı ne kaçıyor önlerinden. annem, elini çantasına atmış karıştırıyor, anlıyorum para verecek. dur ben veririm demeye kalmadan bir yüz lira çıkartıyor, insanların arasından geçerek ellerini ovuşturan kıza uzatıyor. kızın yüzünde inanılmaz bir gülümseme beliriyor, sağol teyze diyor. annem aynı yavaşlıkta yanıma geliyor,

    - iyice delirdin ha anne, çok paran var galiba, diyorum. yüzümü de ekşitiyorum ki kızdığımı anlasın.
    + çok değil oğlum, umutlarını kırmayacak kadar, diyor.
    - nasıl ya, ne umudu?

    çocuklar neşeli bir parçaya başlarken annemde anlatıyor.

    + ben hiç bir isteğimi yapamadım oğlum. liseye gidecektim deden izin vermedi, orospu mu olacan dedi. saz çalayım dedim dayın olmaz dedi, köçek mi olacan diye kızdı. ptt de işe başlayacaktım babanla nişanlıyız, nişanı atarım dedi. çok güzel elbiseler aldılar bana, ama benim istediğimi almadılar. çok güzel yemekler yedik ama onların sevdikleriydi. senin adını umut koyacaktım, sormadılar bile. ben hep özlem duydum oğlum, yüzüm bir kerede kendi isteğim oldu diye gülsün istedim, olmadı. hep dua ettim. dünyadaki tüm acıları yaşadım oğlum. annem öldü, babam öldü, kardeşlerim öldü, oğlum öldü...
    - yavaş ol diyorum, o kelimelerin ağzından çıkmasına izin vermemek için. anlıyor tabi, gözleri doluyor. bir kaç saniye susup devam ediyor.

    + abini doğurduğumda kaçacaktım evden. çalışan, yalnız bir anne olarak oğlumu büyütecektim. olmadı, yapamadım. üreten, şehirli ve kalabalık bir aileye sahip oldum ama mutlu olamadım oğlum. hep içimde özlem kaldı. ondan verdim çocuğa parayı, umudu olsun istedim...

    o an anlıyorum ki, annem tutukluluk süresi hiç bitmeyecek bir mahkummuş ve onu tutsak eden şey sevdiklerinin daralttığı dünyasıymış.

    sarılıyorum boynuna, öpüyorum iki,
    - dert ettiğin şeye bak, sen de bana umut dersin, diyorum.
    gülüyor, gözleri dolu dolu,
    + ben hep sana umut dedim, diyor...